13.02.2012

zalim

gülten akın


zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi
iğne deliğinden geçeğen olur
dokuna dokuna kıyıcıya cellada
varır, sebebin kapısında durur

12.02.2012

korkuyu beklerken

oğuz atay

bütün hayatım boyunca sürekli bir ilgi aradığımı söylerdi biri bana.

ne yapmışsa korkusuna rağmen yapmıştı hayatı boyunca.

yalnız yaşayan insanların, kendi içlerinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.

acaba iyi bir şey olacak mı? hayır, dedim kendime. iyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı. sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar. ya da hiçbir şey çıkmaz.

ne zaman vaktin var? her zaman. ona bu sözü söylemedim tabi. her zaman vakti olanlara saygı duyulmaz. "yarın" dedim, "hemen" diyeceğime ve bu sözümden, daha söylerken pişmanlık duydum. yarına kadar ne yapacağım allahım? dedim.

yalnızlığa dayanmanın en önemli şartı, her şeye karşı hazırlıklı bulunmaktır.

ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana ait bir cümle, bir düşünce olsaydı. binlerce yıldır söylenen milyonlarca sözden hiç olmazsa biri, beni içine alsaydı. çok insan için söylendi ama, sana da uygulanabilir denilseydi. kendime gerçekten acıyabilseydim, gerçekten ümitsiz olsaydım. sonra yavaş yavaş, adım adım doğrulurdum.

insanların düşmanlara da ihtiyacı vardır. dostlarının değerini bilmek için.

bence insan açık vermemeli; çevre kötüdür biliyorsunuz.

sizin, bütün hayatınız boyunca böyle bir duruma düşmediğinizi de ismim gibi biliyorum; hatta daha iyi biliyorum. (bir keresinde adımı sordukları zaman hemen karşılık verememiştim de)

tanıdığım biri hayvanlara iyilikle hiçbir şey öğretilemeyeceğini söylemişti bana, köpeği ilk aldığım zaman.

ülkemizde tabiat şartları ağırlaştıkça insanlar da şartlarını ağırlaştırırlar.

senin aynadan gördüğünü ben duvardan görürüm.

artık haddimi biliyorum, önünde 'hayat' denilen bir taşlık bulunan dağ evimde senin dönemince bilinmeyen ruhsal karışıklıklarımı yaşıyorum, kuyudan su çekiyorum ve eşeğime yüklediğim dallarla ocağımı yakıyorum. buna 'şimdilerde' kaçış diyorlar babacığım; birtakım toplum sorunlarını çözemeyeceklerini hisseden burjuva, yani senin anlayacağın şehirde yaşayan ve üstelik şehirdeki günlük yaşamın geleneklerini benimseyen aydınlar böyle yapıyormuş.

ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?

11.02.2012

hüzünbaz sevişmeler

yılmaz erdoğan

insan kendine iltica edebilir mi?

"her suçu üstlenebilir, her şeyi anlatabilirdi şiir. utanmasaydı."

ne güzel, gömleğinin üst düğmelerinden birini açık unutman. ve oradan sütyen kıvrımının görünmesi.

böyle bir toplumda kimsenin kendi ben'ine torpil geçmeye hakkı yoktur. erdem dediğin çifte pasaportludur.

yoksulluk, kirden rengi tanınmayan bir beyaz tutsaklık.

ölüm en çok kürtlere yakışıyor. utanmaz bir kimliktir tarih.

seni unutmadım aklımın kalın dudaklı bacısı. dudaklarım dudaklarının sütannesi. aynı memeyi paylaşıyoruz. güneşin doğuşunu ve ağlayışını ay'ın. seyrediyoruz. senin dudakların acıdan kalın. yalnızız ama değiliz. sabah orada, uzakta. sesim bana bile uzaktan hısım. seni unutmadım. sen benim en bilinmeze yazdığım şiir ya da en sevdiğim okuduklarımdan. okumayı biliyoruz. birbirimizden öğrendik. kolumu boynuna dolayıp uzandığım geceler vardı. kim yapabilir ki? kim bilebilir ki? yastığıma ağladım seni. yastığım tanık. senin dudakların ömrümün en güzel yastığı. unutma beni. en sır akşamüstlerinde aklına geleyim. buna hakkım var. seni sevdim ben. yürekliydim. unutma beni. gözyaşım, avucunun teri. aklımın kalın dudaklı bacısı. senin memeciklerin, kendi kendine konuşan bir uyku sersemi. hayatımz. sen bittikten sonra dudakların başörtülmez oldu dudaklarını.

yanımda konuşan en güzel suskunluk şimdi sevgimiz.

gazetelerden

ernesto sabato

jujuy. 13 ve 9 yaşlarında, andlı iki kız kardeş donarak öldü. calixta ve narcisa llampa, ağabeyleriyle birlikte, platodaki 30 numaralı okulu evlerine gitmek üzere terk ettiler. ağabeyleri yardım getirmek üzere giderken yorgunluk ve soğuk nedeniyle yol kenarında durmak zorunda kaldılar. ancak ağabeyleri, bir katırcı ile birlikte geri döndüğünde kız kardeşlerinin donarak ölmüş olduğunu gördü. birbirlerine sarılmışlardı, belki de son bir sıcaklık arayışıyla. ölüm onları böyle yakalamıştı.

los angeles, cal. los angeles'lı, 38 yaşındaki john grant, borçları nedeniyle zor durumdaydı ve bütçesini dengelemek istedi; karısını ve iki küçük çocuğunu 25 milyon dolara sigortalattı. ardından, valizlerden birine bir saatli bomba yerleştirerek tüm ailesinin katılacağı bir uçak yolculuğu düzenledi. sigorta tahsilatı sırasında tutuklandı. nöbet değiştirerek aşağıda kalan bir hostes de kendisiyle işbirliği halindeydi.

roma, a.f.p. piskopos helder camara, gazeteciler ve piskoposluk üyelerine, brezilya ordusu polisinin işkenceciler için kurslar organize ettiğini rapor halinde sundu. 8 ekim 1969 günü, öğleden sonra saat dört civarında, çoğunluğunu üç ordunun çavuşlarının oluşturduğu 100 askerlik bir grup, teğmen haylton tarafından verilen bir dersi izlemiş, teğmen işkence seansları sırasında çekilmiş fotoğraflar gösterip yöntemlerin avantajlarını açıklamıştır. teorik açıklamadan sonra yardımcıları (4 çavuş, 2 onbaşı ve 1 er) 10 siyasi tutuklu üzerinde uygulama yapmışlardır.

