15.09.2021

şark vs. garp

ahmet hamdi tanpınar

tevfik bey'e göre, uzviyetlerin birbiriyle tanışmasından evvel sevişmek imkansızdı. romancıların kabahati, hikâyelerini, asıl başlaması lazım gelen yerde bitirmeleriydi. çünkü asıl aşk uzviyet tecrübesine dayanan, onunla devam eden aşktı. bu itibarla ilk ciddi ten tecrübesinde tesadüfün ihanetine uğrayanlar, ömürlerinin sonuna kadar, eğer tesadüf denkleri ile karşılaştırmazsa, mahzun arayışlarına devam edeceklerdi.

bir şairimiz, selim'i salis hendese öğreneceği yerde, biraz siyasi tarih öğrenseydi ne iyi olurdu, diyor. buna tanzimat biraz ekonomi politik bilseydi, diye ilave edebiliriz. halbuki öğrenmeye de epeyce merak etmişti. fakat kim? münif paşa'dan, abdülhamit öğreniyor. birisinin bilip bilmediği meçhul, öbürü ise vehminde mumyalanmış bir biçare. otuz üç yıl kendisini bir köşkte hapseden bir iktidar delisi. türkiye'nin bir numaralı kalebendi. hani o yüz bir sene mahkûmu biçareler yok mu, onlardan! ondan sonrası ise malum..

birdenbire hadiselerin emrine geçeriz. milli zafere kadar hep onların zarureti altında kaldık. orhan, tembelce gerindi. bu güneş çok güzel ve rahattı! -peki, bütün bunlar zamanla kendiliğinden olmaz mı? hatta zamanla olacak şeyler değil mi?

olamaz. çünkü zaman şarta göre değişir. büyümekte olan bir çocuğun zamanı başkadır, bir hastanın zamanı başka. biz umumi zamanın dışındayız. yani zaman tempomuzu değiştirmek mecburiyetindeyiz, demek istiyorum. biz dünyaya yetişeceğiz. benim söylediğim, kafilenin en sonunda olsak bile ona katılmak, onunla yürümek, hususi patikadan umumi caddeye çıkmak içindir. zaman şüphesiz bir amildir fakat dünya için başkadır; çalışmasının hızıyla dünyaya katılmış milletler için başkadır; bugünkü halimizde bizim için ise büsbütün başkadır. kendi başına bırakırsak lehimizde çalışmaz; bizim gibilerde her şey derine doğru çeker. kanat değil ayaktaki demirdir.

hayır biz shakespeare'in dediği gibi zamana doğru koşmaya mecburuz. onunla mücadele edeceğiz. biz her şeyi irademizle yapacağız. evvela şartlarımızı tanıyacağız. sonra işlerimizi sıralayacağız. yavaş yavaş cihan piyasasına çıkmaya başlayacağız. kendi piyasamızı kendi istihsalimize açacağız. aileyi, evi şehri ve köyü tekrar kuracağız. bunları yaparken insanı da yapmış olacağız. şimdiye kadar insanla yapıcı olarak meşgul olamadık, bir yığın inkılabın peşinde idik. içimizde kendimize karşı bir hareket hürriyetini elde etmeye çalışıyorduk.

bu zaruretten şimdi daha büyük ve esaslı zaruretlere uyanmamız lazım. her zaman daha düzeltilmez ki. şimdi o düzlüğe bir bina kurmamız lazım. bu bina ne olacak? yeni türk insanının ölçülerini kim biliyor? yalnız bir şeyi biliyoruz. o da birtakım köklere dayanmak zarureti. tarihimize bütünlüğünü iade etmek zarureti. bunu yapmazsak ikiliğin önüne geçemeyiz.

muvazaalar daima tehlikelidir. bugüne getirdikleri kolaylığı yarın çıkaracakları imkansızlıklarla bize ödetebilirler. onun için son derecede vazıh olmalıyız.

nuri dayanamadı: vuzuhtan kastınız nedir? bana vaziyet o kadar garip geliyor ki.. bir taraftan iyi kötü bir tekniği almaya, onun adamı olmaya çalışıyoruz. onun zihniyetini benimserken zaruri olarak eski kıymetleri atıyoruz. muaşeret şeklimizi değiştiriyoruz. diğer taraftan istiyoruz ki, eskiyi unutmayalım! bugünkü realitelerimizde bu eskinin yeri nedir? bu sadece bir hatıra, bizim için bir özleyiş. belki sizin, benim hayatımızı süsleyebilir! fakat yapıcı olarak ne kıymeti olabilir! 

vuzuhtan kastım.. düşündü. sonra başını kaldırdı. bilmiyorum, dedi. zaten yapılacak şeyin ne olduğunu bilsem burada sizinle konuşmam. o zaman şehre inerim, etrafıma herkesi toplarım. yunus gibi bağırırım, size hakikatinizi getirdim, derim. hakikat de bu üzerinde ilk düşünecek olanı halledeceği bir şey değildir. fakat burada da yapılacak birkaç şey bulabiliriz.

evvela insanı birleştirmek. varsın aralarında hayat standardı yine ayrı olsun; fakat aynı hayatın ihtiyaçlarını duysunlar. birisi eski bir medeniyetin enkazı, öbürü yeni bir medeniyetin henüz taşınmış kiracısı olmasınlar. ikisinin arasında bir kaynaşma lazım. sonra, mazi ile alakamızı yeni baştan kurtarmamız lazım. birincisi nispeten kolaydır, hayatın maddi şartlarını az çok değiştirmekle bunu elde edebiliriz. fakat ikincisi ancak nesillerin çalışmasıyla elde edilebilir. maziyi ihmal edersek hayatımızda ecnebi bir cisim gibi bizi rahatsız eder, terkibin içine ister istemez sokacağız.

o, kendisinden gelmemiz lazım gelen bir şeydir. bu devam fikrine bir vehim de olsa muhtacız. kaldı ki, dün doğmadık. en çetin realitemiz budur. sonra hangi köklere gideceğiz? halk ve halkın hayatı bazen bir hazine, bazen de bir seraptır. uzaktan namütenahi bir şey gibi görünür. fakat yaklaştın mı, beş on motifin ve modanın içinde kalırsın; yahut doğrudan doğruya bazı hayat şekillerine girersin. klasik, yahut yüksek tabaka kültürü, ondan birçok yerlerde kopmuşsun. ve zaten sıkı sıkıya bağlı olduğu medeniyet yıkılmış.

mümtaz, işte ben bunu imkansız görüyorum, dedi. çünkü dediğiniz gibi dizi koptu bir kere. bugün türkiye'de nesillerin beraberce okuduğu beş kitap bulamayız. dar muhitlerin dışında, eskilerden zevk alan gittikçe azalıyor. biz galiba son halkayız. yarın bir nedim, bir nef'i, hatta bize o kadar çekici gelen eski musiki ebediyen yabancısı olacağımız şeyler arasına girecek.

güçlük var. fakat imkansız değil. biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz. kendimizi sevmiyoruz. kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; dede'yi, wagner olmadığı için, yunus'u, verlaine, baki'yi, goethe ve gide yapamadığımız için beğenmiyoruz. uçsuz bucaksız asya'nın o kadar zenginliği içinde, dünyanın en iyi giyinmiş milleti olduğumuz halde çırılçıplak yaşıyoruz. coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz. başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz.

şu tefsir yok mu, bu eserin üzerinde durmak ve onu sende yaşayan insan tecrübesine mal etmek; bir ona başlasak. işte onu yapamıyoruz. demin sevmek dedim fakat sevmek de kafi değil, daha öteye geçmek lazım. fikri ve duyguyu canlı bir şey gibi yaşamayı bilmiyoruz. halbuki halkımız bunu istiyor.

orhan şüpheliydi: hakikaten istiyor mu? bana öyle geliyor ki, halkımız bütün bunlara başından itibaren kayıtsızdır. bütün mazi boyunca bizden o kadar uzak kalmış ki.. bu işlerde adeta ümitsiz. yahut hiç olmazsa şüphede.

evet, halk istiyor. tarihe bugünün hesapları arasından bakmazsan bu memleketin de herhangi bir memleket gibi yaşadığını kabul edersin. aradaki fark bizde orta sınıfın teşekkül edememesidir. her an doğmak için hadiseleri zorlamıştır. fakat doğamamıştır. ayrılık manzarası buradan gelir. halkın kayıtsızlığı veya bizden şüphesi bizim uydurduğumuz bir masal olsa gerektir. aramızdaki ideoloji kavgalarında karşımızdakini yenmek için bulduğumuz bir tabiye. hani o kısa ve yalnız okuyanın kafasında bir an için parlayan veya okunan gazete sahifelerinde kalan zaferler yok mu? onları kazanmak için!

hakikatte halkımız münevverlerine inanır. onu benimser. zaten başka türlüsüne imkan yoktur. iki asırdır siyasi hadiseler bizi bir nevi gemi nizamı altında yaşatıyor. mutlak olan tehlikeler bize bu terbiyeyi verdi. halkımız münevverine daima inandı ve gösterdiği yolda gitti.

ve daima da aldandı?

hayır, daha doğrusu biz aldanınca o da aldandı. yani her millette olduğu gibi. sen tarihte akli bir yürüyüş kabul eder misin? böyle bir şey elbette imkansız. fakat cemiyetlerin birikmiş kudretleri nesillerin hatası üzerinden atlar. bize her şeyin iyi gittiği vehmini verir. emin olun biz de her millet kadar aldandık, her millet kadar hata ettik.

halkı sever misiniz?

hayatı seven herkes halkı sever.

hayatı mı, halkı mı? bana öyle geliyor ki, hayatı daha çok seversiniz, yahut mefhumları?

halk hayatın kendisidir. hem manzarası, hem tek kaynağıdır. halkı hem sever hem tadarım. bazen bir fikir kadar güzel, bazen tabiat kadar haşindir. orada her şey büyük ölçüdedir. çok defa büyük denizler gibi susar. fakat konuşacağı ağzı bulunca da..

