16.02.2015

gösteri peygamberi

chuck palahniuk

cennet, açık büfe am yiyebileceğiniz bir yerdir.

kendi başınıza uçak kaçırma planı yaparken unuttuğunuz şey, işin bir aşamasında tuvalete girebilmek için rehinelerinizi ihmal etmek zorunda kalabileceğinizdir.

intihar bulaşıcıdır.

intihara karar veren birinin espri anlayışı da körelir. yanlış bir kelime ederseniz, haftaya cenazesi kalkar.

kalıp da acı çekmeye değecek kadar güzel bir dünya değil bu. buna dünya bile diyemeyiz hatta.

dışarıdaki dünyada insanlar kuşları evlerinde tutuyorlar.

inanç sistemimizin tanımı işte bu: bilinmesi gereken hiçbir şey yok ve hayatta her an her şey olabilir.

otel denilen şey, içinde bir sürü insanın barındığı, yemek yediği ve uyuduğu ama kimsenin birbirini tanımadığı büyük bir evdir.

dışarıdaki kiliseler, dev dinlerin uzaktaki fabrikalarında üretilen yalanları insanlara satan mağazalardır.

kitabı mukaddes'in tamamını akılda tutmaya imkan yoktur. insanın kafasında ismini hatırlayacak yer bile kalmaz.

pratik yapmak yapılan işi mükemmelleştirir.

tek yeteneğinizin gerçeği gizlemek olduğunu fark etmenin nasıl bir duygu olduğunu görmezlikten gelin.

ıtır asaleti simgeler. düğün çiçeği, çocuksuluğu.

iki memen sanki bir çift geyik yavrusu.

kaos dediğimiz şey aslında henüz tanımadığımız düzenlerden ibaret. tesadüfler henüz çözümleyemediğimiz düzenlerden ibaret. anlamadığımız şeye saçma diyoruz. okuyamadığımız şeye laf salatası diyoruz.

dürüst görünmek istiyorum. gerçek, parlayıp ışık saçmaz.

bunu değerli bir staj olarak düşünün. hayatınızın kötü bir şaka olduğunu düşünün.

insanlar, hiçbir yere giden yolculuğun da küçük bir adımla başladığını unutuyorlar.

kullarını ölümle şaşırtma hakkı yalnızca tanrıya aittir.

daha önce yoldan çıkmıştım, tekrar çıkabilirdim. pratik yapmak insanı mükemmelleştirir.

en son bir şey hissettiğimden beri çok zaman geçti.

insanlar sormaları gereken "varoluşun temeli nedir?" sorusunu sormuyorlar da, "bu nereden geliyor?" diye soruyorlar.

durmadan bir felaketten korkarsan, başına bir felaket gelir.

insanları iğdiş ederek köleleştirmeyen kültürler, onların beyinlerini iğdiş ederler. seksin son derece kirli, kötü ve tehlikeli olduğunu insanların beynine öyle bir kazırlar ki, kişi cinsel ilişkiye girmenin ne kadar zevkli olduğunu bilse bile, yine de yapmaz.

dış dünyadaki insanlar beynimizin nasıl yıkandığını hayal bile edemezler.

1960'lardaki kargaşanın sebebi vietnam savaşı değildi. uyuşturucular da değildi. doğum kontrol hapıydı. tarihte ilk kez insanlar istedikleri kadar seks yapabiliyorlardı. herkesin böyle bir gücü vardı.

ancak sona kadar dayanan, kurtulacak odur.

tarih boyunca yaşamış en güçlü diktatörlerin çoğu seks manyağıydı. sekse olan açlıkları ellerindeki güçten mi kaynaklanıyordu, yoksa güç tutkularının nedeni sekse olan düşkünlükleri miydi?

ağırbaşlı, sıkıcı ve cinsel açıdan bastırılmış başkanlar seçeceğimize, belki de en azgın adayları seçmeliyiz. belki iyi iş çıkarırlar.

her şey bitti. artık her şey bir hikayeden ibaret.

gökyüzü her yöne doğru masmavi uzanıyor. güneş yusyuvarlak, tam karşımızda yanıyor. bulutların üzerindeyiz ve bugün sonsuza kadar sürecek çok güzel bir gün.

kelt rüyası

mario vargas llosa

kadınlar yatmak içindir.

saygı uyandırmak için arada bir dövüşmek gerek; yoksa hayat boyu ezilirsin.

paul nizan: yirmi yaşındayım. kimse bana hayatın en güzel dönemi olduğunu söylemesin.

orduda öğrenilen ilk şey budur: bir erkek davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyi bilmelidir. 

bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur. 

eğer kız hoşuna gidiyorsa, kabul edene kadar yakasını bırakmamalı. sonra da canından bezdirmeli.

aşktan daha kötü bir şey yoktur. insan gerçekten aptala döner ve kendini kaybeder. her şey altüst olur, insan her türlü çılgınlığı yapabilir, bir anda hayatını mahvedebilecek bir şey yapabilir.

düzen ve disiplin adaletin unsurlarıdır ve akılcı bir toplu yaşayışın vazgeçilmez araçlarıdır.

.. ve her kuşakta
çürüme yağmasını sürdürüyor (carlos german belli)

jean-paul sartre: korkak olduğumuz için kahramanı oynarız, kötü olduğumuz için de ermişi; yakınlarımızı öldürme isteğiyle yanıp tutuştuğumuz için katili oynarız, doğuştan yalancı olduğumuz için oynarız.

kadınlar böyledir, hiçbir zaman ne istediklerini bilmezler.

düşman silahsızsa ve teslim olmuşsa asker ateş edemez. bunun nedeni yalnız ahlaki değil, ekonomikliktir de. savaşta bile gereksiz ölülere yer yoktur.

kadınlar uyanıktır; ancak işlerine gelirse aşık olurlar. adamın biri kendileriyle ilgilenmedi mi sırtlarını dönüp bir başkasını ararlar. hiçbir şey olmamış gibi.

tanrı söz konusu oldu mu inanmak gerekir, akıl yürütmek değil. akıl yürütecek olursan, tanrı tıpkı bir nefes duman gibi buhar olup uçar.

samuel johnson: vatanseverlik alçakların son sığınağıdır.

öğrendiğim bir şey varsa, o da insanoğlundan daha kan dökücü bir canavarın var olmadığıdır.

toplum

balzac

toplum, insanlardan beklediği erdemlerin hiçbirine uyma gereğini duymaz. her an cinayet işler ama sözle işler. nasıl güzeli gülünçleştirerek küçültürse alay yoluyla da kötülüklerin yolunu açar. babalarının ölümüne fazla ağlayan oğulları alaya alır, yeterince ağlamayanları aforoz eder; sonra da kendisi, henüz soğumamış ölülerle uğraşarak eğlenir.

toplum yüze vuran şeylerle yetinir; aslı var mı yok mu düşünmez, gördüğüne bakar yalnızca. gerçek acı bir gösteridir onun için, bir tür eğlencedir ve bu yüzden her şeyi, bir caniyi bile bağışlayabilir. heyecana bayıldığı için hiç fark gözetmeden kendini ağlatana da, güldürene de -nasıl ağlattığına, nasıl güldürdüğüne bakmadan- aynı biçimde davranır.

