22.11.11

bütün öyküleri

yusuf atılgan

bütün uyanık düş görenler gibi o da az bencildir.

ustalık üst üste kocaman yapılar dikmekte değil, odaların tavanına sağlam halkalar çıkmaktaydı.

cadde kalabalık gibi geldi bana. insanların birbirine benzerlikleri, tümünün iki ayaklı oluşu şaşılacak şeydi. hasır sepetinde üç ekmekle bir kadın geçti. manavın önünde iki kişi vardı. durdum. uzandım küfelerin birinden bir elma aldım. "kaça bunun kilosu?" diyecektim. elimdeki en irisiydi. kimsenin bana baktığı yoktu. elmayı cebime attım, yürüdüm. beş adım sonra arkamdan kısık bir ses "aşırdı" dedi. döndüm: "kim o aşırdı diyen?" diye bağırdım. üçü birden dönüp baktılar. gene birden çevirdiler başlarını: beni görmemişler gibi, ben orada yokmuşum gibi. kentin göbeğine doğru yürüdüm. her yanım insan doluydu. kasten bakmıyorlardı cebime, yoksa görürlerdi: şişkindi, kütük gibiydi, aklım hep ondaydı; yiyecektim.

michelet: herkes esnesin. her şey önceden bilinmektedir. bu dünyadan hiçbir şey umulmamaktadır.

cebindeki tomarı yokladı. oradaydı. rahatlık verici; sevmediği, alışamadığı işinden onu kurtaracak, bu toplumda kişinin özgür kalabilmesi için tek araç olarak düşündüğü paraydı bu.

bir umutsuzluk kapladı içini yürürken. hep olağanüstü şeyler düşünmüştü, yaşadığı düzenden kurtulmak için. piyangolardan ummuştu. işte beklediği an geldi; ama kurtulamıyor. "belli bir yaşayış uygulamışlar bana. görünmeyen bir giysi giydirmişler. sıkıyor beni, çıkarıp atamıyorum. düğmelerini çözemem mi? bu bile güç. ya çıkarıp atanlar? tutuyorlar onları. deliler evine kapıyorlar ya da kodese.

kendini öldürenlerin yaşamayı aşırı sevenler olduğunu düşünürdüm. sonra birgün "yarın" diyebildim. denizde olacaktı. yanımdaki sığlığın yosunlu, sinsi sokulganlığında değil, ötelerin derinliğinde diyordum. ötekilere benzer bir gündü; ama ben iskeleye yaklaştıkça değişir gibiydim. insanları gerçekten görüyordum. eskiden, vapurda biletini uzatırken bile başını pencereden çevirmeyen adam sanki ben değildim. boyuna onlara bakıyordum. belki giderayak umutsuz bir çağrıydı; ama kimsenin aldırdığı yoktu. direnerek baktığım biri gözlerini benden kaçırırken kaşlarını çattı. yoksa artık aralarında olmadığımın farkında mıydılar? ertesi sabah ayakkabılarımı giyerken gene duraksamam, kapı gıcırdayacak diye çekinmem tuhaftı. son günümde bile kurtulamıyordum. kapıyı çarpmadan kapadım. daha orada "öyleyse yarın" dedim. ertesi gün çıkarken kapıyı çarpacaktım.

insan ötekilerin oluşunu bağışlayınca bir bakıma onlara benzemekten kurtulamıyor.

çocuklar istedikleri bir şeyi yaptırmak için kime nasıl davranılacağını, neyi kime soracaklarını bilirler.

konuşmam yetmiyormuş gibi düşünmeye de başladım. en kötüsü buydu. çoğu insan gibi düşünmeden konuşsaydım kimse bir şey demeyecekti; ama ben düşündüğümü söylemeye kalktım.