fakat ona gitmek, ona gidemiyorsunuz! sefaletleri, ıstırapları, endişeleri, hatta zevki size kapalı kalıyor. yani hepimize demek istiyorum. ben adana'da çalışırken bunu çok iyi duydum. daima kapının dışındayım.

kim bilir? bazı kapıların bize kapalı görünmesi, önünde değil, arkasında bulunduğumuz içindir. büyük şeylerin hepsi böyledir. bir formülde hapsetmek için yakalamaya çalıştın mı, senden uzaklaşırlar. küçük sefaletlerle inersin! birisinde akla, mantığa, şüpheye, inkâra, öbüründe imkansızlığa, acze, isyana gidersin. halbuki kendinde ararsan bulursun. bu bir disiplin, hatta metot meselesidir.

peki ama nasıl buluruz? o kadar güç ki. bazen kendimi goethe'nin homunculus'u gibi bir cam kabuk içinde mahpus sanıyorum.

ihsan düşündü: zannetme ki sana kabuğunu kır, diye cevap vereceğim. o zaman dağılırsın! sakın kabuğunu kırma! genişlet. ve kendine mal et, kanınla işle ve canlandır. kabuğun kendi derin olsun.

homunculus'un kabahati, mahfazasını canlı bir şey haline getirmemesi, oradan bütün kainatla birleşmemesi, hülasa yaşayamamasıdır. yoksa bir kabuğu olmasından değil.

beni anlamadınız ki hocam. siz de ona ermiş değilsiniz! erseydiniz içinizde aramaz, kendinizde yaratmaya çalışmazdınız. ona büyük, geniş, kendisini size ve etrafa cebreden bir realite, bir değerler ve hakikatler mecmuası gibi bakardınız. onu kendinize ait bir hakikat gibi keşfe çalışmazdınız. bu beni tatmin etmiyor. tabir caizse siz yaratıyorsunuz. ben mevcut olana gitmeyi kastediyorum.

ihsan, orhan'ın yüzüne mülayemetle baktı, sonra: bilmem böyle konuşma neye yarar? dedi. fakat seninle daha sarih olmak isterim. şüpheni anlıyorum. sen kendimden vazgeçmemi, kendimi inkâr etmemi istiyorsun. sevgiyi ihtiyari bir iş buluyorsun. bu itibarla seni tatmin etmiyor. bana "at kalbini girdaba, açıl engine ruh ol" diyorsun. yahut da halkı ve hayatını tek realite yahut bir emir gibi karşıma çıkarıyorsun. kendin için de böyle düşünüyor ve yapmadığın için mustarip oluyorsun. yalnız bir noktayı unutuyorsun, o da her şeyden evvel bir şahsiyet olduğundur.

ben her şeyden evvel kendime sadık olmak isterim. bu benim ruh bütünlüğümdür. ancak onu elde ettikten sonra bir işe yararım. kendime sadık olmak, yani birtakım kıymetleri kabul etmek daha ilk merhalede beni etrafımdan ayırır. zaruretiyle onlardan sıyrılırım. kendimi bu müntehada bulduktan sonra tekrar onlara dönerim. onun için severim ve senin dediğin gibi kendimde yaratırım. mistiklerdeki vecd haline girmek ve denizde kaybolmakla hiçbir şey kazanmam ve etrafıma da kazandırmam. bu demektir ki, ben hayata muhafazasını istediğim çerçeveler içinden bakarım. bu çerçeveler benim şahsiyetimdir, tarihi benliğimdir. ben milliyetçiyim, bir mefhuma çok yakın bir realitenin adamıyım. fakat bu demek değildir ki, halka yabancıyım, bilakis onun emrindeyim.

fakat ıstırabını görmüyorsunuz?

görüyorum. fakat oradan hareket etmek istemiyorum. onu mazlum gördükçe bir gün zalim olmasını hazırlayacağımı biliyorum. niçin o kadar çok ıstırap çekiyoruz; yani bütün dünya. çünkü hürriyetin uğrundaki her mücadele yeni bir adaletsizliği doğuruyor. ben aynı silahlarla mukabeleyi bırakmak istiyorum. ben içinde yoğrulduğumuz tekneden işe başlamak istiyorum. ben türkiye'yim. türkiye benim adesem, ölçüm ve realitemdir. kainata, insana her şeye oradan, onun arasından bakmak isterim.

bu kafi değil!

bir ütopyaya kapılmak istemeyen için kafi. hatta müsbet bir iş görmek isteyen için.

peki, nedir bu türkiye?

ihsan içini çekti: işte mesele burada. onu bulmakta..

ben bu suale bazen cevap verir gibi oluyorum. kendi kendime biz gurbetin insanlarıyız diyorum. mesafelerin terbiye ettiği insanlar. onun aşkı, ıstırabı, hürriyeti. tarihimiz, sanatımız; hiç olmazsa halkta böyle.

mümtaz bir an düşündü: hatta klasik musiki bile. "bir mübarek sefer olsa da gitsem, kabe yollarında kumlara batsam.."

nuran, ihsan'ın fikirlerini ilk defa dinliyordu, onu bu kadar realiteye bağlı bulmadan şaşırmış gibiydi: hayata ne kadar şuurla bakıyorsunuz? adeta sentetik bir ilaç hazırlar gibi. ve yaşar'ın vitamin müstahzarlarının prospektüslerinden hatırladığı cümleleri içinden okudu: b vitamini tabiatta karışık halde bulunduğu gıdalar arasında kolaylıkla temessül edilemez. binaenaleyh büyük ilmi mesai sayesinde laboratuvarımız..

yapıcı olmaya mecbur olan nesiller hayata başka türlü bakamazlar. çalışmaya, çalışacağın yolu hazırlamaya ve hatta çalıştırmaya mecburuz.

ama bazıları böyle demiyor, çalışma insanı insanlıktan çıkarır, ufkunu kapar diyorlar.

o bazıları onu söylemeden evvel birçok şey söylüyorlar. kurulmuş avrupa'nın içinde bir nevi mistiğin peşinde yürüyorlar. ruha murakabe imkanı istiyorlar. ben evvela ruhumun hatta maddemin teşekkülünü istiyorum. onların istediği her tarikatta esastır. fakat bir milletin hayatı bir tarikat değildir ki.. ben ki bu kadar içtimaiyim; fransa'da olsam ben de ferdin peşinden dolaşır, ona cemiyete rağmen kendisi olması imkanlarını düşünürdüm. yahut şunu, bunu. her halde mevcuttan memnun olmaz, kendimce bulduğum eksiği tamamlamak ister, onun mücadelesini yapardım. türkiye'de türkiye'nin ihtiyacı olan şeyi düşünüyorum.

demin şahsiyetimi ve ferdiyetimi bırakmam diyordunuz. şimdi ise..

fert olmaktan niye çıkayım? hatta niye şahsiyet olmayayım? fert vardır. isteksiz isteksiz ilave etti: ormanda ağacın esas olduğu gibi.

dinde, cemiyetin bünyesinde ayrılış daha ilk adımlarda başlar. dikkat edin ki, garp medeniyetinde her şey bir kurtulma, bir azat edilme fikri üzerine kurulur. insanoğlu evvela dinde, isa'nın yeryüzüne inmeye ve orada öldürülmeye, kendisini feda etmeye razı oluşuyla kurtulur. sonra cemiyette sınıf mücadeleleriyle evvela şehirli, sonra köylü kurtulur. bir bakımdan biz başından itibaren hürüz. 

suat ısrar etti: şark hiçbir zaman hür olmamıştır. o daima sıkı kadrolar içinde adeta anarşist bir fertçilikte kalmıştır. hürriyetten o kadar çabuk vazgeçeriz ki.. ve her vesile ile..

ben asıl temelden bahsediyorum. şarkta, bilhassa müslüman şarkta cemiyet bu hürriyet fikri üzerinde kurulur.

ne çıkar? o kadar çabuk vazgeçtikten sonra.

o başka. o bir nevi fedakarlık terbiyesi. müslüman şark, asırlardan beri kendisini müdafaa vaziyetindedir. mesela biz. iki yüz seneye yakın bir zamandır, hayati müdafaalarla yaşıyoruz. böyle bir cemiyette bir nevi kale nizamı kendiliğinden doğar. bugün hürriyet mefhumunu kaybetmişsek sebebi muhasara altında yaşadığımız içindir.

mümtaz sana bir hikaye mevzuu vereyim mi? düşün bir kere, ben anlatayım da. bir insan, faziletli bir insan, bir memur, bir hoca, istersen bir evliya tasavvur et. öyle hazırla ki bütün değerler kendisinde mevcut bulunsun. onlarla doğmuş olsun. bir kere bile kendi içinde aksamamış bir adam hülasa. fakat mecburiyeti sevmiyor. garip değil mi? sadece kendini seviyor: kendisinde ve kendisi için yaşamayı istiyor. ömrü gayesiz fakat cömert hareketlerle dolu ve bu hareketler kendiliğinden, hep iyiliğe doğru gidiyor. fakat düşüncesinde hür olmayı seviyor. ve hiçbir vazife hissi tanımıyor.

günün birinde bu adam bir kadınla evleniyor, belki de sevdiği bir kadınla. birdenbire değişiyor; huysuz, titiz, kötü düşünceli bir adam oluyor. kendisini tasnif edilmiş görmek onu yavaş yavaş çıldırtıyor. bir etiket altında yaşamanın, bir araba atı gibi beraber yaşamanın sıkıntısı onu içinden değiştiriyor. yavaş yavaş hemen herkese karşı fenalık yapıyor; hayvanlara, insanlara, her şeye zalim oluyor. hasis oluyor, hiç kimsenin saadetine tahammül edemiyor. sonunda..

mümtaz kısaca bitirebilmek için, malum hikâye. karısını öldürüyor, dedi.

