14.01.2010

monte cristo kontu

alexandre dumas

ağaç hiçbir zaman çiçeğini bırakıp gitmez; ağacı bırakıp giden her zaman çiçektir.

bir babanın ya da bir annenin yüreğinin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler vardır.

politikada insanlar yoktur, düşünceler vardır; duygular yoktur, çıkarlar vardır; politikada bir adam öldürülmez, bir engel ortadan kaldırılır.

çoğu zaman mutluluğun yanından onu görmeden, ona bakmadan geçeriz ya da onu gördüysek ya da ona baktıysak bile onu tanıyamız.

idam sehpasının ilk basamağında ölüm tüm yaşam boyunca taşıdığınız maskeyi atar ve gerçek yüzünüz ortaya çıkar.

insanın dostları varsa, bu dostlar sadece ona bir kadeh şarap ısmarlamak için değil daha çok onun üç dört kova su yutmasını engellemek içindir.

mutlu olmak için hep acelemiz vardır; çünkü insan uzun zaman acı çekerse, mutluluğa bir türlü inanamaz.

şaraptan korkanlara yazık; çünkü onlar içlerindeki kimi kötü düşünceleri şarabın ortaya çıkaracağından korkarlar.

"bütün kötüler su içer
bu, tufandan bellidir."

fransızların ispanyollara karşı bir üstünlüğü vardır. ispanyollar bir şeyi kafalarında evirip çevirirler; fransızlar bulurlar.

düşünüldüğü zaman; kalem, mürekkep ve kağıt, bir adamın canına kıymak için, ormanın köşesinde beklemekten daha emin bir yoldur. ben her zaman bir kılıç ya da bir tabancadan çok daha fazla bir kalem, bir şişe mürekkep ve bir kağıttan korkmuşumdur.

mutluluk kimi zaman garip bir etki yapar; insanı soluksuz bırakır, acı gibi.

mutluluk, büyülü adalarda kapılarını ejderhaların beklediği saraylar gibidir. onu elde etmek için savaşmak gerekir.

siyaset alanında tutuklama emri kütüğü yoktur; kimi zaman hükümetler bir adamı arkasında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaldırmakta yarar görürler; tutuklama emir belgeleri araştırmalara yol gösterebilir.

belirsizlik tüm işkencelerin en kötüsüdür.

tutuklu için gardiyan bir insan değildir; meşe ağacından kapısına eklenmiş canlı bir kapıdır, demir parmaklıklara eklenmiş etten bir parmaklıktır.

basit ve izin verilen şeyler için doğal isteklerimiz doğru çizgimizden sapmamamız konusunda bizi uyarır. doğası gereği kan döken kaplanın -ki bu onun yaşam biçimidir- sadece bir şeye gereksinimi vardır; bu da koku alma duyusunun ona erişebileceği yerde bir av olduğunu haber vermesidir. kaplan hemen bu ava doğru sıçrar, üstüne çıkar ve onu parçalar. bu, onun içgüdüsüdür, ona boyun eğer. ama insan tam tersine, kandan iğrenir; cinayetten iğrenen hiç de toplumsal yasalar değildir, doğa yasalarıdır.

toplum sınıflarının en alt basamağından en üst basamağına kadar her birey kendi çevresinde, descartes'ın dünyaları gibi, çalkantıları ve sevgi atomları ile küçücük bir çıkar dünyası oluşturur. sadece bu dünyalar yukarı çıktıkça hep genişlerler. bu tersine dönmüş ve bir denge oyunuyla nokta üzerinde duran bir sarmaldır.

öğrenmek bilmek değildir; bilenler ve bilginler vardır: birincileri var eden bellektir; ötekileri var edense felsefedir.

felsefe öğrenilmez; felsefe kazanılan bilgilerin beyinde bir araya gelmesidir; beyin onları uygular: felsefe, isa'nın gökyüzüne çıkmak için ayağını bastığı parlak buluttur.

iyi nedenler kadar hiçbir şey insana cesaret veremez.

korkmak için tehlikeyi bilmeye gerek yoktur; en büyük korku uyandıranlar her zaman bilinmeyen tehlikelerdir.

bağımsızlığın özgürlüğün yerini aldığı tüm ülkelerde tüm yürekli insanların, tüm güçlü örgütlerin duyduğu ilk gereksinim; hem saldırıyı hem savunmayı sağlayan, üstünde taşıyanı ürkütücü, çoğu zaman da korkutucu yapan bir silahtır.

tüm vahşi yapılı insanlar güçlü bir eylemi beğenmeye yatkındırlar.

daha iyi, iyinin düşmanıdır.

hayatta en ilginç şey ölüm gösterisidir.

kendini savunmayı bilmeyenlerin intikamını almak, adaletin görevidir.

ilkel halkların yasası, kısasa kısas yasasıdır.

kralların krallıkları dağlarla, nehirlerle, törelerin değişmesiyle, dillerin dönüşümüyle sınırlıdır. benim krallığım dünya kadar büyüktür; çünkü ben ne italyanım, ne fransız, ne hindu, ne amerikalı ne de ispanyol; ben evrendeşim. hiçbir ülke beni doğarken gördüğünü söyleyemez. benim ölümümü hangi ülkenin göreceğini tanrı bilir. tüm adetleri benimserim, tüm dilleri konuşurum. hiçbir ülkeden olmadığım, hiçbir hükümetten korunmak istemediğim, kimseyi kardeşim olarak tanımdığım için güçlüleri durduran kuruntuların ya da zayıfları felce uğratan engellerin birinin bile beni durdurmadığını ya da felce uğratmadığını anlıyor olmalısınız. benim sadece iki hasmım var: iki yengin diyemeyeceğim; çünkü direnerek onlara boyun eğdiriyorum: bunlar uzaklık ve zaman. üçüncüsü ve en ürkütücü olanı benim ölümlü bir insan olma durumum. yürüdüğüm yolda ve amacıma ulaşamadan beni durdurabilecek tek şey bu. geriye kalan her şeyi hesapladım. insanların yazgının şansları dedikleri şeyi, yani yıkım, değişme, olasılıklar, bunların hepsini önceden düşündüm, bunlardan biri başıma gelse bile hiçbiri beni deviremez. ölmedikçe her zaman olduğum gibi kalacağım; bu nedenle size hiçbir zaman, krallardan bile duymadığınız şeyleri söylüyorum.

gençlik bir çiçek, aşk da onun meyvesidir. bu meyvenin yavaş yavaş olgunlaştığını gördükten sonra onu toplayan bahçıvana ne mutlu!

lal rengi bir beşikte doğup hiçbir zaman bir şey istemeyenler yaşama mutluluğunun ne olduğunu bilmezler. hayatları hiçbir zaman öfkeli denize atılmış dört tahtaya bağlı olmamış insanlar da açık bir gökyüzünün değerini bilmezler.

üzüntülü bir kapitalist, kuyruklu yıldız gibidir, dünyaya her zaman büyük bir felaketi haber verir.

coşkuyla istenen bir şeyin, onu elinden almak ya da koparmak istedikleriniz tarafından coşkuyla savunulmamasına ender rastlanır.

her zengin adamın yolu üzerinde yanından sürünerek geçtiği yoksullar vardır.

büyük bir umutsuzlukla dolu yüreklerde artık başka heyecana yer yoktur.

düşünceler ölmez; kimi zaman uykuya çekilirler; ama uyumadan öncekinden daha güçlü uyanırlar.

iki tür göz vardır: bedenin gözü ve ruhun gözü. bedenin gözü kimi zaman unutabilir; ama ruhun gözü her zaman anımsar.

hiçbir şey ilk anılar kadar ruhun derinliklerini oluşturmaz.

insanlar tehlikelere karşı ne kadar katılaşırlarsa katılaşsınlar, tehlikeye karşı ne kadar uyarılmış olurlarsa olsunlar, her zaman, kalplerinin ve vücutlarının ürpermesinden düşle gerçek arasında, planlanan ile gerçekleştirilen arasında var olan büyük farkı anlarlar.

ruhtaki yaraların şöyle bir özelliği vardır: gizlenirler; ama kapanmazlar, her zaman acı verirler, her zaman dokunulduğunda kanamaya hazırdırlar, her zaman yürekte canlı ve açık kalırlar.

hayat, umutlarımızın sonsuza kadar suya gömülmesidir.

zavallı insanlığın övünçlerinden biridir bu: herkes kendini yanında inleyen ve ağlayan bir başkasından daha mutsuz sanır.

12.01.2010

pierrette

balzac

evde kalmış kızlar, aşk konusunda yirmi yaşındaki genç kızların aşırı derecede platonik fikirlerine sahiptirler. yaşam deneyimi olmayan, toplumsal baskıların o güzel ve soylu fikirleri nasıl değiştirdiğini, bozduğunu, yok ettiğini sınamamış tüm insanlar gibi sabit fikirlerden vazgeçmemişlerdir.

kıskançlık ve meraktan çıldıran evde kalmış kız onu yıldırmaya çalışıyordu. pierrette güçlerinin ötesinde acı çeken insanların yaptıkları gibi ağzını açmadı. bu suskunluk tüm saldırıya uğramış insanlar için galip gelmenin tek yoludur: kıskançları o kaba ve sert saldırılardan, düşmanları o vahşice çarpışmalardan bıktırır, ezici ve tam bir zafer sağlar. suskunluk kadar etkili olan ne vardır? suskunluk tam bir karşı koyuşun, sonsuzluğa uzanmanın ifadelerinden biri değil midir?

erkeklerin çok acımasız, kaplanlar gibi taş yürekli oldukları söylenir. ama en acımasız kaplanlar, engerekler, diplomatlar, adalet mensupları, cellatlar ve krallar bile kendilerini soyluluk, servet, güzellik açısından diğerlerine göre üstün gören ve evlilik, öncelik hakkı, kısacası kadınlar arasındaki bin türlü rekabet söz konusu olduğunda, birbirlerine tatlı acımasızlıklara, o zehirli zarafetle, o vahşice hor görmelerle saldıran matmazellerin yerini tutamazdı.

büyücü

john fowles

toplumun şansı kontrol altına almak için kullandığı yollardan biri de -kölelerinin seçme özgürlüğünü önlemek adına- geçmişin şimdiden daha asil olduğunu söylemektir.

özgürlüğü anladıkça ona daha az sahip olursun.

bu bütün koleksiyonlar için geçerlidir: ahlaki içgüdüleri safdışı bırakır. nihayetinde de nesne, sahip olana sahip olur.

eğer bir insan zekiyse, o zaman elbette ya agnostik ya da ateisttir. fiziksel olarak da ödlek. bunlar yüksek zekanın kendiliğinden ortaya çıkan tanımlarıdır.

dışarı çıkarken gözüne hep bolca far sürerdi, ki bu da, kendisine karakteristik bir yaralanmış görüntüsü versin diye ara ara ağzını soktuğu o somurtuk halle çok örtüşen bir şeydi ve bu öyle bir görüntüydü ki, garip bir şekilde insanda onu daha çok yaralama isteği uyandırırdı. yolda, restoranlarda, publarda erkekler hep fark ederdi onu; o da bunu bilirdi. o geçerken erkeklerin gözlerinin ona nasıl kaydığını izlerdim. alenen güzel olan kadınlarda bile az rastlanan türde doğal bir cinsellik aurasına doğuştan sahipti: böyle kadınların hayatlarındaki en büyük mesele hep erkeklerle olan ilişkileri ve onların nasıl tepki vereceğidir. ve bunu da en munis adam bile hisseder.

dirseğinin üzerinde doğrulup döndü ve yüzlerimiz birbirine iyice yakın olsun diye başımı kendine çevirdi.
"seninle evlenmemi iste benden."
"benimle evlenir misin?"
"hayır." diğer tarafa döndü.
"neden yaptın bunu?"
"bitsin diye. ben hostes olacağım, sen de yunanistan'a gideceksin. artık özgürsün."
"tabii sen de."
"eğer bu seni mutlu edecekse -evet, özgürüm."

şiir yazmak ve intihar etmek, görünüşte çelişkili gibi dursa da, aslında birbirinden farksız iki kaçış girişimleriydi. ve o sefil dönemin sonunda benim duygularım da, ölene dek tüm eski hırslarının alaycı kahkahaları eşliğinde, bir kafeste olacağını bilen bir adamın duygularıydı.

kibarlık istemiyorum. kibarlık daima, başka türden gerçeklerle yüzleşmenin reddini barındırır içinde.

