30.07.2016

yoksulluk

george orwell

insanın yoksullukla ilk karşılaşması tümden acayip bir şeydir. yoksulluk konusunda o kadar düşünmüşsünüzdür. yoksulluk, yaşamınız boyunca korktuğunuz, er ya da geç başınıza geleceğini bildiğiniz bir şey iken yine de apayrı, tümden değişik bir şeyle karşılaşmışsınızdır. pek basit olacağını sanmaktayken olağandışı karmaşık bir şeyin içine düşmüşsünüzdür. çok korkunç olacağını sanmışsınızdır ama, bir de bakarsınız ki, meğer sadece tiksindirici ve sıkıcıymış. önce fark edilen, yoksulluğun kendine özgü çapsızlığı olur, sonra sıra karmaşık pintiliklere, kırıntıları silip süpürmeye gelir.

insan, yolunu bilirse, günde bir şiline yaşayabilirse de, bu hiç kolay bir iş değildir.

örneğin, yoksulluğa bağlı gizliliği keşfedersiniz. birdenbire günde altı franklık bir gelire düşüvermişsinizdir. bir anda günde altı frank gelirli biri oluvermişsinizdir. elbette bunu kabul edemezsiniz. yaşamınızda hiç değişiklik olmamış gibi davranmak zorundasınızdır.

yoksulluk, daha işin başında sizi bir yalan ağının içine alır. yine de, o yalanlara karşın, yoksullukla zor baş edersiniz. yıkanacak çamaşırlarınızı çamaşırhaneye gönderemezsiniz. çamaşırcı kadın yolunuzu kesip ne oldu, diye sorar. ağzınızın içinde bir şeyler gevelersiniz. kadın, başka bir çamaşırhane bulduğunuzu sanarak can düşmanınız kesilir. tütüncü neden sigarayı bıraktığınızı sorup durur. yanıtlamak istediğiniz mektuplar vardır, yapamazsınız; çünkü posta pulunun parasını denkleştiremezsiniz.

bir de yemek sorunu vardır. yemekler, zorlukların en sunturlusudur. her gün yemek saatlerinde sokağa çıkacaksınız. görünüşe göre lokantaya gidiyorsunuz, gerçekteyse lüksemburg bahçesi'nde güvercinlere baka baka bir saat geçirecek, sonra gerçek yemeğinizi cebinize tıkıp gizlice odanıza döneceksiniz. yemeğiniz de ya ekmekle margarindir ya da şarapla ekmek. yiyeceğin çeşidini bile yalan belirler. alelade ekmek yerine çavdar ekmeği almak gerekir. çünkü çavdar ekmeği yuvarlak olduğundan cepte daha iyi gizlenir. bu da insana bir frank zarar ettirir.

bazen görünüşü kurtarmak için bir bardak içkiye altmış santim verirsiniz. bunun sonucu olarak da yiyeceksiz kalırsınız. çamaşırlar elek gibi olur, sabun biter, jiletiniz kalmaz. saçınız kesilmek ister, kendiniz kesmeye kalkarsınız ama, öyle bir sonuç alırsınız ki, sonunda berbere gitmek zorunda kalırsınız ve bir günlük yiyeceğinizin karşılığını harcarsınız. bütün gün yalan söyleyip durursunuz. hepsi de pahalı yalanlardır.

günlük altı frankınızın son derecede dayanıksız, güvenilemez bir şey olduğunu görürsünüz. önemsiz ufak tefek aksilikler çıkıp elinizden yiyeceğinizi çalar. cebinizdeki son seksen santimle yarım litre süt almışsınızdır. ispirto ocağının üzerinde kaynatırken kolunuzdan aşağı bir tahtakurusunun indiğini görüp tırnağınızla bir fiske vurursunuz. cup! hayvan doğru sütün içine! sütü döküp aç oturmaktan başka bir şey yapılamaz artık.

yarım kilo ekmek almaya fırına girip tezgahtar kız başka bir müşteriye yarım kilo keserken beklersiniz. kız beceriksizdir, kestiği parça yarım kilodan fazla gelir. o müşteriye "pardon, mösyö" der, "iki lesou fazla olsa olur, değil mi?" ekmeğin yarım kilosu bir franktır, sizin cebinizde de tam bir frank vardır. sizden de iki lesou fazla isterlerse veremeyeceğinizi söylemek zorunda kalacaksınız diye yüreğinizi sıkan bir korkuya kapılırsınız. başka bir fırına girme yürekliliğini gösterinceye kadar saatler geçer. zerzevatçıya girersiniz, bir kilo patates alıp bir frank vereceksiniz; meğer elinizdeki maden paralardan biri belçika frankı imiş. zerzevatçı kabul etmez. o dükkandan sıvışır, bir daha da semtine uğramazsınız.

nasıl olmuşsa yolunuz temiz pak bir mahalleye düşmüştür. varlıklı bir tanıdığınızın size doğru geldiğini görünce karşılaşmamak için en yakındaki kahveye kapağı atarsınız. kahveye girdiniz mi elbette bir şey ısmarlayacaksınız. son elli santiminiz de içinde bir tatarcık ölüsü yüzen bir fincan kahveye gitti işte. böyle yüzlerce örnek verilebilir. bu olaylar fakirlik sürecinin birer halkasıdır.

açlığın nasıl bir şey olduğunu ilk kez keşfedersiniz. midenizde ekmek ve margarinle sokağa çıkar, vitrinlere bakarsınız. her yerde savurganca yığılmış besin tepecikleri sizi aşağılar. parçalanmış ya da bütün domuzlar, sepetler dolusu sıcak somunlar, koca kalıplarla sarı sarı tereyağları, kangal kangal sucuklar, patates dağları, değirmen taşları gibi gravyerler.. bu kadar çok yiyeceği bir arada görünce insan kendini ağlamaklı bir sızıldanmaya kapıp koyuverir. bir somun alıp kaçmayı, adamlar sizi enselemeden tümünü gövdeye indirmeyi tasarlarsınız. yine de kendinizi tutarsınız; korkudan ha, başka bir şeyden değil. yoksulluğun ayrılmaz bir parçası olan iç sıkıntısıyla tanışırsınız.

nasıl para insanları çalışmaktan bağışık kılarsa, yoksulluk da bunları olağan davranış biçimlerinden bağışık kılmıştır.

yapacak bir işi olmayan, midesi boş insan hiçbir şeyle ilgilenemez. yarı gün boyunca yatakta yatar, kendinizi baudelaire'in şiirindeki genç iskelet gibi hissedersiniz. sizi yattığınız yerden kaldırabilecek tek şey yiyecektir. bir hafta gibi kısa bir sürede de olsa, yalnız ekmek ve margarinle beslenmiş bir insanın artık insanlıktan çıktığını, birkaç yardımcı organı da bulunan bir mideden başka bir şey olmadığını anlarsınız.

günde altı franklık yaşam için daha pek çok şey söylenebilir ama, hepsi aşağı yukarı birbirine benzer. paris'te binlerce kişi bu yaşamı sürer. zar zor tutunmaya çalışan sanatçılar ve öğrenciler, işleri kesat giden sokak kadınları, her çeşit işsiz bunlardandır. burası kenar mahallesi, yoksulluk mahallesidir.

yoksulluğa karşı büyük bir avunma olan başka bir duygu daha vardır, sanırım bir gün on parasız kalmış herkes bu duyguyu tatmıştır. bu, insanın yolun sonuna gelip hiçbir şeysiz kaldığını bilmesinden kaynaklanan bir rahatlama, neredeyse bir keyiftir. sokakta kalma deyimini her zaman duymuşsunuzdur. işte kaldınız. o noktaya vardınız, yine de dayanabiliyorsunuz. bu duygu, o sıkıntılı korkuyu önemli ölçüde hafifletir.

insanlar aç birini görünce onu tekmeleme isteğine kapılıyorlar.

meteliksiz kalmanın bana kesinlikle öğrettiği bir iki şeyi gösterebilirim. bir daha hiçbir zaman berduşların sarhoş birer ahlaksız oluğunu düşünmeyeceğim. bir peni verdim diye bir dilencinin bana minnet duymasını beklemeyeceğim. işsizler uyuşuksa buna şaşmayacağım. selamet ordusuna para vermeyeceğim. giysilerimi rehine koymayacağım. sokakta birisinin uzattığı el ilanını geri çevirmeyeceğim. şık bir restoranda yediğim yemekten tat almayacağım. bu, bir başlangıç.

Hiç yorum yok: