10.08.2017

işkence

zülfü livaneli


kontrgerilla mensupları her sabah mesaiye başlayınca önlerine listeleri alıyorlardı. emniyet müdürlüğünde, yıldırım bölge'de ve mamak'ta bulunanlardan sorgulanmamış olanlar taranıyor ve birkaç isim saptanıyordu. her sabah bu listeyi taşıyan bir askeri araç giriyordu nizamiye kapısından. bizler heyecanla araçtan inen astsubayın nizamiyeye girişini, birkaç dakika sonra ellerinde kelepçeler ve siyah göz bantları taşıyan astsubay ve erlerin koğuşlara yaklaşmasını izliyorduk. henüz sorgulanmamış olanlar için ölüm kalım anıydı bu. gittikçe yaklaşıyor, demir parmaklıkların önünde durarak içeriye doğru birkaç isim söylüyorlardı. her isim okunuşunda bir dalgalanma yaşıyordu topluluk. eğer sizin isminiz okunmadıysa ilk anda müthiş bir sevinç duyuyordunuz ama geride bir iki isim daha vardı. nefesinizi tutarak o isimlerin okunmasını bekliyordunuz. eğer yine isminiz okunmadıysa, o günü kurtardığınızı düşünüp hayvanca bir mutluluk duyuyordunuz.

bir an sonra ise isimleri okunmuş olan arkadaşlarınızın acısı çöküyordu içinize. müthiş bir utanç kaplıyordu içinizi. o gün için işkenceden kurtulmuş olmanın yarattığı hayvanca sevinç, gün boyu taşıyacağınız aşağılık bir utanca dönüşüyordu.

ismi okunan arkadaşlar kurbanlık koyun gibi çıkarılıyor, elleri kelepçelenerek gözlerine siyah bir bant geçiriliyordu. bant takılmadan önceki son anda, koğuşa doğru, yardım isteyen gözlerle bakıyorlardı. işte o zaman, duyduğunuz utanç daha da yoğunlaşıyor ve işkenceye götürülmüyor olmanın suçluluğuyla içiniz burkuluyordu. sanki o insanları gönderen sizdiniz.

askeri araç bilinmeyen yöne doğru çıkıp gittikten sonra derin bir sessizlik kaplıyordu koğuşu. kimse götürülenlerden söz edemiyordu ve koğuşa yayılmış olan elektrikli hava, çoğunlukla gazete okuma sırası yüzünden patlak veren bir kavgaya dönüşüyordu.

en korkuncu da, yoklamalarda o arkadaşların isimlerinin okunması ve resmi kayıtlara göre "var" sayılmalarıydı. resmen yıldırım bölge'de bulunuyorlardı. oysa gövdeleri kim bilir hangi bilinmeyen köşede işkencecilerin elindeydi. ertesi sabah aynı işlem tekrarlanıyordu ve siz gene aynı ruh durumlarına geçiyordunuz.

birkaç gün sonra o arkadaşları geri getiriyorlardı. yürüyemeyen, ayaklarının üzerine basamayan ve canlı birer cesede dönüşmüş vücutlar zorlukla taşınıyordu içeri. birçoğu yatamıyor ve gövdelerinin herhangi bir yere değmesi durumunda çığlıklar atıyordu. bazılarını iki üç sandalye üzerine, gövdelerinin yaralı bereli kısımlarını değdirmemeye çalışarak yatırıyorduk.

nedense akşamları beklenmedik bir şekilde, isterik kahkahalar duyuluyordu koğuşta. gördüğü işkencenin üzerinden bir süre geçmiş olanlar, işin komik yanlarını bulmaya çalışıyor ve anlattıkça hem kendileri gülüyor hem de çevredekileri güldürüyordu. örneğin alp orçun adlı arkadaş, işkenceye girmeden önce bir beyin ameliyatı geçirmişti. tam elektrik verilmeden önce de bunu söylemiş ve kafasındaki dikişleri göstermişti.

