10.06.2009

insan

hüseyin rahmi gürpınar

insanlarda bir kural vardır. önlerine doğal bir sakınca, giderilmesi mümkün olmayan bir kuvvet çıktığı zaman ona karşı yenilgiyi itiraf etmezler, ikiyüzlülük gösterirler. o gerçeği diğer bir şekle sokmaya uğraşırlar. gerçek şeklini örtbas etmek isterler. o fenalık yine bakidir. onlar yalnız görüntüyü kurtarmaya çabalarlar.

özel menfaatlerimiz ikiyüzlülük ve dalkavukluk en büyük marifetimiz diplomatlığımızdır. çünkü dün istibdat döneminin parçası olan beyinler, bugün meşrutiyet hizmetkârı kesildi. bu iki zıt durumun birinden diğerine geçişte çarçabuk eski ve kötü alışkanlıktan kurtulabilmek mümkün müdür? mademki o uzun istibdat sona erdi, bu kısa komediler de geçer; zaman her şeyin foyasını meydana çıkarmak kuvvetine sahiptir.

yerleşik düşünceler sözlüğü

gustave flaubert

gerçek acı, dışavurulmayan acıdır hep.

ahmaklar, bizim gibi düşünmeyenlerdir.

aktrisler, korkunç şehvet düşkünüdürler; zevk ve eğlenceye dalarlar, milyonları yiyip yutarlar; sonunda da düşkünlerevinde ölürler.

geniş ve çıplak bir alın deha belirtisidir.

amerika, adaletsizliğe iyi bir örnektir: kristof kolomb tarafından keşfedilmiş ama adını amerigo vespucci'den almıştır.

eski olan her şey aşınmıştır; aşınmış olan her şey de eskidir.

at, gücünün farkında olsaydı, binicisinin onu sürmesine izin vermezdi.

eğer bedenimizin nasıl oluştuğunu bilseydik tek bir hareket yapmaya cesaret edemezdik.

yüzü çiçek bozuğu olan kadınların tümü şehvet düşkünüdür.

dehaya hayranlık duymak boşunadır; deha bir nevrozdur.

edebiyat, aylakların uğraşıdır.

gerilla; düşmana, düzenli ordudan daha çok zarar verir.

kafiye, akıl ile hiçbir zaman uyum içinde değildir.

maske, insanı zeki gösterir.

"bahse girerim ki kamuya mal olmuş her düşünce, benimsenmiş her uzlaşım bir saçmalıktır; çünkü çoğunluğa uygun gelmiştir." (chamfort)

satmak ve satın almak yaşamın amacıdır.

kadın sanatçı orospunun tekinden başka bir şey değildir.

tavşan, gözleri açık uyur.

timsah, insanı kendine çekmek için çocukların bağırışlarını taklit eder.

utanma, kadının en güzel süsüdür.

uygulama, kuramdan üstündür.

güzel bir yazı insanı her şeye ulaştırır.

9.06.2009

bu hesapta yoktu

aleksandr ostrovki

bir şeyi ya tam söylemeli ya da hiç söylememeli.

yakışıklı bir adamın zeki olması hiç de gerekli değildir. beyni ne yapsın? profesör olacak değil ya! genç, yakışıklı bir adama her zaman yardım edecek biri bulunur. gerek mesleğinde ilerlemesi, gerek para kazanması için bir elinden tutan çıkar. ama akıllı bir adam için durum başkadır. akıllı bir adamın yırtık pırtık gezdiğini, peynir ekmekle karın doyurduğunu, kötü bir evde oturduğunu görmek kimseyi üzmez. onun için boğazınızın düğümlendiğini, gözlerinizin yaşardığını hissetmezsiniz. akıllı bir adamın zaten böyle yaşaması beklenir. ama yakışıklı bir gencin hırpani bir kılıkla dolaşmasına yürek mi dayanır? tabii bütün fakirlere acımamız gerekir. ama yakışıklı bir genci kolları kısalmış ya da yakası üzülmüş bir gömlekle görmek, insanın yüreğine dokunan asıl bu. hem bir erkek fakir düşünce, cesur ve girişken olamaz. yakışıklı gençlerde kolayca hoş görülen o kendini beğenmiş halini kaybeder.

ileri bir düşünce nedir, devletin can damarına yöneltilen zehirli bir ok. ileri bir düşünce nasıl eyleme dönüştürülür? a) eski bir şeyin ortadan kaldırılmasıyla. b) yeni bir şeyin ortaya sürülmesiyle. bu eylemlerden hangisi daha zararlıdır? her ikisi de ayni derecede zararlıdır. eskiyi yıkarsak insanları fesatça sorular sormaya iteriz. şu müessese neden yıkılıyor diye sorarlar. yararlı olsaydı yıkılmazdı. böylece kurulu düzene karşı gelmeye, hükümeti, devleti eleştirmeye başlarlar. devletin, milletin menfaatini gözeten vatandaşların ileri düşünceler karşısında dehşete kapılması çok tabiidir.

gururu yaralanan kadının gazabı cehennem azabından korkunçtur.

