6.02.2019

toplumsal cinsiyet kimliği

jean-paul sartre: bizler özgür olmaya mahkum edildik.

emma goldman: yalnızca kendisini evlilik içinde veya dışında bir adama veya birçok adama satıp satmadığının ölçüsüne ilişkin bir  sorun bu. reformcularımız bunu kabul etsin ya da etmesin, fahişelikten sorumlu olan, kadınların ekonomik ve toplumsal aşağılıklığıdır.

john stuart mill: oy kullanma hakkı erkeklere tanındığına göre, hangi koşullar altında ve hangi sınırlar içinde olursa olsun, aynı hakkın kadınlara da tanınmamasını haklı çıkaracak en ufak bir neden yoktur.

gayle rubin: erkekler ve kadınlar kuşkusuz birbirinden farklıdır. ama gece ve gündüz, yeryüzü ve gökyüzü, yin ve yang, yaşam ve ölüm gibi bir farklılık değildir bu. doğrusu, doğadan doğru bakıldığında, erkekler ve kadınlar birbirlerine örneğin dağlar, kangurular veya hindistan cevizi ağaçları gibi başka şeylere olduklarından daha yakındırlar. kişiye özel toplumsal cinsiyet kimliği, doğal farklılıkların ifadesi olmanın ötesinde doğal benzerliklerin bastırılmasıdır da.

sigmund freud: gözleri gören, kulakları işiten bir insan, hiçbir ölümlünün sır tutamayacağına gönül rahatlığıyla inanabilir. çünkü sır verilen kişi tek kelime etmese de parmaklarıyla konuşur; ihanet, gözeneklerinin tek tek her birinden dışarı sızar.

simone de beauvoir: psikanalist, kız çocuğunu, genç kızı, anne ve babayla özdeşleşmeye kışkırtılmış, "erkeksi" ve "kadınsı" eğilimler arasında bocalayan biri olarak tanımlar. oysa ben onu, nesne rolü, yani kendisine sunulan "öteki" ile özgürlük iddiası arasında bocalıyor olarak görüyorum.

emma goldman: bir kadın, işçi olarak konumunu, önüne çıkan ilk fırsatta terk edeceği geçici bir konum olarak görür. erkeklerle karşılaştırıldığında kadınları örgütlemenin son derece zor olmasının nedeni budur. "neden sendikaya üye olayım ki? nasıl olsa yuva kuracağım." bebekliğinden beri kendisine, temel ödev olarak peşine düşmesi öğretilen şey bu değil mi zaten?

5.02.2019

aşk

safveti ziya

insanı aşk kadar tedbirli, ağzı sıkı, başkalarına karşı müsamahakâr eden bir şey yoktur.

ruhun aynası olan gözlerin arkasında gizlenen kalp de tanınması, içine girilmesi mümkün olmayan kapalı bir kalptir. bu kalp pek çok kişi için bir bilmece, çözülmesi gereken bir bilmece halinde kalacaktır.

asıl dünyada muhabbetin ne olduğunu bilmeyenlere, o yüce hissi takdir edemeyenlere, kalplerinde mukaddes, aziz bir hayal taşımayanlara acımalısınız. dünyada sevmek, sevilmek kadar bahtiyarlık var mı zannedersiniz?

evlilikle neticelenmeyen aşkların hepsi boştur. hele intiharı göze aldırmaya mecbur olacak derecede şiddetli bir aşk yolunda.

ooof, bu müthiş muamma.. bu ebedi muamma.. bu kadınlık.. ooof, bu kuruntulu kalplerin ebedi tereddütleri.. bu sevilmemiş olmak korkuları!.. o tereddütler, o korkular ki en açık itiraf karşısında bile devam eder, ruha azap verir, kalbi parçalar. bir aşkı, bir kalbi, bir kadın kalbini tamir edilemeyecek surette kırıp bırakır.

yazmak

charles bukowski

yazmak uçmaktır benim için. ateşler yakmaktır. yazmak, ölümü sol cebimden çıkarıp duvara atıp tutmaktır.

yaşarken hepimiz farklı tuzaklara yakalanırız. kimse kaçamaz o tuzaklardan. bütün hayatını bir tuzakta yaşayanlar bile vardır. önemli olan, tuzağın tuzak olduğunu fark etmektir. fark edemiyorsan bitmişsin. ben tuzaklarımın çoğunu fark ettiğime inanıyorum. ve yazdım onlar hakkında.

insan sadece tuzaklar hakkında yazmaz elbette. başka şeyler de var. hayatın kendisi bir tuzaktır diyenler de çıkabilir. yazmak bir tuzak olabilir. kimi yazarlar geçmişte okurlarını memnun eden tarzda yazmayı sürdürürler. sonra da tükenirler. çoğu yazar yaratıcılığını bir süre sonra kaybeder. övgülere kapılır. yazar hakkında nihai kararı verecek yargıç kendidir. eleştirmenlerin, editörlerin, yayıncıların, okurların rüzgarına kapılmışsa işi bitmiştir. ün ve servet rüzgarına kapılmışsa hiç düşünmeden sifonu çekebilirsiniz.

her yeni dize bir başlangıçtır ve kendinden önce gelen dizelerden bağımsızdır. her dize ile baştan başlarız. ve o kadar da kutsal filan değildir. dünya yazarların yokluğuna kanalizasyon yokluğundan çok daha kolay katlanır. ve dünyanın bazı yerlerinde ikisinden de çok az var. ben kanalizasyonsuz yaşamayı yeğlerim elbette, ama ben hastayım.

yazmanın yapması gereken ilk şey kıçını kurtarmak olmalı. bunu yapıyorsa kendiliğinden lezzetli ve eğlendirici olur zaten.

bir başka yazarın tarzını seven yazar yok gibidir. ancak öldüklerinde ya da çoktan ölmüşlerse. yazarlar sadece kendi boklarını koklamaktan hoşlanırlar.

ölümü düşünmeyi başka yazarları düşünmeye yeğlerim. çok daha memnuniyet vericidir.

daktilo çamurda yürümektir. bilgisayar buz pateni. göz kamaştırıcı bir patlamadır. içinizde bir şey yoksa bunların önemi yoktur elbette. sonra o düzeltme olanakları, temizlik. lanet olsun, eskiden her şeyi iki kez yazardım. ilkinde yazmak için, ikincisinde pisliği temizlemek için. böylesi, zafere ve kurtuluşa tek koşu.

