5.09.2022

hakim bey

ahmet hamdi tanpınar

1923 yılında erzurum lisesi'nde hoca idim. mektebimizde fransızca ders veren abdülhakim bey adında mısırlı bir hoca vardı. çok çabuk dost olmuştuk. fransızcayı, ingilizceyi iyi biliyor, biraz yağlı, fazla tecvidli olmasına rağmen türkçeyi de mükemmel şekilde konuşuyordu. fransız gramerini iki ayda öğretmek için hususi bir metot bile icat etmişti. bu cinsten icat sahiplerinin çoğu gibi o da garip bir adamdı. sene sonunda imtihanlarda çocukların hakikaten fransız gramerini çok iyi bildiklerini gördük. yalnız bir şey eksikti. fransızca bilmiyorlardı. tek başına metodun kâfi olmadığını ve her icadın icat sayılamayacağını ilk önce o imtihanda öğrendim.

hakim bey, ilk cihan harbinden evvel, mısır'da başlayan milliyetçi talebe hareketlerine iştirak ettiği için memleketini terk etmeye mecbur kalmış ve türkiye'ye gelmişti. harp esnasında hükümet bir müddet kendisinden şüphelenmiş, hatta izmir civarında bir yerde hapis bile edilmişti. sonra serbest bırakılmış, daha sonra da iş vermişlerdi. hapishane hayatını anlatmaktan çok hoşlanıyordu. insanlara ve eşyaya, muayyen ve dar zaviyelerden olsa bile, bakmayı bilenlerdendi. oldukça kuvvetli bir musiki hafızası vardı. hapishane türkülerimizin çoğunu öğrenmişti. fakat çok hususi bir musiki zevkiyle yetiştiği için, arap lahni, söylediği türkülerin çeşnisini hemen bozar, büsbütün başka bir şey yapardı. hakim bey'in bu hususi musiki çeşnisi arapçaya tercüme edilen garp operalarında da kendini aynen gösterirdi. romeo'nun (başa) juliet'in (hanum) olabileceğini onun tegannilerinde, bir evde oturduğumuz zamanlar öğrendim.

hülasa hoşa giden tarafı çok, vefalı bir arkadaştı. yalnız bir kötü huyu vardı. kitabı sevmez ve okumazdı. gramer kitaplarından başka kitabı yoktu. halbuki o yıllar benim okuma hızımın arttığı yıllardı. konforsuz hayatımız, -her şeyimiz ya karyolalarımızın altında ya başlarımızın üstündeki raflarda idi- yalnızlık beni kitaba atmıştı. mektepten çıkar çıkmaz yatağıma uzanır, yeni tanıdığım dostoyevski ile, erzurum'a kadar cebimde getirdiğim baudelaire'i, istanbul'dan bin güçlükle getirttiğim kitapları okurdum. fakat asıl okuduğum bu ikisi idi. fransız şairinin darülfünun'da iken cazibesine kapılmıştım. dostoyevski'yi ise yeni yeni tadıyordum. muazzam bir şeydi bu. her an dünyam değişiyordu. insan ıstırabıyla temasın sıcaklığı her sahifede sanki kabuğumu çatlatacak şekilde beni genişletiyordu. düşüncem adeta bir kaç gece içinde boy atan o mucizeli nebatlara benziyordu. ciltten cilde atladıkça ufkum başkalaşıyor, insanlığa ve hakikatlerine kavuştuğumu sanıyordum.

hakim bey'le bir evde oturduğumuz için günlerimiz beraber geçiyor gibiydi. beni hakikaten seviyordu. bir eski zaman lalası gibi etrafımda dolaşıyor, bin türlü beceriksizliğimi dostluğunun yardımıyla düzeltiyor, hayatımı kolaylaştırıyordu. fakat adamcağız tam bir ıstırap içindeydi. beni bırakıp yalnızca sokağa çıkmaya razı olmadığı için, ben okurken bir avuç içi kadar odamızda, kendisine yeniden yoklanacak kilometrelerce mesafeler icat ediyordu. yorulduğu zaman yatağına uzanır, öğrenilecek lisanın kendisine hiçbir suretle muhtaç olmayan gramer metotları düşünür, yahut da yukarıda bahsettiğim operalarını söylerdi. fakat vaktini ne ile geçirirse geçirsin bir eli daima bana doğru, elimdeki kitabı alıp atmak için uzanmış dururdu. aylarca bu tehdidin altında yaşadım. hâlâ bile üzerimde izi vardır.