buenos aires, telam. önceki gün sabahın erken saatlerinde, daniel fuentes (20) kararının nedenlerini banda aldı. kayıt cihazını vücuduna bağladıktan sonra, zemindeki avluya indi, kalın bir telin ucunu bir asma ağacının desteklerinden birine, diğer ucunu kendi boynuna bağladı. sonra da bir saçağa çıktı ve sağ göğsüne bir el ateş etti, "yöntemlerden biri başarısız olursa diye" şeklinde açıklıyordu bant kaydında. şiddetli bir şekilde boşluğa düşünce telin ucunda asılı kaldı. ateş edildiğini duyarak koşan babası oğlunu bu durumda buldu. bant kaydında sözü edilen kız, cenazede yaptığı açıklamada "çıldırmış olmalı, aman tanrım" dedi.

lasing, texas. senyora mckay'e saldırmakla suçlanan, zenci dudley morgan, silahlı kızgın beyazlar tarafından takip edilip demir bir direğe bağlanmış, odun ve yanıcı malzemeden oluşan büyük bir yığın hazırlanmıştır. ateşin yakılması sırasında olay yerinde yaklaşık 5000 kişilik bir kalabalık bulunmaktaydı. çam ağacı dalları kor halini aldığında sivri uçlarıyla önce gözleri dağlanan morgan, kendisini vurup öldürmeleri için yalvarırken, gırtlağı ve göğsü bu dallarla oyulmuştur. kalabalık, ölümün mümkün olduğunca yavaş olmasını isteyerek haykırmış, böylece yanıcı malzeme, zencinin yanışı kısa sürede gerçekleşmesin diye ateşten alınmış, böylece adam had safhaya varan acılarıyla kıvranmış ve avazı çıktığınca bağırıp haykırmıştır. yanan etin kokusu giderek daha dayanılmaz olmuş, kalabalık buna rağmen ayrıntıları kaçırmamaya çalışmıştır. beraberindeki dört kız arkadaşıyla olay yerine, bir arabayla gelen senyora mckay, kalabalığın itiş kakışı nedeniyle ateşin yanına gidememiştir. zenci ölmeden önce "eşime elveda dediğimi söyleyin" diye kekeleyebilmiş ve sonra başı cansız bir şekilde düşmüştür. ateş gücünü kaybettiğinde pek çok kişi bir hatıra götürmek istemiştir: kafatası ya da kemik parçaları gibi ganimetler ellerde havalara kaldırılarak, neşe içinde fotoğraflar çektirilmiştir.

colorado, eureka'dan bay lippman'ın, birleşmiş milletler genel sekreterliği'ne hitaben, new york times'ta yayımlanan mektubu:

sayın senyor,

insan ırkının bir üyesi olmayı reddetmeye karar verdiğimi bildirmek için yazıyorum. bunun sonucunda, beni bu birliğin gelecekte gerçekleştireceği anlaşmalar ya da müzakerelerde sarfınazar edebilirsiniz.

saygılarımla.

cornelius w. lippmann.

buenos aires, la razon. 59 yaşındaki rumen miguel kiefer, pampa del infierno, chaco'da küçük bir çiftliğin sahibi, 46 yaşındaki karısı margarita schmidt, oğulları juan ve jorge ile gelini 21 yaşındaki teodora diebole ile birlikte bu çiftlikte yaşamaktaydı. teodora bir çocuk beklediğini anlayınca, doğacak çocuk çiftlik işleri bakımından bir yük oluşturacağı için, kayınvalide çözüm olarak gelininin kürtaj yaptırması gerektiğini ileri sürdü, bu konuda ikna etmek için gelinine son derece sert cezalar uyguladı (ta ki oğlu müdahale etmeye kalkışıncaya kadar). yönteminin işe yaramaması ve ailenin tavsiyesiyle, gelinini bir çamaşır sepetine koyduğu zehirli bir yılanın sokmasıyla öldürmeye karar verdi. senyora kiefer bu amaçla gelinine, engereğin bulunduğu sepetten bir gömlek alıp getirmesini buyurdu. yılan tarafından sokulan genç kadına zehrin çok yavaş etki ettiği görüldüğünden ve beklenen ölümcül etkiyi yapmayacağından korkan aile bir arabaya bindi ve teodora'yı arabaya bir halatla bağlayıp koşarak kendilerini izlemeye zorladı. susuzluktan çıldırmış halde ve zehrin etkisiyle -diye kocası daha sonra mahkemede anlattı- kız merhamet diliyordu. fakat ölüm emri çoktan verilmişti, hızlandırmak içinse kayınvalide bir mendille boğazını sıkarak genç kadını boğdu.

new york, a.f.p. soykırımla suçlanan er arnold w. mcgill, pentagon'u idare eden generallerin çok iyi bildiği gibi bu yöntem düzenli olarak izlendiğine göre, bu küçük vietnam kasabası hakkında neden bunca yaygara koparıldığını anlamadığını açıkladı. "ben yüzbaşı medina'dan gelen emri uygulamaktan başka bir şey yapmadım" dedi. ve ekledi: "öte yandan söz konusu kasaba bizi her şekilde rahatsız edip duruyordu."

bromwich, u.p. hakim karşısına çıkan bill corbert, aynı çatı altında yaşadıkları halde karısına 7 yıldır tek kelime söylemediğini açıkladı. bayan corbert bölge mahkemesinde durumu onayladı: "yıllardır konuşmuyoruz. birimiz odaya girdiğinde öbürü çıkıyor. ama çok az karşılaşıyoruz, bazen merdivenlerde ya da banyonun kapısında." bir süre öncesine kadar kocasına yemek yapıp masaya bıraktığını ve onun da kendisine mesajlar bıraktığını ekledi: "çorba tuzlu, yemek tekrar ısıtılmış." bu tip bilgiler. fakat son zamanlarda kocası bu türden iletişimi de kesmişti.

canterbury hikayeleri

geoffrey chaucer

bu dünyayı yöneten para ve zenginliktir.

