26.07.2020

soneler

metin altıok


sevgilim bak, geçip gidiyor zaman
aşındırarak bütün güzel duyguları
bir yarım umuttur elimizde kalan
göğüslemek için karanlık yarınları
ağzımda ağzının silinmez ılık tadı
damağımda kösnüyle gezinirken
yüreğimde yılkı, aklımda ölüm vardı
dışarda rüzgar acıyla inilderken
unutulmuyor ne tuhaf dünya işleri
seninle bir döşekte sevişirken bile
düşünüyorum hüzünlü genç anneleri
çarşılarda, pazarda ellerinde file

bu kekre dünyada yazık geçit yok aşka
bir şey yok paylaşacak acıdan başka

nasıl bir acıdır bu bir düşün
yüreğimin yumruk kadar çaresizliği
sığlığı alışılmış bir günün
gecenin karanlık belirsizliği
yarın, yarın ve yine yarın
hep bugün olan aynı yarınlar
düş kırıklığı gibi kötü gelen zarın
varımı yoğumu elimden alırlar
ve ben dönüp yine sana gelirim
elimde somun, gözlerimde mıh
işte bugün de kaybettim derim
aklımda dimdik duran bir çarmıh

güler yüzle karşılama beni sakın
güzel sonuma bırak ölümüm yakın

bu uydu çağında çaresizliği gördüm
sinekler konarken insan yüzlerine
hastane kapılarında ağıtlar duydum
gözü yaşlı kadınlar vururken dizlerine
soğuk kış günleri karla kaplı yollarda
gördüm bata çıka yürüyenleri
iple dikilmiş yırtık lastik ayaklarında
yaka bağır açık bir ceketti giydikleri
ve akşamla birlikte gelirdi odama alkol
sobada yanarken kuru meşe odunu
iç dostum derdi beni, iç ve yok ol
silerdi içimdeki utanç duygusunu

acının dudakları varsın benimle solsun
kapım açık her ölüme nasıl olursa olsun

bende vardı, ama ben yıllar yılı
bende olanı hep sizde de aradım
biraz ürkek, biraz suçlu, kaygılı
yüreğinizi sezdirmeden yokladım
dem çekse bir güvercin karşı çatıda
sizdekini arardım bırakıp bendekini
böyle böyle gördüm işte sonunda
bir yılanın deri değiştirmesini
insanın talihsiz oyunudur bu
yıkımı yine kendi elinden olur
engelleyemez paylaşmak duygusunu
gün gelir yorulur, kendini de unutur

"ben buraya bebe hakkı için geldimdi"
ben kimdim unuttum, bebeler kimdi

beraberken kıymetini bilemedimdi
elim ayağımdın sanki, zora koştuğum
bir yetim şiir kaldı yanımda şimdi
kaybetmekten deli gibi korktuğum
bir kum saatiyim sensiz geceden gündüze
altı durmadan üstüne getirilen
bu nasıl zaman ki çakılıp kalmış güze
doğmamış çocukları evlatlık verilen
işte böyledir gülüm bazı şeylerin
hiç hissedilmez varlıkları ama
yoklukları bir uçurum kadar derin
baş döndürür kıyısında nasıl da

ey bir hüznü büyüten solgun anne
sen de düşün benden sana kalan ne

sen ey kendine bölünen, gel beni dinle
kurtulmak için benliğini saran kederden
bir terminal büfesi ol yüreğinle
ve açık tut gece gündüz demeden
hesaplaş yüz yüze karşılıklı ölümle
vakitli vakitsiz seyret gelip gidenleri
gurbetle sılayı birbirine düğümle
bir gözün ağlarken varsın gülsün diğeri
sen ki banarsın altın suyuna
yıllardır bir ziynet gibi kendini
bırak lağım karışsın bundan sonra kuyuna
biraz da pislikle sına erdemini

hasrete, açlığa, yokluğa dokun
bakalım o zaman neye benzeyecek kokun

başımda siyah şapka, elimde çiçek
bekliyordum ikide bir saatime bakarak
yüreğim dalından düştü düşecek
çıplak bir ağaçta sanki tek yaprak
derken sen geldin bir sis içinden
serildi dürülüm, dolaşığım çözüldü
bir mavilik yayıldı etrafa gözlerinden
yalnızlığım çaresiz bir köşeye büzüldü
ne ben bekledim oysa ne de sen geldin
gerçekleşmedi henüz söz ettiğim buluşma
çünkü sen benim hak edilmiş ecelimsin
nasibim olacak ömrümün sonunda