"ben bütün zincirlere karşıyım, evlilik zincirine bile."

madam t.: "ama siz taşıyorsunuz o zinciri."

gorodulin: "onun için düşmanıma bile taşıtmak istemem."

amentü

ismet özel


insan
eşref-i mahlukattır, derdi babam
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
bu söz asıl anlamını kavradı
geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
kararmış rakamların yarıklarından sızarak
bu söz yüreğime kadar alçaldı
damar kesildi, kandır akacak
ama kan kesilince damardan sıcak
sımsıcak kelimeler boşandı
aşk için karnıma ve göğsüme
ölüm için yüreğime sürdüğüm ecza uçtu birden
aşk ve ölüm bana yeniden
su ve ateş ve toprak
yeniden yorumlandı

8.06.2009

gulliver'in gezileri

jonathan swift

insanlar arasında sürekli bir alışveriş ve güven duygusu gerekli olduğundan, dolandırıcılığa izin verilir, göz yumulur ya da cezalandırmak için hiçbir yasa konmazsa, namuslu tüccar büyük zararlara uğrar; üçkağıtçılar da hep kazanır.

kadınların havailiği ne iklim ne de ülke tanır. bu konuda birbirlerine sanıldığından daha çok benzerler.

kendisine iyilik eden birini arkasından vuran kişi, kendine hiçbir iyiliği dokunmayan birine karşı da, kendini hiçbir şekilde borçlu hissetmeyip her türlü şeyi yapabileceğinden, bu insan bütün insanlık için ortak bir düşmandır.

doğruluk, adalet, ölçülülük gibi erdemlere sahip olmak her insanın elinde olan bir şeydir; bu gibi erdemlerin uygulanması, deneyim ve iyi niyetle desteklendiğinde, özel bir eğitimin gerektiği durumlar dışında, herkesi devletine hizmet için elverişli kılacaktır. yüksek zihin yetenekleriyle donanımlı olmak, ahlak yoksunluğunu hiçbir zaman telafi edemeyeceğinden, belli görevler, oldukça nitelikli fakat tehlikeli insanların ellerine asla bırakılmamalıdır. en azından erdemli birinin bilgisizlikten dolayı düşeceği hatalar; kötü olmaya eğilimli ve ahlaki çöküntüsünü kullanma, çoğaltma ve savunma konusunda usta birinin yaptıklarının, halkın refahı üzerinde doğuracağı ölümcül sonuçlardan daha kötü olamaz.

insan yaşamındaki sefaletleri düşündüğünüzde, bir insanı dünyaya getirmenin iyi bir yanı olmadığı gibi, ebeveynce yapılmış bir lütuf olarak da değerlendirilemezdi; aşk karşılaşmalarında ebeveynlerin kafaları tamamıyla başka işlere çalışıyordu.

yüz yıllık geçmişte hükümdarların sarayları içinde bütün büyük isimleri iyiden iyiye incelediğimde gördüm ki, savaştaki büyük kahramanlıkları korkaklara, en bilge öğütleri aptallara, samimiyeti dalkavuklara, roma erdemini vatanına ihanet edenlere, dindarlığı ateistlere, namusu sapıklara, gerçeği ispiyonculara yakıştıran satılmış yazarlar, tarihi nasıl da yanlış yönlendiriyorlar! nice masum ve mükemmel insan, büyük bakanların yargıçları ahlaki çöküntüye uğratmaları ya da ekilen nifak tohumları yüzünden ölüm ya da sürgüne mahkum edilmiştir. kaç aşağılık insan güven, iktidar, saygınlık ve yarar sağlanan yüksek mevkilere yükseltilmiştir. kaç genelev patronu, orospu, pezevenk, asalak ve soytarı; mahkeme, meclis ve senatolardaki olay ve öngörülere meydan okumuşlardır. dünyada devrimler ve büyük girişimlerin kökeni ve gerçek nedenleriyle ilgili olarak bilgilendirildiğimde, insanların bilgelik ve dürüstlük konusunda ne denli düşük ve başarılarının ne denli alçakça tesadüflere borçlu olduklarını gördüm.

bir gezginin esas amacı, o yabancı yerlerle ilgili anlattıkları güzel örneklerle olduğu kadar, kötü örneklerle de insanın zihnini geliştirip iyileştirmek, onları bilge kılmaktır.

gerçek doğa

ahmet haşim

derler ki aynı ağaçların, aynı tepelerin ve aynı simaların uçsuz bucaksız bir tekrarından başka bir şey olmayan kır âleminin saadetleri sırf şairane bir yaratıcılığın eseridir. doğrusu yaşamak hünerindeki aczi yüzünden şehirde mesut olamayan şair, şehir sınırı haricinde bir cennet mevcut olabileceğini zannetmiş ve başkalarını da buna inandırmak için asırlardan beri manzum sözün telkin kudretinden yardım dilemiştir. bu itibarla şairin kırı, olsa olsa kolay et, ekmek, peynir ve bal temin eden bir çiftlik olabilir. fakat kır, hakiki kır, sert toprakla sert insanın boğuştuğu alemdir.

7.06.2009

bekleyiş

ahmet telli


durmadan kendini yenilerken hayat
yaşadıklarımızı gözden geçirmenin
ve bedelini ödemenin zamanıdır
her şeyi tersine çevirmenin kaçınılmazlığı
dayatıyor bu körleşmiş sularda
bitmeli bu bekleyiş, bu suskunluk bitmeli
bitmeli bu karanlığın ıslıkları artık

aynı soruyu sormaktan, minör
ağrılardan yoruldum, gitmeliyim buralardan
içimde buharlaşan cıvayı soluyorum artık
yoruldum yoruldum yoruldum
gereklilik kipinde yaşamaktan

6.06.2009

kadının adı yok

duygu asena

mutluluk, zamanı geldiğinde bırakıp gidebilmektir.

bütün kadınlar evlenmek için programlanmışlardır. bir erkek onlarla evlenmek lütfunda bulunduğu zaman, zevkten ölürler. evlenme teklifi aldıkları gün yaşamlarının en büyük günüdür. nikah günü, bekaretin bozulması günü, ana oldukları gün gibi üç beş tane daha büyük günleri vardır. ve bu büyük üç beş günün yaratıcıları da doğal olarak erkeklerdir. onlarsız, büyük günler hiç yoktur.