4.02.2019

tiran

stefan zweig

tek bir kişi, kitleyi coşkuya sürükleyebilir; ama bir kez zincirlerinden boşalmış olan coşkuyu geri döndürmeyi hemen hiçbir zaman başaramamıştır. sözlerini ufak bir aleve üfleyen, bundan yıkıcı bir yangının doğacağının bilincinde olmalıdır; tek bir yaşama, düşünme ve inanç biçimini geçerli ilan eden, böylece dünyayı bölünmeye, başka her düşünme ve yaşam biçimine karşı ruhsal düzeyde ya da savaş alanlarında yürütülecek bir savaşa itmenin sorumluluğunu da yüklenmelidir.

her düşünce tiranlığı, insanlığın düşünme özgürlüğüne karşı açılmış bir savaştır ve bu nedenle de erasmus gibi bütün düşünceler için en yüksek düzeyde bir sentez, tüm insanlığa ortak bir uyum arayan biri, düşüncedeki her türlü tek yanlılığı, körü körüne anlamak istemeyişi kendi uzlaşma düşüncesine yöneltilmiş bir saldırı olarak görmek zorundadır. bundan ötürü hümanist yetiştirilmiş ve hümanist düşünceli insan, kendini hiçbir ideolojiye adamamalıdır; çünkü bütün düşünceler, özleri gereği hegemonya kurmak peşindedirler; bir hümanist hiçbir partiye bağlanmamalıdır; çünkü bir partiden olan her insanın görevi yanlı görmek, yanlı duymak ve yanlı düşünmektir. bir hümanist, düşünme ve eylem özgürlüğünü her durumda korumalıdır; çünkü özgürlük olmaksızın adalet, yani bütün insanlığın en yüce ideal sayması gereken tek düşünce gerçekleşemez.

herkes

john fowles

bir hristiyan şöyle der: "herkes iyi olsa herkes mutlu olurdu."

bir sosyalist şöyle der: "herkes mutlu olsa herkes iyi olurdu."

bir faşist şöyle der: "herkes devlete itaat etse herkes hem mutlu hem iyi olurdu."

bir lama şöyle der: "herkes benim gibi olsa mutluluk ve iyiliğin önemi kalmazdı."

bir hümanist şöyle der: "mutluluk ve iyilik daha fazla çözümleme gerektirir."

bu sonuncusu en az yadsınabilir olan görüştür.

3.02.2019

kadın ve çocuk

esther vilar

çocuk sahibi olmayı sadece kadınların istediğini iddia etmek doğru olmaz. erkekler de ister. çocuklar, erkeğin kadının tahakkümü altına girmesini mazur gösteren birkaç bahaneden birisidir. öte yandan kadınlar, kendi tembelliklerini, aptallıklarını ve sorumsuzluklarını haklı çıkarmak için çocuk yapmak zorundadır.


kadın soyut düşünme yetisinden yoksundur. bu nedenle varoluşsal kaygı sorunu onu etkilemez. yaşamına daha fazla anlam katmak için tanrıya ihtiyaç duymaz. ihtiyaç duyduğu tek şey, erkeğin ateşi söndükten sonra bile onun için çalışmasını sağlayacak bir gerekçedir. bu nedenle onun uğruna çalışan erkekten çocuk yapması gerekir.


çocuklar, erkeğin kadının tahakkümü altına girmesini mazur gösteren birkaç bahaneden biridir. öte yandan kadınlar, kendi tembelliklerini, aptallıklarını ve sorumsuzluklarını haklı çıkarmak için çocuk yapmak zorundadır.

erkek, bir kadınla çocuk yaptığı zaman, çocukları ona rehin bırakır ve kadının ona sürekli şantaj yapmasını bekler.

erkek, karısı ve çocukları sayesinde sefil hayatına, esaretine bir gerekçe bulur. keyfi olarak yaratılan bu sisteme, bu kutsal birime "ailem" der. kadın, onun hizmetlerini "aile" adına kabul eder, kendisine emanet edilen rehineleri alır ve onu çok daha sıkı bağlarla kendine bağlayıp ölünceye kadar ona şantaj yaparak erkeğin köleleşme arzusunu yerine getirir.

kadınların, evi ve aileyi tercih etmelerinin çocukları sevmek gibi basit bir nedeni olduğu iddia edilebilir. ama kadınlar, bir çocuğun istediği tam özgecil sevgiyi verecek duygusal derinlikten yoksundur.

bir kadının tiksindiği bir şey varsa o da kendi çocuklarıyla oynamaktır. bu onun için başka bir açıdan daha zordur. çünkü çocuklar hemen her şeyle ilgilenir ve her konuda bir şeyler öğrenmek ister. ama kadın, kendi vücudu ve evi yoluyla oynadığı birkaç aptalca oyundan başka hiçbir şeyle ilgilenmez.

bu nedenle dünyadaki en güçlü iradeyle bile bir annenin çocuğun maceralı dünyasına girmesi kolay değildir. küçük dağarcığında, yeni yeni konuşmaya başlayan bir çocuğu eğlendirecek birkaç aptalca tekerleme olabilir:  "bak kim geliyor?" ama iki yaşına gelen çocuk kendi başına düşünmeye başlar ve kadını geride bırakır.

bir kadın gerçekten de çaba gösterip çocuğuyla yarım saat oynarsa -daha fazlası çocuğun zihinsel gelişimine zarar verebilir- sanki büyük bir başarı kazanmış gibi bütün dünyaya bundan söz edecektir.

evliliği güvence altına almak ve kadının çaresiz ve kendi hayatını kazanma kapasitesinden yoksun gözükmesini mümkün kılmak için iki veya üç çocuk şarttır.

yapılan araştırmalar, yarım gün annesiyle olmayan çocukların, zihinsel becerilerini daha hızlı geliştirdiğini ve bu nedenle daha sonra daha büyük başarılar kazanabildiklerini göstermiştir.

ortalama olarak bir kız çocuğunun dile getirdiği en son özgün düşünce beş altı yaşlarında olacaktır. bu yaştan sonra embesil anne, kızdaki her türlü zeka kıvılcımını söndürecektir.

kadının aptallığı, yaşama yönelik tutumunun doğal bir sonucundan öte bir şey değildir. beş yaşına gelen her kız, evlenip yuva ve çocuk sahibi olmak istediğine karar verir ve on, on beş veya yirmi yaşına geldiğinde de aynı şeyleri ister. dolayısıyla kadın, daha çocuk yaşta erkeğin sırtında yaşamaya karar verirse zeka ve mantık ne işine yarayacaktır ki? gelecekteki erkeği için kafasını boş tutması gerekir; aksi takdirde erkeğin eğilimlerinin ve ilgilerinin tamamına tepki veremez.