çirkin değildim; daha da önemlisi yalnızdım, ki bu da her namussuz admaın bildiği gibi, kadınlara karşı ölümcül bir silahtır.

kurgu, bağlantı kurmanın en kötü şeklidir.

bütün kusursuz cumhuriyetler kusursuz birer saçmalıktır. ölümü göze alma arzusu son büyük sapkınlığımız. karanlıktan gelip karanlığa gidiyoruz. neden karanlıkta yaşayalım ki?

bence hitler'in kendisine ihanet etmediği söylenebilir. ama milyonlarca alman kendilerine ihanet ettiler. asıl trajedi buydu. bir adamın kötü olmaya cesaret etmesi değil, milyonlarca insanın iyi olmaya cesaret edememesiydi.

hiç kimse bir ada gibi tek değildir.

gerçek acımasızdır. ama bu gerçeğin doğası ve anlamı acımasız değildir.

aşk iki kişi arasındaki gizemdir, bir kimlik değil.

erkekler savaşı sever; çünkü bu onlara ciddi görünme imkanı verir. çünkü bunun, kadınların kendilerine gülmesini engelleyen tek şey olduğunu sanırlar. böyle bir durumda kadınları nesne konumuna indirgeyebilirler. iki cins arasındaki büyük fark da budur. erkekler nesneleri, kadınlarsa nesneler arasındaki ilişkiyi görür. nesnelerin birbirine ihtiyaç duyup duymadığını, birbirini sevip sevmediğini ve birbirine uygun olup olmadığını. erkeklerde olmayan ve savaşı kadınların topuna birden iğrenç -ve de absürt- kılan bambaşka bir duygu boyutudur bu. sana savaşın ne olduğunu anlatayım. savaş, ilişkileri görmedeki bozukluktan kaynaklanan bir psikozdur. birbirimizle kurduğumuz ilişkileri. ekonomik ve tarihi durumumuzla ilişkilerimizi. ve en çok da hiçlikle ilişkimizi. ölümle.

insana dair gerçekler daima karmaşıktır.

geçmişte olan her şey şu anımızın sahibidir.

burada hepimiz birer oyuncuyuz. hiçbirimiz gerçekte olduğumuz kişi değiliz. hepimiz bazen yalan söyleriz, bazılarımızsa hep.

iyi bilimin hepsi sanattır. ve iyi sanatın hepsi bilimdir.

hayat insanlar için kuşlar için olduğundan daha karmaşık. ve insanın yaşam alanını en az belirleyen şey fiziksel sınırlardır.

üç tür zeki insan vardır: birincisi o kadar zekidir ki çok zeki olarak adlandırılmak doğal ve aşikar bir durumdur; ikincisi kendisinin tarif edilmediğini, sadece pohpohlandığını görecek kadar zekidir; üçüncüsü ise o kadar az zekidir ki her şeye inanır.

her ölüm ayrıdır, verdiği suçluluk azaltılamaz, acısı ölümsüzdür; kemiğin etrafını saran parlak saçtan bir bilezik adeta.

en büyük mesafeler asla haritada görünenler değildir.

kızların cinsel konulardaki becerileri eğitim seviyeleriyle ters orantılıdır.

"ekmek çalan masum, altın çalan suçludur."

aşk aslında, diğer insanın içinde var olan bir şeyi sevmekten çok, kendi içimizde yer alan sevme kapasitesidir.

birbirine aşık iki insanın arasına asla girmemesi gereken tek şey yalandır.

sıradan insanlar çağında yaşıyoruz ahbap. sıradan insanlar çağı bu.

11.01.2010

zina

marquis de sade

erkeklerin bir suç olarak gördükleri zina; yaşamımızı elimizden alarak cezalandırmaya cüret ettikleri zina, bir hakka doğanın sahip çıkmasıdır, bu tiranların kaprisleri bizi asla bundan yoksun bırakamaz.

benim şehvetperestliğim kocamı hiç ilgilendirmez; günahlarım kişiseldir. bu sözümona şerefsizlik bir yüzyıl önce işe yarardı; bugün ise bu kuruntudan vazgeçildi ve kocam benim hovardalıklarımdan, benim onun hovardalıklarından lekelendiğimden daha fazla lekelenmiş değildir. tüm dünyayla düzüşebilirim ama onun onuru en ufak bir yara almış olamaz! bu sözümona hasar bir masaldır, böyle bir şey imkansızdır. durum şudur: kocam ya kaba, kıskanç biridir ya da nazik bir insan; ilk varsayımda, yapabileceğim en iyi şey onun bu tavrından intikam almaktır; ikinci durumda, ona acı veremem; çünkü zevk almaktayımdır, eğer namuslu biriyse o da mutlu olacaktır. taptığı kişinin mutluluğunu görmekten zevk almayan kibar biri olamaz.

kızlık zarı gibi saçma bağlarla kendilerini doğal eğilimlerine teslim etmekten kaçınan, hamilelikten ya da eşine hakaret etmekten, daha da beteri, onun şanına leke düşürmekten çekinen kadınlar pek saftır! sen gördün eugénie, evet, böyle kadınların ne kadar enayi olduğunu hissettin, hem mutluluklarını hem de yaşamın tüm zevklerini en gülünç önyargılarla nasıl alçakça kurban ettiklerini gördün. ah! düzüşsünler, zarar görmeksizin düzüşsünler! biraz sahte şeref, ciddiyetten uzak dini umutlar onun gösterdiği fedakarlıkların verdiği zararı telafi edecek midir? hayır, hayır, erdem, ahlaksızlık, tabutun içinde hepsi birbirine karışır. birkaç yılın sonunda, kamu birilerini daha fazla yüceltirken ötekileri mahkum mu eder? yoo! hayır, bir kez daha hayır! o zavallı, zevk almadan yaşamış olarak son nefesini verir, ne yazık ki, telafisi imkansızdır artık.

insanın tek bir aşığı bile olsa özgürlüğünü kaybeder; oysaki kadın dilediğinde her gün tekrarlanan onlarca hovardalık sahnesi biter bitmez, aşıklar gecenin sessizliğinde yok olurlar. evli olduğum 12 yıldan beri kendimi belki de on ya da on iki binden fazla kişiye düzdürdüm.. aşıkları olan bir kadın ise daha ikincisinde kaybederdi.

tüm kadınların arzularımıza boyun eğmesi gerekiyorsa, onların da kendi arzularını büyük ölçüde tatmin etmelerine kesinlikle imkan tanımamız gerekir; bizim yasalarımız bu konuda onların ateşli mizacını desteklemelidir, hem onurlarını hem de erdemlerini, bizden daha bolca sahip oldukları eğilimlere direnmelerine yol açacak doğaya aykırı güç içine yerleştirmek saçmadır; ahlakımızdaki bu adaletsizlik öylesine apaçık ortadadır ki, hem baştan çıkararak onları zayıf kılmaya, hem de onları düşkünlüğe itmek için yaptığımız tüm çabalara kendilerini teslim ettiler diye cezalandırmaya rıza gösteririz. törelerimizin tüm saçmalığı, bana kalırsa, bu hakkaniyetten uzak canavarlıktadır ve bu töreleri en katışıksız hale dönüştürmeye duyduğumuz aşırı ihtiyacı bu açıklamalarla bile hissedebiliriz. sefahat zevklerinde bizden daha şiddetli hazlar alan kadınlar, tüm evlilik bağlarından, utancın tüm sahte önyargılarından kesinlikle bağımsızlaşmış, doğal haline dönmüş olarak bu sefahate kendilerini dilediklerince bırakabilirler; yasalar onların istedikleri kadar erkeğe kendilerini teslim etmelerine izin vermelidir; her cinsten ve vücudun her yerinden zevk almak erkekler için nasıl serbestse kadınlar için de serbest olmalıdır; ve arzulayan herkese kendini teslim etme özel şartıyla, kendilerini tatmin etmeye layık gördükleri herkesten de yararlanma özgürlüğüne sahip olmaları gerekir.