birini zorlarsan, en doğal isteklerine karşı çıkarsan, "hayır" dersen, o iş o birisi için çok büyük önem kazanıyor. "yapacağım" diye sonuna kadar gidiyor.

neden onlar büyüdüler diye [sünnet] düğün yapıyorlar, hediyeler alıyorlar; biz büyüyünce neden kimse bilmiyor, hediye getirilmiyor? anne, ben adet filan olmayacağım. olursam da büyüdüğümü herkese ilan edeceğim. bütün arkadaşlarımı çağırıp pasta yiyeceğim. hediyeler alacağım. yetti artık be, yetti artık. ayıpsa neden kanıyoruz? kanamak kadın olmaksa neden ayıp? pipimiz yok diye mi bütün bunlar? bir pipimiz olsaydı biz de mi tören yapacaktık? neden onlarınki ayıp değil de bizim kanamamız ayıp? yetti artık anne, yetti artık.

insan, yaşamında eksik olanı, her şey sanıyor.

bilmiyorlar kardeşim, bilmiyorlar, ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar; ne kendilerini ne bizi tanıyorlar. kendileri beceremedikleri zaman bizi suçluyorlar, artık onları heyecanlandırmıyoruz diye; biz doyuma ulaşamazsak, yine bizi suçluyorlar; soğuk kadınız, cahil kadınız diye.

bu insanlar böyle; yargılamayı çok iyi bilirler ama düşünmeyi hiç.

idealizm sözcüğünün içinde kasıtlı olarak bir ahlak kavramı vardır ve bu, materyalizm düşmanlarının kurduğu bir tuzaktır. materyalizm düşmanları dünyayı maddeyle değil, bir ruhla açıkladıkları için, gerçekte, yalnız onların bir fikre, bir ideale sahip olabileceklerine herkesi inandırmak isterler. bu bir safsatadır. felsefi idealizm, gerektiğinde en iğrenç işlere kılıf görevini de görür. ideal üstüne söylenen şatafatlı sözler, kabul ettirilmeye çalışılan sömürünün üzerini asla örtemeyecektir. yani materyalizm ile idealizm kesin olarak birbirleriyle bağdaşamazlar, materyalizmin her ilerlemesi, idealizme indirilen bir darbedir. bu, karşıtların birliğidir ve materyalizm ile idealizm arasındaki savaş kaçınılmazdır.

dostluk da saygı da eşitlikle olur; eşitliğin olmadığı yerde ikisi de yok.

artık "öl desem ölecek" türündeki beraberliklere inanmayacak kadar yaşlıyım. insanlar birbirlerine "öl" dememeli ve "öl" deyince de kimse ölmemeli. kimse, "öl desem ölür" diye gurur duymamalı. kimse kimseden bir şeyler istememeli, beklememeli. hele hele değişmesini hiç. bilmiyor musun ki, ben değişirsem, senin sevdiğin ben değilimdir artık ve sonra beni sevmezsin.

mutlu olmadığın ortamdan kaç git. bunun için de güçlü ol, kendi kendine yet.

incineceksiniz, inciteceksiniz. durmadan özveride bulunmak mutluluk sağlamıyor, ne bulunan için ne de bulunulan için.

karşılık

ismet özel


sana bir karşılık vereceğim
toprağın deşen boğuk sesimle
sana bir karşılık vereceğim
amansız kum fırtınası altında
sana bir karşılık vereceğim
birbiri üstüne yığılırken günler
ey taşan suların imkanı
ey taşan suların bekareti sana
bir karşılık vereceğim

5.06.2009

embedding

richard sennett

katıştırma (embedding), bütün beceriler için önemli olan bir sürece, yani malumat ve pratikleri örtülü bilgiye dönüştürmeye denk düşer. şayet bir insan uyanmanın her hareketi için düşünmek zorunda kalsaydı, yataktan çıkması bir saat sürerdi. bir şeyi "içgüdüsel" olarak yaptığımızdan söz ettiğimizde, genellikle artık sıradan hale getirdiğimiz ve bu yüzden düşünmeden yaptığımız bir hareketi kastediyoruzdur. bir beceriyi öğrenirken, bu türden işlemlerin karmaşık bir repertuarını geliştiririz. becerinin üst düzeylerinde, örtülü bilgi ile özbilinçli farkındalık arasında sürekli olarak karşılıklı bir etkileşim vardır; örtülü bilgi bir güven kaynağı rolü oynarken, açık farkındalık da eleştiri ve düzeltici işlevine sahiptir. zanaatın kalitesi işte bu yüksek seviyede, örtülü alışkanlıklar ve varsayımlar hakkında yargıda bulunurken ortaya çıkar.

din

jean meslier

din pandora'nın kutusudur ve bu uğursuz kutu açılmıştır. 

din, her dönemde, insan ruhunu karanlıklarla doldurmaktan, gerçek bağlılık ve ilişkileri, gerçek görevleri, gerçek çıkarları hakkında, onu tam bir cehalet içinde bulundurmaktan başka bir şey yapmamıştır.

tanrıların tümünün kaynağı vahşettir. bütün dinler dipsiz cehalet, hurafe, kan dökücülük abideleridir ve yeni dinler de yeniden gençleşmiş eski deliliklerdir.

din, ahlakı felce uğratır. ancak dinin bulutlarını bertaraf ederek doğrunun, akıl ve insafın, ahlakın, bizi erdeme götürecek gerçek nedenlerin kaynaklarını ortaya çıkarabiliriz. bu din, hem dertlerimizin nedenleri, hem de bu dertlere karşı kullanabileceğimiz doğal çareler hakkında bizi aldatır. iyileştirmek şöyle dursun, din, dertlerimizi şiddetlendirmekten, çoğaltmaktan ve daha çok sürdürmekten, daha çok uzatmaktan başka bir güce sahip değildir.