15.02.2015

altın defter

doris lessing

bu dünyada hiçbir şey yeni değildir.

yalnızca uykumuzda döktüğümüz gözyaşları içtendir. uyanıkken, kendimize acıdığımız için ağlarız.

organı kocaman olmuş bir adama direnmek güçtür.

sırf zevk olsun diye bir şeyle ilgilenen insanlar için tarih olanaksızlıklardan oluşan bir silsiledir.

kırık kalpler ancak modası geçmiş romanlarda bulunur; yaşadığımız zamana uygun değildirler.

zamanımızda daha önce hiç olmadığı kadar çok kırık kalp var. çevremize şöyle bir baksak, kalplerin paramparça olduğunu, yaralandıkları için bir et yığınına dönüştüklerini görebiliriz.

insan ruhu, insan yalnızca mutfakta otururken, hatta çift kişilik bir yataktayken bile yeterince karmaşıktır.

yeryüzünde hiçbir kadın aşksız yaşayamaz.

aklı başında olan herhangi bir kadın, bunca asır sonra bile, erkekler seks konusunda konuşmaya başlayınca onların sözünü kesmemek gerektiğini bilir.

edebiyat, olayın sonradan çözümlenmesidir.

kendini daha yakından tanımak, kendinle ilgili bildiğin bir şeyi daha derinlemesine öğrenmektir.

bütün kadınlar evlenmek ister.

bir kadın bir erkeğe kayıtsız davranıyorsa, erkekte biraz sağduyu varsa kadından ayrılma zamanının geldiğini anlar.

sanat bir sabır işidir.

yazmak aslında kişisel bir şey değildir. kişisel olmadığı için sıradandır. bu yüzden yirminci yüzyılda yeni bir anonim sanatçı üretime geçmiş gibi birbirinin tıpkısı eserler üretiliyor.

hepimiz yaşadığımız deneyimlerin bir ürünüyüz.

eğitimimiz her şeyden önce bizi, yaşamın upuzun hiçliğine hazırladı. başka neye hazırlayacak ki?

yazar, ruh mutfağının machiavelli'idir ve öyle olmalıdır.

bir yazar, dünyanın vicdanıdır.

ah, muz ağacının köklerinde sürünen, ruhumun kafesli penceresinde şişerek büyüyen kırmızı nefret yılanının karanlık kıvrımları.

dürüstlük fakirin ayıplarını örter.

en çirkin kadının bile her zaman güzel bir yönü vardır. bir kulak söz gelimi. ya da el.

kadınlar korkaktır; çünkü uzun zamandır birer köle gibi yaşamaktadırlar. sevdiği adamla birlikteyken düşüncelerini, duygularını ve deneyimlerini savunmaya hazır kadın sayısı hâlâ çok azdır. 

frijit kadın yoktur; yalnızca yetersiz erkek vardır.

insanlar bize bir şey yapmazlar. her şeyi kendimize biz yaparız.

yaşamın temelinde adaletsizlik ve acımasızlık vardır.

dünya öyle karışık ki, sanat artık anlamsız.

14.02.2015

din

stendhal: tüm dinler birçok insanın korkusu ve az sayıdaki kişinin akıllılığı üzerine inşa edilmiştir.

mark twain: din, sıradan insanın inandığını düşündüğü ve emin olmayı dilediği şeylerin bir toplamıdır.

frank zappa: bir kült ve bir din arasındaki tek fark, sahip oldukları gayrimenkullerin sayısıdır.

voltaire: din konusunda, çoğu insan yanlış mantık yürütmeye, diğerleri hiç mantık yürütmemeye, bir kısmı ise mantık yürütenlere zulmetmeye mahkumdur.

l. ron hubbard: bir cent karşılığında bir kelime yazmak mantıksız. eğer bir adam gerçekten milyonlarca dolar kazanmak istiyorsa, bunu yapabilmesi için izleyebileceği en iyi yöntem kendi dinini kurmaktır.

bernard katz: teşkilatlanmış din, dünyanın en büyük saadet zinciridir.

stephen king: din manyaklığının güzelliği, her şeyi açıklama gücüne sahip olmasıdır. hiçbir şey şansa bırakılmamıştır. mantık memnuniyetle camdan dışarıya fırlatılabilir.

john burroughs: inanmak her zaman reddetmekten daha kolaydır. zihinlerimizin yapısı doğrulamaya meyillidir.

albert camus: tarih boyunca var olmuş tek din vardır: sonsuzluğa duyulan inanç. bu inanç, bir yanılsamadır.

12.02.2015

zeitgeist: addendum

peter joseph

"borç" toplumları fethetmek ve köleleştirmek için kullanılan silahtır. "faiz" ise onun en önemli cephanesidir.

insanlar kanunları, oluşan sorunları çözmek için değil, bunları nasıl çözeceklerini bilmedikleri için yaparlar.

bence çok şey bilen insanları, alıp savaşa götüremezsiniz.

vatanseverlik, silahlar, ordular, donanmalar, bunlar hala uygarlaşamadığımızın göstergeleridir.

bizler tarih yazamayacak kadar berbat ve hastalıklı bir toplumuz.

bizlere iş sahibi olup çalışmanın saygınlık getirdiği fikri verildi. bakıyorum da, bu maaşlı kölelik!

hemen hemen bütün suç çeşitleri parasal sistemin sonucudur, ya direkt alakalıdır ya da ekonomik bunalımın yarattığı ruh halindendir.

zaman, değişim zamanıdır.

gerçek şu ki bugün toplum, yaratıcılık, birleşme ve ilerleme yerine sürekli savunma ve güvenlikten bahseden politikacılar sebebiyle geri kalmıştır.

sistemi desteklemeyi bırakmalıyız. bu düzenin değişmesinin tek yolu, süregelen yozlaşmışlığın farkına varıp bunun parçası olmayı reddetmemizdir.

propaganda güçleri, bizi savaşın doğallığına ve ordunun onurlu bir kurum olduğuna inandırmaya çalışıyor.

politik düzeni reddedin. demokrasi aldatmacası zekamıza hakarettir. parasal sistem içinde asla gerçek bir demokrasi olmamıştır, olmayacaktır.

gerçek devrim, bilinçte olacak devrimdir.

bin dokuz yüz

alessandro baricco

insanlar böyledir, kaybedenleri sevmezler.

bir kenarda güzel bir hikâyen ve onu anlatacak birisi olduğu sürece gerçekten aldatılman zordur.

hayal ve anılarla yaşıyordum, bazen ayakta kalmak için başka yapacak bir şeyin yoktur. umut yoksulun ekmeğidir ve her zaman iyi gelir.

deli değilim ben, kardeşim. kendimizi kurtarmak için bir yöntem bulduğumuz zaman deli değilizdir. aç hayvanlar gibi kurnazızdır. bunun delilikle ilgisi yoktur. dahice bir şeydir o. geometridir. kusursuzluktur. isteklerim ruhumu altüst etmek üzereydi. bu istekleri gerçekleştirebilirdim ama başaramadım.