kadının aptallığı öylesine ezicidir ki bununla teması olan herkese bulaşır.

politika, felsefe, bilim, ekonomi ve psikoloji alanında yayın yapan dergiler ve kitaplar vardır. ayrıca moda, kozmetik, iç dekorasyon, sosyete dedikodusu, aşçılık, suç ve aşk ilişkileri konulu dergi ve kitaplar da vardır. erkekler neredeyse sadece ilk türü okurken kadınlar sadece ikinci grubu okuyor.

kadınların bilmek istediği tek şey, yastıkların üzerine küçük kahverengi tavşan figürlerini nasıl işleyebilecekleri, bir elbiseye nasıl kroşe çekecekleri ya da bir film yıldızının boşanıp boşanmayacağı gibi şeylerdir.

2.02.2019

isyan

richard sennett

benim gençlik dönemimdeki asiler kurumları yerle bir ederek cemaatler -güven ve dayanışma ile yürütülen yüz yüze ilişkiler, sürekli müzakere edilip yenilenen ilişkiler, insanların birbirinin ihtiyaçları konusunda duyarlı olduğu bir komünal alan- üretebileceklerine inanıyorlardı. hiç kuşku yok ki bu gerçekleşmedi.

yeni kapitalizmde bağlılığın, kurumsal sadakat açısından bakıldığında, niçin giderek daha az bulunur hale geldiğini zaten görmüştük. bunun aksi akıl dışı olurdu -sana hiçbir söz vermeyen bir kuruma nasıl bağlanabilirsin? kendini adamak, zihinsel hareketliliğe ters düşer.

bütün insanlar bir şeyi iyi yapmanın verdiği tatmini yaşamak ve yaptığı şeye inanmak ister.

sistem işçiler arasında yüksek düzeyde stres ve kaygı üretiyor. aslında her tür rekabet strese yol açar, kazananın her şeyi aldığı piyasalarda riskler yükselir. fakat şirket içi piyasalar stresi daha da yükseltir; çünkü rakip ile iş arkadaşı arasındaki çizgi belirsiz hale gelir. görüştüğüm geçici çalışanlar arasında stresle daha kolay başa çıkanların bunu yapabilmesinin tek nedeni var: duygusal açıdan firmaya bağlı değiller.

kaygı, olabilecek şeylerle; korku ise olacağı bilinen şeylerle ilgilidir. kaygı, kötü tanımlanmış koşullarda ortaya çıkar; korku, acı ya da talihsizlik iyi tanımlanmış olduğunda.

bu sayfalarda incelemeye çalıştığım şey bir paradokstur: giderek daha da yüzeyselleşen bir kültür vasıtasıyla kazanılmış iktidarın oluşturduğu yeni bir düzen. insanlar yaşama ancak ve ancak bir şeyi o şeyin kendisi için iyi yapmaya çalışarak demir atabildiğine göre, işyerindeki, okullardaki ve siyasetteki yüzeyselliğin zaferi bana kırılgan görünüyor. bize bir sonraki temiz sayfayı açacak olan belki de aslında bu zayıflatılmış kültüre isyan etmek.

birçok kez

pablo neruda


dünyaya birçok kez gelmişim
yok olmuş yıldızların dibinden
ellerimde tuttuğum
ölümsüzlük bağlarını dokuyarak
şimdi öleceğim yeniden
vücudumu örten toprağa sarınarak

1.02.2019

bütün güzel çocuklar şüpheli

umay umay

bir süredir kendimi hissetmiyorum. üstümdeki aşk kalkanlarından sıyrılmış gibiyim. ve şu kalkan, yerde ölü bir at gibi yatıyor. bir tekme vurup atamıyorum. belki artık bedenime bile dar gelir. nedense en çok bir ata yakışıyor bu hüzün.

çünkü aşk akıllıların ve korkakların işi değildir.

hayatın suçu diye geçiştirdiğimiz bütün ihanetler biz değil miyiz? sevdiğin resimlerin, sevdiğin kitapların, sevdiğin kadınların düşmanı.

ne zor, yazarak anlatmaya çalışmak sustuklarını.

benim için haykırmak istediğim bir şiirsin. yazamadığım, koklayamadığım, yetişemediğim bir şiir. her aşka bir kırmızı ruj düşer. hapishaneye, duvarlara, kalemlere, iç çekişlere, sana, bana, onlara.

"gül yanlış kokarsa yakaya tuz takılır."

sadece naylon poşetlerden korkuyorum. naylon suratlı adamlardan, bayat ekmek gibi kokan ama hiç eskimeyen yüzlerden.

jakuzili hayat çiplerinden korkuyorum. yaşı yirmi, ruhu yetmiş olanlardan korkuyorum. ama çok yalnızım, rahatsızım, arızam azdı. olan bitenden uzaktayım. deneyimsizim, plazaları şemsiye gibi kullanıyorum. deneyimsizim, size seks teklifinde bulunuyorum.

her elveda kırık bir merhabadır aslında.

budistler himalayalar'da internet kafe açmışlar. dünyanın her yeriyle ama hiçbir keşif duygusu taşımadan iletişim kuruyorlar. artık çok uzak yerlerin, asla dokunamayacakları yakınlıkların peşindeler. onlar da bu büyük palavranın parçası oldular. kavramları yeniden tartışmamız gerekecek. rüyaları, kabusları, adaleti, yalnızlığı. ne kadar basitse o kadar çok ve uzun tartışmamız gerekecek.

tanrıya son sözümü söyledim, terbiye borcum yok dünyaya.

