3.03.2008

pasifik savaşı

stephane audeguy

ikinci dünya savaşı hemen her yerde sona yaklaşmaktadır. ikinci dünya savaşı'nın sonu başka birçok yerle birlikte, pasifik okyanusu'nu kaplayan binlerce adalar topluluğu üzerinde de cereyan etmektedir; haklı olarak pasifik savaşı olarak adlandırılan şeydir bu; savaşların sonu daha da beterdir, insan kendi kendine bunun hiç bitmeyeceğini söyler, insan içinden her geçen gün için barışın ilk günü olabilirdi diye geçirir.

pasifik savaşı galipler için bile çok geç sona erecek olan o hunhar savaşlardan biridir. insan kaybı muazzamdır. bunun nedeni amerikalıların her bir adanın kontrolünü ellerinde tuttuklarından emin olmak istemeleri ve her adanın bir öncekinden farksız bir kabus olmasıdır. gece boyunca havadan ve denizden topçu ateşiyle taranarak üzerinde gedikler açılan ama gene de insanlık dışı bir direnişi inatla sürdürerek, nüfuz edilemez, geçit vermez bir şekilde orada dikilen bir cangılla çevrili bir sahile şafak sökmeden çıkarma yapmak lazımdır; sahili koşarak geçip sürekli hareket halinde ama görünmeyen düşmanın kumların üzerinde mükemmel seçilen karartıların üzerine her seferinde itinayla tek kurşun attığı cangıla varmak lazımdır. sahiller kısa bile olsa, her şey normandiya'daki gibidir; tek fark, bunun her gün yeniden yaşanmasıdır. aslında hiçbir işe yaramayan, normal zamanlarda üzerinde genel olarak ne yaşanan ne yaşanabilen ama strateji gereği çok değerli, hayati mevzilere dönüşen bir alay toprak parçacığı üzerinde, takımadaların tümünde günlük ve korkunç derecede ölümcül, sayısız küçük normandiya çıkarması vardır. birlik ilk ağaç sırasının arkasına sığınmayı başardığında artık orada kimse kalmamıştır: japonlar adanın içlerine doğru çekilmişledir. o zaman kör bombardıman atışlarına yeniden başlanır; sahilde havan topları gümbürderken, denizden gelen top mermileri ıslık çalıp uzaklarda patlamaktadır. abd ilerlemektedir; bu onların temel özellikleridir, ilerlerler, oraya varmayı hep başarırlar. amerikalılar küçük kara böcekler gibi her yere düşerler; almanya'ya da, buraya da; ama abd daima ilerler.

bu dünya tarihinde eşi görülmemiş bir savaş; amerikalılar japonlarla savaşırken, pearl harbour'da bile bu kadar yakından görmemişlerdi birbirlerini. düşününce, komşu olmayan bu ülkelerin çatışmasında delice bir şeyler var, doğal olmayan bir şeyler. ama bu savaşın sonu diğerlerine benzemiyor. mesela, japonlar herhangi bir savaşta, nicelik ve nitelik olarak geri durumda bulunan herhangi bir ordunun yapacağı gibi görünüşte geri çekilmiş. ama japonlar yeniden toparlanma düşüncesiyle, güçlerini yeniden toplayıp bir karşı atağa geçme düşüncesiyle geri çekilmiyor ya da çekilemiyorlar; geri çekilmelerinin nedeni postu kurtarmak da değil. onlar bu mücadelenin sona erebileceği fikrini dahi çoktan bir kenara atmışlar. japonlar baştan beri kaybedeceklerini, kaybettiklerini biliyorlar. bu yüzden olabildiğince uzun süre, biraz daha içerlerde yenilmek için, çok uzaklardan gelen bu besili askerlerden biraz daha fazlasını ölüme çekmek için geri çekiliyorlar. savaştan sonra galiplerin de kendilerini yenik düşmüş, perişan hissetmeleri için kurban sayısının kabarık olmasını istiyorlar.

pasifik'teki japonlar canlarını kurtarma peşinde değiller; vatanlarının yok olacağını düşünüyorlar. bunu görmeye can mı dayanır? madem artık zaferlerini engellemek olanaksız; o zaman düşmanı mağlup ettiklerinden mahrum bırakmak da bir şey. çünkü bütün uygarlıklar içinde abd mağlup ettiklerine ihtiyaç duyan tek uygarlık. amerika'nın bu umutsuz japonlara, sefalet içindeki, acılar çekmiş alman ve italyanlara ihtiyacı var, utanç içindeki fransızlara ve belçikalılara ihtiyacı var; tıpkı onları yedirip içirmek, kendilerini toparlamalarına yardım etmek, onlara borç para vermek, onlara satmak, onlardan almak için, anne ve babasının bunadığını hayal eden sevecen ve kaçık bir oğul gibi onlara ihtiyacı var. aynı anda yaşlı avrupa'da bu bakımdan her şey yolunda gitmektedir; işler düzelmektedir. ve çok yakında işgal kuvvetleri için, japonya'yı oluşturan büyük adalarda her şey yoluna girecektir. ama burada, pasifik savaşı'nda şimdilik dehşetin sonu gelmemekte, ölüm ayak diremektedir. yaralanan japonlar üzerlerine fünyesi çekilmiş, patlamaya hazır bir el bombası yerleştirirler. amerikan askerleri onları aramaya geldiğinde bombalar patlar. amerikan genelkurmayı artık hiçbir düşman cesedine dokunulmaması için talimat verir. savaş alanında çok çabuk çalışılır ve mümkün olduğu kadar uzaklarda bütün yaralıların işi bitirilir. benzer nedenlerle, teslim olan herkesin öldürülmesine de alışılır. hala sivil halkın yaşamakta olduğu tek tük birkaç adada, japon kadınları kendilerini kollarında çocuklarıyla küçük yalıyarların tepesinden atar ve görenin asla unutamayacağı ıslak, boğuk, dayanılmaz bir paçavra yığını halinde ezilirler.

bu sırada abd ordusu, sonunda takımadaların her bir noktasındaki son direnişçilerin etrafını sarmayı her yerde ve daima başarır. bazen ağaçlarla kaplı bir dağın yamacında, bazen haritada yeri olmayan bir vadide. ama son bir engele daha toslarlar: temkinli japonlar sığınaklar yapmışlardır. bunları ele geçirmek çok zordur; çünkü etrafları çepeçevre mayın döşelidir; çünkü bu sığınaklara giden bütün tüneller dirsek yapmıştır ve her dönemecin bedeli ağır olmaktadır. en iyi durumda, savaşan birimin bünyesinde bir alev makinesiyle donanmış bir uzmanın bulunmasıdır. bu uzman ancak güvence altına alınmışsa bir pozisyona yaklaşmasına izin verilmekte ve bu da günlerce sürmektedir. bu uzmanın hayatını tehlikeye atmak söz konusu olamaz. elbette, alev makinesinin kullanılması hiç de karmaşık değildir ve yeni öğrenen dikkatli biri bunu bir saat sonra kullanabilir. ama öldürecekleri insanlara 5 metreden az yaklaşabilecek, onların yüzünü ve dehşetini görmeye dayanabilecek ve gene de bu cehennem ateşini püskürten kola basabilecek olanların sayısı çok azdır. bu tip adamlar kıymetlidir ve pasifik savaşı'nda bütün birimler böyle birini istemişlerdir.

temmuz 1945 sonunda amerikan genelkurmayı bir hesap yapar: pasifik'teki küçük adalarda her gün 1200 amerikan askeri ölmektedir. bu, öngörülenin açık farkla üstündedir. bu, amerikan kamuoyu için tahammülün çok üstündedir. üstelik, avrupa cephesinde barış hemen hemen sağlanmışken. askeri dille söylenirse, yaralı oranı da çok düşündürücüdür. amerikan ordusu bu tipte bir operasyonda hiç bu kadar yüksek bir sayıya ulaşmamıştır. aslında genelkurmayı dehşete düşüren ölüler değil, bu yaralılardır. çünkü yaralılar korkunç derecede rahatsızlık vericidir. bir ölünün defnedilmesi ya da cephe gerisine sevk edilmesi için bir-iki saatliğine iki canlı kişi seferber olur. bir yaralıysa, doğrudan ya da dolaylı olarak 5 askeri seferber eder; üstelik belirsiz bir süre ve sonu belirsiz bir durum için.

1945 temmuz ayı sonunda ilgili bütün amerikan otoriteleri aynı görüşte birleştiler: pasifik savaşı hemen sona ermeliydi.

japonya'dan binlerce kilometre uzaklıkta, new mexico askeri üssü'nde amerikan ordusu hazırdır. manhattan projesi'ne son bir el atar. manhattan projesi dünün işi değildir; yıllardan beridir sadece birleşik devletler'den değil, avrupa'nın her yerinden zamanın en iyi bilim adamlarını bir araya getiren bir projedir: pek çok yahudi fizikçi de vardır bu işte, kendilerine atlantik'in karşı tarafında onları yurtlarından kovan, arkadaşlarını hapse atan, ailelerini öldüren diktatörü zararsız hale getirecek bir araştırma projesine dahil oldukları söylenmiştir. yahudi bilim adamları ve diğerleri hummalı bir şekilde çalışırlar. ordu onlara hitler'in fırlatmak üzere olduğu, belki de nihai silah olacak v1 ve v2 füzelerinden bahsetmeye başladığında çalışmalarını daha da hızlandırırlar. sonuçta o nihai silahı icat eden, iyi tarafta olan onlardır; silah 1944'te operasyona hazırdır; kimse bu kadar şaşırtıcı, bu kadar güçlü bir icat üzerinde bu kadar süratle çalışmamıştır. amerikan genelkurmayı bütün ekibe şükranlarını bildirir ve sscb üzerine fırlatma olanaklarını araştırmaya koyulur. genelkurmay onu almanya'da kullanmayı hiçbir zaman ciddi olarak düşünmemiştir. yahudi olanı, olmayanıyla bütün bilim adamları büyük bir hayal kırıklığına uğrar. hala anlamamışlardır.

temmuz 1945'te yeni tipte bir bomba çoktan hazır durumdadır. hatta hedefler bile saptanalı çok uzun zaman olmuştur. karar modern bir demokrasinin gerektirdiği her türlü kurala uygun olarak alınır. başlangıçta, politikacılarla askerlerin bir arada bulunduğu bir danışma komitesi çeşitli şehirler arasından seçim yapar. kyoto, nagasaki ve niigata şehirleri, kokura ve hiroşima şehirleri. kyoto konusunda sivillerden bir uzman tarihi anıtlar nedeniyle itiraz etmiştir; kyoto'dan vazgeçilir. diğer dört şehrin bulunduğu liste hava kuvvetlerine iletilir; nihai seçime lojistik ölçütlere göre, olabildiğince geç karar verilecektir. ilk atom bombasının gerçek bir şehir üzerine atılmasının sonuçlarının değerlendirilmesiyle görevli teknik ekipler hava kuvvetleri genelkurmayı'na son anda özel bir dilekçe sunarlar: tahribatın sonuçlarını en iyi şekilde ölçmeyi istediklerinden, hiçbir klasik bombardımanla zarar görmemiş sağlam şehirlerin hedef alınması arzusunu dile getirmektedirler. bu yüzden, kokura ve niigata, nagasaki ve hiroşima şehirleri, 1945 ağustos ayı başına kadar tepelerinde birkaç ay hiçbir amerikan bombardıman uçağı görünmediği için, kendilerini şanslı sayarlar. değerlendirmeyle görevli teknik ekip aynı fırsatta bir dileğini daha dile getirir: şehirlerin çukur bir bölgede yer almasını istemektedirler; böylece patlamanın yarattığı basınç daha iyi görülebilecek, daha kolay modelize edilip incelenebilecektir. hava kuvvetleri genelkurmayı hiçbir sakınca görmez.

neden 1945'te japonya'ya üst üste 2 bomba atıldı diye kendinize sordunuz mu hiç? neden hiroşima ve sonra nagasaki? neden 6 ağustos'ta bir bomba, 9'unda ikinci bir bomba daha? neden sadece bir tane değil? atom bombasının nasıl atıldığını ilk kez dinleyen çocuklar hariç, kimsenin sormadığı bir soru bu ve çocuklar o soruyu sormakta haklılar. ama onlara cevap verilmiyor; çoğu zaman cehaletten; çünkü bu sorunun cevabını bulmak için gerçekten de uzun süre araştırmak lazım: abd 2 tip atom bombası yapmıştı ve bunların denenmesi için de iki şehir lazımdı.

6 ağustos 1945 günü sabah yediye doğru kokura, niigata ve hiroşima şehirlerinin semalarında bir amerikan keşif uçağı uçmaktadır. uçak ilk iki şehirden görülmez ve duyulmaz; çünkü bulut tavanı son derece alçaktır; yani küçük uçak kimseyi ürkütmez. saat yediyi çeyrek geçe hiroşima üzerinde uçarken hava açıktır, hiçbir esinti yoktur, çoktan uyanmış olan halk onu görür ama fazla endişelenmez: bu bir bombardıman uçağı değildir ki. üstelik, bu hafif uçak üç günde üç defadır gidip gelmektedir; bazı askerlerin korktuğu gibi, arkadan ona eşlik eden bir ağır bombardıman ekibi de olmamıştır hiç. onun hiroşima semalarından geçişini görmek için oldukça erken kalkan sivil halk, doğuda pasifik cephesinde kendileri kadar şanslı olmayan kardeşlerini düşünürler. bu savaşta kaybettikleri herkesi düşünürler. artık devlet radyosunun zafer dolu haberlerine inanmamayı öğrenmişlerdir. küçük uçak bir arı vızıltısı içinde çabucak uzaklaşır; hayat devam etmektedir, güneş sabahki sisi çoktan dağıtmıştır, bütün şehir uyanmaktadır. bu hoş gri-mavi renkteki meteoroloji keşif uçağı üç günden beri bulutsuz bir şehir aramaktadır. şimdi bir tane bulmuştur. gerekli bilgileri derhal kumanda merkezine iletir, sonra mümkün olduğunca süratle üssüne geri döner.

bir saat sonra, hiroşima üzerinde ikinci bir uçak süzülmektedir. bu bir bombardıman uçağıdır. çok yüksekten uçmaktadır; kendisi görülmese de, sesi duyulmaktadır. sivil halk gözlerini yukarı kaldırır ama gökyüzü boştur. askerler hayret içindedir. bu tip uçaklar asla yalnız hareket etmezler. biraz daha fazla endişeye kapılanlar dakikalarca bir bombardıman ya da bir filo uğultusu kollayarak soluklarını tutarlar. ama gelen giden yoktur; radyosu arıza yapan ve muhtemelen küçük uçağın aradığı, yolunu şaşırmış bir pilot olmalıdır bu. sivil savunma alarm verilmemesi kararını alır. ve birden, sanki uçak bir anda yok olmuş gibi, gürültü uzaklaşır. bunun nedeni, bombardıman uçağının kanadı üzerinde şiddetle dönmesi ve yükseklerdeki rüzgarın pervanelerin gürültüsünü denize doğru taşımasıdır. görev tamamlanmıştır: uçak 4 tonluk tek bir bombayı fırlatmıştır. bomba yere inecek biçimde tasarlanmamıştır: neredeyse dimdik çok sayıda paraşütle hızı azaltılmaya çalışılır; çünkü azami etkili olabilmesi için, hedefe 600 metre kala patlamasının uygun olacağı hesaplanmıştır. b52 tipi bombardıman uçağının yükünü boşaltmasının hemen ardından yavaş yavaş şehre doğru inen o küçük parlak noktayı, varsa eğer fark edenler için muhakkak ki tuhaf bir an olmuştur; sanki sonsuza kadar sürüp gidecekmiş gibi uzayan o anlardan biri; eğer yaşamış iseler, bu birkaç erkek ve kadının, insanoğlunun yüzyıllardır görmediği bir durumda bulunduğu biricik bir an olmuştur; amerikan yerlilerinin yarı at, yarı insan muhteşem atlıların üzerlerine doğrulttukları tüfek namlularına bakarken yaşamış olabilecekleri gibi bir an; insanı tanımayı öğrenmemiş av hayvanlarının yaşadığı gibi bir an. bu, demir ve ateş yüzyılında bulutsuz bir göğün sessizliğinde aşağı inmekte olan o parlak nokta hariç, zamanı ve uzamı yutmuşa benzeyen eşsiz bir andır. daha sonra bu an mutlak unutuluş içinde kaybolup gidiyor; çünkü atom bombası tam olarak genelkurmay'ın öngördüğü yükseklikte patlamıştır.