'sk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
'sk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24.10.2011

yerçekimli karanfil

edip cansever


iğreti bir yaşayış içinde adam
duvarları yalnızlık yemiş bitirmiş

artık ölüm insanlardan olmuyor

aşkı duydum mu bir başıma kalıyorum

insandaki sevgiliyi eskitiyor bu çiçekler

sizi görmüyor muyum dikkat! trenlere çikolata yediriyorum
bunu her zaman yapıyorum akılla oynamak yani
öyle trenler var ki, insanı şımartıyor
çıkıp kuruluyorum pencere yanına gel keyfim gel
gidip duruyorum böylece, adımı bileceksiniz, çok ülkeli adam
üstelik daha kalkma saati gelmeden trenlerin

bir aptalın yalnızlığını seçin, çiçekler sulamakla olsun bu

bir menekşe duyuyorum ellerimsiz
o kadar güzel ki, amerika bile güzel

hep birden
hep birden bir şey oluyoruz işte

sana her zaman söylüyorum senin yüzünde gülmek var
bakınca bir yaşama ordusu çıkıyor aydınlığa
bir çiçek geliyorsun yer altı çevresinden
bir kartal gidiyorsun çıplağın ayaklarla

en saklı yerlerinden güzelliğin çıkıyor
ansızın doğan hayvanlar gibi güzel
bakınca bir şiir canlıyorum dünyaya

aşk iyidir bak
duyumunu artırır insanın

hey gidi duyumuna yandığımın dünyası
alıp vereceğin olacak ille
aşk maşk buz gibi yaşayacaksın

diyorum, bir şeye karşı komaktır günümüzde aşk

siz küçük adıyla mı çağırırsınız sessizliği

armut ağacı! iyi sabahlar!

uyanıp kalkınca çocuk olmalarım var benim

iyi ama, niye sevmeli her önüne geleni
herkesin, herkese, herkesi
daha dün yepyeni bir son koydumdu şiire
aldı, yepyeni bir kalabalığı getirdi
ama iyi yaptım, öyle mi değil mi

hepsi de beni buluyorlar, hepsi de bir yağmur uysallığında

ya da kendiyle bırakılması insanın
sizi
sizleri selamlıyor işte

aşk, o benim en güzel hayvanımdır

biriyim, cesurum, var mısın ellerime
bir başka sabaha kadar içelim

bir kişi bile değilim yalnızlıktan

çizeriz yeryüzünü kaygısız ayaklarla
yüzümüzdür bir yağmur ağırlığınca düşer
sonra pek anlamadan içkiler ne çabuk biter
ne kadar konuşursak o kadar bir sessizlik olur
adımızı sorarız birine, o bize adını söyler

sanki biz her cinsel olayda biraz gemici
bir gidip bir geldiğimiz o hayal illerinde

ah yaşasam diyorum, o günü bir daha yaşasam
ve hüzün.. isterik bir kadın gibi üstüne çekse beni

"size ben öğreteceğim dünyanın gizlerini!"

ve umutlar sonsuzdur. çünkü en büyük yaslar
en büyük ölümlerden sonra tutulur

birdenbire yapayalnızsanız her yerde
ve bundan korkuyorsanız
en küçük şeylerden bile
örneğin birine saati sorsanız
karşıdan karşıya geçseniz bir caddede
sesinizi alçaltıp dikkatle bakaraktan çevrenize
biriyle bir şeyler konuşsanız
ve her gün kitaplar, dergiler alsanız
postacı her gün mektup getirse
sözgelimi bir resmi dairede
fazlaca oyalansanız
şöyle bir iki otobüs kaçırsanız üst üste, neden olmasın
kaldı ki, hiçbir şey yapmasanız bile
tuhaftır
sanki herkes kuşkuyla bakacaktır yüzünüze.

giderek siz oluyorsa bütün bir kalabalık
yüzünüz yüzlerine benziyorsa, giysiniz giysilerine
ansızın bir hastanın kendini iyi sanması gibi
gücünüz yetse de azıcık bağırsanız
bir yankı: durmadan yalnızsınız
durmadan yalnızsınız.

yani bizim hiç korkmadığımız şeyler
doğrusu en çok korktuğumuz şeylerdir gerçekte
içimizde kahverengi bir dağ ölüsü yatar
bir yarasa ayaklanır. aç gözlü bir kuş
varır kocaman bir şey olmanın bilincine

bir özgürlük de değil bu, daha çok
bir özgürlük duygusu belki
bence bu duygunun bir karşılığı olmalı
tanrıya inandıkça tanrının olması gibi

kopunca kendimizden. ve her şeyden biraz kopunca
bir güç olduğunu sanırız yalnızlığın
hatta bir bakıma övünürüz de onunla

hep aynı çıkmazlara düşmek de var sonunda

bak işte, en soylu isteklerle odama geliyorsun
ve düşün, insanlığının en alımlı katında
her şey bu kadar doğal, her şey bu kadar güzelken
sorarım, neden böyle yabancı kalıyorum sana

bak lusin, çünkü ben sevmiyorum kadınları
bu tuhaf alışkanlığı, bu gereksiz yakınlığı
sense bencillik diyeceksin buna. ya da
bir zevk düşkünlüğü diyeceksin. oysa hiçbiri değil

insanlar yalnız kaldıkça
konuştukları dil de değişir
sonunda hiç anlaşamazlar. öyle ki
bir zaman parçası içinde, bir durumun
değişmez akışında, tekdüze
kalırlar bir sıkıntı avcısı gibi
ve bir gün anlarlar ki, bir güç değildir artık yalnızlık
ve bunu anlayınca, işte o zaman lusin
aşıvermek isterler bu zamanla durumu
koşarlar, koşarlar, tam sınıra gelince
sanki o tel örgülere yapışmış gibi
bir duman oluverirler ya da kaskatı
bir kömür parçası, bir ceset
nedir bu durumda insanın anlamı?

tek çıkar yol yaşamaksa lusin
yaşıyorum ben de kaygısız
değişmez bir anlamsızlığı böylece

bir insan yaşanmamışlığı bulunca
onu artık hiç kimse anlatamaz
kalır sonsuz gücünün buyruğunda
ve bütün kesinliklerin üstünde, yalnız
dolaşır bir ateşböceği gibi kendi aydınlığında

bence kaldırmalı bu doğum günlerini
insan bir yas gibi doğuyor yeniden

doğrusu ben anlamam ama
bir türlü insan vardır, der stepan
her yerde yalnız olan
bir türlü insan vardır

hem o kadar düşündüm ki onu ben
kim olsa biraz benzerdi lusin’e

her şey aynı her yerde

çok garip bir şekilde kirlenmenin
adıdır ölüm

herkesin ölü bir şeyi vardır

sayılar neden böyle yumuşak
neden hiç kimseler konuşmuyor
ben neden yalnızım

sen ne kadar içsen de
içmedin bir gün bile

çok karanlık bir cümlede durmuş gibiyiz
herkesin, ama herkesin yanılıp bir yerlere gittiği

insan yaşarken ölüler bırakmalı ardında

zakkumları mezarlara yakın dikmeseler ne iyi
ölümün rengi oluyor

insanın insana verebileceği en değerli şey
yalnızlıktır

kalbim, serseriliğim benim

kuzeyde, ince bir kar dağıtımında
çocukların oyun oynamadığı yerlerde
bulunmaya hazır ve
eski çağlara ait bir parayım

öğle sonu yaşlılıktır biraz

imgesiyim ölümün

nedense her başlangıçta bir acı vardır

bir güzelden bir güzele az mı sevinir
ben sulardan ırmakları tutarım

evet, der bir balıkçı
ne saatler işler ne de bir takvim sesi duyulur
denizle kurulur insan, denizlerden öğrenir yaşını

ve bilir diyordu herkes, bilir rodos’ta
inleyen bir kaya olduğunu ara sıra
kuşların konmadığı, yılanların sokulmadığı
kurtların uzak tuttuğu yavrularını
bir kaya, tek başına..

hayır, hiçbiri değildir
yalan her tenha kasabanın akşam saatidir

sorma bana, nereden geldim, neyim diye
anlaştık işte seninle, konuşmasak da
sevgiler tutkular devrimidir benim tarihim de

"sandal ağacı gibi olacaksın
üzerine inen baltayı kokuna boğacaksın."

"arkadaş tayfanın sarhoş olmayanı kurumuş dal gibidir
gece karşına çıktı mı uğursuzluk getirir."

öyle ya, bana sorarsanız terk etmeli insan yaşamı
ölümü göze almadan
ve anlamalı bir ağaç gölgesi gibi durmaktaki sakıncayı
gitmek
durmadan gitmek
ne ölümünü bilsinler ne yaşadığını

acımaktan bir zamansın ki bazan susarsın
çocuklar büyükler gibi konuşur sefaletten

biliyorsun, bizim her türlü yalnızlığımız
yeni bir dil olacak yarın

biliyordur tam göğsünün altında yaşar gibi
biliyordur ki bir eylemdir yerine göre susmak

bir şarkı ne zaman güzel değildir
sonu olduğu zaman
sonu yoktur çünkü güzel şarkıların

saygımız ki bir kuşun yarası kadar derin

çok uzaklara bakmaktır, diyoruz, durmadan saate bakmak

kuş olsun, insan olsun
yalnızlık sevmesini bilmeyenlerin icadı

sanki çok öpüşmelik kuşlar bunlar, çok sevişmelik
ve seninle biz iyi ki
sevmelerin ustasıyız, güzel şaşkınlıkların
önce yüreklerimizi alıştırmışız buna, sonra kafalarımızı
ki bu yüzden içimiz hiçbir zaman yoksul değil
yoksul olmadı

bakma sen, kuşlar bir uçumluktur ne de olsa
denizler bir fırtınalık görkemli
bizse kendimizi insan olarak
bir tohum gibi dikmişiz sonsuzluğa

"içinde uçtuğum gözlerin
yolların gidişine
dünyanın dışında bir anlam verdi." eluard

şairlerin flaşları kalpleridir
dışarıya da parlamalı biraz
kaldı ki ben içimde gezinmekten yoruldum
sensin, iyi anlarsın beni
gözlerine başka türlü bakıyorum
ben bütün gözlere başka türlü bakıyorum şimdi

yalnızlık gibi, ama yalnızlık değil
bildiğin, çok iyi bildiğin bir şeyin
uzağında kalmak duygusu belki

ve odur ki büyüklük
şiir insnaın içinden dopdolu bir hayat gibi geçerse
o zaman ölünce de şiirler yazar insan

aslına bakarsan en güzel aldanmaları yaşadık seninle biz

ben her şeyin bir bir yok olmasına o kadar alıştım ki

nerede okumuştum, hatırlamıyorum şimdi, biri mi anlatmıştı yoksa
mahpusunu kıskanan bir gardiyanı
ve düşün sevgilim, mahpusunu kıskanan bir gardiyan düşün
ne kadar acı bunlar
kıskanıyorlar hepimizi ve kıskanacaklar
güç iştir çünkü bir tarihi insan gibi yaşamak
bir hayatı insan gibi tamamlamak güç iştir
birazdan akşam olacak sevgilim
bütün heybetiyle akşam olacak
sevgilim, diyorum, oysa kimsecikler yok yanımda
bilmiyorum kime sevgilim dediğimi
bildiğim bir şey varsa
o kadar yeni bir anlamda söylüyorum ki bu kelimeyi
unutup birden zamanı ve yeri
onunla bir günü kutluyorum coşarak
onunla bir günü kutluyoruz sanki

gelecekten arta kalan bir mutluyum

ne yaparsan yap yürürlüktedir yetinmezlik

gelecekten utanarak dönen bir sevinçliyim
ya sizler
ey sırasını beklemeden gelen akşamüstleri

beklemek yoksullaşmaktır biraz da
ne de olsa

24.09.2011

şairin seyir defteri

edip cansever


gözlerim, gözlerim benim
denizi ilk defa gören bir çocuğun
birdenbire yaşlanması neyse

çünkü insan yalnızken kat ettiği yollardan
ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir

sanki kar yağışlarının ardından
uzun süren kar yağışlarının ardından
sevimsiz bir lunaparkta
kimsesiz bir atlıkarıncaydım

nasıl da vaktini bilirler her şeyin
ve vaktinde girişirler her şeye bu kentsoylular

yalanla avunurlar, yalanla korunurlar
bilmezler utanmayı hiç bu kokuşmuş kentsoylular

ve otel müşterileri, onlar
en inandırıcı ölülerimdir benim
her biri bir ölümü her gün yeniden yaşar
camlara yapıştırılmış yüzler gibi
sevgiyi unutmuş yüzler gibi
-unutmak utanmaktır, siz bilirsiniz-
hüzünsüz, anlatımsız, soğuk
akşamüstü rengindedirler ve yorgundurlar

ne de olsa herkes biraz ölüdür
otel müşterileri en önde gelir
kendileri soyar kendilerini kendileri giydirir
büyük kentlerin büyük tabutlarıdır oteller
nedense işte onlar gökyüzüne gömülür

vaktinden önce anlamanın şaşkınlığı mı
vaktinde anlamanın sevinci mi
ya da biraz geç kalmanın
o gereksiz tedirginliği mi
hangisi

mutluluğun sana verdiği tatili yaşıyor
bir açılıp bir kapanıyor kirpiklerin
bilmem alınır mısın söylersem
unutulmuş bir çirkinlikten başlıyor güzelliğin

neden yazılır bir şiir
neden okunur bunca yazı
çünkü nasıl aşılabilir başkaca
insanın karmaşıklığı

evet
dün akşam evinin önünden geçtim
içim hem kimsesizdi hem kalabalık
bu demektir ki sevgisiz düşünemiyorum sevdayı
bana söz ver yarın akşam
göze al her şeyi yeni baştan konuşmayı

sürekli utkulardır mutluluk
sustukça duruldukça yitersin

önce gözleri boğulmuştu, elleri
kupkuru dudakları en sonra
dediler ki, içkiden öldü, yalan!
sevgisizlikti onu aramızdan çekip çıkaran

her sevda başlangıçtır bir yenisine
öteki başkaldırır daha bitmeden biri
biz isteyelim istemeyelim sürüp gider böylece

ölü bir deniz yıldızıdır mutluluk
o nedensiz mutluluk, olsa da olur olmasa da

yüzüme baktı uzun uzun
"hiç değişmemişsin" dedi yavaşça
"bazı eşyalar anıdır" –bunu bilmezdim-
"bazı anılar eşya"
yaşlanmış bir düş gibiydi, yürüdü gitti.

günün kapı aralığı mavidir

bilirim acılar birbirine benzemez

"hayır, hiç yenilmedik, çekildik yalnız
ve şimdi olduğumuz yerde
ve ayaktayız"

hiçbir dilde söylenmemiş
hiçbir dilde yazılmamış
sözler ve şarkılar içindeyim

nedir mi yalnızlık –kendine sor önce-
bir sabah, erkenden, bir kır çiçeğinin üzerinde
görünce parladığını bir çiy tanesinin

gölgen yok senin, ayak izlerin yok
neden mi? acılar barınmamış ki sende
mutluluk yok, mutsuzluk yok

gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
hiçbir yere gitmiyor

yaşlı bir çocuğum ben, çocukların en yaşlısı
ağzımda sakız tatlısının hiç eksilmeyen tadı

zamanlar geçtikçe neden
mutluluk mahzunluk oluyor fotoğraflarda
acaba
keder mi, acı mı, hüzün mü dünyanın rengi
mahzunluk mu yoksa yaşam

ah güzel yaşam! sevgilim ölüm!
ben yalnız ikinize hayranım

özür dilerim dünya
ben bu otelden çıkamam
imza: seniha.

ey benim ıslak yalnızlığım
umudum senden doğsun

insanların içinden
kendim olup taşayım

ölüm
sen en güzelsin bu saatlerde

biliyor musun seni ben
görmedim hiç gülerken
gülsen de pembesi bol bir resim yapıyorsun gibi gelir bana
gittikçe koyulaşan –kendini dışa vuran irice bir vişne?
neden olmasın-

yalnızken ve senden bunca uzakta
öyle soğuk, öyle anlamsız ki her şey
sevilen bir insan yüzünde ne yoksa

yağmur yağmur yağmur
uçsuz bucaksız bir deniz
anısız, sonrasız, biz bizeyiz
devinimsiz bir yüz gibi terlemekte zaman

geçmişte kalan bir çay saatinde sanki
o kadar kıpırtısız
saatsiz, müziksiz ve aynalarsız
ve dünyanın
nereden bakılırsa bakılsın
sadece yuvarlak olarak kaldığı
kalıverdiği bir çay saatinde sanki
gövdesiz, giysisiz, gömütsüz
bembeyaz bir belirsizlik gibi
karlara karıştılar

ve  ben ki
güzel yazmayan ama güzel anlatan
ve güzel anlatılan
bir sanemdim de saklanmamı dışa çıkardım
ve eşsiz kaselerimle içkimi sundum
ve bir ortaçağ sahhafı gibi
özenle yerleştirdim kendimi
yaşamın büyük suyuna
kösnül suyuna
kendimi buldum

ve derdi: ayrılıklar tanışmamış gibi olmanın gene de bir suretidir. ey suret! neden iki kişisin?

ey geçmiş! silindikçe, silindikçe bugünle donanırsın
ey şimdi! geçmişle süslenirsin sen de

beni de katar mısınız aranıza? katarsanız bir limonlu votka, katmazsanız gene bir limonlu votka!

genç bir kız tanımıştım. üstelik çok da güzeldi. işte o genç ve güzel kız bir sabah kalkıyor ve intihar etmeye karar veriyor. giyinip süsleniyor üstelik. ilaç dolabından iki tüp nembutal alıp masanın üstüne boşaltıyor. tam o sırada bir bando mızıka takımı geçiyor kapının önünden. genç kız içgüdüsel bir hareketle pencereye koşuyor. gözü bando şefinin göbeğine takılıyor nedense. çılgınlar gibi gülmeye başlıyor. sonra da.. masanın üstündeki nembutal tabletlerini avuçlayıp konfetiler gibi savuruveriyor pencereden.