şu tablo meselesi beni her zaman çok şaşırtmıştır. yıllarca yerlerinde asılı dururlar, sonra hiçbir şey olmaksızın, hiç hiçbir şey diyorum, küt! diye yere düşerler. çiviye asılı dururlar, kimse bir şey yapmaz, yine de ansızın taş gibi küt diye düşerler. en hafif bir ses bile çıkmazken, çevrede hiçbir hareket yokken, sinek bile uçmazken küt düşüverirler. nedensiz. acaba neden tam o anda? bilinmez. küt. bir çivi o tabloya artık dayanamadığına nasıl karar verir? o zavallıcığın da bir ruhu vardır mıdır? karar alır mı? uzun süre bu konuda tabloyla tartışmıştır belki, ikisi de ne yapacaklarını bilememişlerdir. yıllarca her akşam konuşmuşlar, sonra bir tarih, bir saat, bir an belirlemişlerdir, onun için de küt! belki ikisi de bunu baştan bilirlerdi, önceden anlaşırlardı, yedi sene sonra ben bu işi bırakacağım, benim için uygun, tamam o zaman 13 mayıs diyelim, tamam, saat altıya doğru, altıya çeyrek kala olsun, tamam, iyi geceler o zaman, iyi geceler. yedi yıl sonra, 13 mayıs'ta, altıya çeyrek kala: küt. anlaşılmaz. en iyisi düşünmemek, yoksa delirmek işten bile değildir. bir tablo düştüğü zaman. bir sabah uyanıp onu sevmediğini anladığın zaman. gazeteyi açıp savaş çıktığını okuduğun zaman. bir tren görüp ben buradan gitmeliyim dediğin zaman. aynaya bakıp yaşlandığını fark ettiğin zaman. okyanus un ortasında bin dokuz yüz gözlerini tabağından kaldırıp, "üç gün sonra new york'ta bu gemiden ineceğim." dediği zaman.

10.02.2015

kayboluş

georges perec

sınırsız, sonsuzluğa uzanan, gıdasını muazzam bir kurgu yığınından, durmadan artan bir sürpriz duygusundan alan bir düş gücünün yaratıcılığına sahip olmak için, bir sözcüğün dahi kazara yazılmaması, bir sözcüğün dahi varlığını rastlantıya, sözümona samimi bir üsluba, alışkanlığa borçlu olmaması, bilakis bütün kurmacanın mutlak bir yasanın kısıtlayıcılığı altında, sıkı bir yazınsal kalbur kullanarak yazılması, kafi olmasa dahi şarttır.

marquis de sade: büyük eylemler ancak yasaların suskun kaldığı anlarda patlak verir.

nasıl kalbin mantıktan daha güçlü bir öz mantığı varsa, bir anlatının da yazarının arzularından daha güçlü, daha buyurucu öz arzuları, tatminini arayan gizli ihtiyaçları vardır.

e. baron: papualılarda dil son derece yoksuldur. her kabilenin kendi dili vardır ve sözcük sayısı sürekli azalır. bunun nedeni, her defasında, kabilede birisinin ölümünün ardından, yas tutmak amacıyla birkaç sözcüğün silinmesidir.

"karnını bozar, yağlı aşına kattığı soğan, kötü çıkarsa
başını yakar, yanı başına aldığın insan, kötü çıkarsa"

islamda zahir inancı osmanlı imparatorluğu'yla avusturya-macaristan arasındaki çatışmaların sonlarına doğru doğdu. bir arap sözcüğü olarak zahir, "açık", "olumlu" anlamındadır: allahın onuruna takılan yirmi dokuz addan biri "zahir"dir.

bir zahir ilk başta, olağan, hatta sıradan bir vasıf taşır. silik bir kişi ya da adi bir çakıl taşı, bir altın lira, bir yabanarısı ya da bir daktilo tuşudur söz konusu olan. ama bu sıradan görünüşün ardında korkunç bir güç yatar: bir zahir görmüş olan bir kişi, onu asla aklından çıkaramaz, bir daha iflah olmaz.

yasaya uymalı mı, yasa gerekli bulunmalı mı
ne umudun ne de aklın desteği var arkamda
yalnızca yasa var ve işte havva'nınki var, kopardığım, tuttuğum, elimde çevirdiğim
baştan sona oku bir daha, ben değil yenecek şey hafif olan (lord holland)

delilik pınarı

orhan pamuk

aklı başında genç bir köylü rastlantıyla karşılaştığı bir bilgeden kehanet gibi gözüken bir gerçeği öğrenir. yaşadığı köyün suyuna bir çeşit zehir karışmıştır. bu sudan içen herkes aklını kaçıracak, delirecek, ipe sapa gelmez laflar etmeye başlayacaktır. genç köylü bilgeden öğrendiklerini köye yayıp kardeşlerini, dostlarını uyarmaya çalışırsa da kimseyi inandıramaz. kendi başının ve aklının çaresine bakmak zorunda olduğunu anlayınca köyünü terk eder. bir süre sonra meraktan köyüne geri döndüğü vakit, bilgenin öngördüğü gibi, bütün köyün sudan içip aklını kaybettiğini görür. herkesin ipe sapa gelmez bir dille konuştuğu köy hayatına genelde alışmaya çalışır. ama kahredici olan, şimdi bütün köylülerin kendi dilini ipe sapa gelmez bulması, ona deli muamelesi yapmalarıdır. bir süre sonra bu öyle dayanılmaz gelir ki, köyün aklını ve dilini bozan pınardan kendisi de kana kana içer.

9.02.2015

şiirde dün yok mu *

tomris uyar

"meselemiz bir şiir meselesi değildir. yaşama meselesidir. hayatımızda olmayan mesele şiirimizde de olamaz."

mayakovski: genç şairlerin bitmemiş şiiri azdır.

"şiir yazmaya yeltenmek, geleneksel ve umarsız bir aptallıktır. dünyada hiç şiir olmamıştır, gök gürültüsünden ve yalnız adalardan başka. üstelik gereği de yoktur, olmayacak mutluluklar ve olağan umutsuzluklardan başka, hayvansal saflığı aramaktan başka."