"hiç kimse korktuğu kişiye katıksız sevgi duymaz."

"kendinizden güçlü biriyle kapışmak delilik, size denk biriyle kapışmak tehlikeli ve sizden zayıf biriyle kapışmak aptallıktır."

erkeğin mutluluğu, servetidir kadın. 

"kadınlar öyle gevezedir ki saklayabildikleri tek sır, bilmedikleri bir sırdır."

"bir aptalla tartışmaya girmişseniz aptal hiddetlense de gülse de sizin için huzur yoktur."

öyleleri vardır ki onlara
para kesesinden başka her şey boş gelir

hiç kimse kibirden çıkan dalların, sürgünlerin sayısını tam olarak bilemez.

"benden geçerek gidilir o mutluluk diyarına
ölümcül yaraya merhem, kalbe derman
benden geçerek gidilir o lütuf pınarına
orda yeşil, şen bir mayıs vardır her zaman
bu yoldur iyi olan ne varsa ona varan
neşelen ey okuyucu, üzüntünü at
bak açığım, gir, ilerle son sürat" (kuşlar meclisi)

10.02.2012

gün doğmadan

orhan veli kanık


gün doğmadan
deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola
kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında
içinde bir iş görmenin saadeti
gideceksin
gideceksin ırıpların çalkantısında
balıklar çıkacak yoluna, karşıcı
sevineceksin
ağları silkeledikçe
deniz gelecek eline pul pul
ruhları sustuğu vakit martıların
kayalıklardaki mezarlarında
birden
bir kıyamettir kopacak ufuklarda
denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin
bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi
gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı
heeey
ne duruyorsun be, at kendini denize
geride bekleyenin varmış, aldırma
görmüyor musun, her yanda hürriyet
yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol
git gidebildiğin yere

hüzün nedeniyle kapalıyız

kostas mourselas

her insan eşsiz ve tek olduğuna göre, her okurun kitabın içinde bulacakları da eşsiz ve tek yani farklı olacaktır. herkes aynı kitabı farklı biçimde yaşar, algılar.

para hem her şeyi affeder hem her şeyi siler.

hiçbir zaman kağıtlarını açmayan insanlarla arkadaşlık etme. uzak dur. ne seni nereye sürükleyeceklerini ne de ne zaman başına çorap öreceklerini bilirsin. üstelik kim olduklarını göstermekten kaçınıyorlarsa, onlardan çabuk bıkarsın.

fazla düşünmek yaşamımızla ilgili konularda kötü bir danışmandır.

bazen günahlar insanı daha iyi biri yapar.

"aranızda kim günahsızsa ilk taşı o atsın." (hz. isa)

insan ilişkilerinin, insanlarla ilgili hikayelerin sonu yoktur, sadece başı vardır.

bazen içimizde hiç itiraf edemeyeceğimiz ya da yüzleşemeyeceğimiz şeyler olur. kendimizin bile doğru dürüst ne zaman, nereden geldiklerini, ne zaman, nasıl gittiklerini bilmediğimiz şeyler. tek kelimeyle unutmak isteyip de asla unutamadığımız, yaşamış olmamıza rağmen yaşadığımızı hissetmediğimiz, mantığımızın dışladığı, reddettiği, yaşamamış olmayı yeğlediğimiz şeyler.

herhalde felaketler insanı daha insancıl, daha da güzel yapıyor.

sadece her şeyin tam olması gerektiği gibi olduğunu, olduğuna göre de olmamalarının mümkün olmadığını düşün. insan bunu anladığında, bu bilgeliğe ulaştığında, bunu içine sindirdiğinde, yani pişman olacağı hiçbir şeyi olmadığında hafifler.

9.02.2012

komünizm ve faşizm

bertrand russell

faşizm de komünizm de, bir azınlık tarafından halkın önceden tasarlanmış bir kalıba zorla sokulması girişimidir. ikisi de halka, bir adamın makine yapmak için gerekli malzemeye baktığı gözle bakar: malzeme bir sürü değişiklik geçirir; ama kendilerinde var olan herhangi bir değişim yasasına göre değil, makineyi yapacak olan adamın amaçlarına göre. canlı varlıkları, hele insanoğlunun söz konusu olduğu durumlarda, kendiliğinden gelişme sürecine bırakmak, belirli sonuçlar doğurur; bu belirli sonuçların dışındaki sonuçlar ise ancak belirli baskı ve zorlamalarla elde edilebilir. embriyoloji ile uğraşan bilginler iki başlı ya da gözü ayağında olan hayvanlar üretebilirler; ne var ki bu gibi hilkat garibeleri için hayat pek tatlı olmayacaktır. aynı şekilde, kafalarında toplumu hep bir bütün olarak canlandıran faşistlerle komünistler de bireyi belirli bir kalıba uyacak biçimde çarpıtırlar; gerektiği gibi çarpıtılamayanlar ise ya öldürülür ya da toplama kamplarına konulur. insanoğlunun kendi içinden gelen dürtüleri tamamen hiçe sayan böyle bir dünya görüşü ne törel yönden haklı görülebilir ne de sonunda siyasal yönden başarı kazanabilir.

funda cinsinden bitkileri bahçıvan makasıyla kırparak sülün biçimine sokmak mümkündür; buna benzer bir zorlamayla insanlar da aynı biçimde çarpıtılabilirler. ne var ki, bitki hiçbir tepki göstermezken, insanoğlu, diktatörün isteği ne olursa olsun, bir alanda değilse, öteki alanda etkinliğini korur. bitki, bahçıvanın makasını kullanırken öğrettiği dersi başkalarına aktaramaz; ama çarpıtılmış insanoğlu, her zaman için, üzerlerinde daha ufak bahçıvan makasları uygulayabileceği, kendinden zayıf insanlar bulabilir. yapay yoldan biçim vermenin birey üzerindeki etkileri ya zalimlik ya kayıtsızlık ya da kah birini kah ötekini olmak üzere her ikisini birden doğurur. bu niteliklere sahip bir halk topluluğundan, daha iyi bir şey beklenemez.