evet ama bu kadar kısa değil. kendi kendine uzun muhakemeler yapıyor. hayatını bir mesele gibi alıyor ve düşünüyor. sonunda insanlıkla arasında tek maniayı görüyor.

ayrılsın.

neye yarar? beraber yaşamış iki insanın birbirinden ayrılacağını, hakikaten ayrılabileceğini sanıyor musun?

bunu mümtaz'ın yüzüne dik dik bakarak söylemişti.

hem ayrılırsa ne çıkar? bütün bağları koparsa bile, ara yerde kaybedilmiş seneler bulunacak. hepsini dakika dakika yaşadığı muazzam, korkunç, karanlık bir ömür; ondan kurtulabilecek mi? sonra o ruh itiyatları.. o zaman daha büyük bir tereddüde düşecek. etrafında olan bütün fenalıkları bilerek yapmış bir adam, düşün. ayrılmak da bunlardan biri olacak.

peki, öldürünce unutacak mı?

hayır, unutmayacak. tabii unutmayacak. fakat kini ortadan kalkacak. içindeki dargınlık gidecek.

nuri dayanamadı: mümtaz, bana kalırsa onun hayatını yazacağın yerde bir tarafta rastlarsan öldür, daha iyi olur.

suat omuzlarını silkti: bu bir şey halletmez. sadece meseleden kaçmış oluruz. sonra öldüremez. öldürmesi için tanıması, ayırması lazım. herkese benzeyen adamı niçin öldürsün, herkes az çok bir veya birkaç insanın yüzünden kötüdür. emin olun buna. her düşüşün altında bir başkası vardır. ve herkes kendinin mezarıdır. o herkese benziyor, hepimize. fakat bunu kabul etmiyor. evet sonunda bu zalim oyundan kurtulmanın tek çaresini buluyor. bir tek hareket, kanlı bir hareket, bir nevi intikama benzeyen bir iş. fakat bunu yapar yapmaz büyülü bir eşik atlamış gibi kendisini öbür tarafta, eski dünyasında, içindeki iyilik hazinesiyle zengin buluyor. yüzü parıldıyor ruhu bütün genişliğini alıyor; insanları seviyor, hayvanlara acıyor, çocukları anlıyor.

nasıl, cinayetle mi?

ihsan bütün neşesini kaybetmişti. somurtkan, bir uçurum önünde gibi kendi içinde toplanmış mümtaz'ın yüzüne bakıyordu. nuran mümtaz'ın yanına geçmiş, elini omuzuna koymuştu: bir kavgada gibi herkes en sevdiğinin yanındaydı. yalnız selim tek başına, küçücük boyu ile önde, iki kollarını kavuşturmuş son derece eğlenceli bir şey seyredenlerin çehresiyle konuşanlara bakıyordu. daha ziyade mahallesinde horoz dövüşü seyreden çocuklara benziyordu.

burada artık cinayet yok.

macide: delirdin mi suat? böyle şeylerden ne diye bahsediyorsun. kafana acı. ve sonra birdenbire senelerdir yanında söylenmeyen fakat şimdi kendi ağzından çıkan -deli- kelimesi önünde korkarak, geriye, ihsan'ın arkasına doğru çekildi. bütün vücudu titriyordu.

hayır, niye delireyim. ben bir hikâye mevzuu anlatıyorum. burada cinayet yok; bir kurtulma işi var. tek manianın ortadan kalkışı. tekrar dirilmek var. evet kainatı buluyor. kendisine yedi gün mühlet vermişti. yedi gün cinayeti gizliyor. yedi gün tekrar dirilmiş gibi insanlar arasında mesut, onları anlayarak, altın parıltılar içinde yaşıyor. tam bir tanrı gibi yedi gün. ve yedinci günün akşamı bütün tabiat ve hayatla barışık, insan kaderinin miracında kendisini asıyor.

ihsan, olmaz, dedi. bu değişikliği izah edemezsin! hiçbir intikam hissi, hiçbir adalet duygusu ferde başkasını öldürmek hakkını vermez. fakat farz edelim ki, bu hakkı kendinde görüyor ve öldürüyor. değişme nasıl olur? veliliğin yolu cinayetten geçmez ki.. insan kanı daima korkunçtur. insanı küçültür, ezer. cemiyetin adaletinde bile buna doğrudan doğruya vasıta olana iyi gözle bakmıyoruz. cellat hiçbir zaman sevilmemiştir.

bizim ahlakımız için, evet, fakat onun üstüne çıkarak.

ahlakın üstüne çıkılmaz.

niçin olmasın? iyiliğin ve fenalığın üstünde yaşayan bir insan için. sen velilikten bahsediyorsun; benim kahramanım velilik istemiyor. o hürriyet istiyor. onu elde edince tanrılaşıyor.

insan kanla hür olmaz. kanla elde edilen hürriyet, hürriyet değildir; kirlenmiş bir şeydir. bırak ki insan tanrılaşamaz. insan insandır. ve bu da oldukça güç varılacak bir merhaledir.

bana hürriyeti tarif edebilir misin?

ederim. başkaları için istediğimiz nimet.

ya kendin, kendin ne oluyorsun?

onu başkaları için istemekle ben de nefsime karşı hür oluyorum.

esaretin başka bir nevi. hepimiz ayrı ayrı varız.

bir bakıma öyle, yani inanarak istemezsem. fakat herkesle beraber olduğunu düşün, tam hürriyettir. sen hepimiz ayrı ayrı varız dediğin anda her şeyi kaybedersin. varlık tektir ve biz onun parçalarıyız! aksi takdirde dünya her an daha beter olur. hayır, varlık tektir. ve biz onun geçici parçalarıyız. saadetimizi, huzurumuzu ancak bu düşünce ile elde edebiliriz. sonra gülümsedi; sana epeyce tavizat da verdim, suat. fikrimi anla, belki esasta birleşebiliriz. insan teker teker tanrı olmaz; fakat insanlık bir gün kendisine layık bir ahlak yaparsa tanrılaşabilir. yani bazı büyük vasıflar kazanır.

fikre fazla kıymet vermiyor muyuz?

emin olun, fazla kıymet veriyoruz. o kadar çok değişir ki.. tıpkı hava ile ilk tesadüfte hususiyetlerini kaybeden, eskisinden büsbütün başka şeyler olan maddelere benzer. çünkü hayat kendi şeklini veya şekilsizliğini, o devamlı oluş halini fikrin hatırı için bırakmaz. onun içindir ki, hiçbir yerde iktidar, velev ki kendi getirmiş olsun, fikrin peşinden gitmez. fikir, bazen iktidarı hazırlar. fakat hükümran olamaz. asıl hükümran olan, saltanatı süren hadiseler veya onların yanı başında devrini savmadıkça kudreti azalmayan realitelerdir. onun içindir ki, kim olursa olsun, aksiyonda büyük adam yalnız bir andır, yahut muayyen bir devredir.

her ömrün bir altın saati vardır. işte büyük adam o altın saattir. iktidar, fikri ne yapsın ki, o hadiseler karşısında elini, kolunu bağlamaktan başka bir işe yaramaz. meğer ki çok cesur ve münhasıran bir noktada kendisini teksif etmiş olsun ve gündelik hadiselerin dışına çıkabilsin! küçük küçük gelen dalgaları yenmekten vazgeçsin! asıl meseleyi görsün. fakat hayat, yani etraf buna razı olur mu? hangi ana kadar mukavemet edebilir? ben dram muharriri olsaydım, rienzi'yi tekrar yazardım. bu halktan çıkan ve halk tarafından yıkılan kahramanı. yahut ona benzer birini.

ihsan'ın eski mektep arkadaşı, elli beşlik, durgun, çok tecrübe geçirmiş bir mülkiye memuruydu. şimdi üç senedir mebus bulunuyordu:

bütün fecaat, insanın, insanla karşılaşa karşılaşa, en sonunda kendisini tanımayacak hale gelmesi.

fikirler de öyledir: hayatla karşılaşa karşılaşa tanınmaz hale gelir. düşünce cesurdur ve kendisine karşı koyabilecek başka bir kuvvet bulunmamak felaketine maruzdur. bir düşünceyi ne tahdit eder? hiç. fakat icra mevkiine koy, bakın ne hale girer. her an değişir ve bir evvelki halini tutmaz. büyük ihtilallerin tarihi budur. dünyada fransa ihtilali kadar büyük ve güzel epope azdır. yirmi, otuz sene içinde beşeriyet, iki bin yıl kendisini idare edecek düsturların hepsini bulmuştur. fakat başladığı zaman, neticenin sadece bir burjuvazi hakimiyeti ile biteceğini kim bilirdi. hiçbir şey, hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmez: ihtiyarı içimizdedir. dışarıda sadece aletler ve vasıtalar vardır.

bununla beraber, fikir için o kadar hareket oluyor. isyanlar, ihtilaller, zulümler, katliamlar..

evet, oluyor. fakat hedef daima değişiyor. daima ok mahrekinden çıkıyor. zamanımıza gelince, o büsbütün korkunç. her kıymet pazarda. her şey altüst. bir tarafta on dokuzuncu asrın en korkunç, en yıkıcı ihtira'sı olan ihtilal mühendisleri var. ispanya'da veya meksika'da oturup dünyanın herhangi bir köşesinde, bir şehrin eldeki planlarına göre elektrik tertibatını uzaktan hazırlayan herhangi bir teknik çalışma gibi, ihtilal hazırlayanlar, hayatın azmaya, kangren olmaya müsait yerlerini keşfedip üzerine basanlar, onu azdıranlar var.

