14.02.2010

simgeler kitabı

alciatus



bilge adamın ilk zaferi, insanın ne olduğunu bilmesidir

zor ya da hızlı, sen duraksama hiçbir işte

aşk besler, gerçeklik ise dünyaya salar

sustu mu, farkı yoktur akılsızın akıllıdan
dili ve sesidir onun budalalığını ele veren

iki başlı ianus, bilirsin geçmişte olanları
gelecekte olacakları, önündeymiş gibi görürsün
arkandaki yapmacıklı yüzleri
neden seni bu kadar çok gözlü, bu kadar çok yüzlü betimliyorlar
sakıngan bir insan olduğunu gösteriyor olmasın bu şeklin

ne fazla aceleci ol, ne de aşırı oyalan

üstün bir gücü var birinin, diğerinin pırıl pırıl keskin zekası
yine de yapamazlar birbirlerinin yardımı olmadan
bir araya geldi mi bu ikisi, zafer kesin
zeka ve güç kaldılar mı tek başına, sendeletir adamı

ah, güzel şeyler neden kolayca gelmez insanın başına

umutları kaysın, arkalarına düşsün istemez insanlar
önde olanın daha iyi olduğuna inanırlar

yüreği sağlam olan toplar değerli armağanları

hemen güvenme, kuralsızca hüküm sürene
hayallerine kapılıp doludizgin gidene

pek çok kral kaderin tekerleğiyle yükselir
yıldızlara, gençlik hırsına kapılıp gider
büyük belalar açtıktan sonra insan soyuna
bütün katliamlarının cezasını öderler en sonunda

kara gecenin gölgesini kimse ışığa çeviremez

11.02.2010

the curious case of benjamin button

david fincher

bizi neyin beklediğini asla bilemeyiz.

huzurevine insanlar gelir ve giderdi. birinin gittiğini her zaman anlardınız. evde bir sessizlik olurdu. büyümek için harika bir yerdi. hayatın tüm tutarsızlıklarını bir yana bırakmış insanlarla beraberdim. sadece hava durumunu, banyonun sıcaklığını ve gün batımını merak ederlerdi. her ölenin yerine bir başkası gelirdi.

bazen en az hatırladığımız insanların üzerimizde büyük etkisinin olması çok tuhaf bir şey.

piyanoyu ne kadar iyi çaldığın değil, çalarken nasıl hissettiğin önemlidir.

kimsenin başka bir şey söylemesine izin verme; ne yapman gerekiyorsa onu yap.

sevdiğimiz insanları kaybetmemiz gerekir. bizim için ne kadar değerli olduklarını başka nasıl anlayabiliriz ki?

sevdiğiniz insanların, kimsenin onlara zarar veremeyeceği yataklarında uyuduğunu bilmek, huzur verici; hatta rahatlatıcı bir şeydir.

olaylar karşısında son derece kızabilirsin. küfredebilir, kadere lanet okuyabilirsin ama yolun sonuna geldiğinde her şeyi bırakmak zorundasın.

eve dönmek çok tuhaf. aynı gözüküyor, aynı kokuyor, aynı hissettiriyor. değişenin kendiniz olduğunu fark ediyorsunuz.

hayatımızı fırsatlar belirler. hatta kaçırdığımız fırsatlar da.

tek gözüm görmüyor, ağır işitiyorum. birdenbire sallanmaya başlıyorum. ne düşündüğümü sürekli unutuyorum ama biliyor musun? tanrı, hayatta olduğum için ne kadar şanslı olduğumu hatırlatıp duruyor.

hayatımdaki en mutlu anlardan biriydi. çok fazla mobilya almadık. salonda piknikler yaptık. ne zaman istersek o zaman yemek yedik. istediğimiz zaman bütün gece uyumadık. asla rutin bir hayat yaşamayıp aynı saatte yatıp kalkmayacağımıza ant içmiştik. o yatağın üzerinde yaşadık.

bir daha asla kendime acımayacağıma söz veriyorum.

tatlım, eninde sonunda hepimizin altı bağlanır.

bazı insanlar, nehir kıyısında oturmak için doğar. bazılarına yıldırım çarpar. bazılarında müzik kulağı vardır. bazıları sanatçıdır. bazıları yüzer. bazıları düğmelerden anlar. bazıları shakespeare'i bilir. bazıları annedir. ve bazıları, dans eder.

hiçbir şey sonsuza dek sürmez. bazı şeyler asla unutulmaz. bazı şeyleri unutmak iyidir.

"doğum günün kutlu olsun. sana iyi geceler öpücüğü verebilmek isterdim. ilk gününde seni okula götürebilmek isterdim. orada olup sana piyano çalmayı öğretebilmek isterdim. bir oğlanla flört etmemeni söyleyebilmek isterdim. kalbin kırıldığında sana sarılabilmek isterdim. baban olabilmek isterdim. yaptığım hiçbir şey bunun yerini tutamaz."

hiçbir şey için asla çok geç değildir ya da benim durumumda, istediğin kişi olmak için çok erken değil. zaman sınırı yoktur, istediğin zaman başlayabilirsin. değişebilir ya da aynı kalabilirsin. bunun bir kuralı yoktur. en iyisini ya da en kötüsünü yapabiliriz. umarım, sen en iyisini yaparsın. umarım, seni şaşırtacak şeyler yaşarsın. umarım, daha önce hiç hissetmediğin şeyler hissedersin. umarım, değişik bakış açıları olan insanlarla tanışırsın. umarım, gurur duyacağın bir hayatın olur. öyle olmadığını anlarsan umarım, en baştan başlayacak gücü kendinde bulursun.

yaratıcılık

cemil meriç

kaldı ki konuya damdan düşer gibi girmez bergson. bu parça da bir bütünün kolu veya kanadı. güzel olan o bütün. devam edelim:

"hayatın manası ne, niçin yaratıldık? bu konular üzerinde kafa patlatan filozoflar şu noktaya dikkat etmemişler: hayat, kendisi söylüyor bize niçin yaratıldığımızı, hedefe varıp varmadığımızı açıkça belirtiyor. mutluluk duyuyorsak vardık hedefe, haz demiyorum. haz bir tuzak. canlı varlık hayatını devam ettirsin diye böyle bir oyun icat etmiş, böyle bir yem bulmuş tabiat. haz, hayatın hangi yöne atılması gerektiğini bildirmez. oysa mutluluk daima bir fethin, bir zaferin, bir galibiyetin belirtisidir. hayat yeni bir başarı sağlamıştır. her mutlulukta bir zafer havası var. nerede mutluluk varsa, mutlaka bir ibda ("creation") var orada. ibda ne kadar zenginse mutluluk o kadar derin. çocuğunu seyreden anne, mutluluk duyar; onu et ve ruh olarak yarattığını bildiği için duyar bu mutluluğu. servet ve itibar mutluluk vermez insana, bir takım hazlar sağlar. düşüncesine biçim veren sanatçının, yeni bir keşif, yeni bir icat sağlayan bilginin duyduğu mutluluğu düşünelim. size bu adamların şöhret için çalıştıklarını, duydukları büyük mutluluğun uyandırdıkları hayranlıktan ileri geldiğini söyleyecekler. büyük hata! insan başarısından şüphe ettiği ölçüde övülmek ister, pohpohlanmak ister. gururun temelinde mahviyet vardır. emin olmak için takdir bekler sanatçı. vaktinden evvel doğan çocuğu pamuklara sararlar; sanatçı da eserinin hayatiyetinden şüphe ettiği için sıcak bir hayranlıkla sarıp sarmalamak ister onu. yaşayan, yaşayacak olan bir eser halk ettiğine inanan kimse metihleri ne yapsın? şöhret vız gelir ona. vız gelir, çünkü tanrısal bir mutluluk duymaktadır. demek her alanda hayatın gayesi: yaratış. insanın kendi kendini yaratması, kendini aşan bir varlık yaratması dünyadaki zenginliklere her an bir yenisini katması.."

10.02.2010

decameron

giovanni boccaccio

kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.

en süslü, en cicili, en alacalı giysiyi sırtına geçiren, herkesten daha çok saygınlık kazandığını sanıyor. bilmiyor ki, bu giysiler pekala bir eşeğe yaraşır; ama saygınlık kazandırmaz eşeğe.

bilgelik insanın ruhundadır.

paraya gereksinme duyan insan, insana gereksinme duyan paradan iyidir.

bizi tehlikelerin kucağına atan kusurların başında öfke gelir. öfke, üzüntüden kaynaklanan ani, ölçüsüz bir davranıştır. aklımızı başımızdan alır, ruhumuzun gözlerini perdeler, içimizi kızgınlık ateşiyle tutuşturur.

gençler kendilerine benzeyen şeyleri severler.

kurala bağlanmayan hiçbir şey uzun ömürlü olmaz.

ölüme yol açan, silahın kendisi değil, kullananın kötülüğüdür.

insanların akıllarını, erdemlerini dışavurmaları budalalıklarını, kusurlarını ortaya dökmekten daha zor olmasaydı, birçok kişinin de dilini tutmasına gerek kalmazdı.

namus bilgeliğin en önemli hazinesidir.

sevda yasaları öteki yasalardan daha güçlüdür.

dostluk kutsal bir şeydir. yalnızca saygı duymak yetmez, sürekli övülmesi gerekir. çünkü yüceliğin, dürüstlüğün anası, değer bilmenin, iyilik yapmanın bacısı, kinin, nekesliğin düşmanıdır dostluk. kişisel çıkarları bir yana itip istemeye gerek bırakmadan yararlanabileceği şeyden başkasını yararlandırır.

yaşasın sevda, yerin dibine batsın kıskançlık!

turkuaz yağmur

lale müldür


beyaz bir melek
beyaz kanatlarının
tüyleri bende kalmış
turkuaz bir yağmur altında
üşüyor biraz
bilmiyor ne olacağını
bilmiyor benim hayatımı
ona yatıracağımı
şimdiye dek yatırdığım gibi
çocuğum laurent gibi
o ki hiçbir şey değil
turkuaz bir yağmur altında

hava bugün biraz turkuaz
biraz orgazm sonrası
kollarımı çok beğeniyorum, sen?
biz hurma yerken yağmur yağacak
biz kestane yerken kar yağacak
bütün ihtimalleri düşünüyorum
sonuç fark etmiyor
anlamıyor musun
ben sana resmen aşığım

9.02.2010

sermaye sınıfı

jack london

dünyanın doğal kaynaklarıyla, makineler de icat edilmişken, akılcı bir üretim ve dağıtım organizasyonu ve israfın benzer bir akılcılıkla önlenmesiyle, becerikli işçiler herkesi doyurmak, giydirmek, barındırmak, eğitmek ve herkese makul ölçüde yaşam lüksü sağlamak için, günde iki ya da üç saatten fazla çalışmak zorunda kalmayacaktır. maddi yokluklar ve perişanlık, ölesiye çalışan çocuklar, hayvan gibi yaşayıp ölen erkekler, kadınlar ve bebekler kalmayacaktır. sadece maddeye değil, makinelere de hakim olunacaktır. öyle bir günde, bugünün açlık güdüsünden daha iyi ve soylu bir güdü ortaya çıkacaktır. hiçbir erkek, kadın ya da çocuk boş midesinin etkisiyle hareket etmeyecektir. tersine, heceleme yarışmasındaki bir çocuk, oyun oynayan oğlan ve kızlar, yasalar bulan bilimciler, o yasaları uygulayan buluşçular, kanvas boyayıp kile şekil veren sanatçılar ve heykeltıraşlar, insanlığa şarkılar ve devlet yönetimiyle hizmet veren şair ve devlet adamları gibi hareket edeceklerdir. bu durumdaki bir toplumun ruhsal, entelektüel ve sanatsal yükselişi muazzam olacaktır. insan dünyası dev bir dalgayla ilerilere atılacaktır.

sermaye sınıfına tanınan fırsat buydu işte. sadece, bu kadar kör ve açgözlü olmamak, daha akılcı bir yönetim sergilemek gerekliydi. insan ırkı için harika bir dönem mümkün olmuştu. ama sermaye sınıfı başaramadı. uygarlığımızı mezbahaya çevirdi. sermaye sınıfı suçunu inkar edemez. fırsatın farkındaydı. akıllı adamlar, araştırmacılar ve bilimciler bu fırsatı haber vermişlerdi. söyledikleri her şey kitaplardadır bugün; kanıtların hepsi fırsatın varlığını doğruluyor. ama sermaye sınıfı dinlemedi. fazlasıyla açgözlüydü. meclislerimizde, bugün yaptığı gibi utanmazca diklenip çocukları ve bebekleri ölesiye çalıştırmadan kar elde edilemeyeceğini bildirdi. vicdanını tatlı idealler ve güzel ahlaki değerlerle avutarak, insanlığın çilesinin, sefaletinin artarak sürmesine izin verdi. kısacası, sermaye sınıfı elindeki fırsattan yararlanamadı.

sermaye sınıfı bugün devrimin tehdidine karşı, geçmişte tanrı'nın sunduğu fırsata karşı olduğu gibi kördür. durumun nasıl tehlikede olduğunu göremiyor, devrimin gücünü ve nelere gebe olduğunu göremiyor. kendi rahat yolunda ilerleyip tatlı idealler ve güzel ahlaki değerler uydurup aşağılıkça maddi çıkarlar peşinde koşuyor.

geçmişteki hiçbir devrik yönetici ya da sınıf, onu alaşağı eden devrimi değerlendirememiştir; bugünün sermaye sınıfı da değerlendiremiyor. uzlaşmaya gitmek, barışçıl davranışlar göstermek, işçi sınıfının üzerindeki bazı sert baskıları kaldırarak yaşam koşullarını rahatlatmak yerine, işçi sınıfını kendine düşman ediyor ve onu devrime yönlendiriyor.

sermaye sınıfı o kadar kördür ki, yaşam koşullarını iyileştirmek yerine, kötüleştirmek için elinden geleni yapar. sermaye sınıfı temiz, soylu ve canlı olan hiçbir şey sunmaz.

düşmanlık hiçbir zaman devrimi bastıramamıştır ve sermaye sınıfının sunduğu tek şey düşmanlıktır.

sermaye sınıfı suçlu bulunmuştur. yönetimde başarısız olmuştur ve yönetim ondan alınacaktır.