hakim bey'in söylediği opera parçaları, bilmem nedense, bana onun shakespeare'i çok sevdiği fikrini vermişti. hem gönlünü almak hem de belki okumaya tekrar başlar da rahat ederim ümidiyle istanbul'dan kendisine hediye etmek üzere bir ingilizce shakespeare getirtmeyi düşündüm. aylarca bekledikten sonra nihayet kitap geldi. büyük sürprizi yapmak için akşamı zor ettim. eve döndüğümüz zaman evvela kendi okuyacağım kitabı çıkardım. sonra da ona shakespeare'i uzattım. hafızası yerinde, anlatacağı hatırayı, bütün teferruatıyla anlatabilen insanlardan olmadığıma şu anda çok müteessirim. çünkü hakim bey'le o anda aramızda geçen sahne hakikaten emsalsizdi.

dostum kitabı, -incil kâğıdına, bir tek ciltte basılmış nüshalardandı- bir müddet ne yapacağını bilmeden elinde evirdi, çevirdi. sonra yüzüme bakarak, hakikaten sevimli bir hayretle "bunu ben ne yapacağım?" diye sordu. gözlerinde bütün bir çocuk masumiyeti vardı. "ben kitap okumam." diyordu. "hele ecnebi dilinde hiç okumam. bana kur'an yeter. zaten hafızım. sonra hafızamda 'muallakat' var. kelam-ı kibar'ın en faydalılarını, hadislerin en sahihlerini biliyorum. ben bu kitabı ne yapayım?" birdenbire karşımdaki adam benim için hakiki bir uçurum olmuştu. hâlâ bile, hakim bey'i korkunç bir boşluk gibi düşündüğüm, gördüğüm olur. kitabı sevmeyen ve korkan adam... tecessüsünü öldürmüş insan...

o günden sonra kitap meselesi daima aramızda bir münakaşa mevzu oldu. hakim bey'i kitaba alıştırmak için değil, sadece kitap düşmanlığının sırrını öğrenmek için. her defasında, şu cevabı aldım: "kitap, bir hakikat için okunur. hakikat ise allah'ın hakikatidir ve kendi kitabındadır. onun dışında insan benliğinin yalanı ve karanlığı vardır. bu karanlık çeşit çeşit şekillere girer ve aslında bizden çıktığı halde, her an bizi yeniden aldatır; dalalete düşürür. kendi yalanımla bile bile neden uğraşayım?" bazen bu müdafaa başka şekiller de alırdı: "arap dili ve edebiyatı kâfi derecede zengindir. garp medeniyeti son sözünü söylüyor. yapıcı kitap orada bulunmaz."

hakim bey'in fikirlerini bir türlü değiştiremedim, ona hatta hiç bir ezeli hakikatin, insani hakikatle yan yana gelmekten zarar duymayacağını dahi anlatamadım. o zihnini, hayatına istikamet veren muayyen bir sistemden ayrı hisle yormak istemiyordu. bununla beraber mutaassıp bir müslüman, hatta namazında, orucunda bir adam bile değildi. hakim bey, kitap düşmanı idi. düşünceyi insan için lüzumsuz, hatta zararlı bulurdu. kafasının bozulmamasını istiyordu. gençliğinde okuduğu şeyleri de bir cemiyetin kefaleti ve vesayeti altında okuması, öğrenmesi lazım olduğu için okumuştu. o, ortalama müslüman şarkın, dinlenmek için aramıza gelip bizi metheden, methede ede anlatan frenklerin hayran oldukları, şarkın bir numunesiydi. böyle olduğu için de huzur içinde, geniş kahkahalarını savurarak, operalarını, hapishane türkülerini söyleyerek, gramer metotları icat ederek yaşıyordu. ömrü bulutsuz bir gökte, bir ebedilik vehmini peşinden sürükleyerek seyrini yapan bir güneş gibi lekesiz ve arızasız geçiyordu. 

hakim bey'i ilk tanıdığım kitap düşmanı olduğu için daima hatırlarım. ilk tanıdığım ve en az kızdığım... çünkü kitabı toptan reddediyordu. ve reddederken de muayyen bir teklifi vardı. başka bir cins insanın peşinde idi. hatta belki de bu insanın, nesli kurumuş bir hayvan gibi günün birinde öleceğine de inanıyordu. zaten meselesi oldukça karışıktı. kitap düşmanlığı, onda, biraz da garp istilasına karşı duyduğu dargınlıktı. ömrünün tek macerasından bu küskünlükle çıkmıştı. garp sanatına, garp tefekkürüne boykot yapıyor. bir deve kuşu gibi kendi zihniyetinin kısır kumlarına başını gömüyordu. bunu yaparken her muhitte yalnız kalacağını biliyor ve söylüyordu. bununla beraber hakim bey halisti, bütündü, çünkü pazarlık yapmıyordu. kitabı ve hatta insanı toptan reddediyordu.

ondan sonra tanıdığım kitap düşmanlarının hemen hiçbiri halis değildiler. hem insanı kabul ediyorlar, hem de düşüncesine bir hat çekmek istiyorlardı. insanı korumaya hakları olmayan noktalarda korumaya çalışıyorlar, yani içlerinde ve dışlarında küçültüyorlardı.