4.12.14

kırmızı zar

roger norman

bir atın gök mavisi gözlerinde, yaşadığı sınırsız ve zamansız dünyanın büyüklüğü karşısında düştüğü hayret vardır.

ülke dediğin sadece topraktır, toprak da kumdan, kayadan başka bir şey değildir.

insanın bir yeri, oraya karşı da sorumlulukları vardır. herkes kral olarak doğmaz; insanlar 'neden olmasın?' diye düşünmeye başlarsa yolcular kendilerini arabacı, araba da at sanır.

kalemi kağıtla buluşturma arzusu, kağıt var olduğu sürece ölümsüzlüğe ulaşma arzusudur. ister 10 yıl, ister 100 yıl sonra olsun, eğer tek bir kişi bile yazılanları okursa bu arzuya ulaşılmış olur; yazıldıkları koşullar ve onları yaratan zihin bir anlığına hayata döner.

bir yerde gizlenen sırlar varsa, orada kötülük vardır. güç varsa, bu gücün esiri olanlar vardır.

dünyevi zamanlarda yaşıyoruz. ayinlere ve tabii ki sihre gittikçe daha az önem veriyoruz. pek çoğumuzun sihrin ne olduğu konusunda net bir fikri yok. çocuklar için yapılan numaralar, ölülerle bağlantı kurmak için yapılan tekinsiz toplantılar, batıl inançlardan başka bir şeye hizmet etmeyen büyülü sözler. sözde aydınlanma yüzünden sihir geri çekilmeye mahkum edildi, bilinmeyenin karanlığına itildi. "aydınlanmış" batının dışındaki her yerde sihrin yaşadığı şüphe götürmez bir gerçek ve bilimin açıklayamadığı kanunlarla işleyen bu sihirli dünya, ölüm dahil bazı insani meseleleri şüphe götürmez biçimde kapsıyor. kim bir cesedi çalılara atar? sadece çaresiz bir kanun kaçağı. kim bile isteye yeni ölmüş birinin cesediyle aynı odada uyur? o çaresiz kanun kaçağı bile bunu yapmaz.

ama bu sihirden arındırılmış dünyada bile bazı eski sezgilerimiz yerinde duruyor. bir köpeğin görünmeyen bir akarsuyun üstüne yatmayı seçmesi gibi, biz de hala görünmeyen güçlerin etkisi altındayız. nadiren -ne yazık ki çok nadiren- aydınlanma yaşarız. unutulmuş kehanet güçleri içimizde bir an için uyanır; bu süre amaçlarını hissedebilmemiz için yeterli olmasa da ruhani dünyanın cismani dünyada varlığını sürdürdüğünü anlamamıza yeter. bu anda fizik kanunları askıya alınır. kadim taşlar insanı çağırır, çok eski yollar belli belirsiz ışıldar. suyun kaynağı büyüler, rüzgar ağaçların arasında haber taşır, çullukların ötüşü başka bir dünyadan duyulur.

yuvarlak höyükler, dikkatli ve yalnız yürüyenlerin algılayabildiği psişik güçlerin yolunda bulunur. höyükleri yapanlar, dolmenleri, taş halkalarını dikenlerin bildikleri şeyleri biliyorlardı. bu nedenle, küçük höyüklerin ve yuvadaki höyüklerin, kutsanmış koruların ve su kaynaklarının, muazzam ağaçların (işaretlenmiş, her biri kendine özgü bir tarihe sahip ağaçların) olduğu yerde kilise çanları çınlayan ilk hıristiyanlar da bunları biliyorlardı.

eğer bu kutsal yollar enerji kanallarıysa, insanların bu güçten faydalanmanın bir yolunu bulup bulmadığını sorabiliriz. mezar alanları, yuvarlak höyükler, megalitler gücü artırmak için mi yoksa onu kullanmak için mi yapılıyordu? evet. hıristiyan kiliseleri büyük ihtimalle bahsedilen enerjiye ya da güce karşı çıkmak veya onu yok etmek için bu hatlar üzerine kurulmuştur. hıristiyan din adamları bu gücü paganlıkla özdeşleştiriyordu ve bu yüzden tehlikeli olduğunu düşünüyorlardı. ama tunç çağı mezarlarının amacı çok farklıydı. psişik enerjinin varlığının, ölümden sonra yapılacak yolculuğa yardımcı olacağına inanılıyordu. yolculuğa yardımcıydı. ama bunu nasıl biliyorlardı? sezgileriyle mi yoksa tecrübeleriyle mi?

spiritüalistler, sözümona astral düzlemde yapılan seyahatten çok söz ederler. ayrıca cadılar, sihirbazlar ve doğunun cinleri de bundan bahsetmiştir. süpürgeler ve kanatlı atlar. uçan halılar. bu yolculuğun beş duyuyla algılanabilecek bir düzlemde yapılabileceğini tahayyül edemiyorum. yo, bizim sarah'nın ya da betty'nin bir süpürgeye binip açık pencereden uçtuğunu düşünemiyorum. bu yüzden ya, bu yolculuğun zihinsel yolculuk için kullanılan bir mecaz olduğunu kabul etmem ya da paralel bir dünyada -ancak belirli ve olağandışı koşullar altında kavranabilecek bir dünyada- yolculuk yapılabildiği ihtimalini değerlendirmem gerekir. eski büyü ve sihir geleneğinden gelen cadıların tam da bu koşullarla ilgilendiğini sanıyorum. kazanlar, iksirler, muskalar, kostümler, eski yazılar ve ayinler ruh hallerinin dışavurumudur. bunlar bir taraftan sembolik değer taşır, bir taraftan da meraklıları ve ilgilenenleri uzak tutar.

geçmişteki cadı avları cehaletten, korkudan ve ruhani boyuta dair farkındalık yitirildiğinden gerçekleşmişti. bunları başka bir yerde olmuş gibi algılamak isteriz: eğer güneybatıda yaşıyorsak yorkshire'da, iskoçya'da yaşıyorsak ingiltere'de, sussex'te yaşıyorsak essex'te yaşandıklarını düşünürüz. işin aslı, cadı avları adanın her yerinde, ingiltere'nin bunu yazıyor olduğum güzel köşesinde bile yaygındı.

cerne'de "ruh avı" denen ve her yıl azizler yortusu arifesi'nde düzenlenen bir ayin vardı. davullara vurulur, tuhaf kostümler giyilir, flüt ve keman çalınırdı. avcıların yolu derelerden tepelerden, kavşaklardan, kilise kulelerinden, uzun ve yuvarlak höyüklerden geçerdi. bu geçit, ölülerin ruhlarını korkutmak ve onlarla konuşanların kökünü kazımak için yapılırdı. bir seferinde kurban, bataklık bölgede otları, kökleri, kedileri ve bütün yıl yumurtlayan tavuklarıyla yalnız yaşayan peg adında bir kadındı. kadını bağlayıp omuzlarında taşımışlardı. sahte bir mahkeme kurulmuş, bu mahkemede kadının evinde bulunan bir çift garip zar kanıt olarak sunulmuştu. dev'in yakınlarında birbirine bağlanmış dişbudak dallarından derme çatma bir kafes yapıldı. büyük bir ateş yakıldı ve kafese koydukları kadını yaktılar.