8.02.2010

asıl adalet

paul eluard


insanlarda tek sıcak kanun
üzümden şarap yapmaları
kömürden ateş yapmaları
öpücüklerden insan yapmalarıdır

insanlarda tek zorlu kanun
tekmil harplere, sefaletlere rağmen
kendilerini ayakta tutmaları
ölüme rağmen yaşamalarıdır

insanlarda tek güzel kanun
suyu ışık yapmaları
hayali gerçek yapmaları
düşmanı kardeş yapmalarıdır

hep var olan kanunlardır bunlar
bir çocukcağızın ta yüreğinden başlar
yayılır, genişler, uzar gider
ta akla kadar

7.02.2010

rudolf born

paul auster

onun elini ilk kez 1967 baharında sıktım. o tarihte columbia'nın ikinci sınıfında, kitaplara meraklı ve günün birinde kendime şair diyebilecek kadar iyi şiir yazacağına inanan -ya da vehmeden- toy bir yeniyetmeydim; çok şiir okuduğum için onun adaşına dante'nin cehenneminde, inferno'nun 28. kıtasının son dizelerinde gezinen bir ölü olarak rastlamıştım. kesik başını saçlarından tutup fener gibi bir öne bir arkaya sallayarak taşıyan, provenceli 12. yüzyıl şairi bertran de born -hiç kuşkusuz, kitap uzunluğundaki o sanrılar ve işkenceler katalogunun en sakil görüntülerinden biriydi o. dante, de born'un yazdıklarının ateşli bir savunucusuydu; ama de born, prens henry'yi babası kral ii. henry'ye karşı isyana kışkırttığı, baba ile oğulun arasına ikilik sokarak onları birbirine düşman ettiği için, dante de onu sonsuz lanete mahkum etmişti. dante'nin verdiği incelikli ceza, de born'u kendisinden koparmaktı. işte o yüzden, kafası kopuk beden, yeraltı dünyasında feryat figan ederek floransalı gezgine kendi çektiğinden daha büyük eza olup olamayacağını soruyordu.

belediye başkanı

cevdet kudret

belediye başkanı uzun boylu, geniş omuzlu, iri yarı bir adam. şimdiye kadar hiçbir işte acele ettiği, telaşlandığı görülmemiş. susuzluktan içi kavrulsa, bardağa yine elini ağır ağır uzatır; okumak için sabahleyin eline bir gazete aldı mıydı, bitirmesi akşamı bulur, yavaş yavaş, sindire sindire okur. sözün kısası onun vücudu, kafası, her şeyi gayet ağır işler.

süleyman işi anlatırken, ellerini göbeğinin üstünde kavuşturup bir buda heykeli gibi hiç kımıldamadan dinledi; genç adam, "bu iş için belediyenin yardım edip edemeyeceğini" sorduğu zaman, "olabilir" diye cevap verdi.

"yani, 'eder' mi demek istiyorsunuz?"

"olasıdır."

süleyman sözünü tamamladı:

"bize, bu işe elverişli bir yer, bir yapı vermenizi rica ediyoruz."

adam yine aynı durgunlukla cevap verdi:

"hele bir düşünelim.. inceleyelim!"

"eğer uygun görülürse verebilirsiniz değil mi?"

"yönetim kurulu'na arz edeceğim, o verebilir."

"sonucu öğrenmek için sizi tekrar ne zaman rahatsız edeyim?"

"estağfurullah. 15 gün sonra teşrif buyurun."

"15 gün sonra mutlaka belli olur değil mi?"

"herhalde."

"yönetim kurulu bu işi önemli görür mü dersiniz?"

"umarım."

"size göre, acaba kurulun çoğunluğu 'verilsin' mi der, yoksa 'verilmesin' mi?"

"o da olabilir, öbürü de."

süleyman, kesin hiçbir söz alamadan ayrıldı.

***

ikinci gidişinde, adam delikanlının yüzüne baktı, baktı:

"sizin bir işiniz vardı ya.. neydi?" dedi.

"yurt işi için rahatsız ediyorum. '15 gün sonra gelin' demiştiniz."

adam düşünmeye başladı:

"yurt işi.. yurt işi.. afedersiniz, hatırlayamadım. o kadar çok iş var ki.." masasının üstündeki kağıt yığınını gösterdi. "şunlara bakın. hepsi iş, hepsi iş.. insan hangisinden başlayacağını şaşırıyor. kimisini yapıyor, kimisini de işte böyle unutuyor. şunu bir daha anlatır mısınız, beyciğim? 'yurt işi' demiştiniz değil mi?"

"öğrenci yurdu."

"öğrenci yurdu. şuraya yazayım da, bir daha unutmayayım." (yazar) "evet.. sizi dinliyorum."

süleyman yeni baştan anlattı. adam hepsini dikkatle yazdı; kağıdı, masanın üstünde dağ gibi yığılı duran öbür kağıtların arasına koydu.

"artık hiç merak etmeyin. mademki bir kere yazıya geçti, unutulmak tehlikesi kalmadı demektir. zaten, kalem kağıt varken belleğe güvenmek yanlış."

süleyman ayrılacağı sırada sordu:

"bir daha ne zaman geleyim?"

"15-20 gün sonra."

"15 mi, 20 mi?"

"ikisi de olabilir. ama 20 daha iyi. ne kadar geç olursa o kadar garantili. ben de o zamana kadar yönetim kurulu'nu ancak toplayabilirim. baksanıza, iş, iş, iş!"

***

20 gün sonra süleyman bir daha gitti. belediye başkanı onu görünce:

"haaa" dedi, "geçen defa bir kağıda yazmıştık değil mi? mademki yazıya geçti, artık hiç merak etmeyin. yalnız, o kağıdı bulmak gerek." (önündeki kağıt yığınını karıştırmaya başladı) "insan kağıt devrine girince kafasını bir kenara bırakmalı. artık belleğin hiç gereği yok. sizin işi yazdığımı hatırlamam bile anlamsız. ne yapılacaksa bir yere yazarsın, sonra o yazıyı arar, bulur, yaparsın." (önündeki kağıtların arasından rastgele birini alır) "bu muydu acaba?" (okur):

"setenönü mahallesinde iki aydan beri çöpçü uğramadığından, sokaklara dökülen çöpler yolları tıkamış, bunların çıkardığı pis kokular, o civarda oturanları rahatsız etmeye başlamıştır. halkın şikayet ettiği şeyin gerçek olup olmadığı yerinde incelenecek; eğer gerçekse adı geçen mahalleye hangi çöpçünün baktığı ve iki aydan beri görevini niçin yapmadığı araştırılacaktır."

