17.10.19

hızlandırılmış ateizm dersleri

antonio lopez campillo / juan ignacio ferreras

"din, ilk sahtekarın ilk geri zekalıyla karşılaştığı günden beri var olmuştur." (voltaire)

ateizm, özgül öğretisi olmayan bir "izm"dir; başkalarının, yani fizikçiler, kimyacılar, biyologlar, jeologlar, sosyologlar, antropologlar, tarihçiler ve dünyanın diğer araştırmacılarının düşünce ve keşiflerinden beslenir ateizm.

entelektüel bakımdan kimsenin otoritesine sığınmayan ateizm, dörtbaşı mamur bir öğretiye dönüşme tuzağına düşmez ve böylelikle, düşüncesini dogmatikleştirme eğiliminden kurtulmayı başarır. ateizmin özgün yanı, terimin etimolojik anlamıyla, laik bir ahlakının olmasıdır: laik, köken olarak, sınıfsız anlamda halka ait demektir.

ateistler için dogmalar ve vahyedilmiş hakikatler diye bir şey yoktur. onların yerine ateizmde, insanoğluna ve insanoğlunun evrenin kalanıyla ilişkisine dayalı bir ahlaka ulaşan bir dizi düşünce ve akıl yürütme vardır.

ateist için inancın kıymeti yoktur. tanrı var mı, yok mu sorusuna akılcı, eleştirel veya insani ateistin cevabı öncelikle şu olur: "bilmiyorum, ama ben olmadığına inanıyorum."

ateist ne dinsizden ne de kafirden ibarettir; aksine düşünmeyi sürdürmek isteyen adamdır.

ben insan aklının varlığını savunuyorum; anlamamızı, yaşamamızı sağlayacak yegane şey odur. aklına ters düşen her inanç, her duygu insanın lehine değil, aksine aleyhinedir.

inananlar bayıla bayıla tanrı olmadan ahlakın olmayacağını veya tanrı ölürse her şeyin mübah olacağını söyleyip dururlar.

vahiyli tüm dinler kendi ahlaklarının çok yüksek olduğunu ve dünyanın da o ahlaka çok ihtiyacı olduğunu iddia eder. oysa aç bir insana yiyecek bir şey vermek için tanrıya inanmak şart değildir.

bilim ve akılcı düşünce var olabilmek için dinden ve inançtan kopmak, ayrılmak zorundaydı. bugün aynı şekilde ahlak da var olabilmek için dinden kopmak zorunda.

yüzyıllar boyunca, uygarlaşan insanlık herhangi bir tanrı tarafından buyrulmayan, herhangi bir din tarafından dayatılmayan ama ortak hayatı ve uygar insanın gelişimini kolaylaştıran bir dizi kural geliştirmiştir ve dolayısıyla artık tanrıya inanmak zorunda değildir.

ateist için dinden doğmuş bir ahlak her zaman için tartışmalıdır; zira kötülük üretmesi daima ihtimal dahilindedir.

başkasına duyulan saygı -nitekim evrensel ahlakın temelidir- hiçbir dine bağlı değildir ve herhangi bir tanrı tarafından vahyedilmeye ihtiyacı yoktur. buna karşılık, din savaşları adıyla yeryüzünü kasıp kavurmuş anlamsız cinayetlerin, engizisyonlar ve soykırımların sorumlusu pekala dinsel inanışlar ve onlardan doğan ahlak anlayışlarıdır.

sırf dinsel olan bir ahlak tanrı adına cinayet işler; laik olan bir ahlak ise öldürmek için hiçbir neden bulamaz.

budizm gibi eline kan bulaşmamış dinler son derece azdır; ama genel olarak yeryüzünde kendisini silah ve kanla kabul ettirmemiş din yok gibidir.

sonuç olarak, insanı iyileştirme arzusundan doğmuş olsa bile, tüm dinsel ahlak kısa sürede bir iktidar aracına dönüşmüştür. dolayısıyla, bildiğimiz dinler ahlaklarını savunduklarında, aslında her şeyden önce kendi otoritelerini, iktidarlarını savunurlar.

sırf tanrısal ceza korkusuyla mümin daima iyi davranışlarda bulunur. olabilir, ama ateist de sırf ortak, sivil, laik ahlaka saygı göstermek için hep iyi davranışlarda bulunur. ben ateisti yeğlerim, çünkü saygılı davrandığı halde hiçbir ödül beklemez, insanlığa inanmakla, başkasına saygı duymakla, kabul etmediği bir şey uğruna değil sırf insan adına yaraşır bir insan olmakla sınırlar kendini.