10.01.2010

demokrasi nedir?

alain touraine

demokratik yönetim biçimi en çok sayıda bireye en büyük özgürlüğü veren, olası en büyük çeşitliliği tanıyan ve koruyan siyasal yaşam biçimidir.

charles taylor: demokrasi ötekini kabul etmenin bir yoludur.

demokrasi inançların, kökenlerin, düşüncelerin ve tasarıların çeşitliliği olmadan var olamaz.

demokrasi insanı yalnızca bir yurttaş olmaya indirgemez; onu aynı zamanda ekonomik ve ekinsel topluluklara bağlı özgür bir birey olarak tanır.

ronald dworkin: siyasal eşitlik siyasal bir topluluğun en zayıf üyelerinin, hükümetlerinden en güçlü üyelerin kendileri için sağladıkları ilgi ve saygıya eşit bir ilgi ve saygı görme hakkına sahip olduklarını varsayar; öyle ki, eğer kimi kararlar alma özgürlüğüne sahipse, tüm bireyler aynı özgürlüğe sahip olmalıdır.

aristoteles: sözcüğün tam anlamıyla yurttaşı, yargıç ve savcı erklerinin kullanımına katılım niteliğinden daha iyi tanımlayacak hiçbir nitelik yoktur.

demokratik düşüncede hiçbir ilke, temel insan haklarına uyması gereken şu ilkeden daha önemli değildir: devletin sınırlanması ilkesi. üstelik demokrasinin yüzyılımızdaki başlıca muhalifinin tanrısal adaletin monarşizmi ya da mal sahiplerinin ve derebeylerin oligarşisi değil, totalitarizm olduğunu ve buna karşı koymak için, devletin erkinin sınırlarını belirlemekten daha iyi bir yol olmadığını nasıl unutabiliriz?

demokrasi siyasal toplumu içerir; ama hem siyasal toplumun özerkliğiyle tanımlanır hem de bu toplumun devletle sivil toplum arasındaki aracılık rolüyle. devletle sivil toplum, aracısız, doğrudan doğruya karşı karşıya geldiklerinde, sonuçta birinden biri kazanacaktır; ama kazanan hiçbir zaman demokrasi olmayacaktır.

en etkili demokratik savaşım, zenginliği elinde tutanların erki de elinde tutmalarına karşı verilmiş olan savaşımdır.

18 yaşın altındaki gençlerin sinema, müzik, televizyon ya da giyim gibi birçok tüketim alanında pazarın önemli bir bölümünü oluştururken, siyasal yaşamdan dışarda tutulmaları zorunlu olarak kamu yaşamımıza demokrasi-dışı bir nitelik getirir.

moisei ostrogorski: bir demokraside kitlelerin siyasal işlevi o demokrasiyi yönetmek değildir; kitleler büyük olasılıkla hiçbir zaman bunu yapmak için gerekli gücü siyasal olarak bulamayacaklardır. hep küçük bir azınlık yönetecektir; mutlakiyette olduğu gibi demokraside de böyle olacaktır. her erkin doğal özelliği kendi özeğinde toplanmasıdır, toplumsal düzenin yerçekimi yasası gibidir bu. ancak yönetici azınlık hep sıkıştırılmalıdır. demokraside kitlelerin işlevi de yönetmek değil, yönetimlere gözdağı vermektir.

hannah arendt: sınıfların koruyucu duvarlarının yıkılışı, tüm partilerden uzakta uyuklayan çoğunluğu kızgın bireylerden oluşan büyük biçimsiz tek bir kitleye dönüştürür.

siyasal yaşamı gözlemleyenlerin birçoğu, seçimlerin siyasal bir seçimden çok siyasal bir reddi dile getirmeye araç olduğunu söyler: seçim bir tercihin -yeğlemenin- anlatımından çok bir cezadır.

demokrasinin başlıca amacı, temel ilkesi eşitlik olması gereken siyasal bir toplum yaratmaktır.

bir şeye inanmak, bir şeyin doğruluğunu kabul etmek, ruhbilimin bize daha önce gösterdiği ben'in yanılgılarından pek de farksız olmayan doğrulama ilkeleridir ve herhangi bir yolda bu ilkelere kolaylıkla bağlanmak tüm bağnazlıklara kapı açar.

john rawls: tam özerklik yalnızca ussal olabilme yeterliliğini değil, aynı zamanda iyelik anlayışımızı toplumsal işbirliğinin dürüstlük sınırlarını, başka bir deyişle adalet ilkelerini aşmayacak biçimde geliştirebilme yeterliliğini de içerir.

alasdair mcintyre: bir insan yaşamının bütünlüğü, anlatılan bir araştırmanın bütünlüğüdür. araştırmalar başarısızlığa uğrar kimi zaman, boşa çıkarlar, yüzüstü bırakılırlar ya da dikkatsizliklere yenik düşerler; insan yaşamları için de aynı şey söz konusudur. bir bütün olarak insan yaşamının tek başarı ya da başarısızlık ölçütleri anlatılan ya da anlatılabilir olan bir araştırmanın başarı ya da başarısızlık ölçütleridir.

demokrasi çoğunlukla çoğunluğun isteğine karşı karar alabilme yeterliliğiyle yargılar kendini. bunu birçok ülkede, egemen düşünceye karşın kaldırılmış ölüm cezası konusunda gördük.

demokrasi bir'e karşı, saltık erke, devlet dinine, partinin ya da emekçi sınıfının diktatörlüğüne karşı bir savaşımdır; her bireyde ve bireylerin birbirleri arasında özgürlük yaratmak için verilen ortak çabadır.

yenilerin demokrasisi ne katılımdır, ne temsilciliktir ne de iletişimdir; her şeyden önce öznenin yaratıcı özgürlüğüne, toplumsal eyleyen olup kendisini serbest yaratıcı olarak duyumsayacağı bir alan yaratmak üzere çevresini değiştirme yeterliliğine dayanır.

demokrasiyi, bir yandan kendi iktidarını sürdürmek için ekonomik erkinciliği (liberalizm) kullanan yetkeci yönetim biçimleri, bir yandan da toplulukçu devletler tehdit eder.

demokratik ekin, hem saldırgan toplulukçu bir farklılıkçılıktan hem de eşitsizliklere ve dışlamalara duyarsız, siyasal olmayan bir erkincilikten (liberalizm) alabildiğine uzakta, hepimize insanlık deneyiminin olası en geniş bölümünü yaşama olanağını sağlamak için, farklı ekinlerin birbiriyle buluşup bütünleşmesine destek olarak dünyayı ve herkesin kişiliğini yeniden oluşturma yoludur.