herkes kendince göçer bu yeryüzünden
kimse pay çıkarmasın başkasının ölümünden

neden diyorum kendi kendime hep;
üstelik param da varken ve tokken karnım,
acaba nedir duymama sebep
gülmek eğlenmek isterken canım,
iğneden geçirip ebruli bir ipliği
ucunu düğümler gibi birden,
duyuvermem içimde o kekre garipliği
rengi değişmiş ter ve kirden.
neden, neden diyorum ama;
ekmek almaya gönderen çocuğunu,
dul bir kadın geliyor aklıma
ve ben bilmiyorum o kadının kim olduğunu.
demek ki benim içimde bir ben daha var;
hem ben olan, hem siz, hem onlar.

anılar geliyor bazen ister istemez akla
burnumdadır kokusu cumbalı evimizin
taş sektiriyorduk büyük bir mutlulukla
çalkantısız yüzünde dupduru bir denizin
metal paralar sektiren biri vardı aramızda
bir testere ağzı olurdu onu görünce sular
yaylanıp parayı çalımla savurunca
kanardı denizin sırtına açılan yaralar
tadarak güzelliğini türkçenin kana kana
taşlarımız sözcükler oldu şimdi irili ufaklı
söz sektiriyoruz artık kimimiz imgeden yana
kimimiz kılavuz etmiş kendine aklı

denizde para sektirenler ortalardadır hâlâ
ben diyorum henüz erken, vakit gelmedi daha

öyle bir taş yapı ki yoğrulmuş nakışla
onun yüzü bir selçuklu kapısıdır yumuşacık
hiç girmedim içine yetindim salt bakışla
öpüp geçtim önünden bazen de usulcacık
çünkü benim yüreğim bilirim cehennemdi
onunsa gül bahçesi hoş kokulu, rengarenk
yoktu bu cihanda bence eşi menendi
hem insan yaşar mı sevdiğine zarar vererek
o dedi ki bana boşuna kandırma kendini
umurumda değil aslında gül bahçem benim
koruyorsun sen kendi cehennemini
alevinle gel varsın kül olsun bedenim

düşlerimde şimdi kıpkızıl cehennem gülleri
soğuyup buz kestim bense, gövdem zemheri

ister sevgili, ister dost olsun
ayrılmak saati gelip çattı mı, sakın gizleme
sen omuzdan kesilmiş bir çaresiz kolsun
eskiye de boşver onu da eşeleme
ne iyiydik'ler, yine görüşürüz'ler
dikenli tel gibi takılmasın boğazına
biliyorsun bu sözler inandırıcı değiller
çoğaltmadan katlan acının en azına
bekleme aracın kalkmasını, ayrılıklar götürü
karış telaşlı bir kalabalığın içine
yürü ardına bakmadan, durmadan yürü
yeni aşkların, yeni dostlukların geleceğine

alıştır kendini her şey biter ve gömülür
"ve nice yazlardan sonra kuğu da ölür."

hangi baş güzeldir bir kafatasından
o bembeyaz yontudan eti soyulmuş
bir kuytu loşluk yayılır göz çukurlarından
ki bütün kötülüklerden soyunmuş
ne güzel durur bir konsolun üstünde
sessiz, vakur ve yaşamış ölümünü
konuşmayan yine de hiç hayatı üstüne
ne övünür, ne yerinir, deyip kesmiş sözünü
ben de isterdim kafatasım alsın yerini
bir kitaplıkta şiir kitapları arasında
biri anlasın ürkmeden onun güzelliğini
bir karanfil iliştirsin ara sıra ağzına

desin ki; iyi veya kötü bu baş da yaşadı
sevdi sevildi, ömrünü bir top kemikle noktaladı

birbirine benzer bütün ara istasyonlar
sarıya boyanmış yapılar arasında
yutkunup duran huzursuz ağaçlar
ve paslı bir hüzün bulaşığı her yanda
katardan ayrılmış yük vagonları
yorgun beygirler gibidir raylar üzerinde
uzaklardan sürekli köpek havlamaları
karışır bir trenin isli düdük sesine
bir adam dolaşıp durur kendine konuşarak
bekler belki de bir posta trenini
içinde bir deniz kayalara vurarak
parçalar hışımla kendi kendini