yeni toplum ya sivil, laik olacaktır ya da toplum olamayacaktır.

epikuros: şayet tanrılar bizimle ilgilenseydi mükemmel olmazlardı; çünkü bu durumda bizim için kaygılandıklarını söyleyebiliriz ki, tanrıların kaygısının olmaması gerekir.

günlerden bir gün, tanrı evreni seyrediyormuş: gökyüzünde on binlerce yıldız, bir sürü yeni güneş, yıldız takımı, milyonlarca galaksi, yepyeni dünyalar, yepyeni gezegenler, yepyeni aylar oluşturmak için yanıp tutuşan yeni enerji kümeleri, maddeye dönüşen enerji, enerjiye dönüşen madde varmış. sonra birdenbire tanrının yanıbaşında bir melek belirmiş ve şöyle demiş: "rabbim, rabbim, kayıp galaksilerden birinde bir güneş, bir de dünya diye bir gezegen, o gezegenin üstünde de bir köy var. o köyde bir genç kız yaşıyor ve genç kız şu anda bir çardağın altında nişanlısıyla öpüşüyor, bekaretini kaybetmesine ramak kaldı. ne yapalım, rabbim?" tanrı dönüp cevap vermiş: "insanlara söyleyin bir şey yapsınlar!"

bilim, insanın farkına vardığı sorunlar ve ihtiyaçlara daima doğrulanmış, kontrol edilmiş cevaplar getirmeye çalışmıştır. dinse, cevaplar önerdiğinde bile, hiçbir zaman en küçüğünü dahi doğrulayamamıştır.

genel olarak, dinin toplumsal olarak baskın olduğu yerlerde, bilimi yok etmek pahasına teoloji her şeye kadir bir konuma yükseltilmiştir. çok daha nadiren tersi olduğunda ise, eski yunan'da olduğu üzere bilimler serpilip akılcı düşünce gelişebilmiştir.

komşunu sevmek artık tanrısal bir buyruk değil, toplumsal bir uzlaşımdır.

agnostiklerden meydana gelen bir toplum, dinsel bir ulustan çok daha az yatkındır kandırılmaya, aldatılmaya. bilim insanı yabancılaştırmaz; oysa hangisi olursa olsun din yabancılaştırır.

tanrılar meçhulden duyulan korkudan doğmuştur.

din insanların düşüncesinde doğal bir süreçtir. içinde yaşadığımız bu ızdıraplar dünyasında duyulan teselli ihtiyacını ifade eder din: "ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir ortamın ruhudur. din halkın afyonudur." (karl marx)

iç huzurunun en önemli bileşenlerinden biri, güvende olduğunu bilmektir. var olmaya devam edeceğinden emin olamamak, korku ve bunalıma yol açar. güçlü ve iyi bir varlık tarafından korunduğunu, esirgendiğini bilmek insanı sakinleştirir. üzerlerine titreyen bir baba olmayınca yoksullar ancak kadir ve affedici, aynı zamanda adil, kıskanç ve kindar bir tanrıya güvenebilir.

bilimin ise işleyiş biçimi, özü farklıdır. bilimsel bilgi, eleştirel düşüncenin uç biçimlerinden biridir. bilim adamları gözlerinin önündekine bile şüpheyle yaklaşarak sürdürür çalışmalarını. bu "imansızlar"ın öyleyse başka türden inançları vardır. birtakım varsayımlardan yola çıkarak çevrelerini anlayabileceklerine inanır onlar.

işte o varsayımlardan bazıları: dışarıda bizim algıladığımızdan farklı bir dünya vardır. dünya akılla kavranabilir. başka bir yerde olup bitenler bir yana bırakılarak dünya küçük parçalar halinde, yerel olarak incelenebilir. dünya matematiğin yardımıyla betimlenebilir. ve bütün bu varsayımlar evrenseldir.

söz konusu varsayımlar felsefi öncüllere dayanmaz. gayet kabul edilebilir bir dünya tassavuruna yol açan, ayrıca hepi topu parçası olduğu bir doğal ortamda yaşayan insanın durumunu anlamaya olanak veren uzun -binlerce yıllık- ve zor -kanlı- bir deneyimin ürünüdür.