4.06.2009

çalıntı kitap deposu

doğan hızlan

iyi her şey, gün gelir sevilir.

büyük yazarlar, yaşadıkları yeri sağlıklarında bedenleriyle, öldükten sonra da anılarıyla kaplar, silinmez izler bırakır.

yazarın söylediklerinin doğruluğu tartışılmaz da, her zaman bizi yabancılara kötü gösteriyor diye lanetlenir. en sevdiğimiz yaratık devekuşudur.

suçlamak çok kolaydır; insanı tatmin eder, rahatlatır. yalnız unutmayalım herkesin bir molla kasım'ı vardır. bugünü iyi bilmek mümkündür ama yarını değil.

edebiyat, çeşitlilikten doğan zenginliktir.

yazmak zor iştir ama okumak çok daha zor iştir.

kerime nadir: geçmişe bakarken her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. bu dünya bizim dünyamız bile değil artık.

ille görmek için mi beklenir güzel günler
beklemek de güzel (arif damar)

çehov, bir genç yazara gönderdiği mektubunda yazarlığın altın ilkesinin gizini vermişti: "yaz; yazacak bir şeyin yoksa olmadığını yaz."

filiz ali: tarihe mal olmuş sanatçılar hakkında anma günleri yapılacaksa, bunun, en azından 1 yıl önce tasarlanmaya başlanması gerekir. ciddi bilimsel araştırmalar yapılması gerekir. dostlar alışverişte görsün misali durmadan yapılan anma günleri bence özellikle ölmüş olan sanatçılara karşı bir haksızlıktır. yeterince duyurulmadan yapılan anma günlerine de çok az kişi katılıyor. yasak savar gibi anma günü yapılmasını hata olarak görüyorum ben.

ciddilik pozunu takınanları sarsan, ona ayna gösteren kişiler, bence insanlığın gelişiminin öncüleridir.

kalabalıklar içinde yalnızlık, yalnızlıkların en giderilmezidir.

osmanlı'yı iyi bilen, tanınmış bir bilim adamının görüşünü çok severim: "osmanlı" demişti bir gün, "beş olan islamın şartına bir altıncısını ekledi, o da haddini bilmek."

palyaçoların en iyi seyircileri, çocuklarla yaşlılar. doğru bir saptama; ikisi de maske takma gereği duymazlar.

"her şeyi bilmek olanağı yoktur. ne var ki, ilgili olduğunuz konuda edineceğiniz bilgilerin nerede olduğunu bilmelisiniz."

ara güler: fotoğraf bir eğlence aracı, bir hobi değildir. çevremizdeki gerçeklerin daha sonraki kuşaklara kalmasını sağlayan bir araçtır. bu araç tarihin, tarihçinin kalemi gibidir. bizler bu yaşadığımız çağın objektifli tarihçileriyiz.

"yazıklar olsun kurtarıcı bekleyenlere." (bertolt brecht)

"en iyi hediye kitaptır." ister okuyun, ister yakın. kültür ve turizm bakanlığı, kütüphane haftası dolayısıyla böyle bir kampanya açıyormuş. hafta; parlak törenlerle ilgi uyandırabilir, kitaba sevgiyi yaratmasa bile, bunu düzenleyenlerin siciline olumlu puanlar kazandırabilir. talihsizlik işte. kampanyanın başlamasından kısa bir süre önce ahmet altan'ın "sudaki iz" romanının imhasına karar verildi. böylesine zararlı bir metaya sevgi duyulması için açılan kampanya hem inandırıcılıktan hem içtenlikten uzak.

mevlanasız ruh sömürüsü olmaz.

"ben dehamı yaşamıma, yeteneğimi de yazılarıma koydum." (oscar wilde)

attila ilhan, "dersaadet'te sabah ezanları" kitabındaki osmanlıca kelimeleri anlamayanlar için, "öğrensin keratalar" demişti. belki biraz aşırı bir çabaya çağrıda bulunmaydı ama, gerçeklik payı büyüktü.

ödül; bir yazarın, bir kitabın bütün değerini belirlemez; ama şimşekleri dağıtır.

steven blumberg adında bir kitapperest (biblioman, kitap delisi) kitap çalmaktan 1991 yılında mahkum olmuş. 20 yıllık koleksiyonculuk (!) kariyerinde 23 bin 600 kitap çalmış, değeri 10 milyon doları buluyormuş. 268 kitaplığa fare gibi girip çıkmış, amerika'da 45 eyaletin hırsızlık dosyalarında onun adı var.

"roman sokağa tutulmuş bir aynadır." (stendhal)

arizona üniversitesi'nden dr. charles gerba'nın yürüttüğü araştırmanın sonuçlarına göre; eğer masanızda yemek yerseniz, masanızda 20 bin mikrop barınıyor demekmiş. bu oran klozet kapağında daha azmış. ya telefon ahizeleri? onlarda da 25 bin mikrop yaşıyormuş.

"masası temiz olanların zihinleri açık değildir."

çoğu zaman bizim güzel konuşuyor dediğimiz kişi, büyük ölçüde hoş ve boş konuşan kişidir.