diktatör üzerinde rol oynayan tinsel etki ise, komünistlerle faşistlerin gerektiği kadar üzerinde durmadıkları bir başka husustur. eğer diktatör zaten insan sevgisi kıt bir kişiyse, daha başlangıçtan itibaren gaddar kesilecek ve kişilik taşımayan amaçları uğruna hiçbir zulümden çekinmeyecektir. kuramın zorlaması altında insanlara getirdiği mutsuzluklar dolayısıyla başlangıçta biraz ıstırap çekebilecek bir tipse, ya yerini kendisinden katı başka birisine bırakmak zorunda kalacak ya da insani duygularını boğacaktır ki; bu takdirde, böyle bir iç mücadele geçirmeyen bir kişiden daha da zalim bir insan olup çıkacaktır. her iki halde de hükümet, iktidar aşkını şu ya da bu tip toplum isteği şeklinde kamufle eden amansız bir adamın eline kalacaktır. diktatörlüğün başlangıçtaki amaçlarında iyi diye ne varsa despotizmin kaçınılmaz mantığı dolayısıyla bunların tümü yok olacak ve dikta iktidarını koruma amacı, devlet mekanizmasının yalın amacı olarak gitgide daha güçlü bir biçimde ortaya çıkacaktır.

insanların çarpıtılarak hilkat garibeleri haline gelmesini istemiyorsak serbest gelişme, özgür yaşama ögesi şarttır.

8.02.2012

bağdat'ta ölüm: hallac-ı mansur

wolfgang günter lerch

söylentiler yalnızca halkın ön yargılarının birer yansımasıdır.

kim tanrıyı sever ve ona kavuşmak isterse, bir bebeğin annesinin memesine sarıldığı gibi bu dünya nimetlerine sarılamaz. onlardan vazgeçmek zorundadır. dünya nimetlerine karşı daima mesafeli davranmalı ve kendisini manevi olarak bu dünyadan ayıracak bir ilişki biçimi geliştirmelidir. dünya nimetlerinden vazgeçmek elbette ki onları aşağılamak anlamına gelmez; sadece onları ait oldukları yere koymak demektir.

ancak hür düşünceli insanlar kafa yorabilirler. özellikle de işbirlikçilik veya direniş arasında seçim yapmaktan başka üçüncü bir alternatif bulunmayan bir ülkede.

bilgisizlik ve hakimiyetsizlik bizi karanlığa sürükler. karanlıkta etrafını göremeyen bir insan nasıl sağını ve solunu, yukarısını ve aşağısını bilemez, amaçsızca etrafta dolanıp durursa, aynası bulanıklaşan karanlık bir ruh da vücudun içinde aynı şekilde amaçsızca oradan oraya gidip durur.

ilk izlenim daima hayal kırıklığı yaratır.

aşk, diye düşünüyordu hallac, insanların konuştuğu dillerin en boş; fakat aynı zamanda en tanımlanamaz sözcüklerinden biri olmalıydı.

dünyadaki karanlık ya da başka bir deyişle kötülük, yaratılış gerçeğinde değil, insanın içinde bulunmaktadır.

kutsal kitapta dünyanın tanrı tarafından yaratıldığını okur; fakat ona öte dünyanın, gelip geçiciliğin gözleriyle bakarız. bu bakış bize dünyanın bir mahluk olduğunu gösterir; onun değersizliğini veya kötü yapısını değil.

insanın kalbi karanlıktır ve onları iyiliğe açmak çok güçtür.

"bütünümle bütün sevgini sardım
sanki içimdesin, ey mukaddesim
yönelir de kalbim bazen gayrına
korkuyla titrerim, tutulur sesim
ürpererek yine dönerim sana
anlarım: sen yoksan kimsesiz kaldım
şimdi ben uzakta, yapayalnızım
hayat mahpesinde bitmiyor sızım
yüce mevla, şudur senden niyazım
bu hapisten çağır beni yanına"

dini hukuk okulları arasındaki huzursuzluk, ancak fakirlik ve sefalet içinde bulunanların da dikkate alınması ve dinlenmesi durumunda sona erebilir. fakat tüm dünyadan gelen malları büyük karlar karşılığında satan siz tacirler, bunu anlamakta güçlük çekebilirsiniz.

ruhun bilgiye ve gerçeğe olan açlığının sonu asla gelmez ve hiçbir şey onu tatmin edemez.

"kainat büyük bir insandır ve insan küçük bir kainattır."

insan seçimini kendi yapmak zorundadır ve yapmak zorundadır.

insan hakları için mücadele etmenin en iyi yolu, sonunda geri alınması gereken yalan yanlış hikayelerden mümkün olduğu kadar kaçınmaktır.

"merak, aklı canlandıran kudretli bir güçtür."

polis müdürü her türlü nezaket kuralına harfiyen uyuyor; fakat isteksizliği, yüzünden okunuyordu. görünüşe göre bu adam islami bir cumhuriyette bile eşine az rastlanır bir yobazdı. neredeyse her cümlesine "bismillah" diyerek başlıyor ve "inşallah" çekerek bitiriyordu. bu tür kalıplar, din kurumunu feodal bir kalıntı olarak gören ve devrimden sonra nasıl davranacaklarını bilemeyen kesimler tarafından sıkça kullanılır olmuştu.

sahtekarlar gerçek anlamlarını asla kavrayamadıkları kurallara harfiyen uyarlar.

insan ruhu aslında hayal bile edemeyeceği şeyleri yapmaya kadirdir.

yaşamak için pek az günü kalmış olan hallac'ın yanına yaklaştım. o bu esnada sabah namazını kılıyordu. ikinci rekatı da kıldıktan sonra şöyle dedi: "burada gördüğün gerçek ibadet değildir. gerçek ibadetin ne olduğunu üç gün sonra göreceksin." celladın kendisiyle ne yapmak niyetinde olduğunu gayet iyi biliyordu.

bağdat şehri, işkence gören adamın çığlıklarıyla uzun süre çınlayacaktı. sadece uzun süredir birlikte olduğu ruhsal varlığın duyabileceği sessiz çığlıklar.