(başını kaldırıp sordu) "sizin iş bu muydu?"

"hayır."

"şu mu acaba?" (başka bir kağıdı okur):

"gülük mahallesindeki büyük çeşmenin yalağı tıkanmıştır; taşan sular, sokak aralarındaki toprak yolları bataklık haline getirdiğinden, yalağın tamiri için gereken.."

süleyman, sözü edilen işin ne olduğunu, yazıyı sonuna kadar okumadan bir türlü anlayamayan adamın kocaman kafasına gülümseyerek baktı ve sözünü kesti:

"o da değil."

belediye başkanı başını kaldırıp şaşkınlıkla sordu:

"nerden anladınız? daha hepsini okumadım ki. insan iyice araştırmadan hiçbir şey hakkında hüküm vermemelidir."

"bizim işin çeşme yalağı ile ilgisi yok."

"peki öyleyse. bırakalım onu bir yana." (başka bir kağıt alır) "ya şu olmasın?" (okur):

"kale önündeki helaların.."

"değil, o da değil!"

belediye başkanı daha büyük bir şaşkınlıkla sordu:

"bunu nasıl anladınız? daha okumadım bile.."

"baksanıza, heladan söz ediyor."

"hela mı? öyle ya.. hela.. demek ki bu da değil." (başka bir kağıt alır) "belki şudur." (okur):

"mezbahanın.."

"hayır, hayır."

"peki, ne idi sizin iş?"

"öğrenci yurdu."

adam, kağıt yığınını karıştırmaya başladı:

"öğrenci yurdu, öğrenci yurdu.. yok.. bulamıyorum." (odacıyı çağırdı):

"baksana buraya! şunların arasında bir kağıt olacaktı, sakın atmış olmayasın."

"atmadım, beyim."

"iyi düşün. masayı temizlerken filan.. sakın gereksiz sanıp da.."

"atmadım."

"belki pencereyi açık bırakmışsındır da.. rüzgar.."

"bırakmadım."

"ee, nereye gitti be kuzum? şeytanlar götürmedi ya? bunların arasına koymuştum."

"yine ordadır beyim. masada kağıt çok."

"fesüphanallah!" (süleyman'a sordu):

"ne işiydi?"

"öğrenci yurdu."

yine kağıtları rastgele karıştırmaya başladı:

"öğrenci yurdu, öğrenci yurdu, öğrenci yurdu.. yok.. kimbilir nereye karıştı. o kadar çok iş var ki.. bunların hepsini sadece okumak için bile insanın ömrü yetişmez. öğrenci yurdu, öğrenci yurdu.. bulamıyorum.. ne yapalım, sağlık olsun." (önüne beyaz bir kağıt çekti.) "şunu anlatın da yeniden yazayım."

süleyman ricasını yeni baştan anlattı. belediye başkanı hepsini dikkatle yazdı, sonra bunu yine önündeki kağıt yığınının üstüne koydu:

"bakın" dedi, "sizinkini en üste koydum. artık merak edecek hiçbir şey kalmadı. bir işin iki defa yazıya geçmesi, o derece sağlama bağlanması demektir."

süleyman tekrar ne zaman gelmesi gerektiğini sordu, adam:

"25 gün sonra" dedi. "o zamana kadar herhalde olur. öyle sanıyorum."

süleyman çıktı.

6.02.2010

yenişehir'de bir öğle vakti

sevgi soysal

düzenle bütün bağlarını koparabildiğin zaman, ki bu cesaret ister, bu cesareti gösterebildikten sonra karanlıktan korkmayan biri olursun.

hep iyi şeyler giymeli insan. alain delon bir zamanlar garsonmuş. yakışıklılığı, güzel giyimi, tabii bir de kurnazlığı sayesinde filmcinin birinin gözüne çarpmış; yakışıklılık hiç olmazsa piyango bileti gibi zengin ediverir insanı; o da olmazsa kız tavlarsın, gönlünü hoş edersin; ama süklüm püklüm, odacı kılığında dolaşmak, çuval çuval patatesleri, soğanları eve yığmak iç karartıcı, bezdirici bir hayattan başka ne getirir?

her iyi ailenin gizleri vardır.

suçlular unutulmaz, cezalar hiç unutulmaz; unutkanlık düzeltici, yapıcı değildir. affetmek sağlıksızdır. mikroplara karşı ilaç kullanmamak, kanayan yaraya tentürdiyot dökmemek  gibi bir şeydir affetmek. uygar insan affetmez ve unutmaz. uygar insan cezalandırır; affetmek ve unutmak barbarlık, ilkelliktir.

bir garsonun koşması; savrukluk, kabalık, işini bilmeme belirtisidir.

zimmetine para geçirmek, bir memurun alacağı en doğru tavırdır. devlet, sürekli olarak biz vatandaşların parasını zimmetine geçirmiyor mu? bunu sezen ve gören biri, devletten, şundan bundan gasp etmiş olduğu paranın pek ufak bir kısmını, aslında hakkını, kendi hakkı olmasa bile birçok insanın hakkını geri almış, fena mı?

işe yaramaz boş insanlar böyledir: sokaktan bir cankurtaran ya da itfaiye arabası geçmeyegörsün, hemen durup bakarlar. bir yerde bir kanalizasyon çukuru mu açıldı, başına üşüşüp seyrederler. bir kazma makinesi yol mu açıyor, saatlerce bekleşirler çevresinde. çünkü yoktur önemli bir işleri, bir hedefleri yoktur. her şey, bütün olaylar dışlarındadır. seyircisidirler her şeyin, yapılan yolların, yanan evlerin ve para kazanan insanların.

her şeyin iyisini sevmeli. insan dediğin, yapabileceğinin en iyisine layık görmeli kendini.

adam kısmı bir şeyi gözüne almadı mı hiçbir şeycik olmaz. can dediğin bir kez çıkar. ama canı göze aldın mı hep karşılığını alırsın. canın bir defacık gider ama, canını göze alan hep karlı çıkar. ya sermayen olacak ya da gözünü kırpmadan öne süreceksin canını. bunun dışında hayat boyu uşaklık var.

pencere

immanuel kant: el, akıldaki bir penceredir.

adam smith: bir fabrikada "hayatı birkaç basit işlemi yerine getirmekle geçiren bir insan, genel olarak insanın yaratılışının izin verebileceği ölçüde aptal ve cahil birine dönüşür.

diderot: binlerce kişi arasında, kullandıkları makineyi ya da aleti ve ürettikleri şeyleri açıklıkla anlatacak bir düzine adam bulunursa insan kendini şanslı saymalıdır.

hannah arendt: konuşmanın ve eylemin olmadığı bir hayat, dünya karşısında kelimenin gerçek anlamıyla ölüdür.

la boetie: pek çok insan, pek çok köy, pek çok şehir, pek çok ülke bazen tek bir tiranın yönetiminden ıstırap çeker; oysa bu tiranın, onların kendisine verdiği güçten başka bir gücü yoktur ve bu tiran, onlar kendisiyle çatışmak yerine katlanmayı tercih ettiği sürece onlara hiçbir zarar vermez.

william edwards deming: en önemli şeyler ölçülemez.

norbert elias: "utanma" dediğimiz sıkıntı hali büyük ölçüde başkalarının görüşüne kapalıdır. asla doğrudan şekilde gürültülü davranışlarla ifade edilmez. insanın kendi içindeki bir çatışmadır; kendisini aşağılanmış hisseder.

john dewey: bir organizma ancak kendi çevresindeki düzenli ilişkileri paylaştığı takdirde yaşaması için esas olan istikrarı güvence altına alabilir.