tabii şekilde ihtilal, halkın veya hayatın, devleti geride bırakmasıyla olur. bizde ise hayat ve halk, yani asıl kütle, devlete yetişmek mecburiyetinde. hatta, çok defa münevver ve devlet adamı bile.. düşüncenin evvelden hazırlanmış yolunda yürümek! en aşağı 1839'dan beri bu böyle. onun için hayatımız o kadar yorucu oluyor. kaldı ki, üzerimizde asırlardan gelen büyük bir terbiye de var. her şeyi bozan, bizi adeta mahkûm eden bir itiyat. çabuk vazgeçiyoruz. müslüman şarkın en büyük hususiyeti budur. şark vazgeçer. sade güçlüğün karşısında değil, zamanın, tabii zamanın karşısında vazgeçer.

talihimizin en hazin tarafı neresidir, biliyor musun mümtaz? insanın yalnız insanla meşgul olması. bütün bina onun üzerinde kuruluyor; dışarıda ve içerde. farkında olsun olmasın, insan insanı malzeme gibi kullanıyor. kinimiz, garazımız, büyüklük arzumuz, aşkımız, yeisimiz, ümidimiz hep onunla. dilenciyi ve fakiri çıkar, merhamet ve gufran kalmaz, birdenbire fakirleşiriz. hayır, insan insanla meşgul. insanoğlu insana yüklenerek yaşıyor. hatta sanatkârlar bile; senin o evliya ruhlu dediğin insanlar bile. o gece dede efendi bize nasıl yüklenmişti? şimdi son defa için dinlediğim keman konçertosunda beethoven bana nasıl yükleniyor? hatta onlar, ötekilerinden daha fazla. çünkü üst üste kendi ruhlarının hastalıklarını bize aşılıyorlar. sen bile. mümtaz. haline bakmadan neler söylüyorsun, hem de o acayip üslubunla? bereket versin ki, can sıkıcısın; yoksa..

son ümit nedir, bilir misiniz? çok defa son ümit, temennilerimizin imkansızlığa akseden çehresidir!

bu ümidin ne kadar zayıf olduğunu size bir kelime ile söyleyeyim. bütün ümitlerimiz senelerdir bu işi hazırlayanlarda, bu kadar ciddiyetle, riyazi bir formül üzerinde uğraşır gibi uğraşanlarda. düşünün bir kere bir preparasyon, bir ameliyat masası, bir tiyatro aksiyon hazırlar gibi yıllarca onu kendileri hazırladılar. evvela hayatın her tabii haline, her gelişmeye ve neticesinde buhran adını vererek, sonra da bu buhranlara, kudretlerini, şümullerini üç dört misli çoğaltacak tedbirler bularak..

şimdi neye bel bağlıyoruz; etrafımızdaki havayı böyle çıldırtanların, onu nefes alınmaz hale sokanların birdenbire bu işten vazgeçmesine, birdenbire o imkansız kaynayıştan sükunete dönmelerine, etraflarına muayyen meselelerin gözlükleriyle değil, tabii gözleriyle bakmalarına, yani bir mucizeye.. asıl korkuncu, herkesin, yani karşı karşıya gelenlerin ayrı ayrı ruh durumlarında olmasında, kimi refahın yahut tereddüdün, olamaz düşüncesinin verdiği gevşeklik içinde, kimisi saf hareketin çılgınlığında. yahut sadece ben cesaret edersem, mesele halledilir, yok mu? onu düşünmede?

bir daha, fakat bu sefer elinin tersiyle alnının terlerini sildi ve fikirlerini bitirememekten korkuyor gibi acele acele söylemeye başladı. mümtaz gecenin, içindeki maiye başka şey katılmış bir kadeh gibi bulandığını görüyordu.

felaket burada. ama dahası da var, en müteredditleri bile yine hareketin ortasındalar. onun için herkes kendi vuzuhuna inanıyor. bu inanış hitler'i en delice hareketlere teşvik ediyor. fakat bununla da kalmıyor, yavaş yavaş harbin tek çıkar yol olduğuna inandık. bununla da bitmiyor. biz muharebe olacağını sanıyoruz; tarihteki muharebelerden biri. halbuki dünya politikacıların burnu dibinde birleşmiş, meseleleri birbirine kenetlenmiş, bir iç harbine hazırlanıyor. iç harp, yani bir medeniyetin gömlek değiştirme şekillerinden biri. büyük, kendi realitesi içinde kavranması imkansız derecede büyük, adeta tabiatın bir hezeyanına, bir kabusuna benzeyen, o kadar büyük bir uzviyetin bir istihale noktasını yaşıyoruz.

her şeyin bir içten patlamayı hazırladığı, zaruri kıldığı, tabir caizse fizyolojik bir noktadayız. siyasi bir harbin sakınılması o kadar kolay ki.. bir dümen kırışı, aklıselimin bir saniye için dönüşü her şeyi halledebilir. fakat bir medeniyet krizini yenmek, onun arızaları içinde şuurunu muhafaza etmek, ona karşı gelmeye çalışırken dümeni ellerinden kaçırmamak, bir selde sürüklenmemek, bir tayfunda boğulmamak, bir yıldız müsademesinde toz haline gelmemek kadar güç.

ne kadar fazla kadercisiniz doktor!

çünkü tabiat adamıyım. senelerce bir fizyoloji laboratuvarı idare ettim. on binlerce hasta gördüm. sakınılması mümkün olanla olmayanı artık tanıdığımı sanıyorum. ölümün yerleşmek için seçtiği yeri uzaktan tanırım.

fakat bu ayrı şey değil mi?

nerede ki uzuvlaşma vardır, orada biyolojik kanunların az çok hükmünü görürsünüz. zannetmeyin ki bir benzetmeyi zorla son haddine götürmek için bedbin oluyorum. daima müdahalenin kabil olacağına inanıyorum. doktorum, yani müdahale disipliniyle yetiştim. fakat.. vaziyet zorla azdırılmış, uzviyeti öyle kavramış ki.. başka taraftan bakın. böyle her şeyin birbirine karıştığı, her sualin birbirine muvazi olarak yürüdüğü, ümitle çalınan her kapıdan bir ejderha ağzının açıldığı bir devirde insanlığın mukadderatının birtakım yarı deli meczupların, mesuliyetsiz peygamberlerin, production, surproduction deterministlerinin, hüsnüniyetleri ancak silah seslerinde vuzuhla konuşan, idam hükümlerinde kıvamını bulan gerçek çehresini takınan ütopyacıların elinde bulunmasının felaketini düşünün. alın size stalin'in jesti.

hadiseler nasıl sıralanıyor! hitler'de paranoyak olan hadise bu sonuncusunda, tam suikast oluyor. lenin'in mongolit peygamber çehresi, nasıl birdenbire tasavvuru imkansız bir makyavel'e değişti. nasıl bir polis romanı entrikası oldu. stalin kendi çehresinin ve resimlerdeki bakışının sözünü nasıl tuttu? dünyayı cennet yapacak bir ideal namına, bir gün kendisine çevrilmek ihtimali olan silahı bütün insanlığa nasıl çevirdi. açıkça harbi teşvik ediyor; olması imkanını hazırlıyor. "benden korkma, emin ol!" diyor. küçük ve doğrusunu isterseniz son derece maharetli bir jest. eski müverrihler olsa göklere çıkarırlar.

fakat nefsini müdafaa için olsa da cürme iştirakten başka bir şey değil; meşaleyi tutan eli ocağa iyice yaklaşması için dürtmek gibi bir şey. mantığına girersek kendisine göre belki de haklı. fakat kendisine göre. halbuki bugünkü dünyada kendisine görenin tek yeri olmaması lazım. bunu size, bana, anvers'teki banka memuruna, brüksel'deki şimendifer kondüktörüne, ne bileyim, herkese anlatmak mümkün. fakat bir mistiğe, dünyayı geniş bir sahne, kendisini bir aktör sananlara, kanlı ölümü nefsi için bir hal çaresi bilerek işe başlayanlara nasıl anlatırsın. birisi rolümü bana allah ezberletti diyor, öbürü tarihî determinizmin içinden geliyorum, diyor.

insanlık fena bir ihtimali bir kere kendisine ufuk bilmesin; bir kere uçurumu görmesin. bir daha ondan geriye dönemez. onu giyinir. kıymetli bir şeyiniz, iyi bir yazma, güzel bir gramofon, bir acem halınız var mı, sakın onu satmayı bir imkan gibi düşünmeyin, evliyseniz karınızı boşamayı, seviyorsanız sevdiğiniz kadına darılmayı bir kere olsun aklınıza getirmeyin. sonra bu işlerden ne kadar çekinirseniz çekinin, mıknatıslanmış gibi, arkanızdan itiyorlarmış gibi onu yaparsınız, insan hayatında sakınmak yoktur. hele kütle halinde, asla. bir kere uçurum göründü mü, ölüm simsiyah dili ile konuştu mu?

sağlık, yarabbim bize sağlık ver. kuvvet değil, sağlık. insanoğlunun sıhhati. hayatı olduğu gibi kabul edecek sağlık. tanrılara benzer ömür istemiyoruz. bize nasip olan ömrü yaşayalım. insanca yaşamak. hiçbir şeye aldanmadan, kendimize yalan söylemeden, kendi yalanlarımıza, gölgelerimize tapmadan yaşamak.

şark, dedi. canım şark. dışarıdan miskin, budala, çaresiz, fakir. fakat içinden hiç aldanmamaya karar vermiş. bir medeniyet için bundan daha güzel ne olabilir? insanları içlerinden tatmin etmeyi ne zaman öğreneceğiz? ne zaman bu hoşça bak zatına'nın manasını anlayacaklar?

gezi meselesi

sevan nişanyan

31 mayısta başlayan gezi olayları, ülkenin gündemini bir anda başka bir yöne çevirdi. siyasi kutuplaşma, uzun zamandan beri görülmemiş bir keskinliğe ulaştı. bu yeni ortamda, alışık olduğum "onu da almayayım bunu da" pozisyonunu kısmen terk edip siyasi otoritenin kibrine karşı açıkça tavır alma gereğini hissettim.

bu yazı üç buçuk yıl aradan sonra taraf'ta yayımlanan ilk makalem oldu. bu hükümetin memlekete büyük hizmetleri dokundu dedim. açımlayayım.

bir: memleketi yeniçeri işgalinden kurtardı. dünya durdukça hayırla yad edilecek bir iştir. ülkeye yapılabilecek en büyük hizmetti. allah kendilerinden razı olsun. 

iki: milli geliri üçe katladı. evet konjonktür iyiydi, temelleri de kemal derviş attı, kabul. ama bu hükümet de cesur ve büyük adımlar attı, bürokrat korkaklığına teslim olmadı. en önemlisi: yatırımdan korkmadı. viyk viyk öten entel takımına çok kulak asmaması da iyidir bence. yumurta kırmadan omlet yapılmaz.