7.02.2012

bir tapınak yazıtı

anonim


gürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş
sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma
başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe
herkesle dost olmaya çalış
ama kimseye teslim olma
telaşsız ve açık seçik konuş
başkalarına da kulak ver
aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları
çünkü dünyada herkesin bir hikayesi vardır
yalnız planlarının değil
başarılarının da tadını çıkarmaya çalış
ne kadar küçük olursa olsun işinle ilgilen
hayattaki dayanağın odur
olduğun gibi görün
sevmediğin zaman sever gibi yapma
aşka burun kıvırma sakın
o çöl ortasındaki çimenliktir
yılların geçmesine öfkelenme
gençliğe yakışan şeyleri
gülümseyerek teslim et geçmişe
ara sıra isyana yönelecek gibi olsan bile
hatırla ki, kainatı yargılamak imkansızdır
onun için kavgalarını sürdürürken bile
kendi kendinle barış içinde ol
görmeye çalış ki
bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen
dünya yine de güzeldir

* 1816 yılında, baltimore kentindeki eski bir tapınağın duvarına kazılmış sözler.

dexter

üslubundan şaşmayanlara bayılırım.

tek başımaymış gibi davranmayı severim. bütünüyle tek başıma. kıyamet sonrasıymış gibi. veya büyük bir salgın hastalık. neyse işte. geride normal davranmamı gerektirecek kimse kalmamış. kim olduğumu artık saklamamın gereği yok. işte o zaman özgürlüğüme kavuşurdum.

inanç; yanlış şeye karşı besliyorsan adamın işini bitirir.

yaşlı babana yardım etmek istiyorsan onu rıhtıma götür ve denize at. ona iyilik yapmış olursun.

"ışığın galip gelemeyeceği hiçbir karanlık yoktur."

evli bir kadın ölmüşse, bunu %90 kocası yapmıştır.

hepimiz hayatın bir anlamı olsun isteriz. yaşlandıkça bunu daha çok ararız. ama bulması daha da güçleşir. bazılarımızsa yanlış yerde arar. ama hayatımızın bir anlamı olmazsa sevdiklerimiz için geriye ne bırakabiliriz ki?

gönül meselesi söz konusu olunca her zaman sikinin sesini dinle.

tanrı'ya inanıp inanmadığımdan emin değilim ama benden nefret ettiğine eminim.

belki de her şey olması gerektiği gibidir.

taşınmaya karar verdiğinizde ihtiyacınız olan yalnızca birkaç şey vardır. nereye giderseniz gidin gerekli olan şeyler. düzgün bir giysi, zanaat aletleriniz. bir de size gerçekte kim olduğunuzu hatırlatacak birkaç yadigar. onun dışında her şey gereksizdir.

6.02.2012

cehennemde bir mevsim

arthur rimbaud

hiçbir şey yapmak istemediği için hiçbir şey yapmadan doyuma ulaşmış insanlar vardır.

camlarından hala sular akan büyük evde, yaslı çocuklar baktı görkemli imgelere.

özlemlerimi sürekli yok etmiş olan o kadın kendini bir gün bana bağışlatır mı dersiniz, onarır mı rahat bir son yoksun yılları, başarılı geçmiş bir gün uyutur mu bizleri kaçınılmaz toyluğun utancında?

korlar ve köpükler. müzik, girdapların dönüşü ve buz parçalarının çarpışı yıldızlara.

benden uzak olsun artık bu boşinanlar, bu eski bedenler, bu eşler ve bu yaşanmış yıllar. karaya vurmuş bir çağdır bu çağ!

ey dünya! ey yeni yıkımların aydınlık şarkısı!

bütün uğraşılardan iğreniyorum. ustalar da, işçiler de, hepsi hödük, hepsi iğrenç. kalem tutan el saban tutan el kadar değerlidir! ellerin çağı! asla ellerimle geçinmeyeceğim. uşaklığın sonu yok. dürüstlük dilencilikse ben yokum. caniler iğdişliler gibi tiksindiriyor beni; ben benim, el değmemiş, o kadar.

alışılmış mutluluğa gelince; ister evcil, ister değil.. hayır, bu benim işim değil. sefih mi sefihim, güçsüz mü güçsüzüm. yaşam emekle yeşerir, eski bir gerçektir bu; ya benimki, yeteriyle oturaklı değil henüz yaşantım, eylemin, dünyanın o en değerli noktasının üstündeki uzaklarda bir yere dalgalanıp uçuyor.

kadınları sevmem ben, aşkın yeniden icadı gerek, belli. kadınların istedikleri tek şey kendilerini sağlama almak, tek istedikleri güvenli bir ortam kazanmak, yüreği ve güzelliği hesaba kattıkları yok; soğuk bir horgörü geriye kalan, günümüzde evliliğin besini. ya da ben kadınları mutluluğun işaretleriyle görüyorum, iyi arkadaşlar haline getirebilirdim onları, her şeyden önce parlamaya hazır odun yığını gibi duyarlı hayvanlarca parçalanmış arkadaşlar!

ve sonra, ey mutluluk, ey us, gökyüzünden laciverdi ayırdım; çünkü lacivert karaya girer ve yaşadım katkısız ışığın altın kıvılcımını. seve seve, soytarı ve olabildiğince şaşkın bir kalıba giriyordum.

masalsı bir operaya döndüm: her varlığın bir mutluluk yazgısı var, bunu gördüm: eylem yaşam değil de, kimi gücü, bir öfkeyi har vurup harman savurma biçimi. aktöre güçsüz beynin ürünü.

hep tanırız birbirimizi; iğreniriz birbirimizden. iyilik nedir bilmeyiz. ama uysalız; dünyayla ilişkilerimiz uyumlu.  onursuzlar değiliz. ya sevgili kulları tanrının, onlar nasıl karşılardı bizi? insan var huysuz, insan var güleç, insan var sevgisi düzmece, yanlarına yaklaşmak zor; ya çok atak olacaksın ya da çok alçak gönüllü. tanrının biricik kullarıdır. ama kimseyi kutsamazlar!

ben! kendime sihirbaz ya da melek gözüyle bakmış olan ben, aktörelerden bağımsız, geri verildim toprağa arama göreviyle, kavranacak katı gerçekle! hödük! yanılmış mıyım? iyilik benim için ölümün kız kardeşi mi yoksa? kendimi yalanlarla beslediğim için özür dilerim, olur biter. artık gidelim. ama tek bir dost el yok. nereye tutunmalı?

norne: iskandinav mitolojisine göre yaşam ve ölümü yöneten üç tanrıça: veranda (şimdiki zaman), urda (geçmiş zaman) ve skulda (gelecek zaman) bunlara norne'lar deniyor.