"ölümden başka her şeyin çaresi vardır."

kötü yapmaktansa hiç yapmamayı tercih edelim.

yaşam hakkı

carl sagan

bugün dünyadaki hiçbir toplumda yaşam hakkı yoktur, geçmişte de olmamıştır (hindistan'daki jainizm az sayıdaki istinadan biridir.)

kesmek için besi hayvanı yetiştiririz, ormanları yok ederiz. akarsu ve gölleri hiç balık yaşayamayacak kadar kirletiriz. spor olsun diye geyik, kürkü için leopar, gübre yapmak için balina öldürürüz. yunusları dev balık ağları içine hapsedip soluksuz bırakırız. fok yavrularını sopayla öldürürüz ve her gün bir canlı türünün soyunun tükenmesine sebep oluruz.

tüm bu hayvanlar ve bitkiler bizim kadar canlıdır. sözümona korunan yaşam değil, insan yaşamıdır.

3.06.2009

kumral

turgut uyar


günler geçer ve çalışır şafağın değirmeni
kim bilebilir ki kimi neyi eskittiğini
ben ne kadar önemserdim kendimi hay allah
sen ne kadar kumraldın aynalarda hay allah
temmuz tam bu işe göredir bana kalırsa
gel bağışlayalım birbirimizi

hayat

charlotte bronte


bilgelerin dediği kadar karanlık
bir düş değil hayat, inan
müjdeler sabah yağmuru çoğu kez güzel bir günü
kasvetli bulutlar olursa da bazen, geçicidir hepsi
gülleri açtıracaksa eğer yağmur
neden üzülelim yağdığına?

kadın

doris lessing

kim bir genç kadından daha coşkulu bir gurur yaşayabilir?

"her kadının bir kürtaj öyküsü vardır."

kadınlar komedyen olamaz. bugüne kadar hiçbir kadın komedyen olmadı. bunun nedeni, espri anlayışlarının olmamasıdır.

akıllı bir genç kadının bütün gününü küçücük bir çocukla geçirmesinden daha sıkıcı bir şey olamaz.

dünyanın hiçbir yerinde, sevgilisi diğer herkesi bırakarak kendine ayrı bir ev tutmasında ısrar edince, aklı başka bir şey söylese de, bunu bir vaat olarak görmeyecek bir kadın yoktur.

kadınlar çoğu zaman hafızalardan, sonra da tarihten silinir giderler.

bahse girerim hayal edebileceği en eğlenceli geceden sonra ikisi de birbirinin adını bilmese veya öğrenmek istemese bile, adam -kadının özgüveni karşısında sevgi, hayranlık ve minnet dolu bir halde- gittikten sonra aniden bir boşluk, bir uyuşukluk hissetmeyen kadın yoktur. zira içindeki gerçek kişiliğe aykırı hareket etmiştir ve yarım saatliğine bile olsa bunun bedelini ödemelidir.

2.06.2009

inci

john steinbeck

kasaba, koloni halinde yaşayan bir hayvan gibidir. kasabanın bir sinir sistemi, bir başı, omuzları ve ayakları vardır. kasaba, öbür kasabalara hiç benzemeyen apayrı bir yaratıktır, öyle ki dünyada birbirine benzeyen iki kasaba bulamazsınız. kasabanın duyguları da bütünlük gösterir. haberlerin kasaba sokaklarında nasıl yayıldığı kolayca çözümlenemeyecek bir gizdir. sanki haber, seyirtip onu yetiştirmeye can atan küçük oğlanlardan da, çitlerden eğilip çığrışan kadınlardan da daha tez ayaklıdır.

yoksul kişilerin baş düşmanı açlıksa, ikincisi hastalıktır.

doktoru tanıyorlardı. onun kayıtsızlığını, acımasızlığını, açgözlülüğünü, tutkularını, günahlarını biliyorlardı. ana rahminden alırken öldürdüğü çocukları, istemeye istemeye sadaka niyetine dağıttığı kirli paraları biliyorlardı. onun elinde ölenlerin kiliseye taşınışını görmüşlerdi.

bir şeyi çok fazla istemek iyi değildir.

dünyada birdenbire şansı dönen bir yoksul kadar sadakadan yana cömert adam olmadığını bilirlerdi.

tasarı gerçek bir şeydir; açığa vurulmuş tasarılar, denenmiş bir gerçektir. bir tasarı bir kere düşünülmeyegörsün, öbür gerçeklerin arasındaki yerini alır. asla yıkılmaz bir daha ama kolaylıkla saldırıya uğrayabilir.

dünyada her kişi yetisini sonuna kadar zorlar, hiç kimse elinden geldiğinden azıyla yetinmez, düşüncesi ne olursa olsun.

anlamak güç. ta beşikten mezara dolandırıldığımızı biliyoruz. yine de yaşamayı sürdürüyoruz.

bir insanı öldürmek bile bir kayığı öldürmek kadar büyük bir kötülük değildir. çünkü kayığın oğulları yoktur, kayık kendini koruyamaz, kayık yaralandı mı iyileşemez bir daha.

yoksul

walter benjamin

"hiç kimse." der pascal, "öldüğünde arkasında bir şey bırakmayacak kadar yoksul değildir."

servet ve yoksulluk karşısında duyulan soylu kayıtsızlık, üretilen şeyleri terk etti. her biri sahibine damgasını vurarak ona yalnızca bir çulsuz ya da bir dolandırıcı gibi görünme seçeneğini tanıyor. aslında zekâ ve sıcakkanlılık gerçek lükse nüfuz edip onu unutturabilir; ama önümüzde resmi geçit yapmakta olan lüks mallar öylesine yüzsüz, öylesine kesif ki, zihnin fırlattığı bütün oklar bu sert yüzeye çarpıp parçalanıyor.

bir atina töresi, sofradan ekmek kırıntılarını toplamayı yasaklıyordu; çünkü bunlar kahramanlara aitti. eğer toplum zorunluluk ve açgözlülüğün baskısı altında, doğanın armağanlarını ancak yırtıcı bir hırsla alacak, en yüksek kârla satabilmek uğruna dalından ham meyvayı koparacak, karnını tıka basa doldurmak uğruna her çanağı sıyıracak kadar soysuzlaştıysa, o zaman dünya yoksullaşacak, toprak kötü hasat verecektir.

31.05.2009

uzun lafın kısası

elsa morante: 
dünya, evrensel bilincin tapınağıydı; siz onu bir hırsız yatağına dönüştürdünüz!

george sand: geziye çıkınca en güç şey saf doğayı bulabilmektir; çünkü insanoğlu her yeri düzenlemiş, hemen her yeri bozmuştur.

kemal tahir: insanı aramayan, insanı bilmeyen toplumlarda özenti ile alınan her yeni sosyal müessese, işleri biraz daha karıştırıp berbat etmekten başka bir şeye yaramaz.

irvin yalom: kimsenin seyretmediği bir hayat yaşamaktan kötüsü olamaz.

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

jerome k. jerome: bir kediyi boş laflarla, bir köpeği kandırdığınız gibi kandıramazsınız.

marianne williamson: korkumuzdan kurtulduğumuzda, varlığımız, başkalarını da kendiliğinden özgürleştirir.

platon: oligarşilerde baştakilerden başka hemen herkes dilencidir.

nermi uygur: yüce esinlilere, din kurucularına, ermişlere dağ çölleri, ormanlar, mağaralar gerek; hiç olmazsa bir süre. sıradan insanlara azıcık hastane yeter.

sophokles: sadık bir dostu reddetmek, kendi kendimizi hayatın en aziz bildiğimiz bir parçasından yoksun bırakmaktır.

ayfer tunç: efendinin bokuyla bile gururlanmak sadakatin önemli bir göstergesidir.

joel bakan: her şeyin ya da herkesin mülk edilebildiği, manipüle edilebildiği ve sömürülebildiği bir dünyada eninde sonunda her şey ve herkes mülk edilecek, manipüle edilecek ve sömürülecektir.

30.05.2009

kandan kına yakılmaz

hasan hüseyin korkmazgil


mutlu günlerin dışında
ekmek kavgasının içinde doğdum
tutsak sabahlar yaşadım
masmavi özlemlere kandım
kavak yapraklarında sakız gibi güneşler
yitik bereketler arkasında çırçıplak
düşlerle savrulup gitti çalınmış çocukluğum
gezdim
sevdim
okudum

yıllar var ki şu ülkede
şöyle sıcak şöyle mutlu
şöyle yürek soğutan
tek bir haber değmedi kulağıma
tek bir olay yaşamadım
hep kan gölü hep gözyaşı hep kargış
sanki yunus yaşamamış bu topraklarda
hacıbektaş diye biri geçmemiş buralardan

bir ülke ki ölüm ucuz
yaşamak kan pahası
çekiverin kuyruğunu
'gitsin allahaşkına'

anlamayan böcek gibi ezildiğini
ne anlar dehşetinden ölümün
ne anlar bu rezil bataklıkta
güzelinden çirkininden bu konukluğun

ölüm ucuz olmamalı bu çağda
sayrılıksa yenilmeli
açlıksa kovulmalı dünyadan
savaşsa durdurulmalı
neyimiz var kardeşler şu kısa konuklukta
sevmekten ağlamaktan gülmekten başka

karanlığın en koyusu
öncesidir şafağın

yaşamak diyorum
ey güzel ellerini bulanık sularda dolaştıranlar
mutluluk arayanlar onursuz karanlıklarda
yaşamak diyorum
yaşamak
sevişir gibi

28.05.2009

kadın şairler antolojisi

bedihan tamsöz



iki karşıt yoldu yaşamamız biliyordum
ne yapsam aynı sonuca çıkacaktı
(ülkü uluırmak)

alt yanı eğri bir dünyasın dostum
yemiş gibi ölümün değneğini bükülmüş sırtın
belki de şakacı bir yıldızdır uzaydaki adın
(melisa gürpınar)

hep böyle ıssız mı olur katliam sonrası kentler
ırmak bile susar mı, rüzgar korkar mı sokaklardan
biter mi çığlık ateş ve dumanla
(zerrin taşpınar)

yalnızdı, önceden de yalnızdı
gözlerinden tutunur bir karanfil dünyaya
(leyla şahin)

kim yaşamını kurtarmaya çalıştıysa kaybedecek
kim kaybettiyse bulacak onu yeniden
(lale müldür)

en sevdalı bekleyişler bile
yanar bir gün
üşütür diye yüreğimi körükledim ateşleri
sense usanmadın bekletmekten
geleceksin biliyorum
(ayşe hülya özzümrüt)

renk renk dökülür
ruha iner bin bir yıldız
kıvılcım olur
alev olur
gönül aşkı
ince ince dokur
yar teliyle
(mualla anıl)

her gün soruyorum aynı soruyu
insan aradığını bulabilir mi
kum saati gibi durmadan
umutsuzlukla dolup boşalırken yüreği
(melisa gürpınar)

azalan uykulardır sevmek
(zerrin taşpınar)

bilsem kimedir meyli nihani derunun
girsem yüreğin içine hep mahremin olsam
(fitnat hanım)

incitmesin ahım o güzel kalbini, ey gül
ben gizli yanıp mahvolayım, olma haberdar
(fitnat hanım)

