8.3.11

katip bartleby

herman melville

kaderi terk edilmişlik ve unutulmuşluk oldu.

daha önce eşi emsali görülmemiş ve akıl almaz birtakım yollarla, şiddetle gözü korkmuş birisinin en temel inançlarında bile sendelediği pek de seyrek görülen bir şey değildir. böyle bir durumda kişi bütün adaletin ve sağduyunun karşı taraf için işlediğini düşünmeye başlar ki bu duygu da harika gelebilir. hal böyle olunca da, çevresinde konuyla pek ilgisi olmayan herhangi birisi varsa, karışmış aklına bir destek olsun diye ondan medet umar.

samimi bir insanı pasif bir direnişten daha çok hiçbir şey çileden çıkaramaz. kendisine karşı direnilen kişi insanlık dışı bir tutum izlemiyor ve direnen de bu edilgenliğiyle hiç mi hiç zarar vermiyorsa, o zaman ilki, ruh halinin daha iyi olduğu durumlarda, uslamlamayla çözmesi olanaksız bir şeyin üstesinden gelebilmek için haklı olarak hayal gücüne başvuracaktır.

saadet ışıkla oynaşır; bu yüzden biz de dünyayı mutlu belleriz; ama sefalet uzaktan kollar; öyle ki biz de dünyada hiç sefalet yok sanırız.

insanın en sakin ve bilge olduğu zamanlar, sabahları uykudan uyandıktan hemen sonraki zamandır.

insanoğlu kıskançlık uğruna ve öfke uğruna ve kin uğruna ve bencillik uğruna ve de dini kibir uğruna ne cinayetler işlemiştir; ama tatlı sevap uğruna şeytani bir cinayet işleyenini hiç duymadım.

genellikle bağnaz kafaların sürekli olarak sürtüşmesi yüce gönüllü kişilerin en yerinde kararlılıklarını da yıpratır önünde sonunda.

nathaniel hawthorne, melville'in alışkanlıkarının sadeliğinden söz eder. çok eski bir el çantasından ibaret bagajında bir pantolon, renkli bir gömlek, biri saç diğeri diş fırçası olmak üzere iki fırçadan başka bir şey olmamasına karşın her zaman kusursuz bir biçimde giyindiğini söyler. denizci oluşu onda bu sadeliğin kökleşmesini sağlamış olmalı.