"bunun üzerine ne yapsınlar beğenirsiniz?" diyor ve ekliyordu: "telleri getirip tam yaranın içine soktular!"

bunu anlatırken gözlerinden yaş gelene kadar gülüyordu.

yıldırım bölge'de insan psikolojisiyle ilgili çok şey öğrendim ama belki de en ilginci buydu. insanlar çıldırmamak için o acı ortamını gerçeküstü kılan bir mizah geliştirmişti. başka türlü dayanmaya olanak yoktu!

bir arkadaş hayalarına elektrik verilirken işkencecilerin etli pide yediklerini anlatıyordu. aralarında uzun uzun hangi kebapçının pidesinin daha lezzetli olduğunu ve soğan miktarının ne olması gerektiğini konuşuyorlarmış.

başka biri, işkence görürken orada asılı duran bir kafesteki kanaryaya kızmıştı. kendisine dış dünyanın güzelliklerini hatırlatan o kuşun orada olması içini yersiz umutlar ve acayip heveslerle dolduruyor, bu da acıyı artırıyordu.

bir arkadaşımız akseki karakolunda yakalanmış ve teslim edilmeden önce oradaki üç-dört jandarmanın günler süren işkencesini yaşamıştı. anlattıkları inanılır gibi değildi. jandarma erleri, ellerine düşmüş olan bu insan gövdesi üzerinde bütün bilinçaltı karanlık dürtülerinin uygulamasını yapmıştı.

benim ranza arkadaşım ömer madra'ydı. çok ağır işkencelerden geçmişti ve bir daha "oraya" giderse aklını kaçıracağını söylüyordu. gözaltında tutma süresi 30 gündü ve ömer içeri alınalı 33 gün olmuştu. artık gözaltında tutulmasının hiçbir yasal dayanağı yoktu ama tahliye etmiyorlardı. sonunda bir akşam vakti ismi okundu ve "ömer madra, tahliye!" diye bağırıldı. ömer heyecandan kıpkırmızı kesildi. hepimiz büyük bir sevinçle uğurladık onu. "akşam bizim için iyi bir rakı iç!" dedik.

oysa zavallı ömer, nizamiyede tahliye edildikten ve ana kapıdan dışarı çıktıktan sonra yanına siyah bir araba yaklaşmış ve zavallı dostumuz yeniden gözaltına alınmıştı. tekrar boylamıştı kontrgerilla hücrelerini.

bir gün koğuşta bizi çok sinirlendiren bir şey oldu: bir general teftişe geldi. sabah erken saatlerde koğuşa giren general yakışıklı, uzun boylu biriydi. üniforması üzerine sımsıkı oturuyordu. özenle tıraş olmuştu ve sürdüğü tıraş losyonu koğuşa yayılıyordu. saçları sımsıkı taralıydı. yüzüne yayılan geniş bir gülümsemeyle konuşuyor, özenle seçtiği türkçe kelimeleri yerli yerinde kullanıyordu.

sıraya dizilmiş ve yoklama durumunda olan bizlere çok sevecen konuştu. "bir şikayetiniz var mı arkadaşlar?" diye sordu. sonra binbaşıya döndü ve "bu duvarlar kirli binbaşı!" dedi. "badana ettirin. burada kalan arkadaşlarımız aydın kişiler. içlerinde lise, üniversite mezunu olanlar var. lütfen rahat etmelerine dikkat edin."

sonra geldiği gibi çekip gitti. bu ziyaret öyle büyük bir ikiyüzlülük içeriyordu ki; hayaları burulan, diri diri toprağa gömülen, emil galip gibi kollarından üç gün asılı tutulan ve cinsel organlarına elektrik şoku verilen bu insanların tek derdi, duvardaki boyanın dökülmesiymiş gibi aşağılık bir yaklaşım herkesi çileden çıkarıyordu.