ara sıra giderim o küçük istasyonlara
ağzımdan dilsiz bir çığlık karışır rüzgarlara

aklım yitirdi o parlak yalımını
hoş çok az güvenirdim ben ona zaten
gözlerim görmez oldu uzağı yakını
başladı sulanmaya okur yazarken
kendime yakıştırmalıyım yaşlılığı
iki gözlük kullanıyorum artık
yaşıyorum çift başlı saçmalığı
yorgun bir yürekle ölesiye aşık
yüreğim benim, yüreğim, yüreğim
cesur ol ve yüreklendir beni
ki ona kanatlı sözler söyleyeyim
olgun bir elma gibi sunayım seni

sevda demişler buna zaman dinlemez
erken ya da geç gelir, bazen hiç gelmez

bir ters iki yüz dizlerinin üstünde
şimdi sen çaresiz mutsuzluklar örersin
bir usanç büyütürsün göğsünde
kilitlenmiş talihine elbet küsersin
çünkü mürai bir kandil akşamı gibi
günlerin sonu hep pişmanlık getirir
yosun tutar umudun nazlı dibi
içindeki hevesi başlamadan bitirir
anlayamazsın nerde yanlış yaptığını
elindeki pelteleşmiş anahtar
döndürür durmadan kendi sapını
ömründe kapanmaz derin girdaplar açar

sen gel bu oyunun kuralını değiştir
mutsuzluk ceza değil ehven bir iştir

gözünde kısık bir kar gözlüğüyle
önlemle bakıyor dünyaya herkes
yüreğinin zorunlu kör düğümüyle
sevgisine olabildiğince nekes
oysa şimdi yatağında yalınayak
bir akarsu denize koşmaktadır
umudun işlek kenar süsü olarak
kendini özlemle çoğaltmaktadır
elde değil biliyorum hak vermemek
kıstırılmış bu ezik insanlara
buz üstünde düşe kalka yürümek
izin vermiyor ne yazık coşkulara

ama sen yine de kendini sınırlı tutma
sevgilim, akarsuları sakın unutma

istersen ayıpla beni, istersen bağışla
bilmem ne yapardım sen olmasan
sen ki keyif getiren yalnızlığıma
incecik bir kadınsın çamaşır asan
beni tılsımıyla bozgunlardan koruyan
ömrüme asılı ışıldayan nazarlık
seni kösnüyle düşündüğüm zaman
içimde fışnayıp köpüklenen sıcaklık
yayılırdın atlasında ürpererek tenimin
ürkek ve narin kuş ayaklarıyla
örgüsü gibi kanayan bir kilimin
yüzümü al basan akışkan nakışlarıyla

hangi suç taşır cezasını yanında
o suç ki insanın tenini yadsımasında

kuşkuyla morarırken önlerinde günleri
dünleri yamru yumru kararır arkalarında
şu vurdumduymaz uzun ömür düşkünleri
pıtrak gibidir zamanın saydam kumaşında
uzun ömre böylesine düşkün olanlar
daha fazla kötülükse görmek istedikleri
hele bir dönüp geçmişlerine baksınlar,
kaç bin yıllık çamurdur kişilikleri
korkunç gelmiyor bana hiç ölüm düşüncesi
bir ömrün hak edilmiş hasatıysa eğer
yaşamın o devingen yenilenme hevesi
erken bir ölüme bence her zaman değer

ben bir ejderin parlak pulum sırtında
birim düşer yerine birim çıkar sırasında

engel tanımaz saraylara bile girer acı
solgun bir oteldir yine de meskeni
üreyip zenginleşmektir çünkü onun amacı
çatlak aynalardan alır kendine gerekeni
özümler titizlikle aşkı da sevgiyi de
göz göz odalarıyla acının otel peteği
ürpertiyle geçen o pıhtı gecelerinde
konuk etmiştir kim bilir kaç kırık yüreği
otel ki, ebruli bir gurbet kamaştırır
sürme çeker yalnızlığın şehla gözlerine
insanı seçsin diye ölümlerle tanıştırır
uyuşuk bir zamanın seğiren derisinde

ey otel; ülkemin ta kendisisin sen benim
bazen seni küçültmek için otellere giderim