5.02.2010

lütfen

adalet ağaoğlu

"..mına koduğumun!.."

bayram artık bunu güldenhouse sürücüsüne mi söylüyor, onu saygıyla kamyonetine bindirip bayram'a doğru gelmekte olan trafik polisine mi, kendisine mi, yoksa öylece, ortalığa mı, bilinmez. öteki memur, 100 metre ilerde, bir traktörü durdurmuştur. traktöre bağlı taşıyıcı sıkıştırılmış, balyalanmış samanla yüklü. traktör sürücüsünün ardını görmesine olanak vermeyecek kerte yüklü. ağzı sarmısak kokan memur, arkadaşından yana bakıyor: traktörle işi uzun onun. biz de şu işi sonuna bağlayalım.

"ortada şikayet edecek bir şey yokken elin adamını durdurtuyorsunuz bize. pes doğrusu!"

"baktım, anlaşmak zor olacak şimdi memur bey. dilimizi bilmez. yurdumuzu bilmez. el ellerinde.. içim elvermedi.. ne bileyim.."

bayram, bunları söylerken elini memurun omzuna koymaya, onunla bir olduğunu göstermeye, ona açılmaya hazırlanıyordu. memur, onun bu hevesini bıçak gibi kesti:

"maalesef 60 lira ödeyeceksiniz. 30 lirası görev başında bizi oyaladığınız için. öteki 30 lirası, size, yola devam, dendiği halde, yolu hala işgal etmekte olduğunuz için.."

öndeki kamyonetin motoru horuldamaya başlamıştı. bayram'ın beyninde de bir vınlama..

"evet, çabuk olalım lütfen!.."

memur, yan gözle traktör başındaki arkadaşına bakıyor.

"yapma allasen memur bey.. olur mu? ben..."

memur, akı kirli gözleriyle iyice gaddarlaşıyor:

"lütfen çabuk olalım.. lütfen meşgul etmeyelim.."

bu "lütfen"lerdeki lütfensizlik, bu "lütfen"lerdeki kırıp dökücülük bayram'ı, bir daha belini hiç doğrultamayacakmış gibisinden hırpalıyor, tüketiyor. diyarbakır cezaevi'nde "lütfen" eşliğindeki her başlangıcın ardından mutlak tekme, tokat, tükürük, kan, haykırma geldiğini, peşine bunlardan birini ya da hepsini birden takmamış hiçbir "lütfen"in ağızlarda harcanmadığını buluveriyor birden. beyninin derinlerinde, hep ayrı ayrı yerlerde durup durmuş olan "lütfen"lerle o tokatlar, o tekmeler, o tükürükler, kanlar, o haykırmalar ancak şimdi, şurda, memurun akı kirli gözleri önünde birbirine ulanıyor; bir bütünlük kazanıyor: "lütfen bizi yormayın!" "lütfen saklamayın!" "lütfen konuşun, konuşun lütfen!" "lütfen bizi daha fazla meşgul etmeyin!" "lütfen uzatma, it!" "lütfen boş yere oyalama orospu çocuğu!"

bayram 60 lirayı hemen verdi. sonra, çok çabuk kaçtı memurun yanından. balkız'ını hırpalayacağını, motorunu yoracağını hiç düşünmeden, cip hoplatır gibi birkaç kez hoplatarak kaldırıp sürdü yola. yol dümdüz uzanıyor. süslü kamyonet, taa ilerde, artık soluk bir leke olarak görünüyor. karşıdan gelen bir yolcu otobüsü bayram'ın başını döndürmeye yetiyor. gözleri bulanıyor: ne oluyor bana kızım? ne oluyor balkız, ha? uykumuz mu var? hap mı yuttuk?

sorumsuz

oğuz atay

kötü oyuncular bir süre rollerinin etkisinden kurtulamazlar.

ey talih! beni kendi ülkemde bir yabancı gibi yalnız bıraktın. bütün ümit kapılarını yüzüme kapadın. bunu neden yaptın bana? önce bilgi tanrılarının sonsuz armağanlarıyla gözümü kamaştırdın. bütün bilginlerin görkemli dünyasını tanıttın bana, en yüce bilginlerle tanıştırdın. ülkülerle besledin beni. evimde başıma buyruk ve sorumsuz yaşamama izin verdin.

kendimi aşabilecek bir sarsıntıdan yoksunum. en kötü tarafım da okurken ya da düşünürken bir kenara yazmıyorum. insanın geliştiği falan yok. yalnız kusurlarına alışıyor, o kadar.

"birey tarihi olduğu gibi kabul edemez." (belinsky) kendi varlığını kanıtlamak için onu tahrip etmelidir.

insan yarım yamalakların hikayesini ömür boyunca anlatabilir mi? bu belki de dayanılmaz bir gerginliği ömür boyunca yaşamakla mümkün olur. böyle bir sinirliliğe ne kadar katlanılabilir? insan her an kendini parçalayarak, kendi etinden kanından vererek yaşayabilir mi? gerçeği aramak bu mudur? böyle olanları görünce, bu sinirin insanı nasıl dondurduğunu gözledikçe, dehşet içine düşüyorum. her şeyi yarım yapmış olmanın dehşeti de var bunun içinde. yeni bir şık belki de tam bilmekle mümkün olur.

halit ziya uşaklıgil: ben ne yapmışsam iyi yapmak kastıyla yaptım; muvaffak olamadıysam bunun kabahati niyetimde değildir.

düşüncem geç gelişti, biraz geç başladım; biraz da erken bırakmak durumunda kalıyorum. geleceğini kaybetmek, yaşanan zamanı da boşlaştırıyor. ne yapalım, henüz biraz da ayakta durma gücüm var; deneyelim, sonuç almaya çalışalım.

4.02.2010

safran sarı

inci aral

en değerli şey kendisi olandır.

safran sarısı tatlı bir renkti. güneşi, zenginliği, toprağın uyanışını ve bereketi temsil ediyor, aydınlık düşüncesiyle buluşuyor, yenilenmeyi, çekiciliği, neşeyi, uyumu, kısacası sıcaklık ve doğurganlığı imliyordu.

gerçek şuydu ki, herhangi bir kadını herhangi bir erkeğe bağlayacak fazla bir şey yoktu.

sevgiye yatırım yapamıyorsun. kendiliğinden yaşanıp bitiyor. insan bitmesin istiyor ama bitiyor.

yasalara ancak istisnasız herkese uygulanır oldukları zaman uymak gerekir.

kimileri ilk bakışta ilginç ve derin görünürler ama çoğunlukla ödünç benliklerle var olmayı yeğlediklerinden çabuk sığlaşırlardı.

şairlik bir meslek değil, insanın kendi dipsiz kuyusuna eğilip bakması gibi içsel bir çabaydı. bu yüzden şairler biraz mahçup, utangaç ve ürkek, gölgelerde yaşarlardı.

fakülteye başladığında önce kendisi gibi kapalı kızların safına katıldı ve onlarla dayanışma içine girmek zorunda kaldı. kızlar umutsuz çıkışlar yapmayı deniyorlardı ama tam bir birlik yoktu aralarında. eylem, artlarında ateşli inançlarını yayma, aşılama amacı taşıyan başka oluşumların var olduğunu anlayınca koptu onlardan. yalnızlaştı. belli gruplar kızları, yardımcı kuvvet olarak kullanıyordu. inançla ülke yönetimini bütünleştirmeyi amaçlayan bir görüşün basit bir nesnesi, süs eşyası olmaktansa yalnızlığı yeğliyordu.

örtünme konusuna eğildikçe, inancın siyaset oluşturma ve yürütme evrelerinden geçerken nasıl farklı biçimlerde, bağnazlıkla ve ağırlıkla kadın cinsi aleyhine yorumlandığını gördü. kadın, bütün dinlerde kirli, tehlikeli ve günahkar sayılıyor, yıkıma uğruyor, kullanılıyordu.

insanın ne kadar az şeyi varsa o kadar çok bölüşme arzusu duyuyordu.

süzülüp geçerken gölgem
gecenin puslu mavisinden
sönmüş yıldızlar gibi
uzaklaşıyor rüyalarım benden
atlayıp rüzgarın terkisine
gitmek istemiyorum arkalarından
yeni rüyalar yaratırım belki de
dökülen yıldız tozlarından
umut kesmemeli insan dünyadan

mutluluk çıplak gözle görülebiliyor, daha zor anlatılıyordu ama mutsuzluğu dokunmadan anlayabilmek olanaksızdı ve nedense daha kolay anlatılıyordu. mutluluk başka bir şeydi belki de. birbirini delice istemekten daha bilinmez, daha dingin, daha düzenli ve alçak gönüllü, kendiliğinden bir duygu. bir senfoninin en yüksek notasının tam gereken yerde ve anda yükselmesi gibi bir şey. olağandışı sandığınız bir durumla yüz yüze gelmek gibi şaşırtıcı, sessiz, içi dolu bir yükseliş.

unutmak. belleğin yıpranmış kumaşına işlenmiş çirkin bir mühür!

bu kez farklı olacağı umudu değil miydi sevmek? olmayacağını bile bile, umutsuzca tutulmak değil miydi aşk?

insanlar her dakika "insan" sözcüğüne bin bir anlam yüklüyorlardı. öte yandan ne düşmanlıklar ne hırslar bitiyordu. her gün her dakika hak hukuk, özgürlük kavramlarını dillerinden düşürmüyor; ama insan kardeşlerini açlığa, esarete, ölüme ve vahşete sürüklemekten ya da sürükleyenlere karşı sessiz kalmaktan vazgeçmiyorlardı. "büyük insanlık" yalnızca dillerde, uygulanmayan yasalardaydı. rezillik!

sen oğlum, sen geleceğe havale ettiğin bütün düşlerinin beş para etmez toplamısın.

uğruna çaba sarf edeceği bir düşü var mıydı? hayır. hayatı kendisine ait olmayanın gelecekle ilgili herhangi bir düşü olamazdı.

kaldırıp atabileceğim şeylerden vazgeçmeyi asla yenilgi saymam. yeniden aramaktan, bulmaktan, yitirmekten, hatta bulamamaktan korkmuyorum. çünkü her şeye rağmen derin, kirlenmemiş bir ruh taşıdığımı biliyorum.

her erkeğin beklediği şey, sonunda bir kadın tarafından yenilgiye uğratılmak ve bağışlanmaktır.

en büyük kusur hiç kuşkusuz ilkeleri, belli bir kişiliği olması ve kibir gibi görünen birikimiydi. insanlar bunun kokusunu alıyorlar, acımasız bir kıskançlığa kapılıyorlardı. yarı aptal, uysal bir yalaka gibi görünmeyi başaramıyordu bir türlü.

sevgi ancak geçmişin ve geleceğin görünümü içinde anlam kazanır. insanı bütünleştiren güçlü bir eylem olur ve kendi yolumuzu bulmaya yardım eder. bunun dışında her şey çıplak bir yabancılıktır.

erkekler dünya hakkında pek çok şey bilirler ama kendileri hakkında kör cahildirler.

insanın dünyayı doğru algılamak için sevgiye ihtiyacı vardı. yalnızların, kendi köşelerinden göremeyecekleri yüzleri vardı hayatın. düşlerin gerçekliğinden emin olamamak da bununla ilgiliydi: düşlerin tanığı yoktu.

gelecek tasavvuru öngörü gerektirir. bu da bilgi ve birikim ister. sokak kalabalığından sağduyu ve vizyon bekleyemezsin. çoğunluk günü yaşar. önlerine iki üç torba yiyecek, bir parça sadaka atılınca yatışır, senden yana oluverirler. kendilerini yönetecekleri seçmeyi beceremeyenlerin, her şeyi hak ettiklerini düşünmeden edemiyorum bazen.

bazen, içimde nasıl başa çıkacağımı bilemediğim büyük, eski ve ağır bir kederin varlığını duyuyorum.

uzak

hermann hesse


döner boşlukta zorlamadan yaşamımız özgürce
yoksunluktan uzak, oyunlara gönüllü her vakit
yine de çekeriz susuzluğunu gerçeğin gizlice
doğurtmaların ve doğumların, acıların ve ölümün