köklerinde gizli bir bahar sevinci
yeşil buğulu bir örtüye
bürümüş ağaç iskeletleri
bölerken çizgilere yeryüzünü
bir ozan sevgiyle doldurur günlerin peteğini
(melisa gürpınar)

dilberimde şu cihan bağını gördüm geçtim
sevmedim bir çiçeği gonce feminden başka
(leyla hanım)

bir kasedir alev dolu gönlüm, yana yana
ben ta senin yanında dahi hasretim sana
(rabia hatun)

felsefe

louis-ferdinand celine

fikirmiş falan, bende yok öyle şeyler. bir tanecik fikir bulamazsınız bende. ve benim gözümde hiçbir şey ama hiçbir şey, şu fikir denen şeylerden daha aşağılık, daha boktan, daha tiksinç değildir. kütüphaneler ağzına kadar fikir dolu. kafelerin bahçeleri de. bütün çöpten çelebiler fikir zengini olmuş. hele o felsefeciler!

tabii fikir deyip geçmeyin, heriflerin geçim kaynağı! gençlerin aklını alıyorlar fikirlerle. hepsini bağlamış pezevenkler! eh gençler zaten dünden hazır önüne konanı yalayıp yutmaya. her boku şahane bulmaya. pezevenklerin işi çocuk oyuncağı tabii! ömrü hayatlarının en deli zamanları. bu çocuklar ne yapıyor, anca ya çadır dikiyor ya fikirlerle gargara!

fikir dediğim de başka şey değil beyefendi, felsefe işte! bunların işleri güçleri felsefe! bayılıyorlar kandırılmaya, yavru köpek gibi bunlar, onlar da bayılır ya sopalara, kemik zannederler, yeter ki birileri fırlatsın, bunlar da peşinden koştursun! atlasınlar oradan oraya, havlasınlar, ömürlerini tüketsinler, dünya bu!

ah o üçkağıtçı şerefsizler yorulmak da bilmezler ki üstelik, sabah akşam oynatırlar gençleri parmaklarında. içi kof bir sürü felsefi sopaları var bunların, fırlatır dururlar. gençler de yakalayacağım diye helak olurlar oradan oraya! ha ama ağızları da kulaklarındadır safların! üstüne bir de minnet duyarlar! pezevenkler iyi biliyor tabii bunların ihtiyacını! fikirlere ihtiyaçları var! olanı da kesmez ki bunları, hep daha fazla fikir lazım illa bunlara! bir sürü sentez lazım! ussal dönüşümler lazım! arada da vur kadehi şaraba! yaslan şaraba sabah akşam! yaşasın mantık! şahane! ne kadar kof, o kadar iyi, rahat geçer boğazdan! yalayıp yutsunlar! o kof sopaların dibinde ne bulurlarsa. fikirler! oyuncak oldular ellerinde!

26.05.2009

modern çağın sorunları

yuval noah harari

kim bilir kaç üniversite mezunu genç çok çalışıp iyi paralar kazanacaklarını düşünerek büyük firmalara giriyor ve ancak otuz beş yaşından sonra bu işlerden ayrılarak gerçek istediklerini yapmaya çalışıyor.

öte yandan, bu yaşa gelinceye dek kredi ödemeleri, okul yaşına gelen çocukları, ödemeleri gelen arabaları ve yurt dışında tatiller veya kaliteli şaraplar olmadan yaşamın çok da anlamlı olmadığına dair geliştirdikleri bir anlayışları oluyor.

ne yapabilirler? geri dönüp kök bitkilerini mi eşelesinler? elbette öyle yapmayıp daha da büyük bir çabayla köle gibi çalışıyorlar.

tarihin en kesin yasalarından biri şudur: lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. insanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.

son birkaç on yılda hayatı daha çok rahatlatacağını varsaydığımız sayısız şey icat ettik: çamaşır makineleri, elektrikli süpürgeler, bulaşık makineleri, telefonlar, cep telefonları, bilgisayarlar, e-posta vs.

eskiden bir mektup yazıp zarfa koymak, üstüne pul yapıştırıp posta kutusuna atmak insanı epey uğraştıran bir işti. mektuba cevap almak günler veya haftalar, hatta aylar alabiliyordu. günümüzdeyse bir dakika içinde çabucak bir e-posta yazıp dünyanın öbür ucuna gönderebiliyorum ve eğer gönderdiğim kişi çevrim içiyse anında cevap alabiliyorum. böylece mektup yazmanın aldığı tüm zamanı ve çabayı ortadan kaldırmış oldum. peki bugün daha rahat bir hayat mı yaşıyorum?

maalesef cevap hayır. klasik posta çağında insanlar yalnızca gerçekten söyleyecekleri önemli bir şey olduğunda mektup yazarlardı. akıllarına gelen ilk şeyi yazmak yerine ne söylemek istediklerini ve bunu nasıl aktaracaklarını önceden dikkatli bir şekilde düşünürlerdi. bunun sonucunda da, aynı şekilde düşünülmüş bir cevap almayı beklerlerdi. zaten çoğu insan ayda birkaç mektuptan fazlasını yazmıyordu ve gelen mektuplara da hemen cevap vermek gibi bir zorunluluk duyulmuyordu.

bense bir gün içinde düzinelerce e-posta alıyorum ve bunların hepsini hızlıca cevaplandırmam gerekiyor. bu icatları yaparken zaman kazanacağımızı düşünüyorduk; ancak aslında günlerimizi daha endişeli ve kaygılı geçirmemize sebep olacak şekilde hayatın hızını normalin on katına çıkartmış olduk.

25.05.2009

yorgun savaşçı

kemal tahir

on bir yaşında asker olmak öteki insanlardan ayrılmaktır.

hayvana erkek gibi binen, silahı erkek gibi kullanan kadının kadınlığı nasırlaşır biraz. kendini sevişmenin yeline kapıp koyuveremez.

üniforma, bir yandan insanın kişiliğini ortadan kaldırıyordu ama, öte yandan onu silahlı bir topluluğun güvenilir parçası haline getiriyordu. "asker üşümez, asker acıkmaz, asker yorulmaz." martavalına herkesin inanması da galiba bundandı.

bence evlenme, yıldız barışıklığı işidir. zora hiç gelmez. insanlar birbirlerini kardeş gibi severler de, bakarsınız evliliği yürütemezler.

dostlar yağmaya koyulmakta düşmanlara parmak ısırtır
tanrı bir yerde çöküş belirtisi göstermesin

bir kere dövüşe girdin mi, geri basmayı beceremezsin.

hatırlamıyorum, dolaşık doğrulamadır hukukta.

ata dost gibi bakacaksın, düşman gibi bineceksin.

kapı çalınınca fırladı kaçtı. böyle kaçmalar daha kolay yakalanmak içinmiş.

bu havada kovulan çıkmaz.

orman ne demiş: "şuncacık balta, benim hakkımdan gelemez ama, neyleyim ki sapı benden."

bir gizli örgüt ikiye bölündü mü, gizlisi kalmaz.

bir örgüt, uzun zaman hükümete sırtını dayayarak çalışmaya alıştıysa, çetin zamanda ondan büyük başarılar beklemeyeceksin.

büyük altüst oluşlarda cellatlara gün doğar.

sizin kara kaplı kitabın başında "gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım." yazılıdır. sizin baba yasanız böyle başlar. iri bilgiciniz gökalp ziya mollayı kötülüyorum sanma! onun da suçu yok. bu lafı, başkalarını aldatmak için uydurmadı. çok büyük, çok çıkarlı bir gerçek bulduğuna inanmaktadır bugün bile. kendisi de çünkü ödevini her zaman gözünü kapayarak yapmıştır. meseleleri birbirine karıştırması, sonra da işin içinden çıkamaması bundan.

namık kemal: cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten

doktor insanların satranç taşları karşısında derin derin düşünceye dalmalarını sevmiyor, buna "tıkanık düşünme" diyordu. satrançta insan düşünme idmanı bile yapamaz. en büyük silahımız olan düşünme gücünün asıl işi, gerçeği bulmak, anlamak, değiştirmektir. satrançta düşünmenin bu çeşidinden kaçarız. onu boşa çalıştırarak, kısa bir zaman için olsa da iyice yorar, asıl ödevinden uzakta tutarız. kaytarmanın en korkuncu, bir kuvveti, asıl işinin üstünde gibi göstererek, onu boşa çalıştırmaktır. bunun en açık örneği de satranç.

imparatorluğa yeni bir dayanak lazımdı. almanlar tam bu sırada turancılık masalını dayadılar. biz de bu masala, denize düşenin usturaya sarıldığı gibi sarıldık. türk’e doğru atılmaktan başka çıkar yol kalmamıştı önümüzde. oradaki türklerin anadolu türküne hiç benzemediğini anladığımız zaman da iş işten geçmişti.

her şey zamanına göre doğrudur. dahası, senin baktığın açıya göre..

zarar karın kardeşidir.

ya devlet başa ya kuzgun leşe

yiğit atlar besledim kara gün için
binip ılgar edemedim ne fayda

deme olmaz olmaz
olmaz olmaz bu dünyada

batıda, ilkçağların kölelik sisteminden bu yana özel mülkiyet kutsal olduğu halde, sizin beş bin yıllık toplum tarihinizde devletten başka kutsal hiçbir şey yoktur. sizde her iş devlete yararlılığıyla değerlendirilir.

bir şeyin tabu olması için anlaşılması değil anlaşılmaması şarttır.

aklında mı doğduğun zamanlar
sen ağlar idin gülerdi alem
bir öyle ömür geçir ki olsun
mevtin sana hande halka matem

ne demiş köroğlu’nun babası: "biz kör olduksa, dünyanın da bakılacak suratı kalmadı ya!"

bozmadım ettiğim büyük yemini
kalbimin içine çizdim resmini
dudağım anıyor hala ismini
ben seni bir türlü unutamadım

bunlar bilek gücünden, usta nişancılıktan, gözü karalılıktan anlar. söz geçirmek isterseniz, yırtıcı hayvan terbiyecisi gibi davranacaksınız. en rezilini bir kere tepelediniz mi, sonra artık kırbacı şaklatmak yeter.

sokak, gittiği yere kadar, bu bayraklarla süslüydü. hangi evlerin türk, hangi evlerin rum olduğunu bir şeylerden seçip ayırmaya çalıştı. rumların artık türklerden korkmadıkları için, bu alacalı bezleri asmaları ne kadar iğrençse, türklerin de korktukları için aynı işi yapmaları, o kadar iğrençti.

ince dudakları inatçı olduğunu, bu inatçılığın kincilikten geldiğini gösteriyordu.

sesinde, az konuşan insanların, kendilerini zorlamadan, sözlerine yükledikleri inandırıcılık vardı.

bir memlekette halkın kahraman anlayışı, eşkıyadan yukarı çıkmamışsa, o memlekette insanların çoğunluğu soyguna biraz yatkın demektir.

bu cellat milleti, ya çok soylu kişilerden çıkar ya da büsbütün ayaktakımından.