24.9.11

şairin seyir defteri

edip cansever


gözlerim, gözlerim benim
denizi ilk defa gören bir çocuğun
birdenbire yaşlanması neyse

çünkü insan yalnızken kat ettiği yollardan
ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir

sanki kar yağışlarının ardından
uzun süren kar yağışlarının ardından
sevimsiz bir lunaparkta
kimsesiz bir atlıkarıncaydım

nasıl da vaktini bilirler her şeyin
ve vaktinde girişirler her şeye bu kentsoylular

yalanla avunurlar, yalanla korunurlar
bilmezler utanmayı hiç bu kokuşmuş kentsoylular

ve otel müşterileri, onlar
en inandırıcı ölülerimdir benim
her biri bir ölümü her gün yeniden yaşar
camlara yapıştırılmış yüzler gibi
sevgiyi unutmuş yüzler gibi
-unutmak utanmaktır, siz bilirsiniz-
hüzünsüz, anlatımsız, soğuk
akşamüstü rengindedirler ve yorgundurlar

ne de olsa herkes biraz ölüdür
otel müşterileri en önde gelir
kendileri soyar kendilerini kendileri giydirir
büyük kentlerin büyük tabutlarıdır oteller
nedense işte onlar gökyüzüne gömülür

vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
vaktinde anlamanın sevinci mi
ya da biraz geç kalmanın
o gereksiz tedirginliği mi
hangisi

mutluluğun sana verdiği tatili yaşıyor
bir açılıp bir kapanıyor kirpiklerin
bilmem alınır mısın söylersem
unutulmuş bir çirkinlikten başlıyor güzelliğin

neden yazılır bir şiir
neden okunur bunca yazı
çünkü nasıl aşılabilir başkaca
insanın karmaşıklığı

evet
dün akşam evinin önünden geçtim
içim hem kimsesizdi hem kalabalık
bu demektir ki sevgisiz düşünemiyorum sevdayı
bana söz ver yarın akşam
göze al her şeyi yeni baştan konuşmayı

sürekli utkulardır mutluluk
sustukça duruldukça yitersin

önce gözleri boğulmuştu, elleri
kupkuru dudakları en sonra
dediler ki, içkiden öldü, yalan!
sevgisizlikti onu aramızdan çekip çıkaran

her sevda başlangıçtır bir yenisine
öteki başkaldırır daha bitmeden biri
biz isteyelim istemeyelim sürüp gider böylece

ölü bir deniz yıldızıdır mutluluk
o nedensiz mutluluk, olsa da olur olmasa da

yüzüme baktı uzun uzun
"hiç değişmemişsin" dedi yavaşça
"bazı eşyalar anıdır" –bunu bilmezdim-
"bazı anılar eşya"
yaşlanmış bir düş gibiydi, yürüdü gitti.

günün kapı aralığı mavidir

bilirim acılar birbirine benzemez

"hayır, hiç yenilmedik, çekildik yalnız
ve şimdi olduğumuz yerde
ve ayaktayız"

hiçbir dilde söylenmemiş
hiçbir dilde yazılmamış
sözler ve şarkılar içindeyim

nedir mi yalnızlık –kendine sor önce-
bir sabah, erkenden, bir kır çiçeğinin üzerinde
görünce parladığını bir çiy tanesinin

gölgen yok senin, ayak izlerin yok
neden mi? acılar barınmamış ki sende
mutluluk yok, mutsuzluk yok

gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
hiçbir yere gitmiyor

yaşlı bir çocuğum ben, çocukların en yaşlısı
ağzımda sakız tatlısının hiç eksilmeyen tadı

zamanlar geçtikçe neden
mutluluk mahzunluk oluyor fotoğraflarda
acaba
keder mi, acı mı, hüzün mü dünyanın rengi
mahzunluk mu yoksa yaşam

ah güzel yaşam! sevgilim ölüm!
ben yalnız ikinize hayranım

özür dilerim dünya
ben bu otelden çıkamam
imza: seniha.

ey benim ıslak yalnızlığım
umudum senden doğsun

insanların içinden
kendim olup taşayım

ölüm
sen en güzelsin bu saatlerde

biliyor musun seni ben
görmedim hiç gülerken
gülsen de pembesi bol bir resim yapıyorsun gibi gelir bana
gittikçe koyulaşan –kendini dışa vuran irice bir vişne?
neden olmasın-

yalnızken ve senden bunca uzakta
öyle soğuk, öyle anlamsız ki her şey
sevilen bir insan yüzünde ne yoksa

yağmur yağmur yağmur
uçsuz bucaksız bir deniz
anısız, sonrasız, biz bizeyiz
devinimsiz bir yüz gibi terlemekte zaman

geçmişte kalan bir çay saatinde sanki
o kadar kıpırtısız
saatsiz, müziksiz ve aynalarsız
ve dünyanın
nereden bakılırsa bakılsın
sadece yuvarlak olarak kaldığı
kalıverdiği bir çay saatinde sanki
gövdesiz, giysisiz, gömütsüz
bembeyaz bir belirsizlik gibi
karlara karıştılar

ve  ben ki
güzel yazmayan ama güzel anlatan
ve güzel anlatılan
bir sanemdim de saklanmamı dışa çıkardım
ve eşsiz kaselerimle içkimi sundum
ve bir ortaçağ sahhafı gibi
özenle yerleştirdim kendimi
yaşamın büyük suyuna
kösnül suyuna
kendimi buldum

ve derdi: ayrılıklar tanışmamış gibi olmanın gene de bir suretidir. ey suret! neden iki kişisin?

ey geçmiş! silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın
ey şimdi! geçmişle süslenirsin sen de

beni de katar mısınız aranıza? katarsanız bir limonlu votka, katmazsanız gene bir limonlu votka!

genç bir kız tanımıştım. üstelik çok da güzeldi. işte o genç ve güzel kız bir sabah kalkıyor ve intihar etmeye karar veriyor. giyinip süsleniyor üstelik. ilaç dolabından iki tüp nembutal alıp masanın üstüne boşaltıyor. tam o sırada bir bando mızıka takımı geçiyor kapının önünden. genç kız içgüdüsel bir hareketle pencereye koşuyor. gözü bando şefinin göbeğine takılıyor nedense. çılgınlar gibi gülmeye başlıyor. sonra da.. masanın üstündeki nembutal tabletlerini avuçlayıp konfetiler gibi savuruveriyor pencereden.