7.09.2010

ahmet rasim

orhan pamuk

abdülhamit'in istibdat diye bilinen 33 yıllık baskı döneminin başlarında, 1880'lerin sonlarına doğru bir gün, babıali'deki küçük saadet gazetesi'nde bir sabah erkenden oturmuş çalışan 25 yaşlarındaki genç gazetecinin odasının kapısı birden açıldı ve içeriye kolları kırmızı çuhadan bir nevi asker ceketi giymiş, kırmızı fesli, uzunca boylu biri girip genç gazeteciye seslendi.

"gel buraya!" genç gazeteci korka korka ayağa kalktı. "fesini giy! yürü!" genç gazeteciyle asker ceketli adam kapının önünde bekleyen bir at arabasına binip yola çıktılar. hiç konuşmadan köprüyü geçtiler. yolun yarısında, kısa boylu, sevimli suratlı genç gazeteci nereye gittiklerini sormaya ancak cesaret edebildi.

"başmabeyinci beye! bana 'al gel' dediler."

sarayda biraz bekletildikten sonra genç gazeteci, bir masada oturan kızgın, öfkeli, kır sakallı bir adam gördü. "gel buraya!" diye bağırdı adam. masanın üzerinde duran saadet gazetesi'nin açık sayfasını hiddetle gösterip sordu: "bu ne demek?" daha genç gazeteci gösterilen şeyin ne olduğunu anlayamadan da ona bağırmaya başladı.

"sizin kafanızı havanda ezmeli, hainler, nankörler!"

genç gazeteci korkuyla sinmesine rağmen öfke uyandıran yazının ölmüş bir şairin "bahar gelmeyecek mi, bahar gelmeyecek mi?" nakaratlı bir şiiri olduğunu görünce "efendim" diye açıklamaya girişti.

"daha söylüyor. çık dışarı!" diye azarladı onu başmabeyinci. dışarıda 15 dakika tir tir titreyerek bekleyen genç gazeteci gene içeri alındı. ama ağzını her açışında, şiirin kendisinin olmadığını daha söyleyemeden hakaretlere, tehditlere uğruyordu:

"edepsizler, veledizinalar, utanmazlar, alçaklar, köpekler, melunlar, asılacaklar!"

genç gazeteci ağzını açamayacağını anlayınca, bütün cesaretini toplayarak yeleğinin cebinden mührünü çıkarıp masaya koydu. başmabeyinci mühürdeki adı okuyunca bir yanlışlık olduğunu anladı hemen.

"ismin ne?"

"ahmet rasim."

kırk yıl sonra "muharrir, şair, edip" adlı yazarlık anılarını topladığı kitabında olayı anlatan ahmet rasim, getirilen kişinin yanlış olduğunu anlayınca abdülhamit'in başmabeyincisinin kendisine "otur bakayım, sen benim evladımsın." dediğini, masanın gözünü çekip eliyle gel işareti yapıp 5 lira verdiğini, "hakkını helal et. kimseye söyleme!" diye ekleyerek kendisini gönderdiğini her zamanki ince mizahı ve hayatın ayrıntılarına inanılmayacak bir güçle kendini bağlayan yaşama sevinciyle anlatır.