"şiir üstüne bütün çözümlemeler, bütün kurallar hep ama hep ortalama şairler için."

"evet, şiir her çağda yenilenir. ama şiiri toplumdan, toplumsal değişmelerden önce bir ozan yeniler. şunu demek istiyorum: belki başka hiçbir sanat ürünü şiir kadar sanatçısına, sanatçısının kişiliğine bağlı değildir. yani bir bakıma şiirin tanımı ozanın tanımıdır denebilir."

"ben hep sıkıntılıyım. yani bir adamın canı sıkılır, o benim. çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. ne söylenmişse ve söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne yapılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. belki, söylenmemişin, yapılmamışın ve düzeltilmemişin telaşı içinde biraz. o kadar. ve sıkıntılı. ve sıkıntılı."

"abdülhak hamit, birtakım özentilerin adamıdır. monokl'ü, lüsyen hanım'ı ile, tarık'ı ve makber'i ile. hamit'in kötü değil, sadece kötü değil, üstelik gülünç bir şair olmadığı söylenemez. mehmet emin hiçbir ölçü ile şair sayılamaz. mehmet emin hiçbir yoruma imkan bırakmayacak kadar ilkel bir şairdir."

"necip fazıl yalnızlığın, büyük ve duyulmuş, tadılmış bir yalnızlığın, kendisinin seçmediği, onaylamadığı şartların farkına varmadan içine üflediği bir yalnızlığın adamıdır; hatta ölüsüdür."

"nazım hikmet'in şiiri ve kişiliği konusunda bir tek şiirle düşünmek zor, hatta imkansız. çok sağlam bir gövde, çok sağlam bir ruh yapısı, çok iyi bilinen sorunlar, çok iyi çıkarılan bir izdüşüm ve çok derinden bir insanilik, ödünsüzlük. ve mutlaka, mutlaka türkçe imgelerle, türkçe duygulanmalarla hasretlenir. terhis özlemi çeken bir kura neferidir sanki."

memet fuat: turgut uyar'ın soluklu, uzun dizeli, düzyazı görünümlü şiiri, din kitaplarını çağrıştıran havasıyla, öyküsünü anlatışıyla yücelik duygusu veren bir şiirdi. anlamsızlık bir yana, kapalı olmayan bu şiir, anlatım özellikleri, şiirleştirme yöntemleri nedeniyle ikinci yeni akımı içinde düşünüldü. aynı yücelik duygusu, sonraki imgeye dayanan kapalı şiirlerinde de sürdü. giderek, değişik aşamalardan geçen turgut uyar şiirinin değişmeyen yanı, bu yücelik duygusu oldu. hep büyük bir şiirin karşısında sarsıldı okurları.

"şiir bir sanat olayı değildir. bir yaşama çabasıdır önce. yaşadığımıza tanıklık eder."

"bir ozanı, daha genel olarak bir şiiri başka bir şiirden ayıran temel nitelik, ilkin durmaksızın değişen toplum şartlarının hazırladığı ortam, bu ortamın şiire getirdiği özel yaşama görüşüdür."

"şiir çıkmazdadır. çünkü insan çıkmazdadır. toplum değişiyor, insan değişiyor, insanın yeri değişiyor. çıkmaz, bilince, bilgiye, uygunluğa, çağdaş şiire ve insana yeni bir imkandır."

"bugün yazılan şiirde hiçbir çağdaş sözcük yok. şiir dilimiz 1930'ların anıştırmalarında kalmış, imge dağarcığı zenginleşmemiş, gene denize bakılıp içleniliyor. dilde yeniliği 'aşk'ı 'sevi' yapmakla bir tuttuk. oysa önemli olan, aşk kavramını çeşitlemek, zenginleştirmek olmalıydı. galiba bugünkü kısırlık biraz da bundan. dile yaşayışla birlikte giren şeyleri yok saymamalıyız. hayatımızı zenginleştiren şeyler yok şiirde. sözü galiba şurada toparlayacağız: yaşadığı günün farkına varmak."

cemal süreya: turgut uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin ortasını yazıyor. büyük bir gövdedir onun şiiri. kımıldadıkça kendine benzer yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. şiirsel işlevini bütünüyle ve sürekli bir şekilde hareket ederek sürdürür. tek tek şiirleri yok, şiiri vardır. 

"niçin umutlu olayım? çünkü umutsuzluğun insanı, umuttan daha güçlü, bir şey yapmaya zorlayan bir duygu olduğuna inanıyorum. asıl olan mutsuzluktur. her şeyi bitmiş insanın bağımsızlığından daha kutsal, daha insani ne var? şiir bir bakıma bu saçmalığın mantığıdır." 

"şiir mutluluğa değil direnmeyedir. şiir bir şeyi korumaz. tersine bir korumayı dağıtır. insan doğasına en uygun sanat olması her şeye aykırılığından gelir."

"hayvanları seviyorum. kedi huzur veriyor bana. yalnızlığımı paylaşıyor. dokunmalıyım hayvana. bu yüzden akvaryum balıklarını sevmiyorum. kafesteki kuşları da."

ünsal oskay: kitle kültürü, mutsuz insan ile onu mutsuz kılan toplumsal realiteyi özdeş kılan bir yanılsama yaratma işleviyle üretilir. kitle kültürünün tüketicisi olduğumuz anlarsa realitenin gerçek yüzünü görmekten kaçmak istediğimiz anlardır. bize acı veren toplumsal realite karşısında unutmaya, amneziye sığındığımız anlardır.

edip cansever: anlaşılması güç olanı kolay anlaşılana yakınlaştırması, şiirindeki özelliklerden biridir sadece. dize bireşimlerindeki anlam katmanlarını öylesine üst üste getirir ki, bu yarı saydam dizilişi soyarak çekirdeğe ulaşmakta hiçbir güçlükle karşılaşmayız.

"tek haklıyı her zaman halk olarak düşündüm. insanın haklılığına, direncine, değerlerine ve sevme yeteneğine inancımı söyledim."

"belki de asıl ustalık budur: her zaman acemi olmayı bilmek."

* not: alıntılarda tırnak işareti (" ") içindeki sözler turgut uyar'a aittir.

8.02.2015

saka

fakir baykurt

çok eskiden, saka diye bir kuş vardı. bu kuş aşık kemiği yutardı. gıdası kemikti onun. günde iki kemik.. öğünleri böyle savar giderdi. yalnız bu saka, bulduğu kemikleri yutmadan önce, aşağı yanına bir kez sokar çıkarır, ondan sonra yutardı. komşusu olan sığırcık şaşıp kalarak sordu saka kuşuna: "kemikleri neye sokup çıkarıyorsun?" saka kuşu ki, başından çok deneme geçmişti. şunu dedi sığırcığa: "yuttuğum kemikleri yarın çıkarmak gerekecek. sokup çıkarıp sınama yapıyorum, çıkabilir mi, çıkamaz mı?"

7.02.2015

aşk vesaire

julian barnes

telefon eden kişi her zaman telefon edilen kişiyi daha fazla düşünüyor demektir.

iki klişeyi birbirine sürtün, bir beylik düşünce bile elde edemezsiniz. antolojisi yapılabilecek bir düzine özlü deyişi bir yığın halinde bağlayın, bir ateş bile yakamazsınız.

hayatımızın hikayesi hiçbir zaman bir otobiyografi değil, her zaman bir romandır.

su katılmamış bir egomanyağı, kendisinden üçüncü tekil şahısta söz etmesinden anlayabilirsiniz.

gerçek ihanet dostlar arasında, sevdiklerimiz arasında olur.

yaşam önce can sıkıntısı, sonra korkudur.

erdemin kendi kendisinin ödülü olduğu görüşünde her zaman mastürbasyona benzer bir içerik vardır.

tarihlerini unutanlar onu yinelemeye mahkumdurlar.

tanrı mükemmeldir. dünyadaki hiçbir şey mükemmel değildir; dolayısıyla dünyadaki hiçbir şey tanrı tarafından yaratılmamıştır.

hayat, en zayıf noktalarınızın kaçınılmaz olarak keşfedildiği bir süreçtir. daha önceki eylemleriniz ve arzularınız için cezalandırıldığınız bir süreç.

hayat, felsefene bağlıdır; ya büyük bir yanılsamadır ya da var olan tek gerçek ve hakiki şeydir.

sanatçının sadaka toplayıcısı olarak ebedi rolünü oynamaktan utanmayacağı zamanlar vardır. sanatla ıstırap çekme arasındaki bağ insanı biraz fazla sıkabilen altın sırmalı bir iptir. her günün kederi kendine yeter.

6.02.2015

başka

baki ayhan t.


hayatta ben en çok kendimi sevdim
mutsuzluğa eklenen bir gülüş gibi
uzatmaya çalıştım gölgesini günün
eğildim derin sandığım sığ sulara: başkaları
mora çalan yalancı şafakların izinde
arayıp durdum morötesi şafakları

5.02.2015

koridor

vladimir makanin

dünyanın bütün erkekleri, ben de dahil olmak üzere, koridorlarda kaybolmuşlar, koşturmuşlar, yollarını şaşırmışlardır; sonsuza kadar sevecekleri bir kadın bulmaya güçleri yetmeyerek. koridorlar kuşatıyor etrafı, koridorlar orada ve burada.

kendisi ne derse desin, bir erkek, ona daha gençliğinde yutturulmuş olan rastlantısal bir deneyimle yaşar. erkek, heyhat, yeni bir şey almaz. erkek, kendisinden öncekinin imgesini giymektedir. oyunun da kendince bir ikiliği, bir koridor benzerliği vardır, tüm kapılar dışarıdan bakıldığında benzeşirler. ve hiçbir şeyden hoşnut kalmaz erkek, zavallıcık.

kadınlar, bilindiği üzere solar, gündelikleşir ve hayal kırıklığına uğratırlar. metresler yalan söylerler. ihtiyar kadınlar ölümü anımsatırlar. çocuklar da gerçekte yoktur; çocuklar ölür, istasyonlarda kaybolarak, vagon dilencilerinin ellerine düşüp düşüp ya da öylesine yetişkinleşip yabancılaşarak, koparak -onlar alacalı bir kitle, miting kitlesidir. erkek ise kendi başınadır ve bundan ötürü daha güçlü bir şekilde kavrar, sürüp giden kurt arayışı içinde hiç mi hiç değişmediğini. ne yapsın erkek de, yürür ve yürür gece koridorunda, daire numaralarına bakarak, donuk pirinç parıltılı rakamlara -kapıların yanıltıcı kilitliliğine. savaşlar da olmasa neye yararız ki biz, sormak gerek.

erkeğin hoşnut olduğuna seyrek rastlanır. kapı kapıdır sonuçta; oysa o sinirlenir, asabileşir, köpürür. körün göz lekesi gibidir adeta, öfkeyle dolmuş ve görmekte kararlı. kapıyı çaldığında, zile bastığında, omuz attığında ya da hatta hiddetle tekmelediğinde, yanıt olarak "uyuyoruuuuuz!"u işiteceğine hiç inanmak istemez. dünyanın basitliğini ve kendisi için başka bir kapı daha bulunmadığını, öyle bir kapının var olmadığını, bir gerçek olarak kabullenmeye cesaret edemez, istemez bunu. bütün bu kapı aralıklarının içinde o kapının bulunmadığını ve donuk pirinç rakamlar arasında da numarasının..

4.02.2015

korku kültürü

frank furedi

her zaman en kötü olanı bekleriz.

korku zihinlere hakim hale gelince dünyadaki sorunlar ve zorluklar abartılmaya ve olası çözüm yolları gözardı edilmeye başlanır. korku ve panik kendi kendini haklı çıkaran bir dinamiğe sahiptir.

pasif yaşam, sağlığınıza pasif içicilikten daha fazla zarar verebilir.

robert d. lupton: yaşadığımız dönemde, kişinin beslenme biçimine ve yaşam tarzıyla ilgili diğer seçimlerine yoğunlaşması, yaşam ve ölümü anlamlandırma bakımından dua etmenin ve dindar bir yaşam sürmenin yerine geçmiştir.

günümüzde işyeri zorbalığı olarak nitelenen zihinsel işkence, bugünün en önemli meslek sorunlarından biridir; şirket diktatörleri ve ofis hitlerleri on binlerce çalışanın yaşamını zehir etmektedir.

aile bir şiddet okuludur.

günümüz toplumunun belirleyici özelliği, bireyin görülmemiş bir biçimde gelişmesi değil, hem kolektivite duygusunun hem de bireysel azmin zayıflamasıdır.

çaresiz özne kavramı, insan düşmanı bir dünya görüşü üzerinde yükselir. bu dünya, insanın yıkıcı gücünü tatmış olan kurbanlar ve zarar görmüş insanlarla doludur. insanlar hakkındaki bu olumsuz duygular güven sorununu besler; çünkü güven ilişkilerinin çözülmesi toplumun insan konusundaki yargısını yansıtır. güven sorunu, kendimize güvenememe sorunudur.

susan forward: çocuklarını travmaya sokan, istismar eden ve aşağılayan ebeveynleri tarif etmek için "toksik" kelimesinden daha iyisi yoktur.

kendi çaresizliğiyle barışık hale gelen toplum, bireyin kendini belirleme gücüne olan inancını yitirir.

"tarihte, insanların kendini böylesine zarar görmüş -öfke, şiddet, hayal kırıklığı ve karşılanamayan ihtiyaçlarla dolu- olarak algıladığı bir dönem daha yaşanmamıştır. insanlar, tarihin hiçbir döneminde, kendini bu derece geçmişinin tutsağı olarak algılamamıştır."

temel kural

jean-jacques rousseau

dünyada sahibine ün ve onur kazandıran bir rütbe varsa o da yetilerin ve erdemlerin kazandırdığı, sizlerin sahip olmaya layık bulunduğunuz, yurttaşlarınızın sizi yükselttiği mevkilerdir.

insanların sahip oldukları bilgiler içinde en fazla yararlı ve en az ilerlemiş olanı, insan hakkındaki bilgidir.

delphes tapınağı'ndaki yazıtın (kendini tanı), tek başına ahlakçıların bütün iri kitaplarından çok daha önemli ve güç bir temel kural içerdiğini söylemeye cesaret ediyorum. insanlar kendilerini tanımaya başlamazsa insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı nasıl bilinebilir?

doğal haldeki insandan daha çekingen hiçbir şey yoktur. insan, kulağına çarpan en küçük bir gürültü karşısında, sezinlediği en küçük hareket karşısında hep tir tir titrer, kaçmaya hazırdır.

sıçrama yarışı

richard dawkins

kuşlarda uyarı çağrıları gerçekten işe yarıyor, ancak bunların mümkün olduğunca göze çarpmayacak ve ihtiyatlı bir biçimde düzenlendiği açık. ceylanların sıçraması öyle değil; kışkırtma derecesinde gösterişli. sanki avcının dikkatini özellikle çekmek istiyor, avcıyla alay ediyormuş gibiler.

bu gözlem şirinlik derecesinde cüretli bir kurama yol açtı. kuramın temelleri n. smythe'e ait ancak mantıksal sonucuna ulaştıran a. zahavi'nin şüphe götürmez imzası. zahavi'nin kuramını anlatmaya çalışayım:

sıçrama diğer ceylanlara bir işaret olmaktan öte aslında avcılara yöneliktir. diğer ceylanlar tarafından fark edilir ve onların davranışını değiştirir ancak bu rastlantısaldır; çünkü temelde avcıya verilen bir işarettir. kabaca çevirirsek şu anlama gelir: "bak ne kadar yükseğe sıçrayabiliyorum; çok sağlıklı ve güçlü bir ceylan olduğum çok açık. beni yakalayamazsın, bu kadar yükseğe sıçrayamayan komşumu yakalamaya çalışırsan daha akıllıca davranmış olursun!"

gösterişli bir biçimde yükseğe sıçrama genlerinin avcılara yem olma olasılığı azdır; çünkü avcılar yakalanması kolay avları seçme eğilimindedir. birçok memeli avcı hayvanın, yaşlı ve sağlıksız avlara yöneldiği bilinmektedir. bu denli yükseğe sıçrayan bir birey abartmalı bir biçimde, ne yaşlı ne de sağlıksız olduğunu sergileyerek kendi reklamını yapmaktadır. bu kurama göre ceylanların davranışı özverili olmaktan çok uzaktır. eğer nitelendireceksek bencil demeliyiz; çünkü amaç avcının bir başkasını kovalamasını sağlamaktır. bir açıdan, bunun bir sıçrama yarışı olduğu söylenebilir: avcı kaybedeni yem olarak seçecektir.

aklın ışığı

nicolas boileau


öyleyse aklı seviniz, yazılarınız hep
hem ışıltılarını hem de değerlerini ondan alsınlar

suzan defter

ayfer tunç

bir kadın birdenbire günlük tutmaya başlamışsa ya aşık olmuştur ya terk edilmiştir.

günlerden pazarmış bugün; uzun süre farkına varmadım. okuduğum kitabın sonuna gelince, dinlediğim plak bitince, dolaşmaktan ev tükenince televizyonu açtım da, sunucunun biri mutlu pazarlar diledi seyircilere; o zaman anladım günlerden pazar olduğunu. pazar günleri, hayatın intikam günleri. neşeli başlasın ve öyle geçsin diye gayret edildikçe insanı koyu bir yalnızlığa, anlaşılmaz bir kedere iten günler.

aşk lanet gibidir; kuşaklar boyunca devam eder.

bir kadının gittiği, evden belli olur. kadın giderken düzeni götürür bir kere. yaşayan ev sarsılır. ev dediğiniz şey küçük büyük elementlerden oluşur. kadın olan evde, erkeğin anlayamayacağı bir denge vardır elementler arasında. erkek her birine vakıf olduğunu düşünse bile, onların nasıl bir uyumla işlediğini bilemez. kadın gidince evin dokusu bozulur, susuz kalmış çiçeğe benzer, solar. küçük şeylerin izi silinir. eşyanın dili tutulur, ev sağırlaşır.

beraberlik canlı ise ayrılmanın bir gerilimi, gerilimin de bir tarihi vardır. sizin kastettiğiniz an, o halatın koptuğu andır. ama beraberlik ölü ise, ayrılmak, çürüyen iki parçanın birbirinden zahmetsizce kopması demektir. çürümek acı vermez; ölü olan çürür.

ihanet çok cesurca bir duygu, çok şehvetli, tedirginlik ve korku da var içinde, belli belirsiz bir pişmanlık. insanın başını döndürüyor. ihaneti çekici kılan şeyin şehvet olduğunu sanırlar; şehvet seldir, sürükleyendir, doğru; ama asıl çekici olan cesaretmiş meğer.

ad vücudu var kılar.

ağladığını hissettirmemek çok zordur. gözlerinden yaş akar, burnunu çekmemek için ağzından soluk alırsın. verdiğin sıcak soluk yüzünü sızlatırken, aldığın soğuk soluk boğazından geçer, kalbine iner. omuzlarının titrediği hissedilmesin diye kaskatı kesilirsin. ağladığını duyurmamak çok yorar insanı.

insanın hayatı bir rahim arayışından ibarettir. ev rahimdir. bundandır kendimize bir ev aramamız.

3.02.2015

savaş

franz kafka

savaşmaktayım, kimsenin bildiği yok. sezenler çıkıyor, bunu önleyemem. ama kimsenin bildiği yok. günlük ödevlerimi yapıyorum, biraz dalgın olduğum söylenebilir; ama pek değil. kuşkusuz herkes savaşıyor; ama ben başkalarından fazla savaşıyorum; insanların çoğu uykudaymış da, uyurken bir hayali kovmak için ellerini kımıldatırmış gibi savaşır; ama ben yürüyüp çıktım ortaya; düşünüp taşınarak ve enikonu titiz, elimdeki tüm güçlerden yararlanıp savaşı sürdürüyorum.

normalde yaygaracı olmasına karşın, bu konuda dehşet verici bir sessizliği elden bırakmayan kalabalıktan ne diye ayrıldım, yürüyüp çıktım ortaya? ne diye dikkatleri üzerime çektim? ne diye şimdi düşmanın ilk kara listesinde yer alıyorum? bilmem. başka türlü bir yaşam, yaşanmaya değmez göründü bana. savaş tarihinde benim gibilerin adı, asker yaradılışlı kişiler diye geçer. ama hayır, böylesi bir durum benim için söz konusu değil; ben zafer kazanacağım diye bir umut beslemiyorum; savaş, savaş olarak bana kıvanç vermiyor.

savaşın tek hoşlandığım yanı, benim için ondan başka yapılacak bir şeyin bulunmamasıdır. ancak, bu özelliğinden ötürü verdiği kıvanç da, gerçekte tümüyle zevkini çıkaramayacağım, sağa sola armağan ederek tüketemeyeceğim kadar çok. kim bilir, belki savaş değil, bu kıvancın kendisi beni yiyip bitirecek.

2.02.2015

yengeç dönencesi

henry miller

nevrozu bilmeyen acı çekmenin de ne olduğunu bilemez.

insan her yerde uyuyabilir; ama her yerde çalışamaz. üzerinde çalıştığın bir başyapıt olmasa da. kötü bir roman yazmak için bile üzerine oturabileceğiniz bir iskemle ve biraz mahremiyet gerekir.

yürürken düşüncelerimi dikte ettirebileceğim bir sekreter bulundurabilecek kadar zengin olmayı isterdim doğrusu; çünkü en iyi düşünceler daktilodan uzakken gelir bana.

yalnızlıktır sözcükler.

sanat sonuna kadar gitmek demektir. davulla başlamışsan dinamitle bitirmelisin ya da tnt ile.

hiçbir şey engelleyemez bütün dünyayı zehirlemekte olan bu virüsün yayılmasını. kıyametin yeniden hayat buluşudur amerika. bütün dünyayı dipsiz bir çukura çekecek.

bazı insanlar öyle gülünç kişiliklere sahiptirler ki, ölüm bile onların saçma sapanlığını silemez. sonları korkunç olmuşsa daha da saçma sapan görünürler insana. sonu süsleyip daha saygın bir hale getirmenin yararı yok. gidişlerinde trajik bir şey keşfedebilmek yalancılık ve riyakarlık gerektirir.

siperlerdeki askerlere döndük yine; hayata devam etmek için bir neden gelmez akıllarına; çünkü şimdi kaçsalar sonra yakalanacaklar; ama yine de devam ederler; bir karafatmanın ruhuna sahip olup bunu kendilerine itiraf etmiş olsalar da, ellerine geçen silahlarla ya da bıçaklarla ya da tırnaklarıyla doğrayacak, öldürecek, durup kendilerine nedenini soruncaya kadar milyonlarca insanı katledecekler.

hata yapmak hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir.

stavrogin dostoyevski'ydi, dostoyevski ise insanı felç eden ya da zirvelere yönlendiren bütün çelişkilerin toplamı. giremeyeceği kadar aşağılık hiçbir dünya, tırmanamayacağı kadar yüksek hiçbir yer yoktu. bütün yelpazeyi kapsadı, uçurumun dibinden uzaydaki yıldızlara kadar. yazık ki onun gibi gizemin tam göbeğinde oturan, parıltılarıyla bize karanlığın derinliğini ve yoğunluğunu aydınlatacak biri daha gelmeyecek.

umut

thomas mann

akıl, yeryüzündeki en yüce değer değildir.

eğer bir kişi kendisine yapılan bir öneriye karşı çıkarken kendinden emin değilse, o zaman sesini yükseltir ve hemen bağırıp çağırmaya başlar.

mesleğine sıkı sıkı ve yürekten bağlı olan bir adam bundan başka bir şey bilemez, düşünemez ve başka bir şeye saygı duyamaz.

bir işadamı asla bürokrat olmamalıdır.

umudun kendisidir hayattaki en güzel şey. umut, ne kadar aldatıcı olsa da, güzel bir yolda yürürken ömrümüzün sonuna varmamızı sağlar hiç değilse.

hiç evlenmemiş olmak evlenmiş olmaktan çok daha iyidir.

insanın günlük yaşama hazırlanması için gerekli olan o kadar çok önemli ve ciddi şeyler var ki..

bazen şu ya da bu kişiyi hatırlarız, nasıldır acaba diye düşünürüz, epeydir kaldırımda dolaşmadığı, çoktandır sesini duymadığımız, yaşam sahnesinden sonsuzca uzaklaştığı ve kentin dışında bir yerlerde toprağın altında olduğu gelir aklımıza.

çöplüğün generali

oya baydar

mutlu ve güvenli yeni hayatın bedeli: öğrenirsen, bilirsen sorular sormaya başlarsın, sorgulama süreci bir kez başladı mı, huzurun bozulur. hatırlarsan araştırırsın, araştırırsan güvenliğin tehlikeye girer, en azından huzurun kaçar.

insan beyni büyüyü, gizemi kendi yaratır.

iktidar merkezli bu dünyanın kendi doğruları, kendi ahlakı, kendi haklılıkları vardı. o dünyaya bir kez adım atıp parçası oldunuz mu, arkası kendiliğinden geliyordu. hele de seçilmişler arasına katılıp yükseklere ulaştıran merdivenin basamaklarını tırmanmaya başladığınızda, her basamakta biraz daha derinlere doğru itildiğinizi, o derinliklerden çıkmanın da o kadar kolay olmadığını anlıyordunuz.

aşk girdi mi işin içine, insan kendi sınırlarını kendi zorlar, hatta aşar.

belki de hepimiz, her şeyi seziyoruz, biliyoruz. ama gözümüzü, kulağımızı kapatıyoruz. görmüyoruz, duymuyoruz; çünkü görüp duyarsak bir şeyler yapmamız gerekecek. ve konuşmuyoruz; çünkü korkuyoruz. canavarın kuyruğuna yapışmıyoruz. aman bırakın, sakın uyandırmayın canavarı, diye bağırıyoruz dışardan. canavarı yakalamaya çalışır gibi yapanların kim olduğunu, neye hizmet ettiklerini de bilmiyoruz. belki de canavarın ta kendisidir kendi kuyruğuyla oynayıp bizimle alay eden.

insan kendini zaferde değil yenilgide sorgular, derler.

sermayenin dini, imanı, vatanı yoktur. savaşlar kapitalizmin ürünüdür. artıdeğer sömürüsü olmadan sermaye birikimi olmaz. çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz.

kararsızlık insanın iç huzurunu darmadağın eder. en kötü karar bile kararsızlıktan iyidir.

insan başedemeyeceği şeyi, kendi suçunu, ihanetini en çabuk unutur.

dünyanın geleceğini virüsler belirleyecek, bir de o virüslere hükmedenler.

heyecan ilk adımı atana kadardır, sonrasında atılan adımın yarattığı tatmin ve güven duygusu dinginleştirir insanı.

karnı doyuyorsa, hele de canı emniyetteyse kimse yerini yurdunu bırakıp sılaya çıkmaz.

bilmek, hatırlamak başkalarına hatırlatmaya, uyarmaya, direnmeye yarar. yok yerlerin, yok zamanların farkında olan birilerinin yaşaması iyidir. farkındalık bir ilk adımdır belki.

1.02.2015

rainer maria rilke

stefan zweig

rainer maria rilke, yaşamını tümüyle sanata ve kutsal yalıtmaya adamış, çileciliği aramıştı eserlerinde. konuşmacılar kürsüsüne çıkmamıştı hiç; sahnenin ortasına yabancı kalmış, olup bitenlere uzak durmuş, günlük kavgalarda ağzını açmamıştı. çok az insan onun yüzünü görmüş, yaşamını yakından tanımıştı. o çok kez kentlere gitmişti; fakat gizemli bir şey ona hep eşlik etmiş, onu sarıp sarmalamıştı. böylesine çekingendi, böylesine saklı duran bir yalnızlığı yeğlemişti. her yere çok sessizce girerdi; rahatsız etmemek ya da rahatsız olmamak için mi, bilinmez. sohbetlerinde karşısındakini anlayışla dinler, kelimeler ağzından çağlayarak çıkmazdı. dudaklarındaki hafif gülümseme, çoğu kez çekici bir sevginin yanı sıra bir savunma ve saklanmaydı da. yaklaşmaya çekiniyordu insanlar, öylesine bir derin sessizlik sarıyordu onu. bu sessizlikten çıkıp gelen berrak, duru ve dostça sözleri ne kadar mutlu ediciydi! sanatında öylesine titiz ve iddialı bu insan, yaşamında hiçbir zaman kendini ön plana çıkarmıyor, bir şarkısında söylediği gibi, "insanların sözlerinden korkuyorum" diyen ürkek bir oğlan çocuğunu andırıyordu. korku onu hep etkiliyor, gerçeğin baskısı altında kalacağından, elinde saygıyla tuttuğu sessizliğin o kristal kabını parçalayacağından çekiniyordu. başı hep önünde ve çekingen, sanki bir bulutun içindeymiş gibi, bu dünyanın gürültüsü ve edebiyatı içinde yürüyüp gidiyordu. sessiz, çevresini rahatsız etmeyen bir bulut.. sonsuzluğun kızıla bürünmüş yankısı gibi ayrıldı aramızdan.

her odaya nasıl sessizce girdiyse, gösteriye düşkün zamanımızın içinden nasıl gizlice geçtiyse, aramızdan da öyle ayrıldı. hastaydı ve hiç kimse bunu bilmedi. yavaş yavaş öldü; hiç kimse bunun farkına varmadı. hastalığının, ıstıraplarının ve ölümünün bu sırrını da içinde sakladı. şaire yakışır biçimde ve mükemmel hazırladı son eserini: ölümünü. çok erken gelmişti ölüm, taşımıştı onu suskun yaşamı boyunca çelimsiz vücudunda, onunla büyümüştü. öteki dünyadan gelen o ses, kimi zaman gizem dolu mısralarında konuşurdu. ve aniden şiirin orta yerinde, dünyevi olmayan, hüzün dolu bir titreşimi hissederdik; genç yaşta aramızdan ayrılmış keats ve novalis'te de gördüğümüz gibi. hayali andırır bir sesleniş, hem tatlı hem de hüzün verici, kelimelerin ve mısraların üstüne çıkan, sanki gölgelerden uzaklaşan ruhların konuşmaları..

içimizdeki zalim

emre kongar

bir ülkenin cezaevleri hüküm giymemiş tutuklularla doluysa o ülkede zulüm egemen olmuş demektir.

insanoğlu tüm cinayetlerini, ne yazık ki yine insanlık ya da bir grup insan adına işler. barbarlığa, vahşete giden yol; din, ahlak, milliyetçilik, insanlık, hürriyet gibi soyut ve süslü terimlerle bezenmiş bir yoldur. cinayetler bu "üstün idealler" uğruna işlenir ve işletilir. böyle soyut ideallerin ardına çoğu zaman bilinçsiz kitleler de alınır.

doğada iyi ya da kötü yoktur. onlar bizim kafamızda, kalbimizde, ailemizde, toplumumuzda ya da grubumuzdadır. doğanın ideolojisi yoktur.

yaşamın kendisi, bütün örgün ve yaygın eğitim süreçlerinden, bütün resmi ve gayrıresmi eğitim programlarından daha etkilidir.

cehaletten kaynaklanan zulümle mücadele kolaydır. iyi bir eğitimle bu sorun aşılabilir. ama alt kültürden, ait olunan grubun normlarından kaynaklanan zalim davranışlarla savaşmak çok zordur.

çağımızın toplumsal vebası zulümdür.

küreselleşmenin esas olarak sınıf bilincini yok etmek, gelir farklılıklarını örtbas etmek için kullandığı etnik, milliyetçi, dinci ve mezhepçi kimlik bilinci, bu ayrımcı vicdan yoluyla, sadece uluslararası düzeydeki dıştan gelen zulmün değil, ulus devletler bağlamındaki toplumlarda da içten gelen zulmün kaynağı olur.

ezberci, baskıcı, dogmatik eğitim, öğrenciye zulmeden bir eğitim süreci zalim bireyler yaratır. sorgulamanın yasaklanması, tek ve biricik doğrunun biat isteyen bir biçimde aktarılması zulme çanak tutar.

insan, eğitimle demokrat ya da zalim olur.

dogmatik kafanın vurgusu, yaşanan toplumsal gerçekliklerin, ulaşılmak istenen ideallerin tartışılmazlığı, tekliği ve biricikliği üzerinedir. dogmatik kafa, dogmatik eğitimle oluşur.

iktidardaki bütün zalimlerin ortak bir yanılgısı vardır: hiç iktidardan gitmeyecekmiş gibi, hiç ölmeyecekmiş gibi zulüm yaparlar.

zulüm ortamının birinci kuralı, "hiçbir başarı cezasız kalmamalıdır" ilkesidir.

bir zalimin yönetiminde yaşayanların en iyi öğrendikleri şey zulüm yapmak olur.

zalim zaman zaman merhamet de gösterebilir. merhamet zulmün karşıtı değil, tam tersine, onun tamamlayıcısıdır. çünkü merhamet istemek veya merhametine sığınmak ya da merhamet dilemek ancak zulüm varsa söz konusudur; zalime sığınmayı, zalimin kişisel affını istemeyi içerir.