şiirdeki çılgın kız (çılgın bakire) şair paul verlaine, cehennemlik koca ise arthur rimbaud. eşcinsel ilişkilerinde rimbaud etken (aktif), verlaine ise edilgen (pasif) idi.

5.02.2012

sultan hamid düşerken

nahit sırrı örik

sultan hamid elinde tutmakta devam etmiş olduğu telgrafı bir kere daha, dudaklarında pek acı bir tebessümle okudu. sonra, aynı acı tebessüm dudaklarında kaldığı halde, biraz gerisinde, fakat tahsin paşa'ya nisbetle çok daha yakında duran izzet paşa'ya dert yandı:

"bazen insanın basireti ne kadar bağlanıyor! karısı biraderin azatlılarındandır, diyerek van'a kendisini vali tayin etmeyi mahzurlu gördüm, iradesini vermedim; fakat payitaht yolu üzerinde bulunan serez'de mutasarrıf bıraktım. herif vali yapılmayışının intikamını mükemmel surette alıyor!"

şamlı izzet paşa yutkundu; lakin bir şey söylememeyi tercih etti. zaten de ikinci abdülhamid sözünü bitirmemiş; ancak bir lahza sustuktan sonra konuşmaya devam etmişti:

"biraderin bir cariyesi bir gümrük katibine varınca endişeye düşüyoruz; amma bir adamını istanbul'u tehdit edecek bir mevkide mutasarrıf olarak bırakmışız. telgraf, kati bir eda ile meydan okuyor. yirmi dört saat içinde kanunuesasi iade olunmazsa reşad efendi'ye biat edileceğini, pervasız bildiriyor. böyle nazik bir anda tahta çıkarmayı düşündükleri adamın ne biçare bir mahluk olduğunu bilseler! ben onu serbest bırakmadığım, adeta mahpus gibi yaşattığım için kendisinden korktuğumu sanıyorlar. bu, bir bakıma pek doğru! evet, ben biraderden daima korktum, bu korku ile de kendisini dört duvar içine kapadım; çünkü onu serbest bıraksaydım öyle bir halt edebilir, ortalığı öyle karıştırıp berbat edebilirdi ki, sonra ben de düzeltemezdim. bir şey söylemiyorsun, izzet paşa!"

(fakat söyletmeden devam etti):

"bütün felaket şemsi paşa'nın katli ile başladı. tatar çok kıymetli zamanlar kaybetti. sonra da, sersem gibi, yatağında, sırtında gecelik entarisi ile ele geçti. bu kadar tedbirsizliğe, gaflete akıl sır erdiremiyorum. herkesin beni suizanla itham ettiğini bilirim. fakat hatırıma gayri ihtiyari gelen şey, geçen gün müşir ettiğim bu osman paşa adlı herifin hainlerle birlik oluşudur. baksana, kendisini manastır'dan kılına hata gelmemek şartıyla alıp götürmüşler!"

sultan hamid bütün bu sözleri elleri arkasında, omuzları çökük, odanın içinde gidip gelerek, gözlerini de yerden kaldırmaksızın, adeta kendi kendine hasbihal eden bir insan edasıyla söylemişti. ikinci katip, mabeyinci ve padişahın reisliği altındaki türlü meclisin birinci azası izzet paşa, "şu birkaç gün içinde şevketli on yıl ihtiyarladı" diye düşündü ve efendisine biraz rikkatle baktı.

"yollayacağım kuvvetlerin sadakatinden artık şüphe ediyorum. ikinci fırkadan asker ayırıp göndersem bile ifsad etmeyeceklerinden emin değilim. hem rumeli'nin dört tarafı düşmanla sarılı iken islamı, türkü birbirine nasıl kırdırayım? evet 93 harbi'nden sonra arnavutluk'ta çıkan muhtariyet hareketini bastırmadan önce bir müddet hoş gördümdü. amma bu seferki fesad biraz daha yayıldı mı çatalca'ya varacak, edirne yolunu kesecek. sonra, istenen şey bütün memlekete şamil, bütün memleketin nizamını altüst edecek mahiyette. karşı durmak, seli durdurmak lazım. fakat ya tenkil hareketi esnasında bulgar tecavüz ederse? devletler birer bahane ile birtakım şeyler istemeye, müdahalelerde bulunmaya kalkarlarsa?"

hünkar nihayetsiz bir yorgunluk içinde koltuğa oturdu. daha fazla konuşmaya birden takati kalmamış gibiydi. pencereden uzaklara baktı. istanbul ve üsküdar, tamamıyla ışıksız, uyuyorlardı. bununla beraber, yaz gecelerinde pek erken gelen sabahın yaklaştığına hükmolunabilirdi. gecenin karanlığı hissedilir derecede hafiflemişti. sultan hamid uzak olmayan bir yerde vaziyeti tetkike, hal çarelerini bulmaya memur ettiği vezirlerini, müşirlerini, vükelasını hatırladı ve:

"saatler saati toplu haldeler; hala iyi kötü bir rey arzedemediler!" diye söylendi.

onların çoğunun da rumeli'deki hareketi etraflı şekilde bilmezken çağrıldıklarını ve uzun saatlerden beri kendilerine uçsuz bucaksız muhaberelerin suretleri okutulmuş olduğunu, vaktin bu suretle geçtiğini düşünüyordu.

anlam

stanislaw lem

bazı olaylar, gerçekten yaşanmış bazı olaylar korkunçtur tabii; ama daha da korkuncu hiç yaşanmamış, asla yaşanmamış olanlardır.

insanın dışsallaştırmaya cüret edemediği; ama bir sapkınlık, bir çılgınlık anında zihnin kazara ürettiği şeyler, kazara ürettiği durumlar vardır. ve bir sonraki sahnede işte o düşünce ete kemiğe bürünür.