3.02.2010

derviş

ihsan oktay anar

neyzen ibrahim dede gülümseyerek, "kin şeytanın kahkahasıdır." dedi. "bu duygu seni yoldan çıkarmış. tekrar bize katılıp bu duygudan arınmaya ne dersin?" derviş, "sevsinler!" dedi. "yamak, aşçı olmak ister. aşçı, aşçıbaşı olmak, şakirt de katip olmak, katip ise paşa olmak ister. paşaların istediği de vezir olmaktır. kısacası herkesin istediği, bir şey olmak, olabilmek! sizler de güya pişmek ve olmak istiyorsunuz. aslında kendinizden başkasını kurtarmak peşinde değilsiniz. sadece kendi ruhunuzu temizleyecek kadar da bencilsiniz. yazıklar olsun size! ruhunuzu kirletmemek için, taşın altına elinizi sokamayacak kadar da korkaksınız. kinin ve nefretin ne olduğunu siz nereden bileceksiniz! bu dergahta kötülüklerden uzak yaşıyorsunuz. padişah tarafından korunup kollanıyorsunuz. üstüne üstlük bir de saygı görüyorsunuz. hal böyleyken sizlere kim kötülük yapmaya cesaret edebilir ki! en önemlisi, sizin hiçbir yaranız yok! ya benim yaralarım? işte!"

cam silici'nin hikayesi

~flashforward

size tanıdığım bir adamla ilgili bir hikaye anlatacağım.

los angeles'ta cam silicilik yapan bir adamla ilgili. özel hiçbir yanı yoktu. hayatına her gün aynı şekilde devam ediyordu. bulanık planlar, birkaç hayal.. bir arzusu olsaydı bile, ondan söz etmezdi. çoğumuz gibi o da bilinç kaybı sırasında şuurunu kaybetti. cam silici, bilinç kaybından önce hayatını gelecekle ilgili soruları görmezden gelerek geçiriyordu. bu sorular onun için o kadar da önemli değildi. inandığı hiçbir şey yoktu. ama sonra bilinç kaybı oldu ve bu adam ölümle burun buruna geldi.

çoğumuz, ilahi bir müdahale olduğunda bunun çok büyük bir şey olduğuna inanırız. ancak bu, o an için göze çok önemsiz görünen ama aslında hayatınızın dönüm noktası olduğunu anlayacağınız küçük bir şey de olabilir. büyük ya da küçük ya o an, aynı anda her yerde herkesi  etkilemişse? bu sizin için ne anlama gelirdi? yanıtları nerede arardınız? bunun yanıtı hiçbir zaman tek bir kişiyi ilgilendirmez. bilinç kaybı istisnasız herkesin hayatını etkiledi. hiçbirimiz bu olayda yalnız değiliz. her birimiz eşsiziz. ama hepimiz bir goblen  oluşturmak için bir araya getirildik. tamamını görmek için bir adım geri çekilmeden anlaşılamayacak kadar büyük bir goblen. 

dışarıdan bakıldığında bilinç kaybından sonra aynı görünüyordum. ama içeriden bakılınca, değişmiştim. hayatımız boyunca geleceği bilmemenin yaşamı zorlaştırdığına inandık. gerçek şu ki olacakları biliyor olmak çok daha zor. gördüklerimizdeki armağanı bulmak bizim sınavımız. başta onu fark edemeyebiliriz ama dikkat edersek, kendisini gösterecektir. iyileşme için atılan ilk adım sorunun olduğunu kabul etmektir.

"artık aylak aylak dolaşmak yok bu karanlık gecede; her ne kadar kalp eskisi kadar sevgi dolu, ay eskisi gibi parlak olsa da. çünkü kılıç kınını yıpratır ve ruh da göğsünü insanın ve ara vermesi gerekir kalbin nefes almaya bir süre. artık aylak aylak dolaşmak yok ayın ışığında geceleri."

bir noktada, hepimiz uyanırız ve bir seçim yapmamız gerekir. tanrı'nın yaptığı şeyin iyi bir şey olduğuna inanıp umudu mu seçeriz yoksa sağa sola yalpalayıp kendimizi kaosa teslim mi ederiz? cam silici, kaosun içinde bir yol gördü ve ona gösterilen şeydeki iyiliğin farkına vardı. o cam silici, benim.

cam silici'nin hikayesi

2.02.2010

ezilenler

dostoyevski

en büyük kahramanlık, insanın hayatta ikincilikle yetinmesidir.

bir adam baştan hoşa gitmezse, genellikle sonradan beğenilir.

son derece iyi; ama zayıf, sinirli kişilerde ara sıra böyle olur; iyiliklerine rağmen üzülmek, öfkelenmek, onları sanki sarhoş eder, bundan zevk alırlar ve mutlaka başkalarına, suçsuz, çoğunlukla da en yakınlarından birine çatarlar. örneğin kadınlar, ortada incir çekirdeğini dolduracak bir neden yokken kendilerini mutsuz, kırgın hissetmek ihtiyacı duyarlar. pek çok erkek de böyle durumlarda kadınlara benzer; üstelik ruhça zayıf, kadın tabiatlı erkekler de değildir bunlar.

insanlar bazen azarlanmaya, hırpalanmaya gerek duyar.

aptal olduğunu anlayan, aptal değildir.

insan erdemlerinin temelinde bencillik olduğunu bir türlü aklımdan çıkaramıyorum. erdem arttıkça bencillik de çoğalır. hayat ticari bir uzlaşmadır. idealsiz de çok hoş bir ömür sürülebilir.

1.02.2010

dünyanın hali

john berger

dünya bugün öyle bir durumdadır ki, eğer bu durumu olduğu gibi kabul eder ve kökünden değiştirme yolunda kesin ve kararlı bir sabırsızlık gösterecek olmazsak, bütün değerlerimizin anlamdan yoksun hale geldiğini göreceğiz. bugün dünya halklarının üçte ikisi soyulmakta, sömürülmekte, aldatılmakta, sürekli hakarete uğramakta, dünyanın en alçak ve yapay yoksulluğuna mahkum edilmekte ve insan olarak yadsınmaktadır. eğer bu koşullar kabul edilecek olursa -ya da birazcık reform, birazcık baskı ve birazcık daha dış yardım şartıyla az çok kabul edilirse- eldeki kanıtlardan da açıkça anlaşıldığı üzere, bu durum ileride çok daha vahim bir tabloya yol açacaktır. emperyalizm doymak nedir bilmez. belki yöntemlerini değiştirebilir; ama oburluğunu asla!

gerçi bu durum pek yeni değildir. talan yüzyıllardır sürmektedir. dünya bugün öyle bir yere gelmiştir ki, statükoyu değil haklı çıkarmaya çalışmak, böyle bir kavramdan söz etmek bile imkansızdır. eğer bu dünyada bugünkü haliyle yaşamayı seçersek, toplumsal varlıklar olarak bize miras kalan amaç ve değerlerin hepsini yadsımak zorunda kalırız.

dünyayı bugünkü haliyle kabul edenler artık mirastan yoksun kalıyorlar; öte yandan, yoksun bırakılmış olanlar miraslarını keşfediyorlar. mirastan mahrum kalanlar, her biri kendini yalnızlığıyla baş başa, ancak ölümün son verebileceği bir cehennemin ortasında buluyorlar. o cehennem, dünyanın bugünkü halidir; bu hale bir son verme çabası içinde olmayan için böyledir. orta çağ'ın cehennem görüşünü mutlak kılan sonsuzluk boyutu, yeryüzü cehennemimizde, yerini insanın eşitsizliğinin kaçınılmaz ve mutlak olduğu düşüncesine bırakmıştır. bu eşitsizliğin mutlak boyutu içindeki işkence, yok edilemez olan, daima hisseden vücutlara çektirilen acı değil, kendimizi başkalarında bulmak için ısrarla duyduğumuz yok edilemez gereksinmemizi yadsımanın acısıdır. işkence, ötekinin eşit olmayan bir kişi olarak varlığıdır.