iki türlü acı var, biri güncelden doğar
acıdır günbegün kararan gazete haberleri
insanı çözümsüzlüğün acziyle boğar
içine kanatır sessizce umurlu yürekleri
bu acı her zaman umut taşır yedeğinde
tutunur var gücüyle zamanın akışına
ikincisi nakıştır duygunun gergefinde
kök salmış özümüzün karmaşık kumaşına
insanın önüne geçilmez o kavrama isteği
acıya dönüşür doğanın dipsiz giziyle
hem odur hem de değil bir kuşun teleği
işleviyle çakışan kusursuz biçimiyle

hiçbir şeyi tam anlayamaz bilinç dediğin
acıyla tümlenir ancak türsel eksikliğin

düşünde görmüş beni doğurmazdan önce
mahallemizdeki çeşmenin yalağında
suyun dibinde yatıyormuşum öylece
hayıra yormuş annem bu düşü uyandığında
"sonra bir gün gerçekten doğurdum seni
yalakta gördüğüm o çocuk gibiydin."
diye anlatırdı titreterek sesini
"tuhaf ama sen bana önceden gösterildin."
işte bu gizemli düş-gerçek yüzünden
evlere taşınan sevecen bir suyun
çalkalanıp göz göz olmuş künhünden
el almış yüreğimle ben her evin oğluyum

akıl seçiklikle gösterse de yokuşu düzü
bazen belirsizliklerdir yönlendiren ömrümüzü

kendine yöneliktir sevda dediğin
sevgili onu var etmeye yarar ancak
açılır üstünde tensel isteğin
kılıfında bunalan bu tinsel sancak
sense ta derinden bütün benliğinle
hazırsındır birine adamaya ömrünü
sevdayla buğulanmış gözlerinle
görmezsin aynaların sana güldüğünü
ama diner zamanla içindeki fırtına
toz duman dağılır durulur ortalık
bakamazsın bile artık suratına
bir hiçtir sevgilim sandığın alık.

gönlümdeki sevda seli taştan taşa atladı
ne kadınlar sevdim de haberleri bile olmadı

birdenbire olur, beklenmedik zamanda
içinde belirsiz bir şey sezersin
yüreğinin yankılanan tınısında
bir şeydir de ne olduğunu bilmezsin
ne hüzündür, ne kederdir, ne acı;
yalnızca kendisidir, kendine benzer
şöyle bir yoklamaktır sanki amacı
karıştırıp aklını geldiği gibi gider
ama ben inatla tetik durup bekledim
biraz daha bildim ki her seferinde
içimde bir taraz gibi sezinlediğim
hiçlikti özümün duygusal çeperinde

işte ben yıllar yılı yarı ölü yarı diri
o hiçliğe yazdım bunca harlı şiiri

durup geçmişe baktım hüzünle bugün
bir otele iner gibi kendime indim
kunt acılarla incinmiş ve ölgün
sağnaklardan geçtim de sonunda dindim
yıllardır unutulmuş suskun varlığı
kanepenin altından bir cam bilye
ve bir ilk öpüşün gizemli sıcaklığı
seslendiler derinden bizi de an diye
nedir ki zaten geçmiş dediğimiz
içinde közler bulunan külden başka
zaman zaman ürperip eşelendiğimiz
gereksinim duydukça sevgiye ve aşka

geçerek dününün puslu kapısından
geçmişle kurtulur insan dağdağasından

bir iblisim, bir meleğim var benim
aşk ve şiirdir gizli değil adları
bazen iblisim melekleşir, iblisleşir meleğim
dilimde dolaşır acı zakkum tatları
titrerim bir hullalı gibi
ateşler içinde seğirir derim
budur bütün şairlerin nasibi
günlerce kan kusar, kan terlerim
bir iblisle bir melek arasında
sarsalarım sanrılı bir yaşamı
hasta bir gerçeğin başında
duyarım boz bir yılan olan acımı