üç: kürt meselesini hale yola koydu gibi. gerçi çok gecikti, yol boyu saçma sapan işler yaptı. hâlâ da mevzuyu nasıl bağladıkları tam belli değil. ama eskilerin yapamayacağı işti, bunlar yaptı görünüyor.

dört: müsaadenizle bu da bence önemli. ilk kez bir tc hükümeti bu ülkenin gayrimüslimlerine düşman esiri muamelesi yapmadı. "biz" demeye gönülleri razı olmadı gerçi, olmaz da, ama en azından "biz dostuz yabancı" moduna geldiler. bu da az şey değil, şükranı hak eder. 

iki tane de ölümcül zaaf var anılması gereken. ilki yapısal. akp kadrolarının malul olduğu islamcı dünya görüşü, yapısı gereği anti-demokratik ve bölücü bir ideolojidir. çoğulculuğu içine sindirmesi güçtür. tarihin anılarını üstünden atması daha da güçtür. çare yok, buna alışacağız. çünkü ufukta alternatif yok. kâh dostluk ve irşad ile, kâh diş gösterip hırlayarak, zararı asgaride tutmaya çalışmaktan başka yol görünmüyor şimdilik.

ikinci zaaf konjonktürel. başbakanın son kullanım tarihi geçmiştir. son iki üç yıldır sergilediği tavırlar, gerçekle bağını koparmış bir iktidar hastası tablosunu çizmektedir. herkes için tehlikelidir. düzelme ihtimali yoktur. sanırım bir çare bulma zamanı gelmiştir. "gücünün doruğunda" demeyin bana sakın. liderin kendinden en emin, kibrinin en şahlanmış göründüğü an, bazen en zayıf olduğu andır. çavuşesku'nun son balkon konuşmasını anımsayın. honecker'in berlin duvarında göstericilere ateş açma emrini verdiği günü düşünün. macbeth'in ve ııı. richard'ın sonlarını okuyun. âleme meydan okurken, ayakları altından toprağın kaydığını fark edemeyecek kadar körleşmişlerdi.

dikkatle izleyin: ne kadar yalnızlaştığını görürsünüz. cumhurbaşkanı ile köprüler atıldı. zaman gazetesi muhalefete geçti. siyasi rüzgârın her devir şaşmaz göstergesi, nazlı ılıcak, yön değiştirdi. bülent arınç kâh öyle kâh böyle konuşup araya gittikçe netleşen bir mesafe koydu. öteki bakanlar, siyasi konularda mutlak sessizliğe gömüldü. polisle başbakanlık arasında adı konmamış bir savaş var. bisküvi devleri başbakanla selamı sabahı kesti. partinin izmir'deki tek umudu, ertuğrul günay, kazan kaldırdı. taraf gazetesi kaybedildi. cem yılmaz'ından baskın oran'ına, cemil ipekçi'sine dek dün her türlü hakareti göze alıp başbakanın yanında duran kanaat önderleri, üçer beşer, "buraya kadar" noktasına geldiler. sahibinin sesi kontenjanından bekir bozdağ hariç, yanında bir allahın kulu kalmadıysa bu maçı nereye kadar götürebilirsin? 

yalnızlaşmanın sonucu ne olur? arz edeyim. suriye politikan fiyaskoya dönüşür. reyhanlı'da dünyayı kandırmaya yeltenip başaramazsın. düne kadar besleyip palazlandırdığın grupları "terörist" ilan etmek zorunda kalırsın. suriye'deki adamlarına cenevre bileti dahi aldıramazsın. zihnin bulanır, alkol yasası gibi bir saçmalığa imza atarsın. toplumun bir yarısına hiçbir tatmin ve menfaat sağlamadan, öbür yarısını kudurtmayı başarırsın. tek hamlede, türkiye'nin yabancı sermaye nezdindeki güvenilirliğini sıfırlarsın. aklın şaşar, yaptığın köprüye milletin bir yarısının drakula saydığı birinin adını verirsin. dostun düşmanın apışıp kalır; sen halâ marifetmiş gibi babalanmaya devam edersin. taksim hadisesinde, basiretsizliğin dibini boylarsın. milli eğitim bakanı nabi avcı'nın zarifane söylediği gibi, kırk yıl gelse bir araya gelemeyecek kaç tür siyasi akım varsa, lgbt'sinden bdp'sine islamcısından postalcısına kadar, birbiriyle buluşturursun. sevan nişanyan'ı din şeysinden mahkum ettirmenin akıl kârı olmadığını idrak edemezsin.

yazık. hiçbir zaman sevemediysek de, bir zamanlar takdir ettiğimiz bir politikacıydı halbuki.

14.09.2021

the doors

oliver stone

kollarında bir ada buldum, gözlerinde bir ülke. 

film birazdan başlayacak. anons yapıldı. oturacak yer bulamayanlar gelecek gösteriyi bekleyecekler. salona tek sıra halinde yavaş yavaş girdik. oditoryum çok büyük ve sessiz. oturup, karanlığa gömüldüğümüzde anons devam etti. bu akşamki program yeni değil. bu eğlenceyi defalarca gördünüz. doğum, ölüm ve yaşamınızı gördünüz. gerisini hatırlarsınız. öldüğünüzde, yaşamınız nasıl görünecek? filmi yapılabilecek kadar güzel olacak mı? 

umudum senin serinkanlılığındır. 

bu dünya, bir enerji canavarı. başlangıcı ve sonu yok. ayrıca, ne bir artış ne de kazanç var. hiçbir şey söylemiyor. bu dünya güç arzusundan başka bir şey değil. gösteriş dolu. takip etmesi zor. birazcık tutarsız. dans eden ayılar, nazizm, mastürbasyon. sırada ne var? 

arkadaşlarımın verdiği partiyi büyük bir aileye tercih ederim.

"algının kapıları temizlendiği zaman her şey olduğu gibi görünür." (aldous huxley)

aşk

schopenhauer

erkeğin aşkı, doygunluğa erdiği andan sonra, gözle görülecek biçimde azalır; önüne çıkan her kadın, elde ettiği kadından daha çekici gelir ona; çeşitliliği arzulamaya başlar. kadının aşkı ise doygunluğa erdikten sonra artmaya başlar. bu, doğanın amacının, türün sürdürülmesi ve elden geldiğince çoğaltılması olmasının bir sonucudur. işte bu yüzden erkeğin gözü her zaman başka kadınlardadır; oysa kadın, bir tek erkeğe iyice bağlanır. çünkü doğa onu, kendisi farkına varmaksızın, gelecekte doğacak çocuğun besleyicisini ve koruyucusunu elde tutacak biçimde davrandırmaktadır.

kafa bakımından değil, gönül bakımından bir bağlanıştır evlilik. bir kadının, sırf kafası ve kültürü yüzünden bir erkeğe âşık olduğunu söylemesi saçma ve beyhude bir iddiadır ya da yozlaşmış bir mizacın sonucudur.

13.09.2021

hayat

djuna barnes

fanilik karşısında sıkılmış kaslarımızla bir nefes üzerine geçirilmiş tenden başka bir şey değiliz. kendimize yaslanıp uzun, utanç verici bir toz içinde uyuruz. acıya taktığımız adlara batmışızdır gırtlağımıza kadar. hayat, gecenin otlayıp bizi umutsuzluğa doyurarak geviş getirdiği otlaklar. hayat, ölümü bilme izni.

dünya acısında, meczubun durmaksızın ve ebediyen düştüğü bir boşluk vardır; yok olma ayrıcalığı elinden alınmış bir gövdenin, görünür uzayda düşüşü; acımasızca uzaklaşan bu ayrıcalık, tam da geri çekilişinin yarattığı tutma gücüyle, gövdeyi ebedi bir düşüşte ama hep aynı noktada ve sürekli göz önünde tutar sanki.

aşk kalbin tortusuna dönüşür, tıpkı bir mezardaki buluntular gibi. nasıl bir mezarda gövdenin, giysinin, öteki yaşam için gerekli aletlerin sınırları çizilebilirse, bir aşığın kalbinde de sevdiği, silinmez bir gölge gibi mevcuttur.

bir aşığın kalbini paralayan şey, sevgilisinin daldığı gecedir; sırf avanesini bırakırken yüzünde oluşan o sırtlansı gülümsemeye bakabilmek için onu aniden uyandırır.

zihin denen o eşsiz, yanlış bilgi galaksisi, ruh denen o muazzam ve pejmürde zorlama yığınına koşulmuş, iyi ve kötü denen rastgele tasarlanmış ve neredeyse aşınmış atlı yolunda rahvan gidiyor.