31.01.2019

uzun lafın kısası

jean baudrillard: gösteriden medet umanlar gösteri malzemesine dönüşerek yok olup giderler.

dostoyevski: insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

yuval noah harari: hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

jean meslier: dini görüşler hakkında sağduyusuna danışan ve bu inceleme ve araştırmada halk arasında dikkate değer varsayılan şeylere özenle eğilen herkes kolayca görür ki, bu görüşlerin hiçbir sağlam temeli yoktur.

marquis de sade: kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

esther vilar: yaşam insanlara iki seçenek sunar: hayvansal bir varoluş  -düşük bir yaşam düzeyi- ve manevi bir varoluş. kadın kuşkusuz ilkini seçecek ve fiziksel refahı öne çıkaracak, kuluçkaya yatacak bir yer ve engellenmeksizin üreme alışkanlıklarıyla oyalanacak bir ortam arayışına koyulacaktır.

montesquieu: cinayetlere engel olmak için çareler vardır, bu çareler cezalardır; ahlakı değiştirmek için çareler vardır, bu çareler güzel örneklerdir.

erik orsenna: her güne kendi acısı yeter. mükemmel iyinin düşmanıdır. çok öpen kötü sarılır.

john c. keats: teslim olmak kadar acı bir şey yoktur. yenilmek başka şey, herkesin başına gelebilir. fakat kimse de göz göre göre teslim olmamalı. insanın kendini iğdiş ettirmesi gibi bir şey.

nilgün marmara: çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! 

charles bukowski: ilginç insanların sayısı neden bu kadar az? milyonlarca insanın içinde neden sadece birkaç kişi? bu kasvet verici ve cansız türle yaşamaktan başka çare yok mu?

30.01.2019

üstat

marcus tullius cicero

tartışırken iddiaya güç kazandırmak için otoriter davranışa ağırlık verilmemelidir. çünkü öğretmek iddiasında olanların otoriter davranışları, öğrenmek isteyenlerin öğrenmelerini engelleyen bir ortam yaratır. öğrenmek isteyenlerin bu duruma düşürülmesi, onları kendi yargılarını kullanmaktan alıkoyar ve üstat olarak karşılarında bulunan kişinin her sözünü sorunu çözümleyici bir yargı olarak kabul ederler. doğruyu söylemek gerekirse, tartışma sırasında bir savın gerekçesi sorulduğunda "üstadımız böyle dedi." şeklinde yanıt verdikleri söylenen pisagorcuların yöntemlerini kabule taraftar değilim. yargısı önceden verilmiş bir düşünce demek, aklın desteğinden yoksun bir otorite kurmak demektir.

29.01.2019

ensest

marquis de sade

kişisel çıkar insanın tüm eylemlerinin lokomotifi, yaptığı her şeyin kaynağıdır.

dünyada ne kadar tuhaf ya da anormal olursa olsun yüreğimi bir an bile dehşete düşürebilecek tek bir kusur, bir sapkınlık yoktur.

hiçbir şey üzücü bir durumdan daha gözüpek değildir.

bir insanı mutluluğa götürmek için her şey nadiren bu insanda bir araya gelir. doğa ona hediyelerini mi yağdırdı? o zaman kader ondan hediyelerini esirger. talih ona lütuflarını mı sundu? o zaman doğa cimrilik gösterir.

bir insan ne kadar az yapabiliyorsa o kadar çok yükümlülük üstlenir. bir kişi ne kadar az harekete geçiyorsa o kadar çok keşifte bulunur. bir kişinin yaşamının her dönemi yeni fikirler öne çıkarır ve doygunluk bir kişinin şevkini kırmak şöyle dursun daha da fazla zararlı incelikli davranışların zeminini hazırlar.

bir kadın kocasının kusurlarını asla iffet yoluyla yok etmeyi başaramamıştır.

dindarlık yaşın ilerlediği ya da sağlığın kötüye gittiği dönemlerde doğal bir zayıflıktır. tutkuların kargaşası içinde, genelde son derece uzak olduğunu varsaydığımız bir gelecekle ilgili ancak küçük bir endişe duyarız. fakat tutkuların dili daha az zorlayıcı hale geldiğinde, hayatın son safhalarında ilerlerken, tek kelimeyle her şey bizi terk ederken, kendimizi yeniden çocukken duyduğumuz tanrının kollarına atarız.

insanlar yalnızca ne yaptıklarını bilmediklerinde ya da artık ne yapacaklarını bilmediklerinde evlenirler.

dürüst bir insanın gönüllü olarak tüm tevazu ve erdem sınırlarını aşabilmesi çok yüksek derecede olasılık dışıdır.

mutluluk idealdir, hayal gücünün oyunudur. yalnızca görme ve hissetme biçimimize dayanan bir duygulanma biçimidir. ihtiyaçların tatmin edilmesi dışında tüm insanları eşit şekilde mutlu eden hiçbir şey yoktur.

aklımız bizi oyuna getirebilse de vicdanımız bizi asla yanlış yola sürüklemez. işte doğanın içine tüm görevlerimizi yazdığı kitap budur.

şüphelerimiz sıklıkla gurur ve kibrimizin eseridirler ve neredeyse daima ruhumuzun derinliklerinde meydana gelen gizli bir karşılaştırmanın ürünüdürler. öyle ki bize kendimizi üstün hissetme hakkı verdiğinden kötülüğü atfetmekte acele ederiz.

bir kişinin, çocukları kendisine karşı ne şekilde günah işlemiş olursa olsunlar bir anne olduğunu unutması ne kadar zordur! hassas bir ruhta doğanın sesi öylesine buyurgandır ki, anne şefkatinin bu kutsal nesnelerinden akan en ufak gözyaşı ona yirmi yıllık hata ve kusurları unutturmak için yeterlidir.

gerçekten de hangi varlık erkeklerin gözünde yeryüzünün erdemlerini el üstünde tutan, sayan ve besleyen ve her defasında kötü talih ve kederden başka şey bulmayan bir kişiden daha değerli, daha çekicidir ki?

28.01.2019

film

siegfried kracauer

filmler toplumun aynasıdır. filmler, kazanç edinebilmek için ne pahasına olursa olsun izleyicinin zevkine hitap etmek zorunda olan büyük şirketlerin sağladığı imkanlarla yapılır. izleyicilerin arasında üst sınıfların durumu hakkında fikir yürüten işçiler ve sıradan insanlar da vardır hiç şüphesiz ve ticari çıkarlar yapımcının bu tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılamasını gerektirir. ancak yapımcı hiçbir şekilde toplumun temellerini en ufak bir şekilde sorgulayan bir esere izin veremez; bu, kapitalist girişimci olarak kendi varlığını yok edebilir.

26.01.2019

çağla yeşili

habib bektaş


mardin'den otobüsle gelmiş istanbul'a
sirkeci'den binmiş trene. anlatıyor
yolculuk berlin'e, kısmetse
kucağındaki küfeyi çocuğu gibi kucaklamış
bu bademler var ya, diyor
-küfeden avuçladığı bademleri gösteriyor-
babamın diktiği ağaçtan

bilmiyor
üşüyecek yüreğindeki ağaç fidanı ve babası
berlin'in ayazında

24.01.2019

gün olur

orhan veli kanık


gün olur, alır başımı giderim
denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
şu ada senin, bu ada benim
yelkovan kuşlarının peşi sıra

dünyalar vardır, düşünemezsiniz
çiçekler gürültüyle açar
gürültüyle çıkar duman topraktan

hele martılar, hele martılar
her bir tüylerinde ayrı telaş

gün olur, başıma kadar mavi
gün olur, başıma kadar güneş
gün olur, deli gibi

22.01.2019

doğum

doris lessing

bizi gerçek insanlığa iten şey, doğum sancılarımızdır.

bir çocuğun doğumu, annesiyle babasının meselesi değildir. çocuk bütün dünyaya, insan toplumuna doğar.

uyuyan yılanın ve memnun çocukların kuyruğuna basmamak gerek.

aslında doğduğumuzda sahip olduğumuz özelliklerimize yapabileceğimiz pek bir şey yok. birden fazla çocuk doğuran hiçbir kadın, karakterin doğuştan gelmediği, yapıldığı doktrinini kabul etmez. bir bebeği ilk kez kollarınıza aldığınız zaman, o insanı, gerçek doğasını tutarsınız. sonradan ne yaparsanız yapın, kökeni, temeli, esası odur.

milgram deneyi

david b. resnik

pek çok sosyal bilimci, geçerli ve yararlı sonuçlar almak için çoğu zaman kontrollü deneyler yapmanın gerekli olduğu konusunda hemfikirdirler. pek bilinmeyen bir aldatma olayında, bir harvard psikoloğu olan stanley milgram, otoriteye boyun eğmeyi test etmek için bir deney yaptı. deneyde iki özne vardı: "öğretmen" ve "öğrenci". öğretmene, deneyin amacının eğitimde verilen cezaların etkisini test etmek olduğu söylenmişti. öğrenciye öğrenmesi gereken bilgiler sunuldu ve her yanlış cevap verişinde kendisine elektrik şoku verilerek cezalandırıldı. öğretmenler bir düğmeye basarak şok veriyorlar, öğrenciler ise şok verildiğinde acı veya rahatsızlık belirtisi gösteriyorlardı. yanlış cevapların artmasıyla şok oranı da tehlikeli bir düzeye varıncaya kadar artırılıyordu. araştırmacılar öğretmenlere şok vermelerini emrediyorlar, öğretmenlerin çoğu da belli bir noktaya kadar bu emre itaat ediyordu. öğretmenlere şok verdikleri söylendiyse de aslında şok vermiyorlardı. deneyin esas amacı, öğretmenlerin araştırmacılara, yani otoriteye itaat edip etmeyeceklerini saptamaktı. deneyden sonra öğretmenler iyice sorgulandığında, öğretmenlerin psikolojik zarar gördüğü ve bu deneyden rahatsız oldukları ortaya çıktı; çünkü deney gerçek olsaydı birilerine zarar vermiş olacaklarını fark etmişlerdi. öğretmenlerin çoğu ahlaki karakterlerinin ve vicdanlarının bu yönünü öğrenmek istemediler. eğer öğretmenler aldatılmasaydı, bu deney zarar görmüş olacaktı; çünkü bu durumda dramatizasyondan çekinmeyeceklerdi ve böylece otoriteye itaatleri test edilemeyecekti.

21.01.2019

josef stalin

doris lessing

aslında, komünistlerin sebep olduğu canavarlıklar, cinayetler ve yıkımlar nazilerin ve faşistlerinkinden çok daha fazla.

geçenlerde bulunan ve doğruluğu kabul edilen toplu mezarların, sürekli olarak yüz binlerce insanı hapse atan stalin'e, hapishanelerin aşırı derecede kalabalık olduğu söylendiğinde, stalin'in ilave hapishane yapmaya para harcamak istememesi yüzünden mevcut mahkumları vurdurup yerlerine yeniden başka insanları tutuklaması nedeniyle oluştuğunu okudum.

soykırım her şeyi tüketti - ancak sovyetler birliği'nin her tarafında ve doğu avrupa'daki bütün komünist ülkelerde yahudiler öldürülmüş, işkence görmüş, zulme uğramış, hapsedilmişlerdi; bu kasıtlı bir katliamdı. ancak bir nedenle stalin'in kasıtlı toplu cinayetleri hiçbir zaman hitler'inkiler gibi lanetlenmemektedir. oysa stalin'in suçları, hem sayıca hem de çeşitlilik açısından çok daha fazladır. 1948, 1949, 1950, 1951, 1952 yılları o zavallı yahudiler için büyük talihsizlikti. onları, binlerce - belki milyonlarca insanı hiç kimse düşünmüyor.

insanın kendisinin daha iyi olduğuna inanma ihtiyacı o kadar güçlüdür ki, 1992 kadar yakın bir zamanda, komünistler tarafından yapılan bütün cinayet, işkence, kasıtlı soykırım fırtınaları sonrasında komünist bir kadın yanıma gelip: "gerçeğe sırtını nasıl çevirirsin? senin iyi biri olduğunu sanıyordum." dedi.

kadınları anlama kılavuzu

esther vilar

erkeklerin yanında sürekli olarak kendini küçümsemek, kadınların, diğer kadınların anlayıp da, olduğu gibi değerlendirmeleri nedeniyle erkeklerin anlamadığı gizli bir dilin ortaya çıkmasına yol açmıştır. bu nedenle erkeklerin, bu şifrenin anahtarını alıp kendileri için bir tür sözlük hazırlamaları büyük yarar sağlayacaktır. böylece, ne zaman klişe bir laf duysalar, bu sözlüğe bakıp gerçek anlamını açıkça görebilirler.

karşımdaki erkeğe saygı duymalıyım: erkeğin benden daha zeki, sorumlu, cesur, üretken ve çok daha güçlü olması gerekir. yoksa ne işime yarar ki?

kocam isterse elbette mesleğimi bırakırım: o yeterli para kazanmaya başladıktan sonra bir daha asla çalışmayacağım.

hayatta istediğim tek şey onu mutlu etmek: onu ne kadar sömürdüğümü anlamasına engel olmak için elimden geleni yapacağım.

gelecekte hayatımı aileme adayacağım: hayatımın kalan kısmında parmağımı bile oynatmayacağım. sıra erkekte.

eğer bir çift birbirlerini gerçekten seviyorsa hemen evlenmelerine gerek yok: biraz inatçı ama onu yatakta dize getirmem uzun sürmez.

onu seviyorum: o mükemmel bir yük beygiri.

ya da bir kadın şöyle de diyebilir: "evleneceğim adamın benden biraz daha yaşlı, benden en az on santim uzun ve daha zeki olması gerekir." bunun da anlamı, yaşça daha büyük, daha güçlü, daha zeki bir insanın, daha genç, daha zayıf, daha aptal bir yaratığa bakmasının çok daha "normal" gözükmesidir.