insan aklı ancak pek az şeyi aynı anda sindirebilme yetisindedir. ancak şuracıkta ve önümüzde olup biteni görebilir; ne ölçüde bütünleşmiş, ne ölçüde birbirini tamamlıyor olsa da bu süreçler silsilesine zihnimizde asla eşanlı yer veremeyiz. dolayısıyla algılama yetilerimiz de pek basit olgular karşısında bile sınırlıdır. tek insanın yazgısı anlamlı olabilir, birkaç yüz kişininki az da olsa yine anlamlı olabilir; ama binlerce, milyonlarca insanın öyküsü, sözcüğün geçerli hiçbir anlamıyla asla anlam taşımaz.

kemal bey

vedat türkali

unutamadığım birçok acılı anım vardır çocukluk günlerimden. ilkokul üçüncü sınıfta, bozkurt okulunda okuyorum. mahallemde oyunlardan eksik olmuyorum ama okulda, durumu bizden iyi sayılan çocukların yanında ürkek, çekingenim.

bir gün bahçede, başöğretmen kemal bey, daha çok varlıklı kesimin çocukları toplanmış çevresine, ortadaki bir tarha çiçek dikiyorlar. koşup oynayanlar var bahçede. biz birkaç gariban da bir kıyıya sığınmış, güneşleniyoruz. birden arkamdan bir saldırıyla, sille tekme yere düştüm. neye uğradığımı anlayamamıştım! başöğretmen kemal bey'di. sille tekme beni bir güzel dövüp hırsını alarak ağacın dibine iteledikten sonra çiçek dikimine döndü gene!

sonradan öğrendik ki, koşanlardan biri mi çarpmış, nedir; bir kız arkasından itilip fidanların üstüne düşürülmüş. o da beni göstermiş niyeyse? "öğrendik" diyorum; çünkü ben utancımdan kimsenin yüzüne bakamıyorum. mahalledeki çocuklar gelip olayı da, nedenini de bizim eve anlatmışlar, öyle öğrendim. okula gelip başöğretmene çıktı babam. ne olacaktı ki?

sosyal durumu kılık kıyafetinden belli babama o herifin bakışını da hiç unutmam.

4.02.2012

arabadakiler

patrick white

erkekler, yol gösterilmezse, ne istediklerini bilmezler.

birbirlerinin alışkanlıklarına saygı duymayan iki insan bir arada yaşayamaz.

hakikat, namuslu bir insanın içgüdüyle bildiği bir şeydir.

dostluk iki bıçak gibidir. ikisini sürttüğünüzde birbirlerini bilerler; ama çoğu zaman da biri kayıp bir parmağı keser.

yatışılmayacak bir gece de gelir. inanç, testere tozu gibi dökülür güçlü kalanlardan.

kopma noktasına gelince erkekler çok, çok insafsızdır.

dünyevi sevgi tanrısal duygudaşlığın en soluk kopyası bile değildir.

sır yok. ılımlı olmak bir sır değil. yalnızlık bir sır değil. gerçek yalnızlık ancak ılımlılıkla mümkündür. huzursuz bir ruh en iyi şekilde hazırlanmış bir zihinde bile şaşkınlık yaratabilir.

3.02.2012

ilhan berk

salah birsel

ilhan berk iplik gibi ipince bir şeydir. ayak ayak üstüne attığı vakit ayakları kadınların saç örgüsü gibi birbirine dolanır. upuzun boyu üstünde küçük bir kavunu andıran bir başı vardır. cennet bahçesi'nin o lime lime hasır koltuklarına oturur oturmaz da ilk "harika!" sözünü bağışlar. ilhan, "harika"larını kendine takılanlar olduğu zaman da bol bol kullanmaktan kaçınmaz. salah birsel'den, bir kez virginia woolf'un "deniz fenerine yolculuk" adlı kitabını almıştır. iki gün sonra kitabı getirince birsel sorar:

"nasıl buldun?"

- beğenmedim.

"sen okumamışsındır onu."

- benim için önemli değil.

birsel kitabın sayfalarını karıştırır gibi yapar:

"sen bu kitabı okumadın. içinde yaprakları açılmamış 8 sayfa vardı. olduğu gibi duruyor."

ilhan çılgınca gülmeye başlar:

- harika! harika!

birsel hınzırlığını biraz daha ileri götürür:

"yahu sen bu kitabı eline bile almamışsın. çünkü sana söylediğim de doğru değil. kitabın sayfaları açık."

ilhan, voleybol topu gibi yerinde zıplar:

- harika! harika!

ilhan budur. her güzel şeye tutulur, onun ardından gitmeye kalkışır. hayranlık onun sözlüğünde yaşamak anlamına gelir. soyadı yasasından sonra nurullah berk'in soyadını kullanmaya başlamıştır. bu değiştirme bir kez ilhan'ın işine yarar ve tan gazetesi'ne götürdüğü bir yazı nurullah berk'in sanılıp yayımlanır. ama ilhan yazısının parasını almak için gazeteye gittiği vakit durum anlaşılır. ilhan'ın yazısı da bir daha o gazeteye giremez. bu yanılgıya yol açan, ilhan'ın o sıralar -bu tutumu 1953'lere değin sürmüştür- adının başına bir de büyük "n" harfi oturtmasıdır. yoo.. n'nin bu kez nurullah berk'le bir ilgisi yoktur. bu, ilhan'ın eski adı niyazi'den kalma bir şeydir.

ilhan'ın harikalarına en çok fahir onger biter. zamanla o da hoşuna giden şeyler karşısında kıkıh kıh kıkıh gülüp, "harika!" demeye başlamıştır. fahir, ilhan'ın şiirlerini de çok sever. 1946 yılının nisanında "bugünkü şiirimiz" adlı güldestesini yayımladığı vakit, orada onun için "büyük şiirin kapısını zorluyor." diyecektir. ama birsel bu yargı karşısında "büyük şiirin kapısını zorluyorsa, içeri giremediği içindir." demek acımasızlığını gösterecek, fahir de buna yine "harika! harika!" diyerek katıla katıla gülecektir.

komünist

vedat türkali

hoca islamın şartını sormuş, "ikidir" demiş köylü; "köylüler çalışır, şehirliler yer!"

yakaladıkları balığın dişi mi erkek mi olduğunu tartışmaya tutuşmuş birileri. anlaşamayınca balıkçıya sormuşlar; o da bir şey diyememiş. karşıki paşa konağının aşçıbaşısını salık vermiş; "çok balık pişiriyor; bilirse o bilir." demiş. gittikleri aşçıbaşı da içinden çıkamayınca, "paşa hazretlerine soralım!" demiş. "paşa balıktan anlar mı?" demişler. "o da ağnamaz emme, onun dedüğü dedüktür." demiş.

çok ağır bir boğaz iltihabı geçirdim akşehir'de o yıl. bir acemi doktorun, kaslardan yapılacak "prontozil" adlı iğneyi damardan yapmasıyla komaya girdim. konya'daki asker hastanesi'ne gittiğimde, uzman doktor, "hayatta kaldığına şükret!" dedi, olayı duyunca. kesinlikle damardan yapılmazmış o iğne. iki ay hava değişimi verdiler.

"kapitalist, kendisinin asılacağı ipi satan adamdır."

ünlü fıkra gelir aklıma: kendini yem sanıp tavuk görünce kaçacak yer arayan adamı iyileştirmişler. taburcu olurken "iyileştim doktor, demiş. ben biliyorum yem olmadığımı da, tavuk da biliyor mu acaba?"

gerçek vatanseverler vatan haini sayılıp sırasında öldürülüyor, ülkemizi yabancılara, amerikalılara haraç mezat devredenler vatansever diye dolaşıyor bugün türkiyemizde.

iktidara ulaşmanın biçimini -demokratik seçim yolu da içinde-, her ülkenin kendi tarihsel koşulları belirler. çıkış biçimi özgün fidel castro, halkınca bağrına bastırıldığı için başarmıştır. başına ödül konarak aranırken dağda kendini yakalayınca adını söylememesi için uyarıp kurtulmasını sağlayan yüzbaşı, salt kendinin değil, küba halkının da isteğini yerine getirmişti. aynı yolun simge kahramanı che guevara, halkını kazanamadığı bolivya dağlarında, emperyalist güçlere en aşağılık pazarlıkla satılmıştır. yiğit bireyleri, yanlarına alarak savaştıkları yığınlar değerlendirir.

yıkılıp giden hiçbir sınıfın diretmeden boynunu ipe uzattığını tarih yazmıyor. tarihin en karanlık egemen sınıfı, kapitalist emperyalizm, "benden sonra tufan!" kafasıyla insanlığı bir anda yok edebilecek nükleer silah gücüyle donanımlı bugün.

beyaz saray'ın ünlü teorisyeni, polonyalı brzezinsky, "dünyamızı tehdit eden en büyük tehlike milliyetçilik duygularıdır." sözünü boşuna söylemiyor demek.

2.02.2012

giz menekşesi

azer yaran



hayatı bir gürültünün içinden yeniden yaratmaktır şiir
değil söz demlemek mutluluğun kanatlarında

dertlenme geçmişin kiri ve acısıyla
gelecek gün biriken güçle yaşanacaktır

şiirim çocukların perçemlerini tarıyor
kadınlar sevdim ırmaklarca
sonsuz bir sürgünde savruluyorum
kopan uçurtmayım rüzgarda

büyük ırmaklara yöneliyor su
üç denizin tuzlu mavisinde
kaynak yalımıyla dile geliyor ülke
-eğer olmasaydı-
hiçbir atmosfer ve
coğrafya hünerinin dolduramayacağı
özgü kara, özgü gök
dalgadaki ayar öfkedeki sükun
bu yarar aydınlıktaki

diyorlar ki, basmaya toprak yok
bilmeye bilgi, izlemeye dava, çiçeklenmeye uzam
diyorlar ki, yazmaya dil, sevmeye insan, yanmaya aşk yok
belemeye umut, istinada tarih
ve yoldaşlığa tanrı

kalbim zamanın kanlı bohçasında
kalbim kraterlerin arz merkezindedir

binebildiğimiz soylu at -bizimdir
sevebildiğimiz güzel kadın -bizim
diyebildiğimiz yüksek şiir -bizimdir

"tiranlar ozanı anlamazlar
anladıkları zaman, yaşatmazlar"
(andrey voznesenski)

çağdaş ozanlar gönül indirmezler
kuşlardan düşleri ötedir
çağın en erimiyle bilgilenmişlerdir
bilgiyi bilirler bizi bilmezler

1.02.2012

hayat ve edebiyat

panait istrati

insanlar sadece ortak olan yıkımlara karşı duyarlıdır.

yaşamın, hatta en aşağılık yaşamın temel direği iyilik yapma arzusu, eli açıklık, bir ülkü ardında koşma eğilimidir. oysa düştür bütün bunlar. zavallı insanlık makinesi düş kurmayı bir yana bırakıp yaşamaya başladığı an her şey allak bullak olur, çatırdar, laçkalaşır ve daha dün köşe başında öpüşenlerin birbirlerinin suratlarına tükürdüğü görülür. çünkü şiir ile lağım yan yanadır. çünkü düş, yaşamın karşıtlıkları arasında sıkışıp kalmıştır. toplum dediğimiz makine azıcık yakıtla çalışır; ama hiç kimse onu en kusursuz biçimde işletemez.

edebiyat tek başına yeterli değildir; başımızı döndürdüğü için, çoğu kez, gerçekten bilgi edinmemizi engeller. kuş için kanat neyse zihnimiz için de edebiyat odur; ama kuşun hiç şaşmadan uçabilmesi, kanatlarına değil, yanılmayan bakışlarına bağlıdır. şiir, bir saatlik dingin ezgidir ve ben, yeryüzünün bütün güzelliklerini, sanatın bütün inceliklerini, sevilebilecek her şeyi şiirde bulurum. ama ne yazık ki, türkü çağırdıktan sonra, yaşamak gerekir. yaşamaksa yaşamla boğuşmak demektir.

bir amacım yok. kendi yasama göre yaşıyor, karnımı doyurmak için pek az; kafamı, gönlümü doyurmak içinse çok şey istiyorum. edebiyatı ve güzel sanatları sevmek, dünyanın güzelliklerinden yararlanmak, insanları ezenler arasına katılmamak, dolayısıyla maddi açıdan en azla yetinmek; haksızlık etmeden, kardeşçe yaşamak, iyi bir dost bulup sevmek, çevresine elinden geldiğince iyilik etmektir önemli olan.