12.09.2021

infilak

edip cansever


ben gidince hüzünler bırakırım
bu senin yaşadığındır
bir ev sıkılır kadınlardaki
bir adam sıkılır kadınlardaki
seni sevmek bu kadar mı
o benim yaşadığımdır

bazen de bir yerde kuşlar vardır
ne uçmak ne görünmek için
bir karanfil pencereyi deler
bir kapı kendiliğinden kapanır
istesek sevişirdik; ama olmadı
biz değil yaşayan acılardır

gitsem de her yerde biraz vardır
hatırda zamansız bir plak
bir otel kapısı, biraz istasyon
vardır o seninle birlikte olmak
buluşur çok uzaktan ellerimiz
ve nasıl göz gözeyiz ansızın bir infilak

10.09.2021

sanatçı

goethe

herkesin hükmetmek istemesi, sanatta da ortaya çıkan yapıtları beğenmek yerine, herkesin sanatçı olmaya kalkışması felakettir.

bütün olarak ciddiyetten uzak, hiçbir şeye faydası dokunmayan anlamsızlıklar söz konusu; herkesin derdi yalnızca kendisini göstermek ve olabildiğince dikkat çekmek. bu yanlış çaba her yerde kendini gösteriyor; konserlerde dinleyicilere salt müzik keyfi yaşatacak parçalar seçmek yerine, daha çok dinleyiciyi ustalığına hayran bırakacak parçaları seçen yeni virtüözler gibi davranıyorlar. her yer kendini harika diye ortaya koymak isteyen bireylerle dolu; herkese ve yapılan işe faydalı olacak şekilde kendini arka plana alabilen bir çalışmaya hiçbir yerde rastlanmıyor.

evet, birçoğu da mükemmel şeyler yazdıklarını düşünürler, yetersizliklerinin hiç farkında olmazlar ve ölünceye kadar yarım yamalak şeyler üretirler.

dünyanın mükemmel yapıtlarla dolu olduğunun, bunların değerinde yapıtlar ortaya koymak için nelerin gerekli olduğunun erken yaşlarda bilincine varılsa, şiir yazan 100 gençten olsa olsa ancak birinin benzer ustalığa ulaşmak üzere sükunetle çalışmaya devam etmek için içinde yeterince azim, sebat ve yetenek barındırdığı görülür.

birçok genç ressam, raffaello gibi bir ustanın aslında ne yollardan geçtiğini yeterince bilip kavrasa, asla eline fırça almaz.

doğuş

gustave flaubert

ne mutluluk! ne mutluluk bu! hayatın doğuşunu gördüm, devinmenin başladığını gördüm. kan öyle zorluyor ki damarlarımı, koparacak. uçmak, yüzmek, havlamak, böğürmek, ulumak istiyorum. kanatlar takınmak, kaplumbağa gibi, ağaç gibi kabuk bağlamak istiyorum, duman üfürmek, bir hortum taşımak, bedenimi eğip bükmek, her yana dağılmak, her şeyde olmak, kokularla savrulmak, bitkiler gibi gelişmek, ses gibi titreşmek, ışık gibi parlamak, bütün biçimlerin içine sokulmak, her atoma işlemek, maddenin dibine inmek; madde olmak!

sevgi

carlos fuentes

bütün yaptıklarından sonra, hâlâ sevgiyi hak ettiğine inanabiliyor musun? yaşam kuralının değişebileceğini ve sahip olduğun her şeyin yanı sıra bir de sevgiye sahip olabileceğini mi sanıyorsun? saflığını bir dünyada yitirmişsin, bir başka dünyada onu yeniden elde etmeyi bekleyemezsin.

belki içinde sevginin yeşerdiği bir bahçen vardı bir zamanlar. benim de vardı, minik cennetimdi o benim. ama artık ikimiz de yitirdik. o bahçeyi anımsamaya çalış; çünkü kendi yaptıkların yüzünden bir daha bulmamak üzere yitirdiğin şeyi bende hiç bulamayacaksın.

nereden geldiğini ya da ne yaptığını bilmiyorum. bildiğim tek şey, sonradan senin bende yok ettiğin şeyleri, yani düşleri, saflığı, senin de beni tanımadan önce yitirmiş olduğundur. bir daha ikimiz de eskisi gibi olamayız.

9.09.2021

kuğu ezgisi

nilgün marmara


kuğuların ölüm öncesi ezgileri şiirlerim
yalpalayan hayatımın kara çarşaflı bekçi gizleri

ne zamandır ertelediğim her acı
çıt çıkarıyor artık, başlıyor yeni bir ezgi
-bu şiir-
sendelerken yaşamım ve bilinmez yönlerim
dost kalmak zorunda bana ve sizlere
çünkü saldırgan olandan kopmuştur o
uykusunu bölen derin arzudan
büyüsünü bir içtenlikten alırsa
kendi saf şiddetini yaşar artık
-bu şiir-
kuramadığım güzelliklerin sessiz görünümü
ulaşılamayanın boyun eğen yansısı
sevda ile seslenir sizlere

8.09.2021

şia

elias canetti

islam, açık bir biçimde savaş dinine özgü bütün özellikleri sergilemektedir; ama yine de bir kolu, başka hiçbir yerde bulunamayacak ölçüde kesif ve aşırı bir ağıt dinidir; bu kol, şii inancıdır.

şiilik iran ve yemen'in resmi dinidir; hindistan ve ırak'ta da oldukça yaygındır. şiiler, "imam" adını verdikleri ruhani ve dünyevi bir lidere iman ederler. imam'ın konumu papa'nınkinden daha önemlidir. imam kutsal ışığın taşıyıcısıdır ve yanılmazdır. yalnızca imam'a bağlanan inananlar kurtulacaktır. "her kim ki kendi zamanının gerçek imam'ını tanımadan ölürse, kâfir olarak ölür." imam, doğrudan peygamber soyundan gelir.

muhammed'in damadı, başka bir deyişle kızı fatma'nın kocası olan ali'nin ilk imam olduğu kabul edilir. peygamber, diğer inananlardan sakladığı özel bilgileri ali'ye emanet eder, ali de bunları ailesine aktarır. peygamber bariz bir biçimde ali'yi gerek öğretisinin hocası, gerekse yönetici olarak kendi halefi tayin etmiştir. peygamber'in buyruğuyla o seçilmiş insan olmuştur; yalnızca onun "müminlerin yöneticisi" unvanını taşımaya hakkı vardır.

ali'nin oğulları hasan ve hüseyin, peygamber'in torunları olarak, görevi ali'den devralmışlardır; hasan ikinci, hüseyin de üçüncü imam'dır. müminler üzerinde egemenlik iddiasında bulunan başka herkes gaspçı sayılır. islamın, muhammed'in ölümünden sonraki siyasi tarihi ali ve oğulları etrafında bir efsanenin oluşumunu beslemiştir.

ali hemen halife seçilmedi. muhammed'in ölümünü takip eden yirmi beş yıl boyunca, "sahabeden" üç kişi peş peşe bu en yüksek mevkiyi ellerinde tuttu. ali ancak üçüncünün ölümünden sonra iktidara geldi; kendi yönetim dönemi de çok kısa sürdü. bir cuma namazı sırasında, ırak'taki küfe camiinde, fanatik bir düşman tarafından zehirli bir hançerle öldürüldü. en büyük oğlu hasan, haklarını milyonlarca dirhem karşılığında satıp medine'ye çekildi; birkaç yıl sonra sefahat hayatının etkileri yüzünden öldü.

hasan'ın küçük kardeşi hüseyin'in çektikleri, şii inancının özünü oluşturur. hüseyin, hasan'ın tam zıddıdır; içine kapanık ve ciddi biri olarak medine'de sessizce yaşar. kardeşinin ölümüyle şiilerin başına geçmesine karşın, uzun süre bütün siyasi faaliyetlerden uzak durur. ancak halife şam'da ölüp de oğlu, yönetimi almak isteyince, hüseyin ona biat etmeyi reddeder. çalkantılı küfe şehrinin sakinleri ona yazıp hüseyin'in gelmesini isterler. hüseyin'in halife olmasını isterler; kûfe'ye gelirse, herkesin onun sancağı altında toplanacağını söylerler.

hüseyin ailesi, eşleri, çocukları ve az sayıdaki bağlılarıyla, çöl boyunca sürecek uzun yolculuğuna çıkar. şehrin civarına varana kadar, şehrin sakinleri onun davasından çoktan dönmüşlerdi. şehrin valisi hüseyin'e karşı güçlü bir süvari birliği yollayıp teslim olmasını ister. hüseyin bunu reddedince, su yollarını keserler. hüseyin ile etrafındaki az sayıda insan kuşatılır ve miladi 680 yılında, muharrem ayının onuncu gününde, kerbela düzlüklerinde, kendilerini cesurca savunmalarına rağmen öldürülürler. kendisinin ve kardeşinin ailesinden pek çok kişi de dahil olmak üzere, hüseyin'le birlikte seksen yedi adamı ölür. cesedinde otuz üç mızrak darbesi ve otuz dört kılıç yarası sayılır. düşman birliğinin komutanı hüseyin'in cesedinin atların ayakları altında çiğnenmesini emreder. peygamberin torununun başı kesilip şam'daki halife'ye gönderilir. halife sopasıyla bu başın ağzına vurur; ama orada hazır bulunan yaşlı bir "sahabe" karşı çıkarak, "sopanı çek" der; "çünkü ben peygamberin ağzını bu ağzı öperken gördüm."

"peygamber ailesinin çektiği azap" şii kendini helak etme edebiyatının gerçek temasıdır. "gerçek şiiler, vücutlarının yoksulluk içinde zayıflamış, dudaklarının susuzluktan çatlamış ve gözlerinin sürekli ağlamaktan şişmiş olmasından tanınıyor olsa gerek. gerçek bir şii, haklarını savunduğu ve uğruna azap çektiği aile kadar zulme uğramış ve perişandır. kısa sürede, çile ve zulmün peygamber ailesinin çağrısı olduğu fikri egemen olur."

bu ailenin tarihi kerbela'daki yas gününden itibaren, sürekli acı ve azapla doludur. bu aile hakkında nazım ve nesir biçiminde yazılmış öyküler zengin bir şehadet edebiyatı şeklinde elden ele dolaşmıştır. bu öyküler şiilerin, 10. günü aşure günü olan, kerbela trajedisinin yıl dönümünü andıkları muharrem ayının ilk on gününde yaptıkları toplantıların konusudur: "anımsanacak günlerimiz ağıt toplantılarımızda."

şii şehzade, peygamber ailesinin çektiği birçok azabı anımsattığı şiirini bu sözlerle bitirir. ali ailesinin talihsizliği, çektiği azaplar ve şehadeti için ağlama, ağıt yakma ve yas tutma gerçek inananın temel ilgi alanıdır. arapçada "şii gözyaşından daha dokunaklı" şeklinde bir deyiş vardır; bu inanca bağlı olan modern hintlilere göre: "hüseyin için ağlamak yaşamımızın ve ruhumuzun ödülüdür; aksi takdirde cümle mahlukatın en nankörü oluruz. cennette bile hüseyin'in yasını tutacağız. hüseyin için duyulan keder islamın bir göstergesidir. bir şii için, ağlamamak imkânsızdır. şiinin başı canlı bir mezardır, başı kesilen şehidin başının gerçek mezarı."

parti

john steinbeck

eğlence partilerinin içyüzü iyice incelenmemiştir. genellikle partilerin de bir patolojisi olduğuna inanılır. onların da kendilerine has bir şahsiyetleri, hem de hayli sapık bir şahsiyetleri vardır. ayrıca partilerin önceden tasarlandığı, düşünüldüğü yolda gelişmediği de herkes tarafından kabul edilen bir durumdur. yalnız bu sonuncuların arasına ev sahibeliği meslek edinmişlerin düzenleyip planladığı, baskıları altına aldığı o kasvetli köle eğlencelerini katmamak gerek. işin aslına bakılırsa, bunlar eğlence değil, baştan başa gösteriştir; bağırsaklarımızın hazin hareketleri kadar canlı olurlar ve ancak bu hareketlerin son ürünleri kadar eğlencelidirler.

7.09.2021

mübadele

raoul vaneigem

insanı, insani geleceğinin zararına yöneten ekonominin tininden başka tin yoktur.

çalışma, doğa ve beden üzerinde uygulanan şiddettir. tarihinin başlangıcından itibaren sömürü ekonomisi, kendi yararına yaşamı ekonomileştirerek iktidarı ele geçirdi. o zamandan beri, dirimsel enerjiyi iş gücüne dönüştürerek ıstırap üretmeye devam ediyor. 

tanrılar çalışma lanetine manevi güvence sağlar. kâr elde etme çılgınlığının hayatta kalma zorunluluğuyla özdeşleştiği zahmetli çalışma faaliyetinin neden olduğu kendinden sürgün durumunu din, kurucu bir fedakarlık olarak kutsar.

yazgının insanın gözünün yaşına bakmayan belirleyiciliğine duyulan inançta, öte dünya gizemleri karşısındaki aptalca riayet vardır; insanın ve doğanın sömürülmesi de papazları ve kralları zincirleme imal ederek -terimin en kaba anlamında- bu öte dünyayı iyice bayağılaştıracaktır.

ikiyüzlülüklere ve soyut inkarlara rağmen, ideolojilerin beslendikleri din ve dinsel anlayış, halkların, erkeklerin, kadınların, çocukların ve canlı olma güzelliğine sahip her şeyin iğrenç kurban edilişini tanrısal bir mühürle her seferinde onaylamıştır.

toprağın sömürülmesi, sonsuz geri dönüşün sabitliği içine kök salmaya ne kadar ihtiyaç duyuyorsa, ticaret -yani emek ürünlerinin ayarlanmış mübadelesi- de hareketlilik yaratır, değişim getirir, bedeni ve ruhu açar.

tarımsal üretim tarzının koruyucu yapısından kaynaklanan din, malların ve şahısların serbest mübadelesi ticari açılıma ve ticaretin yayılmacı iradesine her boyun eğdiğinde egemen kurum olarak yok olma eğilimindedir. buna karşılık, tarımsal üretimin ürünlerin serbest dolaşımını engellediği her yerde din gücünü yeniden kazanır.

gül

sevan nişanyan

gül iran'da icat edilmiş. kültür tarihi açısından mühim bir olay; çünkü yenir bir şey olmadığı halde insan tarafından kültive edilen ilk bitki galiba gül. karın doyurma derdini aşmış, belli bir durmuş oturmuşluk seviyesine varmış bir uygarlığa işaret ediyor. sonrasında da gönül bağı devam etmiş. iran edebiyatına bak: yarısı gül ile bülbülden söz eder. eski yunan'da olsun, islam edebiyatında olsun, gül, gül bahçesi, gül suyu, gül şekeri dedin mi akla iran gelir. (evet, ısparta'ya bile gül yetiştirme sevdasını osmanlı döneminde iran'dan getirmişler.)

tasavvuf edebiyatında, bilirsiniz, lale saf ve bakir güzelliği temsil eder, gül ise zahmet ve acıyla terbiye edilmiş daha sofistike bir güzelliği.

tavsiye

eduardo galeano

bu olay 1986'da, ukrayna, çernobil'de meydana geldi. dünyanın o ana dek gördüğü en büyük nükleer felaketti; ama bu trajediyi ilk andan itibaren haber alan yegane canlılar kaçıp giden kuşlar ve toprağın altına saklanan kurtçuklar oldu. sovyet hükümeti sessizlik emri verdi. radyoaktif yağmur avrupa'nın önemli bir bölümünü istila etti ama hükümet inkâr etmeye ya da susmaya devam etti.

bir çeyrek yüzyıl sonra, fukushima'da, birçok nükleer reaktör patladı ve japon hükümeti de sustu ya da alarm verici versiyonları inkâr etti. işte bu yüzden, ingiliz emektar gazeteci claud cockburn şu tavsiyede bulunurken haklıydı: "resmi olarak yalanlanana kadar hiçbir şeye inanmayın."

6.09.2021

fight club

david fincher

bir söz vardır: "insan sevdiğini incitir." bu iki yönlü olarak işler.

uykusuzken hiçbir şey gerçek görünmüyor. sanki her şey uzakta. her şey suretin suretinin sureti.

özgürlüğü buldum. hiç umudumun kalmaması özgürlük demekti.

insan uykusuzluk çekerken hiç uyuyamasa da, tam olarak uyanık da kalmıyor.

marla'nın hayat felsefesi her an ölebileceği üzerine kuruluydu. asıl trajedi ölmemesiydi.

yeterince uzun bir zaman diliminde hayatta kalma şansı herkes için sıfırdır.

biz tüketiciyiz. tutkulu bir yaşam tarzının yan ürünleriyiz. boşversene. çimen yeşili çizgili oturma grubunu da boşver. bence eksiksiz olmaya kalkışma. mükemmel olmaya hiç çalışma. bırak evrilelim. bırakalım her şey düşeceği yere düşsün.

sahip oldukların sonunda sana sahip oluyor.

biz kadınlar tarafından büyütülmüş bir erkek nesliyiz. başka bir kadının aradığımız şey olduğunu hiç sanmıyorum.

kendini geliştirmek mastürbasyondur. ve kendini yok etmektir.

dövüş kulübünde kazanmak ya da kaybetmek önemli değildi. kelimelerin anlamı yoktu. dövüş bittiğinde hiçbir şey çözülmese de zaten bunun bir önemi kalmıyordu. sonrasında kendimizi arınmış hissediyorduk.

mülkümü yok ederek beni özgür kılan kişi kendimi bulmamı sağladı. uygarlığın temel varsayımlarını reddediyorum; özellikle de mülkiyete verilen önemi.

şu prezervatif çağımızın kristal ayakkabısı. onu takıp bir yabancıyla karşılaşıyorsun. bütün gece dans ediyor, sonra atıyorsun. prezervatifi demek istiyorum, yabancıyı değil.

tuz dengesinin doğru olması gerekiyor; bu yüzden en iyi sabun yağı insandan çıkar. eski insanlar giysilerin nehrin bir noktasında daha temiz yıkandığını keşfettiler, neden biliyor musun? çünkü o noktanın yukarısındaki tepede insan kurban edilmişti, bedenler yakılmış ve su küllere karışarak doğada bu suyu yaratmıştı. bedenlerin erimiş yağlarıyla karışınca bu madde sabun olup nehre dökülüyordu.

acı ve fedakarlık olmadan hiçbir şey yapamazsın.

babalarımız bizler için tanrı modeliydi. eğer babalarımız bizi terk ettiyse tanrı nasıl biridir? beni dinle. tanrının  senden hoşlanmadığı olasılığını düşün. o belki seni hiç istemedi; hatta büyük olasılıkla senden nefret ediyor. bu başına gelebilecek en kötü şey değil. ona ihtiyacımız yok. lanetlenmeye ve affedilmeye ihtiyacımız yok tanrının istenmeyen çocukları mıyız? öyle olsun!

önce teslim olmalısın. her şeyden önce korkmayı bırakıp bir gün öleceğini kabullenmelisin. ancak her şeyi kaybettikten sonra her şeyi yapmakta özgür oluruz.

burada yaşayan en güçlü ve en zeki erkekleri görüyorum. bir potansiyel görüyorum. ama heba oluyor. lanet olsun bütün bir nesil benzin pompalıyor. garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köleler olmuşlar. reklamlara kanıp araba ve kıyafet kovalıyorlar. nefret ettiğimiz işlerde çalışıp ihtiyaç duymadığımız şeyler alıyoruz. bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. ne bir amacımız var ne de bir yerimiz. ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı. bizim savaşımız  ruhani bir savaş; en büyük buhranımız: hayatlarımız. televizyonla büyürken bir gün milyoner bir film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık ama olmayacağız. bunu yavaş yavaş öğreniyoruz ve bu yüzden çok ama çok kızgınız.

normal bir insan kavgadan kaçmak için her şeyi yapar.

sizler işiniz değilsiniz. bankadaki paranız değilsiniz. bindiğiniz araba değilsiniz. cüzdanınızın içindekiler değilsiniz. siz iç çamaşırı değilsiniz. sizler dünyanın şarkı söyleyip dans eden pisliklerisiniz.

dinleyin sürüngenler, sizler özel değilsiniz. güzel ya da eşsiz birer kar tanesi değilsiniz. diğer her şey gibi çürüyen organik maddelersiniz. hepimiz aynı gübre yığınının parçasıyız.

elime bir tüfek alıp türünü korumak için çiftleşmeyen her pandayı vurmak istiyordum. petrol tankerlerini açıp o hiç görmeyeceğim fransız sahillerini pisletmek istiyordum. duman solumak istiyordum.

dibe vurmak bir hafta sonu tatili ya da bir seminere katılmak değildir. her şeyi kontrol etmeye çalışmaktan vazgeç! bırak ne olacaksa olsun! bırak olsun!

insanlar bunu her gün yapıyor. kendileriyle konuşuyor, kendilerini olmak istedikleri gibi görüyorlar. ama onların bunu devam ettirecek cesaretleri yok.

hayata hazır olmamak

alfred adler

erişkinlik yaşamı için doğru dürüst hazırlanmamış bir çocuk; iş, toplumsal yaşam, sevgi ve evlilik sorunlarıyla yüz yüze gelir gelmez, bazen neye uğradığını şaşırır. bu sorunlarla başa çıkabileceği umudunu tümüyle yitirir. toplumsal yaşama katılmada ürkek ve çekingen davranır. kendini dış dünyadan soyutlar ve eve kapanır. iş konusuna gelince, hoşuna gidecek bir meslek bulup çalışamaz bir türlü. hiçbir işte dikiş tutturamayacağı kesindir. sevgi ve evlilik konusunda ise kendi cinsiyetinden olmayanlar karşısında kalakalır, en iyi olasılıkla kaçar onlardan. kendisine bir şey söylendiğinde kızarıp bozarır, bir yanıt veremez. her geçen gün umutsuzluğu biraz daha büyür. sonunda yaşamın tüm sorunları karşısında elinden hiçbir şey gelmeyen bir kişi konumuna sürüklenir, bundan böyle hiç kimsenin durumuna akıl erdiremediği birine dönüşür. başka insanların yüzüne bakmak istemez, başkalarıyla konuşmaz, başkalarının söylediklerini kulak verip dinlemez. ne çalışır ne de okur. sürekli hayaller, düşlerle vakit geçirir. kendisine kala kala az buçuk bir cinsel etkinlik alanı kalır, o kadar. bu da dementia praecox denilen bir çeşit akıl hastalığı izlenimini uyandırır; ama hastalık tümüyle yanılgıdan başka bir şey değildir. özgüven duygusuna yeniden kavuşması sağlanıp da yanlış yolda olduğu kafasına sokularak izleyebileceği daha iyi bir yol kendisine gösterildi mi, böyle bir çocuk pekala iyileştirilebilir. ancak kolay bir iş değildir bu; çünkü bütün bir yaşamın, bütün bir yaşama ilişkin alışkanlıkların hale yola koyulması, rayına oturtulması gerekir. geçmişin, bugünün ve geleceğin anlamının "kişisel zekanın" (kişisel görüşlerin) değil bilimin ışığında irdelenmesi zorunludur.

4.09.2021

tanrı

~mr. robot

"tanrı sana yardım edebilir." tanrı bunu mu yapıyor? yardım mı ediyor? söyle bana. neden tanrı, suçlular kol gezerken sebepsiz yere ölen arkadaşıma yardım etmedi? tamam peki. bir seferlik görmezden gelelim. onun adına çıkan savaşlar ne olacak? tamam peki. bir anlığına rastgele, anlamsız cinayetleri unutalım olur mu? peki ya ırkçı, cinsiyetçi, onun yüzünden içinde boğulduğumuz korku çorbası ne olacak? burada sadece tanrıdan bahsetmiyorum. tüm kurulu dinlerden bahsediyorum. kontrolü ele almak için oluşturulmuş özel gruplar. insanları uyuşturucu umuduyla bağlayan bir torbacı. müritleri bağımlılardan başkası değil. cehalet dopamini salgılatmak için saçmalık iğnelerini isteyen müritler. gerçeğe inanmaktan korkan bağımlılar. düzen olmadığına, güç olmadığına, tüm dinlerin vücuda yayılan beyin kurtları olduğuna, bizi bölmek istediklerine, böylece bizi yönetmek isteyen şarlatanların daha kolay hükmedeceklerine inanmaktan korkuyorlar. onlara göre biz kötü yazılmış bilim kurgu kitaplarına para veren hayranlarız. eğer kendi hayali arkadaşımı dinlemeyeceksem neden sizinkini dinleyeyim ki? insanlar ibadetlerini mutluluğa giden bir yol olarak görüyorlar. o size böyle sahip oluyor. ben bile gerçeklikteki bu bozulmaya inanacak kadar deli değilim. siktir et tanrıyı öyleyse. benim için yeterince iyi bir günah keçisi değil.

3.09.2021

yeni

necati cumalı


o zamanlar ben her gün
vapurları karşılamaya giderdim
istasyonlarda dolaşırdım
tren saatlerinde
vaktimi parklarda
caddelerde geçirirdim
ah, nerden bileyim
yeni bir aşktan önce dolaşıldığını
böyle yerlerde

2.09.2021

şöhret sendromu

paulo coelho

ün ve onun getirdiği güç, sıradan bir insanoğlunu, her arzusu yerine getirilen yarı-tanrıya, füme camların ardında limuziniyle ya da pahalı spor arabasıyla geçerken kıskanç bakışlara hedef olan, yanına yaklaşılmaz bir ilaha, tırmanacak tepeleri ya da olanaksız fetihleri kalmamış birine dönüştüren sihirli sözcüktür.

şöhret sendromu. meslekleri, evlilikleri, hristiyan değerlerini mahvedebilir ve bilgilinin de cahilin de gözünü kamaştırabilir. birkaç örnek: büyük bilimciler, çok önemli bir ödüle layık görüldükten sonra, insanlığa büyük hizmeti dokunabilecek araştırmalarını bir yana bırakıp onun yerine konferanslar vererek hem egolarını hem de banka hesaplarını şişirmeyi tercih ediyorlar. ünlü bir şarkıcının amazon ormanlarından kapıp uygarlığa kavuşturduğu bir yerli, yoksulluğunun kötüye kullanıldığını iddia etmeye başlıyor. hayatını bahtsız insanların haklarını aramaya adamış bir adalet savaşçısı, birden kamu görevlisi olmaya karar veriyor, seçimleri kazanıyor ve hemen ardından kendini yasalardan üstün görmeye başlıyor; ta ki bir motel odasında, parası vergi mükelleflerinin cebinden ödenen bir fahişeyle basılana dek.

şöhret sendromu. insanın kim olduğunu unutup başkalarının kendi hakkında söylediği her şeye inanmaya başlaması. süpersınıf, herkesin rüyası, gölgelerin ya da karanlıkların olmadığı, "evet"in her arzuya verilecek tek yanıt sayıldığı bir dünya.

insanlar en eski zamanlardan beri, erişilmez ve gizemli bir şeye yakın olmanın kendilerine uğurlu geleceğine inanırlar. o yüzden guruları ve kutsal yerleri ziyaret etmek için hac yolculuklarına çıkarlar. her zaman ortalıkta görünmeyen bir ünlünün uzaktan da olsa bir bakışını yakalayabilecekleri her yer olabilir. o ünlünün şöyle bir el sallayışı, tapınan kalabalığa, tanrılar sofrasından atılmış bir lokma gibi gelir.

her yerde aynıdır bu. daha çok ayinleri andıran o kalabalık pop konserlerini ya da sırf süpersınıf üyelerinin kapalı gişe oynanan bir oyuna girişini ve çıkışını görebilmek için tiyatronun kapısında bekleşen insanları düşün. bir topun peşinden koşan bir avuç adamı seyretmek için futbol statlarına koşan kalabalıkları düşün. şöhretlerin birer idol, birer ikon oldukları da söylenebilir; bir bakıma kiliselerde gördüğün resimlere benzerler ve gençlerin ya da ev kadınlarının yatak odalarına; hatta onca zenginliklerine rağmen onların şöhretine imrenen sanayi patronlarının ofislerine astıkları birer tapınma nesnesi haline gelebilirler.

arada bir tek fark var: bu durumda halk başyargıçtır; bugün alkışlayanlar, yarın bir dedikodu dergisinde idolleriyle ilgili bir rezaleti okuduklarında aynı ölçüde mutlu olabilirler. o zaman da şöyle diyeceklerdir: "zavallıcık. çok şükür onun yerinde değilim." bugün idollerine tapınanlar, yarın onu taşa tutabilir, en küçük bir vicdan azabı duymadan çarmıha gerebilirler.

aşk

jean cocteau


dağın doruğu bir öküzdür başında bir iskemleyle. kilise kımıldanıyor, bir inekti bu.
gölgelere bulanmış bir dağ, inek.

orasını burasını ısıran sürüleri kovmak için silkiniyor dağ. katır dağı döndürüyor. gözü bir mürekkep hokkası. sol yanda görünen şeyler sağda görünüyor şimdi ve ben montmarte bayramında bir salıncakta delicesine sallanan bir denizciyle çarpışıyorum. salıncak onu buraya atmış olmalı. ama böylesi daha az gülünç şimdi, onu yeniden ayağa kaldırmak gerek.

mavi giysili melekler
yüzükoyun tanrının çevresinde yüzüyorlar
ellerimde sürüyor aşkının kokusu
daha keskin yaban karanfillerinden

1.09.2021

sevgi duvarı

can yücel


sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat-sevicileri
derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi

kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş, altın zincir, fasulye pilakisi
ardımızda görevliler, ekipler, hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardım seni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi

baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık öyle seçik ki
başucumda bir sen varsın bi de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi