27.6.10

üç öğrenci

hasan ali toptaş

öğrenciler şimdilik ne denli dağınık yaşarlarsa yaşasınlar, bütün bunlara, gelecekte kavuşmayı umdukları bir uyum uğruna katlanıyorlardı. banka müfettişliği, müsteşarlık, doktorluk, mühendislik ya da öğretim üyeliği gibi mesleki etiketlerin özlemini görüyordum üçünün de gözlerinde. daha sonra da, kafalarına doldurulan verilere göre, şirin birer kız bulup evlenmeyi düşlüyorlardı. (yuva ve mutluluk ne kadar birbirine yakışıyorsa, o kadar mutlu bir yuva! mutluluklarının sınırsızlığı yuvalarının sınırlarında yani; yani hoş geldin canım'lar, güle güle'ler, sarılmalar halat gibi, bakmadan görmeler, işitmeden duymalar, kaşık sesleri yani, çatal sesleri, yemek saatlerinin kesinliği ve eşyaların, pazarların sonra, pazartesilerin ve sabahların kesinliği ve uykuların; ardından kestane patlatım törenleri, koro halinde sevinmeler, tören kurallarını ayakta tutmalar sonra, ikide bir ikide bir kural koyma törenleri ve şefkatin köşe bucak arandığı saatler ve şefkatin sebil gibi ortalığa döküldüğü ve bir damla gözyaşının boğduğu ve bir sözcüğün bulandırdığı ve bir hıçkırığın kocaman bir soru işaretine dönüştürdüğü ve minicik bir kuşku kurdunun kemirdiği günler, sonra gelecek hesapları, yüzlerde gezdirilen ve arada bir, bir sözcükle ısıtılan gülümsemeler, sonra çoraplar, sonra ikilemler, ikilemsizlikler sonra, konuşma zorunluluğu, bu zorunluluğun doğurduğu içtenliksiz sesler, bu seslerin doğurduğu derin sessizlikler, bu sessizliklerin..)

üçü de, bir ucu yuvalarına, bir ucu mesleklerine dayanan koskoca yaşamlarında sevilip sayılmak da istiyorlardı tabi, sevilip sayılmak neyse; temiz temiz giysilerle bir sürüden ayrılıp ötekine katılmak, mesleki saygınlıklarını koltuk değneği gibi kullanıp dolaşmak ve edinecekleri mülkleri de yanlarına alıp yükselebildiklerince yükselmek istiyorlardı. (yükselmek: kendini aşağılarda saymanın ateşli hastalığı; insanın kendisi için doğurduğu son anne; bugünün tadını alıp götüren büyülü bir düş ya da; yukarıya doğru alçalış..) bu düşleri taşımıyor olsalar, ailelerinden kopup bunca uzağa gelmez ve bunca bulaşık dağına, duvar diplerinde yuvarlanan boş şarap şişelerine, gecikmiş akşam yemeklerine, uykusuzluklara, kirli çamaşırlara ve tozlu odalara boyun eğmezlerdi herhalde, her gün öldürülme korkusuyla üniversiteye gidip gelmezlerdi. demek ki, düzenli, uyumlu ve güçlü olma istekleri, ölümü bile göze aldırıyordu onlara. belki de ölümlerin birçoğu, bu denli eften püften şeyler için göze alınıyordu ve hiç kuşkusuz bu öğrenciler, uyumun bir denetleme ve kabullenme olduğunu bilseler de, onun ilk aşamada bazı tatlar vermesine karşın, uzun erimde yaratıcısını yok edeceğini düşünmüyorlardı. belki yıllar sonra, yaşamlarının herhangi bir noktasında, uyumun kemirip bitirdiği birer ölüye dönüştüklerinde de düşünmeyeceklerdi bunu ya da içlerinden biri, söz gelimi isvan, kendi kendini uyuma zorlayan biricik canlının insan olduğunu ve uyumun, insanın kendi kendine buyurabilmesini engellediğini fark edip aykırı davranışlar gösterecekti. kendine yön verme gücünü yeniden kazanmaya çalışacaktı yani; çiçek saksılarıyla aynı odada yaşamanın temelinde yatan gerçeğe doğru yaklaşacak, hayvanla insan birlikteliğinin gizini sezecek, insanların pencerelere yakın durma güdülerini ansızın anlayacaktı.