olayların yankıları dünyayı sarmaktadır. aynı zamanda görüntüleri de; bu dayanılmaz durumu görmemiş olduğumuzu ileri süremeyiz. emperyalizm daha yoğunlaşmış ve daha pervasız olmuştur. dünya nüfusunun %6'sını oluşturan abd, dünya kaynaklarının %60'ını elinde veya denetiminde tutmaktadır. abd'nin çıkarlarının savunulması için gerekli yıllık askeri harcamaları, afrika, latin amerika ve asya devletlerinin toplam ulusal gelirlerini aşmaktadır.

ama gerçek, doğrudan doğruya bu gelişmelerden ortaya çıkmamıştır. sömürülenlerin kesin savaşma kararlılıklarından doğmuştur. üstelik bu savaş, ilk adımda ekonomik bir eşitlik savaşı bile değil, bir benliğini bulma savaşı olarak, o sonsuz yabancıdan silkinmek, o aşağılık 'ötekilik' öğretisini çıkarıp çağlardır kendilerine zorla kabul ettirilen o 'öteki'nden kurtulmak, o babadan oğula geçen insan aforozuna son vermek uğruna başlatılmıştır. emperyalizmin en son gereksinmesi hammadde, sömürülen emek ve denetlenen pazarlar değildir; hiçe sayılan bir insanlıktır.

emperyalizm için savaşmayı uysallıkla içinde yaşayanlarsa, gitgide daha çok anlamını yitiren bir hayat sürmektedirler. bu da çağdaş refah toplumlarındaki çürümenin sebebidir. intihar böyle bir uysallığın mantıksal sonucudur; ama pek az kimse mantıklı davranır. buna karşılık emperyalizmle mücadele edenler, insanlığın bütün anlamı adına savaşmaktadırlar.

bugün artık birçok -üretimsel, bilimsel, kültürel ve ruhsal- düzlemde yeti edindiğimiz bir aşamadayız. bu yetiler eşitlik dünyası istemektedir. ya bu istek karşılanır ya da biz bu yetilerimizi yadsır ve öz varlığımızı bomboş kılarız.

hırsızlık

marquis de sade

antik çağa bakarsak, hırsızlığın yunan'ın tüm cumhuriyetlerinde izin verilmiş, ödüllendirilmiş bir şey olduğunu görürüz; sparta ya da lakedaimon hırsızlığı açıkça destekliyordu; bazı halklar hırsızlığı savaşçı bir erdem olarak görmüşlerdi; hırsızlığın cesareti, gücü, yeteneği geliştirdiği, tek kelimeyle cumhuriyetçi bir yönetime, dolayısıyla bizimkine yararlı tüm erdemleri geliştirdiği açıktır. eşitliği amaçlayan bir yönetimde zenginlikleri eşitleyici etkisi olan hırsızlık büyük bir kötülük müdür? hayır kuşkusuz; çünkü bir yandan eşitliği geliştirirken, diğer yandan da, kendi malını korumayı da haklı kılmaktadır.

ulusun kararı olan mülkiyete saygı yemininin adaletsizliği üzerine birkaç düşüncemi dile getirmeme izin var mı? bir ulusun tüm bireylerinin kararı olan bir yeminin özü nedir? yurttaşlar arasında kusursuz bir eşitlik sürdürmek, herkesin mülkiyetini koruyacak yasaya herkesi eşit olarak tabi kılmak değil midir bu? şimdi, hiçbir şeyi olmayanın her şeye sahip olana saygı göstermesini emreden bir yasa pek mi adildir, sorarım size? toplumsal sözleşmenin ögeleri nelerdir? her iki tarafın sahip olduklarını güvence altına almak ve korumak için kendi özgürlüğünden ve mülklerinden bir bölümünü bırakmak değil midir?

tüm yasalar bu temellere dayanır; kendi özgürlüğünü kötüye kullanana çektirilen cezanın saikleri bunlardır. hatta vergilendirme emredilir ki yurttaş kendisinden bir şey istendiğinde kızmaz, bilir ki bu verdikleri sayesinde geri kalan malları korunacaktır. ama, bir kez daha yineliyorum, hiçbir şeyi olmayan kişi, yalnızca her şeyi olanı koruyan bir sözleşmenin altına hangi hakla girer? eğer siz, ettiğiniz yeminle, zenginin mülkiyetini koruyan bir hakkaniyet sözleşmesi yapıyorsanız, bu koruyucu yemine hiçbir şeyi olmayan kişinin uymasını isteyerek adaletsizlik yapmış olmuyor musunuz? sizin yemininizden onun çıkarı nedir? ve zenginlikleri bakımından yalnızca kendisinden bunca farklı birinin işine yarayacak bir şeye söz vermesini niçin istiyorsunuz? kesinlikle bundan daha haksız bir şey olamaz! bir yeminin, bunu eden tüm bireyler üzerinde eşit bir etkisi olmalıdır; bu yemini tutmakta hiç çıkarı olmayan birini yeminin bağlaması imkansızdır; çünkü artık özgür bir halkın sözleşmesi olmaktan çıkmıştır: bu yemin güçlünün zayıf üzerindeki silahıdır ve buna karşı, zayıf hiç durmadan isyan etmelidir. ulusun talep ettiği yeminden çıkarı olan yalnızca zengindir ve yoksul öyle düşüncesizce etmiştir ki bu yemini, iyi niyetinden yararlanarak zorla kabul ettirilmiş bu yemin aracılığıyla kendisine karşı kimsenin yapmayacağı şeyi yapmayı kabullendiğini göremez.

bu barbar eşitsizliğe ikna olmuş olan sizler, tek suçu her şeye sahip olandan bir şeyler çalmaya cesaret etmiş olmak olan kişiyi cezalandırarak adaletsizliğinizi artırmayın: sizin hakkaniyetten uzak yemininiz ona bu hakkı hiç olmadığı kadar vermektedir. onun açısından saçma olan bu yemin aracılığıyla onu yalan yere yemine zorlayarak, bu yalan yeminin yol açabileceği tüm suçları meşrulaştırıyorsunuz; dolayısıyla, nedeni olduğunuz bir şeyi cezalandırma hakkınız yoktur! bilin ki bu eyleme izin veren sizin yemininizdir ve o kişi, hırsızlık yaparak doğanın ilk ve en bilgece hareketine göre davranmıştır yalnızca: kimin zararına olursa olsun, kendi varlığını koruma hareketi.