3.2.20

şimdi bile

john steinbeck

şimdi bile

ne zaman girse düşüme, o turunç memeli yârim

hâlâ o turunçlarla, yıldız yüzü ne zaman görünse

ve alev alev vücudu

sevda ateşiyle delik deşik

o tazecik hâli için seçtiğim güzel ne zaman girse düşüme

karlar altında kanar yüreğim, vurur vurur


şimdi bile

lotus gözlü yârim bana dönse

sevdayla baygın

yeniden uzatırdım özlemli kollarımı ona

baldan sarhoş olmuş arıya dönerdim

bir nilüferin özünü içerek dudağından


şimdi bile

onu uzanmış görsem, gözleri açık

yaprakları alev alev, solgun yanına dönüp

beni çağıran

sevgim bir çelenk olurdu

gece bizi sarardı

günün göğsünü öpen kara saçlı bir âşık gibi


şimdi bile

boş gözlerim göstersin bana

ah göstersin bana

yitik çocuğumun bütün yüzlerini

ey altınlı alkalar

manolya çiçeklerinin yanaklarını okşayan

ve siz beyazlıklar, tatlı beyazlıklar

üstünüze dudaklarım ne güzel yazardı

bir daha yazmayacakları öpüşten mısralar


şimdi bile

ki ölüm, kaymış gözler üstünde kırpışan

kirpiklerinin ve aşktan harap olmuş

sebu endamının acısını sunar

ve tüller arasında titreşen

memelerinin pembe çiçeklerini, beni mest ederek

ateşten dudaklar ki, bir gün dudaklarımla mühürlenmiş

beni harap edip


şimdi bile

ki pazarlarda, çarşılarda anıldı derdi

beni candan sevmek derdi

altın ve gümüş için alıp satan adamcıklar

gözlerini uğuştururlar, ama hiçbir deniz prensi

götürmedi iğrenç yatağına onu

bir tanem benim

setrenin omuza asılısı gibi sarılırdın bana

yavrucuğum


şimdi bile

hâlâ hayranım o siyah gözlere, ipekli ve okşayıcı

hep öyle mahzun, mahzun büsbütün ve kapanmış kirpikleri

tatlı bir gölge salan gülümser gözlere

ne başka bir bakıştı o

taptaze dudaklar deli eder beni hâlâ, o dudakların kokusu

o büklüm büklüm saçlar, dumanların en incesi

narin parmaklar ve zümrüt gözlerin yeşil gülüşü


şimdi bile

hatırlıyorum nasıl usulca cevap verirdin bana

ellerin saçlarımda, tek can olurduk ikimiz

ve sunardı dudakların ateşli bir hâtıra bana

görmüştüm mehtaplı gecelerde sevişmesini

rati rahibelerinin

altın bir lâmbayla tapınağa girdiklerini

gelişigüzel yere serilip uyuduklarını görmüştüm


şimdi bile

ki hep gençliklerini düşünen kule hâkimlerinin

dinlediğim sözlerinden usanmışım

yârimin iç çekişlerinin tadını arıyorum boşuna

üzerinde uyuduğumuz karışık renklerin fısıltısını

doğru sözcükler, tuhaf sözcükler

bir derenin gümüş çağıltısını andıran

delikli taştaki kabarık beyaz köpükler söndü

habbecikler patladıkça alçaldı

direklerin altında deniz epeyden beri

görülmeyen şekilde yükselmiş

küçük dalgalar kayaları okşuyordu.


şimdi bile

selvilerle güllerden bezgin

mavi dağlardan, esmer tepelerden

denizin şarkısından bezgin, sihirli gözlerin parıldadığı

kelebekler gibi ellerin üstüme konduğu, tarla kuşu öterken

çocukların gülüşerek derede çimdiği günleri düşünüyorum


şimdi bile

bu hayatın doyulmaz tadına varmışım, biliyorum

büyük şölende yeşil kadehten içmişim

bir ömür boyu ancak

yârimi görmüşüm bir an

akmış gözlerime vücudunun açtığı

ebedi ışık seli