işte budur sonelerin son sözü
sımsıkı tutmak avucunda bir közü

25.07.2020

hayal

victor hugo

bizim etten gözlerimiz, başkalarının vicdanının içine girebilecek güçte olsaydı, bir insan hakkında, onun düşündüklerinden çok hayal ettiklerine bakarak çok daha sağlam bir şekilde hüküm verebilirdik. düşüncede irade vardır, hayalde yoktur. tamamen kendiliğinden olan hayal, devasalığı, idealliği içinde bile ruhumuzun çehresini alır ve bunu aynen korur. kaderin ihtişamlı güzelliklerine doğru uzanan enine boyuna düşünülmemiş, ölçüsüz özleyişler kadar ruhumuzun en derin köşesinden doğruca ve samimiyetle çıkan başka bir şey daha yoktur. mantıklı bir şekilde tertiplenmiş, muhakeme edilmiş, düzene sokulmuş fikirlerden çok daha fazla bu özleyişlerde bulabiliriz her insanın hakiki karakterini. ham hayallerimiz bize en çok benzeyen şeylerdir. herkes bilinmeyeni ve imkansızı kendi tabiatına göre hayal eder.

24.07.2020

erkeğin dramı

jodi picoult

birçok insan kadınların bebek sahibi olamadıkları zaman neler çektiğinden bahseder. ama kimse erkekleri merak etmez. ben söyleyeyim size: kendimizi başarısız, ezik hissederiz. başka erkeklerin defalarca denemeden yaptığı, çoğu erkeğin çoğu zaman yapmamak için önlem aldığı şeyi yapamıyoruz. doğru mu değil mi ya da benim hatam mı değil mi bilmem ama toplum, çocuğu olmayan erkeğe farklı gözle bakıyor. eski ahit'te kimin kimi doğurduğu konusuna adanmış ayrı bir kitap bulunmakta. david beckham, brad pitt ve hugh jackman gibi kadınların başını döndüren ünlü seks sembolleri, people dergisinde daima çocuklarından birini omzuna almış halde boy göstermekte. 21. yüzyılda olabiliriz ama gerçek erkek olma durumu, hala üreme becerisine bağlanıyor.

bir şeyi çok istediğinizde şaşırtıcı şeyler yapabilirsiniz. her şeyi yapmaya, her şeyi söylemeye, her şey olmaya hazırsınızdır. eskiden içki konusunda öyle düşünürdüm; neyse ki içki parası bulmak için yaptığım bazı şeyleri belleğimden tamamen silip attığımdan eminim. bir dönem bebek sahibi olma konusunda da aynı şeyleri hissediyordum. yabancının tekine cinsel hayatımın detaylarını anlatmak mı? neden olmasın? karımın poposuna iğne yapmak mı? memnuniyetle. plastik bir kaba boşalmak mı? hiç sorun değil. doktorlar bizden doğurganlık olasılığını artırmak için geri geri yürümemizi ve opera söylememizi istese gözümüzü kırpmadan yapardık.

22.07.2020

mr. robot

bir maskeyi, artık maske olmayı kestiğinde nasıl çıkarırsın? benim kadar benim bir parçam olduğunda. dövüşmeyi sürdürürsün. tıpkı maskesini kaldırdığımız dünya gibi yine kendi benliklerimizi bulacağız. bu belki kalın, kirli facebook arkadaş isteklerini ve vine yıldızlarını silince olacak. hepimiz gün ışığını görebileceğiz.

sıradan adamlar sıradışı şeyler yapmaya muktedirdir.

ekonomik bunalımın döküntüleri arasında fdr tüm bankalarını resmi tatil boyunca kapalı tuttu. iyi durumda olduklarını haber verdiklerinde onları aşamalar halinde açtı. daha sonraları tarihçiler keşfetti ki o raporlar yalanlardan ibaretmiş. yine de işe yaradı. işe yaradı; çünkü halk her şeyin hükümetin kontrolü altında olduğuna inandı. büyük ulusumuzun iş modeli bu şekilde. her iş günü borsa açıldığında insanları bir şeye inanmaları için kandırırız. amerikan hayali, aile değerleri. özgürlük kızartması bile olabilir. ne olduğu önemli değil. üçkağıt devam ettiği sürece insanlar alır, satar onlardan istediğimiz şeyleri yaparlar. ve hepimizin bildiği gibi bir üçkağıt güven olmadan işlemez.

tanıdığın şeytan tanımadığından iyidir.