9.01.2010

islam

dave barry: din hakkında yazmakla ilgili en önemli sorun, dinine içtenlikle bağlı insanları gücendirme riski taşımasıdır. sonra palalarla peşinize düşebilirler.

lionel shriver: saygı hak edilir, o bir unvan değildir. bir sokağın köşesinde durup arka bahçemdeki bir japon böceğinin yeni mesih olduğunu ilan edersem sizin de benimle bir zırdeliymişim gibi alay etme hakkınız vardır.

ayaan hirsi ali: islamcıların duygularını incitmek istemesem de, asla tiranlığa hizmet etmem. muhammed'in öğretilerini kabul etmeyen kişilerin onu [karikatürlerini] çizmesine izin verilmemesini istemek, saygı gösterilmesini istemek değil, bir boyun eğdirme talebidir.

terry gilliam: eğer dininiz azıcık saygısızlık yüzünden darmadağın olacak kadar kırılgansa, açıkçası, inanmaya da değeceğini düşünmüyorum.

sam harris: kültürümüzde hiç kimse, başka bir insanın matematik ve tarih hakkında sahip olduğu bazı inançlara "saygı göstermemekle" suçlanmamıştır. insanlar inançlarına ilişkin konular dışında, ellerinde kanıtlar olmaksızın mantıksız iddialarda bulundukları zaman onları dinlemeyi bırakırız.

azam kamguian: insanların kültür ve dinine saygı duymamız gerektiğini söylemek, bayağı ve saçma bir davranıştır.

walter kaufmann: teizmin saygıyı hak eden tek biçimi, tanrı'ya dünyanın halinden dolayı değil, dünyanın haline rağmen inanmayı seçmektir.

8.01.2010

sergüzeşt-i nono bey ve elmas boğaziçi

salah birsel

insanlar alışkanlıkların tutsağıdır.

fırıldak bahçesi, aynı adı taşıyan bir burnun arkasındaki tepecikte bir kız gazinosudur. yakın zamana değin varlığını sürdüren bahçe'den, yukarı boğaz ayna gibi görünür. halit ziya, suriye katoliklerinden nuh efendi'nin kendisine o bahçeyle ilgili olarak şu fıkrayı anlattığını söyler:

"sen sarıyer'de oturuyorsun değil mi? fırıldak bahçesi'ni bilir misin? bilmiyor musun? tavsiye ederim, gidip orada bir kahve iç. dünyanın en güzel noktalarından biridir. ben bir yaz, yenimahalle'de oturuyordum. bize bir gün bir ermeni hanım konuk geldi. dames de sion fransız okulu'nda yetişmiş bir hanım. konuğu gezdirmek gerekmez mi? her şeyden önce fırıldak bahçesi aklıma düştü ve 'fırıldak bahçesi'ne gidelim' dedim. 'neymiş, neymiş, fırıldak mı? püf!' diye tiksindi. sustum. aradan 2 dakika geçtikten sonra bu kez fransızca olarak 'mademki orasını istemiyorsunuz, jardin de la girouette var, oraya gidelim' dedim. hemen sevinçten ellerini çırparak davrandı, ayağa kalktı: 'ne iyi! ne iyi! jardin de la girouette! işte oraya gideriz' dedi. böylelikle onu, tiksindiği fırıldak bahçesi'ne götürdüm."

harap mezarlıklarda ölülerin rüyası
gelir ve tekrar doğar ölmüş sandığın aşka
anlarsın ölüm yoktur geçen zamandan başka (ahmet hamdi tanpınar)

küskün kahvenin türküsü

carson mccullers

kendilerini başkalarından, daha sıradan kişilerden ayrı kılan bir niteliğe sahip kimseler vardır. böyleleri çoğu zaman yalnızca küçük çocuklara özgü bir içgüdüye, kendileriyle dünyadaki her şey arasında yakın ve yaşamsal bir ilişki kurma içgüdüsüne sahiptirler.

sonbaharın ilk soğuk gecelerindeki sessizlik gibisi yoktur.

bir kez birisiyle birlikte yaşadıktan sonra, tek başına yaşamak bir işkence olur. saatin tiktakları ansızın durunca, yalnızca odunlardan yükselen alevlerin aydınlattığı bir odaya çöken sessizlik, bomboş bir evdeki korkunç gölgeler.. tek başına yaşamanın dehşetini göze almaktansa, can düşmanınızı eve almak yeğdir.

yararlı her şeyin bir fiyatı vardır; yalnızca parayla satın alınabilir. düzen bunun üzerine kuruludur. bir balya pamuğun ya da çeyrek bir litre pekmezin fiyatını bilirsiniz; bunun nedeni aklınıza bile gelmez. oysa insan yaşamına hiçbir değer biçilmemiştir. bize bedava verilir, geri alındığında da bir şey ödenmez. peki nedir değeri? çevrenize şöyle bir bakarsanız, bazen çok düşük bir değer biçildiğini, bazen de hiçbir değer biçilmediğini görürsünüz. çoğu zaman çalışıp ter döktükten sonra düze çıkmazsanız, ruhunuzun derinliklerinde pek bir değer taşımadığınız duygusu doğar.

insanlar çaresiz ya da çok hasta olmadıkları sürece, ele alınıp bir gecede daha değerli, daha karlı nesnelere dönüştürülemezler.

gerilim anlarında, büyük bir eylem başgöstereceği zaman, insanlar toplanıp bekler. bir süre sonra hep birlikte eylemde bulunacakları bir an gelir. düşünerek ya da aralarından birinin istemiyle değil de, sanki dürtüleri birleşmiş gibi. böylece karar, aralarından birine değil, tüm olarak topluluğa aittir. böyle bir anda hiçbiri duralamaz. sorunun barışçıl yollardan mı çözümleneceği, yoksa ortak eylemin yağma, vahşet ve cinayetle mi sonuçlanacağı, yazgıya kalmıştır.

"vay canına" demiş arabanın tekerleğindeki sinek, "amma toz kaldırıyoruz."

katliam

eduardo galeano

1976 yılında bugün, binlerce arjantinliyi kaybeden diktatörlük doğdu. yirmi yıl sonra, general rafael videla gazeteci guido braslavsky'ye açıkladı:

"hayır, kurşuna dizemezdik. bir sayı vermek gerekirse, mesela beş bin diyelim. arjantin toplumu bu kurşuna dizmelerin masrafını karşılamazdı: dün buenos aires'te iki tane, bugün cordoba'da altı tane, yarın rosario'da dört tane ve bu şekilde beş bine kadar devam. hayır, bu mümkün değildi. onlardan geriye kalanın yerini göstermek mi? ama ne gösterebiliriz ki? denizi, la plata ve riachuelo nehirlerini mi? bir ara bunların listesinin tutulması düşünüldü. ama sonra şöyle dendi: onların öldüğü söylenirse, hemen akabinde yanıtlanamayacak sorular gelmeye başlar: kim, ne zaman, nerede, nasıl öldürdü gibi."

7.01.2010

barkvik cinayetleri

ingvar ambjörnsen

aslında insan pek de o kadar mantıklı bir yaratık sayılmaz. her zaman mantık dışı şeyler yaparız.

ben dünyanın yarısını dolaştım, her yerde aynıydı. insanlar kendilerini uyuşturuyorlar. buna ihtiyaçları var. yaşadığımız dünyada ışık çok sert. rüzgâr biraz fazla keskin.

o kadar da dehşete kapılmış gibi görünmüyorlardı, yalnızca felaket meraklıydılar. biz insanlar işte böyle imal edilmişiz. başkalarının talihsizliklerini izlemeye bayılırız. bir yerlerde okumuştum: cadı yakmaların ve halka açık idamların henüz sürdüğü dönemlerde bu çok işe yarayan bir buluşma yöntemiymiş. tam bir parti. şimdi artık zaman değişti. artık ceketini kafasına çekip gizlenmeye çalışan ihtiyarlarla yetinmek zorundayız.

6.01.2010

prometheus

franz kafka

prometheus'a dair dört efsane var. bunlardan birincisinde, tanrılara ihanet edip onların sırlarını insanlara veren prometheus'u kafkaslarda bir kayalığa zincirlemişler, bununla kalmamışlar, yolladıkları kartallar prometheus'un yendikçe büyüyen karaciğerini yiyip dururlar.

efsanelerden ikincisinde, durmadan karaciğerini gagalayan kartalların işkencesine dayanamayan prometheus, kayanın içlerine gömüle gömüle sonunda kayanın bir parçası haline gelmiş.

üçüncü efsanede, aradan geçen binlerce yıldan sonra prometheus'un ihaneti unutulmuş, tanrılar unutmuş, kartallar unutmuş, sonunda kendisi de unutmuştur.

dördüncüsünde, giderek anlamını yitiren bu olaydan herkes sıkılmış, tanrılar bezmiş, kartallar usanmış, yara bıkkın halde kapanmıştır.

şimdi elimizde kalan, açıklaması olmayan sıradağlardır. efsane, açıklaması olmayanı açıklama çabasıdır. temeli gerçek olduğuna göre, açıklanamaz olanın krallığının sınırlarında sonlanır.

aşk

elif şafak

aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır.

aşkın hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. başlı başına bir dünyadır aşk. ya tam ortasındasındır, merkezinde; ya da dışındasındır, hasretinde.

bir kadın aşık olduğu erkekle evlenmez. baktı bıçak kemiğe dayandı, geleceği için bir tercih yapması lazım, o zaman tutar iyi bir baba olacağını tahmin ettiği, sırtını yaslayabileceği adamı seçer.

her yerde aynı sefalet varken alemi gezmenin manası ne? yeni bir şeyler bulacağını mı sanıyorsun? bak dünyanın dört bir yanından yolcular gelir bu handa kalmaya. birkaç kadehten sonra hepsi aynı hikayeleri anlatır durur. insan her yerde aynı insan. aş aynı, su aynı, bok aynı bok!

nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil.

mevla aramakla bulunmaz, bu doğrudur ama mevla'yı ancak arayanlar bulabilir.

söylenmesi gereken bir şey varsa, dünya bir olup yakama yapışsa bile söylerim.

halk, basit ihtiyaçları olan tembel bir mahluktur. baştakilerin görevi halkın yanlış şeyler istemesine mani olup yoldan çıkmasına engel olmaktır. bunun için tek gereken şeriata harfiyen uymak.

akıl kolay kolay yıkılmaz. aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. ne varsa harap bir kalpte var!

ibn-i arabi bir gün genç rumi'yi babasının peşi sıra yürür görünce şöyle buyurmuştu: "fesüphanallah! bir okyanus, bir gölün ardında gidiyor."

her insan açık bir kitaptır. okunmayı bekler.

şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

inanç aşk gibidir, ispat istemez. mantıksal bir açıklama beklemez. ya vardır, ya da yok.

hakikat ehli, şeriatın kaidelerine uymak zorunda değildir.

ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz.

ella dinden de dindarlardan da pek hazzetmezdi. tıpkı tarihte olduğu gibi günümüz dünyasında da en korkunç ve en anlı kavgaların din adına yapıldığını düşünüyordu. dinlerin insanlığa ne faydası vardı, insan ırkını birbirine kırdırmaktan başka?

şeriat der ki: "seninki senin, benimki benim."
tarikat der ki: "seninki senin, benimki de senin."
marifet der ki: "ne benimki var, ne seninki."
hakikat der ki: "ne sen varsın, ne ben."

ya cehennemden korkar, ya cennette ödül beklerler. oysa aslolan allah aşkıdır. onu unuturlar.

bana kalsa bir kova su alır cehennem ateşini söndürür, cenneti de ateşe veririm ki, sırf ve saf aşk kalsın. gerisi boş!

hz. muhammed: bu dünyada üç kişiye acıyın: bir kavmin aşağı düşen kişisine, yoksullaşan zenginine ve cahillere oyuncak olan bilginine."

sufi kusur görmez. kusur örter.

hikayem beni tamamen farklı bir mecraya sürükledi. her dönemeçte eski hallerimden biraz daha uzaklaştım. yolculuğun sonunda ben bir yere varmadım. yol beni değiştirdi.

önce diyorsun ki: dünyada bir ben varım!
sonra: bende bir dünya var!
ve en nihayetinde: ne dünya var, ne ben varım!

şems: mevlana coşkun bir nehirdir. yerinde saymayan, tüm insanlığı ve varoluşu kucaklayan, kimseye karşı bir ön yargısı olmayan, hep daha öteleri merak ve keşfeden, çağıl çağıl berrak bir nehir.. benim tek yaptığım o nehrin önündeki seddi yıkmaktır. o kadar.

şeriat, hakikat denizinde yüzen bir gemidir. aşıklar er ya da geç gemiyi bırakıp ummana dalar.

aşk bir milat demektir. şayet "aşktan önce" ve "aşktan sonra" aynı insan olarak kalmışsak, yeterince sevmemişiz demektir. birini seviyorsan onun için yapabileceğin en anlamlı şey değişmektir.

aşk bütün ayrımları geçersiz kılar.

cemiyetin bu saçma sapan kuralları kanımı donduruyordu. bu tür köhnemiş törelerin, insanı insana kırdıran adetlerin, allah'ın yarattığı mükemmel eserle ilgisi yoktu.

aile kavramını kan bağında değil ruh bağında bulmuştu.

yolcu

hermann hesse

sebat, yolcuyu esenliğe kavuşturur.

bir tez ne kadar sivri ve ödün vermez biçimde dile getirilirse, kendi antitezini davet edişi de o kadar kesinlik taşır.

gençler için büyük adamlar, dünya tarihi pastasının içindeki kuru üzümler gibidir.

çünkü bir büyüyü içerir her başlangıç
tutar elimizden, kol kanat gerer yaşamımıza

şansın ne mantık, ne ahlakla ilgisi vardır; özünde bir büyüselliği içerir şans; insanlığın çok gerilerdeki gençlik döneminden kalmadır.

dindar biri için ruhani bir alayın yağmur altında yürüyüşünde bile bir kutsallık vardır; bir şölen sofrasında yenen dibi tutmuş yemekler bile onun içindeki coşkuyu silip atamaz.

insanın yorgun düşüp de uyuyabilmesi, uzun süre taşıdığı bir yükü sırtından atabilmesi eşi bulunmaz, harikulade bir şeydir.

bir gerçek var, sevgili dostum. ama senin şiddetle arzuladığın öğreti, o mutlak, mükemmel, insanı bilgeliğe ulaştıracak tek öğreti, bu yok işte. mükemmel öğretiyi bırakıp kendini mükemmelleştirmeye bakmalısın. tanrı senin içindedir, kavramlarda ve kitaplarda değil. gerçek yaşanır, öğretilmez. kavga ve savaşlara hazırlamalısın kendini. gördüğüm kadarıyla, savaş başladı bile.

5.01.2010

hayalet

alfred hitchcock

cimrilik etmeden yapılan her şey mükemmeldir.

sigsand'ın kitaplarından birinde: "canavar taş ve sopayla konuşmağa başlarsa mukaddes şeyler seni koruyamaz." diye okumuştum.

kadın düşmanları, bir gün bir kadının pençeleri altına kazara düşüverecek olurlarsa ona deli gibi âşık olurlar.

size bazı şeyler anlatıldığı zaman güler geçersiniz. sözlerin bir kulağınızdan girip diğer kulağınızdan çıktığını sanırsınız. hatta size onları anlatanı bile unutursunuz. ama onlar bir iz bırakmıştır.

bir cinayeti izleyen intiharlar polis için sahibi meçhul ölüler kadar sıkıcı bir olay teşkil etmezler. ölen ölmüş, katil de kendi cezasını kendisi vermiş bulunduğundan yapılan tahkikat fazla derin değildir.

karanlıkta bir akvaryuma baktınız mı hiç? orada çakıl taşları, yosunlar görürsünüz sadece. sonra birdenbire bir taş nefes alır gibi kıpırdar, altından bir yengeç çıkar. bir başkası daha oynar, bir balık çıkar meydana. bir yaprak ürperir, bir deniz yılanı süzülür. yapraklar ve taşlar yaşamaya başlarlar.

le scaphandre et le papillon

julian schnabel

"gülünecek bir şey olmadığında yalnızca aptallar güler."

bugün bana öyle geliyor ki, tüm hayatım bir hatalar zincirinden başka bir şey değilmiş. sevemediğim kadınlar, yakalamayı başaramadığım şanslar, amaçsızca sürüklenip gitmesine izin verdiğim mutluluk anları.. sonucunu önceden bildiğiniz ama kazanana oynarken başarısız olduğunuz bir yarış. kör müydüm, yoksa aptal mı? ya da insanın birine gerçek doğasını göstermesi için felaketin acı ışığı mı gerekir?

bir daha kendim için üzülmemeye karar verdim.

penceremin boğuşan perdesinin içinden solgun bir parıltı, günün ağardığını bildirir. topuklarım acıyor, başım bir ton ağırlığında, tüm vücudum bir tür dalgıç elbisesinin içinde. şimdi işim, ıssız bir adanın yalnızlık sahillerinde hareketsiz seyahat notları yazmak.

kadınlar karmaşık değildir.

burnuma kapkara bir sinek kondu. başımı sallayıp onu düşürürüm. deşiyor. bununla karşılaştırınca, olimpik güreş bile çocuk oyuncağı sayılır.

bir yazı, yalnızca okunduğunda gerçektir.

hepimiz çocuklarız. hepimizin onaylanmaya ihtiyacı var.

sanırım babanın kaba bir taslağı, bir gölge, minicik bir kırık parçası bile olsa, o hala babadır.

çoğunlukla rüyalarımı unuturum. rüyalarını anlatan insanlar can sıkıcıdır.

kişisel mucizelere inanmak tehlikelidir. sonra kendinizi önemli sanırsınız.

tam inandığım zamanda, yavaş yavaş kıyıdan uzaklaşan bir denizci gibi, geride bıraktığım yaşamımı izliyorum. anılar giderek küllere karışıyor. ne dönüş ama.

4.01.2010

böyle buyurdu zerdüşt

nietzsche

çöl büyüyor, vay haline içinde çölü saklayanın!

ben sadaka vermem. fakir değilim sadaka verecek kadar.

kardeşlerim, yeryüzüne sadık kalın ve kanmayın size dünyanın ötesindeki ümitlerden bahsedenlere! onlar, zehir saçanlardır, bilerek veya bilmeyerek..

oysa kolay bir sanat değildir uyku; gün boyunca uyanık kalmak gerekir uğruna.

kanla ve hikmetle yazan kişi, okunmayı değil, ezberlenmeyi ister.

dağda en kısa yol, doruktan doruğa olandır; ancak bunu yapabilmek için uzun bacaklı olmak gerekir.

ben, yalnız dans etmeyi bilen bir tanrıya inanırdım.

ne vakit, şu ağacı ellerimle sarsmaya kalksam, gücüm yetmez buna. lakin bizim görmediğimiz rüzgar, onu hırpalar ve istediği tarafa eğer. işin kötüsü, biz, en çok, görünmeyen ellerce bükülür ve eziyet görürüz.

insan aşılması gereken bir şeydir.

gereğinden fazla insan doğmakta. bu fuzuli insanlar için türetilmiştir devlet.

çoğu kez, saldırıya açık olduğunu gizlemek için saldırır insan, düşman yaratır kendine.

bazıları kıramazlar kendi zincirlerini; ama kurtarıcılarıdır kendi dostlarının.

kadınlara mı gidiyorsun? kırbacını unutma!

iyiler ve adiller, ahlak tahripçisi derler bana. hikayem ahlaka aykırıdır.

ilelebet öğrenci kalırsa insan, değerini düşürür hocanın.

henüz kendinizi aramamıştınız, beni buldunuz o an. böyle yapar tüm insanlar; bu sebeple azdır önemi tüm inançların.

fakat dilencileri topyekün bertaraf etmeli! hakikaten, onlara bir şey vermek rahatsız eder insanı, vermemek de.

zordur insanlarla yaşamak, sessiz kalmak çok zordur zira.

zarafet, büyük düşünenlerin yüce gönüllülüğüdür.

zira eşit değildir insanlar, bunu dile getirir adalet.

çiy, gecenin en sakin saatinde düşer çimene.

kişi, nihayetinde ancak kendini yaşar.

en derinlerden yükselmeli, kendi yüceliğine, en yüce olan.

her şeyde imkansız olan bir tek şey vardır: akıllılık.

kişi, sevemediği yerden geçip gitmelidir.

hepsi bir, değeri yok hiçbir şeyin, dünya manasız, bilmek kişiyi boğar.

vaktiyle yığınların sebepsiz olarak inanmaya alıştıklarını, kim, sebeplerini göstererek yıkabilir ki?

bir şeyin soyu ne kadar yüksek olursa, o denli nadir başarı elde eder. ey yüksek insanlar, hepiniz, birer başarısızlık değil misiniz?

iyi türküler, iyi yankılanmak isterler; güzel türkülerden sonra uzun zaman susmak gerekir.

göze çarpmaksızın dolaşır alemi. kül renklidir içinde faziletini sakladığı vücudu. ruhu varsa saklar onu; lakin herkes onun uzun kulaklarına inanır.

kemale eren, olgunlaşan her şey ölmek ister!

tüm bunlar uzun veya kısa bir zaman devam etti; zira, doğrusunu söylemek gerekirse, böyle şeyler için zaman yoktur hiç yeryüzünde.

iyi ve kötü kavramları esas olarak sadece bir amaca hizmet ederler; güç elde etmeye yarayan yollardır bunlar.

ben o eşitlik vaizleriyle karıştırılmam. zira adalet bana böyle demektedir: "insanlar eşit değildir."

insanlar arasında çürümeyecek kişi bütün bardaklardan içmeyi öğrenmelidir ve insanlar arasında temiz kalacak olan, kendini kirli suyla bile yıkamayı bilmelidir.

nietzsche şehvet düşkünlüğü, iktidar hırsı ve bencilliğe -hıristiyanlığın çarpıtmak ve kirletmek için elinden geleni yaptığı insanoğlundaki üç güce- eski şerefini kazandırmak için çabalamaktadır.

kendimizi arkadaşlarımızda ve eğlencelerimizde kaybedip hemen sonra bir başkasının emrinde bulalı çok oldu.

hayat aslında ahlak dışı bir şeydir.

gücü artıran her şey iyidir; zayıflıktan kaynaklanan her şey kötüdür.

müstesna bir insanın yolunu kaybedip bozuluşunu görmek, bilmek veya yaşamak kadar ağır bir acı pek yoktur.

öğrenmek için yaşayanı ve üstinsan ileride yaşayabilsin diye öğrenmek isteyeni severim. böylelikle o kendi düşüşünü arayabilir.

herbert spencer: anlaşmalı evlilik, yasal fahişeliktir.

herbert spencer: bir düşünce sisteminin ortaya çıkışında duygusal yapı önemli bir faktördür, belki de düşünsel yapı kadar.

bütün iyi şeyler güler. yalvarırım gülmeyi öğrenin.

nietzsche'ye göre iyi olan her şey şendir. insanın en derin hisleri hakkında şaka yapabilmesi hislerinin değerinin en ciddi sınanmasıdır. suratını şekilden şekile sokmayan gibi, gülmeyen kişinin de kalbi çoktan soytarı olmuştur.

beni kendinizden ayırarak bana övgüde bulunuyorsunuz.

petrol

eduardo galeano

amazon cangılında mucize: 1967 yılında lago agrio'dan petrol fışkırdı. o andan itibaren texaco şirketi masaya oturdu ve peçete boyunda, çatal elde, bir çeyrek asır boyunca tıksırıncaya kadar petrol ve gazı yuttu. bu arada ekvator selvasının üzerine yetmiş yedi milyar litre zehri saçtı. yerliler o güne dek kirlilik sözcüğünü bilmiyorlardı. nehirlerde balıklar sırtüstü ölünce, göllerin suyu tuzlanınca, kıyılardaki ağaçlar kuruyunca, hayvanlar oradan kaçınca, toprak meyve vermemeye ve insanlar hasta doğmaya başlayınca öğrendiler. ekvator'un birçok devlet başkanı; ama hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde hepsi, göklere çıkaran reklamcılarca, cilalayan gazetecilerce, savunan avukatlarca, doğrulayan uzmanlarca ve aklayan bilim adamlarınca cömertçe alkışlanan bu ödevde iş birliği içinde oldular.

3.01.2010

ayrılık

şükrü erbaş

ıhlamurları bıraktım. gökyüzü yapraklarını. bir kenti gölge masalına çeviren atkestaneleri. alnımda üç sıra kirpik yarası, üç perçem mührü. ağzını soğumuş arzı. caddeleri bir dua gibi okuyan kalabalığı. geceyi özgürlüğe çeviren tutkuyu bıraktım. bir çocuğun tırnaklarında kurumuş kan, kendimi sevdiğim suç. kırmızı odalar bitti. gövdem eşyalar sarkacı. beyaz zamanlara geldim. kardeşlerimin gelecek sesine çevirdiği sokakları bıraktım. kaç kez kalbimden doğurduğum ölülerimi. göğsümde cümlesi dağılmış sözler. kim yalnızlığı yürürse beni yürürdü. büyüdüğüm yılları bıraktım.

ey sabah sevinçleri, akşam kederleri. ey yaseminlerin sessiz görkemi. unutmaktan koruyun beni. yaşama bilginize geldim.