20.01.2019

saray mutfağı

salah birsel

ulusun paracıklarını -abdülhamit bu paracıkların kendisinin olduğunu sanır- asıl yutan saray boğazlarıdır.

yıldız köşk ve bahçeleri ayrı bir kenttir. 7000 tüfekçi, yani 7000 gırtlak onun üstündedir. valdesultanların, kadınefendilerin, ikballerin, şehzadelerin, cariyelerin, mabeyincilerin, bahçıvanların, aşçıların sayısı da 5000 dolaylarındadır. bunlara yıldız parkı içindeki atelyelerde çalışan usta ve işçileri katarsanız, gırtlaklar 15.000'e yükselir ki topunun doldurulup boşaltılması değme hazinelerin işi değildir.

bir süre sultan reşat'ın başkatipliğinde bulunan halit ziya uşaklıgil şöyle diyecektir:

- saray boğazı, doymak ve dolmak bilmeyen bir açlıkla ağzı açılmış, her şeyi yutmaya hazır ve ne tıkınırsa kanamayacak, sonu gelmeyecek bir ırmak biçiminde, derinliklerine akacak yiyecek dalgalarını bekleyen korkunç bir uçuruma benzer.

abdülhamit çağında saray mutfaklarının aylık masrafı 10.000 altındır. bir günde alınan tavuk sayısı da 500'den aşağı düşmez.

meşrutiyet'ten sonra yiyinti işleri oldukça değişir. şehzadelerin, sultanların boğazları saray mutfağından uzaklaştırılmıştır. üstelik bunların olsun, sultan reşat'ın olsun ödenekleri kısılmıştır. ne ki, bu padişah yavrularının gırtlakları, yine de, durmadan, dinlenmeden işler. abdülhamit'in oğlu şehzade burhanettin efendi 14 ocak 1910 cuma günü akşamı midesini şu yemeklerle sıvamıştır:

sebze çorbası, beyinli börek, hollanda salçalı kefal balığı, yeşillikli fileto, kuşkonmaz, enginar, pilav, kremalı kestane, dondurma, şekerleme.

bu arada punç da unutulmamış, yemek arasında ya da üstüne fincan fincan punç da devrilmiştir. bu yemeklerin burhanettin efendi'nin sofrasından hiç eksik olmadığını anlamak için şehzade'nin 1 mart 1916 çarşamba günü yediklerine de bir göz atalım:

kestaneli çorba, istakoz, mantarlı file, türlü, hindi kızartması, bezelyeli pilav, marmelatlı jenevuaz, viyana peyniri, meyve.

osmanlı imparatorluğu'nun kuruluş yıllarında türk mutfağının bir türlü yemekle yetindiğini belirtmeliyiz. sultan ii. murat çağında fransız elçisi marquis de la brouquiére'e çekilen bir şölende sadece parça etli pilav çıkarılmıştır. fatih sultan mehmet çağında da sarayda konuklara ve devlet büyüklerine yoğurtlu ve etli hamur (mantı) ya da ıspanaklı börek gibi bir türlü yemek verilirmiş. ama herkes doyacağı kadar alırmış. yemekten sonra da tanenli şerbetler içilirmiş.

19.01.2019

intihar mektubu

nilgün marmara

13 ekim 1987
salı

sevgilim,

her gün kötücül bir düşü kurmak ve onu taşımak artık kılgıyı gerektiriyor. sana böyle bir yük bırakmak istemezdim ama sen akıllı ve güçlüsün çabuk unutursun.

bu durumdan kimse kimseyi ya da kendini sorumlu, suçlu saymasın, çünkü suç yok yalnızca ırmağın akışına bir müdahale söz konusu!

her anın niye'sini sorgulayan bir varlığın saygısızlığını yok etmek için kararlaştırılmış bir eylem bu! çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. yiten bu işte! bu tükenişle hiçbir yeni yaşama başlanamaz, bu nedenle tüm sevdiklerime elveda diyorum. ben'i bağışlayın! bunu en çok annemden babamdan ablamdan ve kağan senden diliyorum. dostlarımdan da!

nilgün marmara önal

seni hep sevdim kağan!

hoşçakalın!

p.s.1 cenaze töreni istemiyorum, mümkünse yakınız lütfen!
p.s.2 kuşlar ölünceye kadar iyi bakınız onlara.
3 sahneden çekilirken yaşamıma karışmış herkesi selamlıyorum.
4 kağan arzu edersen ileride, daktiloya çekilmiş olan şiirleri bastırabilirsin.

18.01.2019

baba erenler

anonim

adamın biri akşam vakti bektaşi'nin kapısını çalmış.

"kim o?"

"tanrı misafiri."

baba erenler aşağı inip herifi elinden tutmuş, caminin kapısına götürmüş:

"imanım" demiş, "sen bize yanlış gelmişsin, tanrı'nın evi burası, o seni ağırlasın!" 

**

kentlinin biri "erenler" köyüne gidiyormuş, yolda bir köylüye rastlamış:

"erenler köyü buradan ne kadar tutar?"

köylü, adama bakmış, susmuş, yanıtlamamış.

kentli öfkelenip hızlı adımlarla yola koyulunca, köylü arkadan seslenmiş:

"bu yürüyüşle 2 saatte varırsın!" 

**

ortaköy'de bilindiği gibi cami, kilise, havra üçlüsü iç içedir. bu hoşgörü ortamında bektaşi yalnız papazla değil, haham ve imamla da dosttur. baba erenler camiye gitmezmiş, imam da sıkıştırıp dururmuş:

"baba erenler, gelip bir namaz kılsan ne kadar makbule geçer biliyor musun?"

bektaşi diretmiş:

"olmaz, benim yerime sen kılıyorsun ya!"

sonunda bektaşi, imam efendi'nin ısrarına dayanamamış; ama şart koşmuş:

"gelirim; ama 2 rekattan fazla kılmam!"

"peki."

baba erenler camiye varmış, 2 rekat namaz kılmış, sonra çıkmış, kapının önünde tam ayakkabılarını giyerken bir haberci koşa koşa gelmiş:

"baba erenler, babanız sizlere ömür, cenazeyi kaldırmak için köyde bekliyorlar."

eski zaman ya, bektaşi eşeğine binmiş. boğaz'ın sırtlarındaki köyüne gidecek, yolda bir su birikintisine rastlamışlar, eşeğin inadı tutmuş, suyu geçmiyor; bektaşi hayvanın başını çekiyor, olmuyor; kıçından itiyor olmuyor; sonunda eşeğin kulağına eğilmiş:

"ulan" demiş, "ya bu suyu geçersin ya da 2 rekat da senin için kılarım." 

**

bir gün baba erenler, kafasını kurcalayan bir soruya yanıt alabilmek için mahallenin imamına gidip sorar:

"imam efendi, hz. hüseyin kimdi?"

imam:

"hz. hüseyin, allah'ın 'sevgili kulu' olan peygamber efendimiz'in torunuydu."

bektaşi hınzırlaşır:

"öyle idiydi de 'sevgili kulu'nun torununu kerbela'da yezit ordusunun kılıcından neden kurtarmadı?"

imam zora düştüğünden sakalını sıvazlar, bektaşi'ye bakarak:

"bu soruda bir gavurluk var, sen git bunu kilisenin papazına sor" der.

camiyle kilise yan yana! imam gibi kilisenin papazı da bektaşi'nin dostudur. baba erenler, papaz efendi'nin yanına varıp imama sorduğu soruyu yineler.

papaz efendi öfkelenir:

"hıhhh! sevgili kulu muhammet'in torununu kurtaracakmış! sevgili oğlu isa'yı çarmıha gererlerken kılını kıpırdatmayan, sevgili kulunun torunu için zahmete girer mi?" 

**

eski ortaköy'de, bektaşi babası, kilisenin papazıyla dostmuş, yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş. gel zaman git zaman, papaz hastalanmış, ağırlaşmış, son nefesini verecek! bektaşi'ye haber iletmişler, baba erenler kalkmış, papazın evine varmış.

papaz, baba erenleri karşısında görünce konuşmaya çabalamış, dudakları kıpırdıyor; ama bektaşi hemen eliyle adamcağızın ağzını kapatmış.

çevredekiler:

"baba erenler ne yapıyorsun?"

bektaşi:

"ben bu hergeleyi 40 yıldır tanırım, şimdi bir kelime-i şahadet getirir, doğru cennete gider; biz bu yolda yaya kalırız." 

**

adamın birinin devletteki işi bir türlü çıkmıyormuş, sonunda ahdetmiş:

"ey allahım, şu işim olursa, eşeğimi sırtıma alıp beyazıt kulesi'ne çıkacağım."

herifin işi olmuş; ama bu kez kara kara düşünmeye başlamış; koskoca eşeği sırtında beyazıt kulesi'nin tepesine nasıl çıkarır? sonunda derdini bektaşi'ye açmış.

baba erenler sormuş:

"sen sigara içiyor musun?"

"hayır."

"rakı?"

"hayır."

"çapkınlık, kadın, kız?"

"hayır."

öyleyse eşeği aşağıda bırak, sen kuleye çık; yeminini yerine getirmiş olursun.

16.01.2019

yüzleşme

jose saramago

özgürlük her zaman için hoştur, bilinmeyenle yüzleştiğimizde bile.

dünyanın ekseninden ayrıldığı anlar vardır, hiçbir şeyin güvencede olmadığını hissederiz. hislerimizi tamamen dile getirebilsek belirgin bir retorik yoksunluğuyla, "kıl payı sıyırdı" derdik.

bazı düşüncelerimiz böyledir: tek işlevleri bize düşünce için çok daha fazla besin verebilecek diğer düşüncelerin yerini almaktır, beklentiler yüzünden.

insan teselli edilemeyecek bir yaratıktır.

zamanın etkilerinden biri de budur: her şeyi siler.

söz kalır; görünmez ve duyulmaz bir halde, kendi gizini koruyabilmek için, toprağın altında, gözlerden uzakta filizlenen ve sonra birden toprağı yana itip ışığa çıkan bir tür gizli tohumdur, kıvrık bir saptır, yavaşça açılan buruşturulmuş bir yapraktır.

belki de mutluluk yalnızca budur: deniz, ışık ve baş dönmesi.

dünya rastlantılarla doludur ve eğer bir şey yakınındaki bir başka şeyle rastlantısal olarak çakışmıyorsa bu rastlantıyı reddetmek için bir sebep değildir, bunun tek anlamı çakışan şeyin görünmez olduğudur.

alejo carpentier: her gelecek hayret vericidir.

tecrübeler bize ifade edilemeyenin sınırına yaklaştıkça sözcüklerin ne kadar yetersiz kaldığını çok iyi öğretmiştir; aşk demek isteriz ama sözcük ağzımızdan çıkmaz bir türlü; istiyorum demek isteriz ama yapamam deriz; son sözü söylemeye çalışır ve en başa dönmüş olduğumuzu fark ederiz.

15.01.2019

hakikat yolunda

yuval noah harari

arayış genellikle büyük bir soruyla başlar: ben kimim? hayatın anlamı ne? iyi nedir? çoğu insan mevcut güçler tarafından verilmiş hazır cevapları öylesine kabullenirken, ruhani arayıştakiler kolay kolay tatmin olmazlar. yalnızca iyi bildikleri istikametlere ya da gitmek istediklere yere değil, yol nereye çıkarsa çıksın büyük soruların peşinde koşar dururlar.

bu nedenle çoğu insan için akademik çalışmalar, ruhani yolculuklardan ziyade anlaşmalar gibidir; bizi büyüklerimiz, devletler ve bankalar tarafından onaylanmış, önceden belirlenmiş hedeflere götürürler. "yıllarca ders çalışıp lisans diplomamı alacağım ve iyi maaşlı bir işi garanti edeceğim."

insan budur işte; kötü maddi bir ruha sıkışmış iyi bir ruh.

düalizm insanlara bu maddi prangalarından kurtulup bize çok yabancı olsa da, gerçek evimiz olan ruhani dünyaya geri dönmek üzere bir yolculuğa çıkmamızı tembihler. bu arayışta tüm maddi arzuları ve anlaşmaları reddetmemiz gerekir. bu düalist mirasın etkisiyle teamüllerden ve bu geçici dünyanın sunduğu anlaşmalardan şüphe ederek bilinmeyen bir istikamette gerçekleştirdiğimiz her yolculuk "ruhanidir".

bu ruhani yolculuklar dinlerle karıştırılmamalıdır. dinler dünyevi düzeni güçlendirmeyi amaçlarken ruhanilik ondan kaçmaya çalışır. ruhani göçebelerin en mühim görevlerinden biri hakim dinlerin inanç ve teamüllerine meydan okumaktır. zen budistleri, "yolda buddha'ya rastlarsanız onu öldürün." der. bu tavsiye ruhani bir yoldayken karşınıza kurumsallaşmış budizmin kesin fikirleri ve değişmez yargıları çıktığında kendinizi onlardan da kurtarmanız gerektiği anlamına gelir.

tarihsel açıdan ruhani her yolculuk, bireysel olarak aşılması gereken çilelerle doludur. insan iş birliği sadece sorulara değil kesin cevaplara da ihtiyaç duyar. dini yapıların çıkmazları karşısında hiddetlenenlerse yeni bir değerler sistemi oluşturup farklı yapılar kurar.

hakikat yolundaki tavizsiz arayış ruhani bir yolculuktur, dini ve bilimsel kurumların sınırlarında sürdürülemez.

14.01.2019

fotoğraf

thomas bernhard

dünyada fotoğraf göstermek kadar nefret ettiğim bir şey yoktur. ben göstermem, bana gösterilmesini de istemem. temelinde fotoğraftan nefret ederim ve asla fotoğraf çekmek gibi bir fikir gelmedi aklıma; ömrüm boyunca fotoğraf makinem de olmadı. durmadan fotoğraf çekmekle uğraşan ve boyunlarında asılı fotoğraf makinesiyle oradan oraya koşan insanları küçümserim. fotoğraf çekmek için durmadan bir bahane arayıp durur ve her şeyin ve herkesin fotoğrafını çekerler, en saçma şeylerin bile. durmadan kendilerini ortaya koymaktan başka bir şey yoktur kafalarında ve bunu da en itici biçimde yaptıklarının farkında bile değillerdir. fotoğraflarında sapıkça çarpıtılmış bir dünyanın resmini çekerler ama bu resimlerin aslında gerçek dünyayla, dünyanın da onlar yüzünden sapıkça çarpıtılmış olması dışında bir benzerliği yoktur.

fotoğraf çekmek hain bir ihtiras; giderek tüm insanlık kaptırıyor buna kendini; çünkü çarpıklık ve sapıklığı sevmekle kalmıyor; ona tapıyorlar da ve gerçekten de zaman içinde yığınla fotoğraf çekerek bu çarpık ve sapıkça dünyayı tek doğru dünya olarak algılıyorlar. fotoğraflarında doğayı sapıkça bir gülünçlüğe dönüştürerek işlenebilecek en haince suçu işliyorlar. fotoğraflarındaki insanlar gülünç, tanınmaz hale gelinceye kadar çarpıtılmış; hatta sakat bırakılmış kuklalar, onların objektiflerine dehşet içinde bakıyorlar; ahmak ve iğrençler. fotoğraf çekmek alçakça bir tutku, dünyanın her yerinde toplumların her kesiminden insanlar kendini kaptırmış buna, tüm insanlığın yakalandığı ve asla bir daha iyileştirilemeyecek bir hastalık. fotoğraf sanatını bulan kişi, tüm sanatlar içinde en çok insan düşmanı olanını bulan kişi aynı zamanda. ona borçluyuz doğanın ve onda varlığını sürdüren insanın sonsuza dek çarpıtılışının sapıkça yüzünü. şimdiye kadar hiçbir fotoğrafta doğal, yani gerçek ve hakiki bir insan görmedim; tıpkı şimdiye kadar hiçbir fotoğrafta gerçek ve hakiki bir doğa görmediğim gibi. fotoğraf 20. yüzyılın en büyük felaketi. ne zaman bir fotoğrafa baksam, hiç olmadığı kadar büyük bir tiksinti duymuşumdur.

fotoğraf yalnızca garip ve gülünç bir anı gösteriyor, insanı kendi yaşamında nasılsa öyle göstermiyor; fotoğraf sinsi ve sapıkça bir yapaylık, kimin tarafından çekilmiş olursa olsun, kimi gösterirse göstersin, her fotoğraf insan onurunun temelden yaralanması, doğallığın akılalmaz bir biçimde sahteleşmesi, haince bir insandışılık.

bir fotoğraf çekmek bir insanla alay etmek demektir. bu yüzden fotoğraf çekenlerin hepsi, bu alanda bir meslek edinmiş ve belki de bunu bir sanata dönüştürmüş olsalar da insanla alay eden kişilerden başkası değillerdir. fotoğrafın kendisi, var olan en büyük alaydır; aslında dünyanın en büyük alaya alınış biçimidir.

aşk

giovanni papini

iki kişinin birbirine katılarak erimeleri demek olması gereken aşk, yalnız kalmış iki bencilin hayalinden başka bir şey değildir. en güçlü dehalarda bile yaratma nihayet bir aczin itirafıdır. mutluluk, geçmişe göre veya geleceğe yönelmiş bir hayal olduğu zaman vardır. demek gerçekte hayat yoktur, yalnız aksi vardır: ölüm.

kin, bir varlığın iyi taraflarını görmez; aşk, fena yönlerini görmekten yoksundur. bu fark insan ilişkileri bakımından büyüktür ama işin özü düşünülünce yok gibidir. aşkı görmeyenlerin de gözleri bozuktur, karayı görmeyenlerin de.

insan, bütün ikiyüzlülüklere ve söylentilere rağmen samimi olarak kendinden başkasını sevmez ve benliğinden başkasına tapmaz, saygı göstermez. geçmiş zamanları dolduran tarihi veya soyut tanrıları, kahramanları, vatanı, insanlığı ve daha bir sürü efsaneyi, korkusundan veya telkin ile takdis eder gibi görünür. hakikatte, bunlar kendi asıl imanını gizleyen birer takma isim veya paravandır. herkes kendi kendisinin tanrısıdır. insandan gayrı tanrı yoktur ve her insan onun tecellisidir.