şu çocuklara bak bir. ne görüyorsun? boktan bir oyuna özen gösterip çaba sarf ediyorlar. maxine [köpek] ne görüyor? bir grup aptal hayvan, kimseyi geçemeyeceklerini düşünüp topu çemberden geçirmeye çalışıyorlar. onlar ne görmeni istiyor? kabadayı abiler. onlara bulaşırsan öldürmeye hazırlar. asıl soru ise hangisi gerçek? belki hepsidir. belki hiçbiri. belki gerçek diye bir şey yoktur bile. belki aklımızdan geçenler elimizdeki tek şeydir. o yüzden maxine'i biraz kıskanıyorum. çünkü tek umurunda olan yemek yemek ve uyumak. öyle değil mi kızım?

batıl inancım olamayacak kadar beş parasızım.

bir adam barda bir kadına doğru yönelir. onunla flört eder. havadan sudan konuşur. ama kadın onunla eve gitmeyeceği konusunda kararlıdır. adam der ki, ya sana benimle yatman için bir milyon dolar versem? kadının hayatında hiç bir milyon doları olmamıştır. durup teklifi ciddi ciddi düşünür. adam fikrini değiştirir, ya teklifimi bir dolarla değiştirsem? kadın şaşırır. sen benim nasıl bir kadın olduğumu düşünüyorsun, der. adam der ki, onu zaten anladık. şimdi sadece pazarlık yapıyoruz.

anlatmaya çalışıyorum ama dinlemiyorsun ki. senin neslinin sorunu bu işte! dikkat eksikliği bozukluğu yüzünden dünyayı kavrayamıyorsunuz.

21.07.2020

son düşler

giovanni papini

yabani ve vaktinden evvel içselleşmiş bir çocukluktan; çekingenlik, farklılık ve yoksulluğun mecbur bıraktığı aşağılanmış yalnızlıktan; fazlasıyla gözü yüksekte bir ansiklopedicilikte art arda gelen başarısızlıklardan; gri sokaklarda, kül rengi göğün altında, kararmış duvarların arasında derinlemesine düşünülmüş hüzünlü lirizmden; kısıtlı, kırsal, dar ve aşağılayıcı bir yaşamın lanet olası gündeliği içinde çabucak engellenip boğulan kahramanca, onurlu şiirsel bir hayata dair karmaşık coşkulardan ortaya penceresiz bir kale misali kendi içine hapsolmuş ve umutsuz bir kötümserlik çıkmıştı.

zekâ reşit olur olmaz -ergenliğin sonu- hayata anlamını sormuş ve yanıt alamamıştım. kuram hüzne şekil vermişti. var oluşun doğrusunu yanlışını sorgulayış, kış şenliklerinin ikindilerinde fiziksel ve mutlak hüznü beslemişti ve ruh her vaade hayır diyordu; her yalan düşe, her sahte hazza itiraz ediyordu ve gece yarısı rüzgârının bozulmuş bir fener alayından geriye kalan birkaç alevi söndürüşü misali söndürüyordu son düşleri.

kimsenin sana asla acımayacağı kadar, hiç sebepsiz kendine acıma isteği duyulan düşlemli uykusuz gecelerin yorgunluğunu acının doğası üzerine yapılan sorgulamalar takip etmişti; günlerin ve güzlerin sonuna adanan hüzünlü soneleri, hayatı hayvanice kabullenişi herkesin önünde ve mantık çerçevesinde kesinkes protesto etme fikri izlemişti.

tekrar tekrar sorulan o gereksiz soru, tüm zamanların ve tüm bezginlerin bire bir kelimeleriyle çıkmıştı karşıma o yaşta: hayat yaşamaya değer mi?

20.07.2020

qwerty

jared diamond

bu yazı, belki de şimdiye kadar okuduğunuz basılı başka pek çok şey gibi qwerty klavyeyle yazıldı; yani en üst sırada, en soldan itibaren altı harfin adıyla anılan klavyeyle.

aslında bu klavye 1873'te bir karşı-mühendislik tasarımı olarak geliştirilmişti: daktilo kullananları olabildiğince ağır yazmaya zorlamak için olmadık hilelere başvurulmuş, en çok kullanılan harfler klavyenin her sırasına dağıtılmış, -sağ elini kullanan insanları zayıf ellerini kullanmak zorunda bırakacak şekilde- harfler solda toplanmıştı.

göründüğü kadarıyla verimliliğe aykırı olan bütün bu özelliklerin gerisinde yatan neden, 1873'te daktilo kullanıcılarının yan yana iki tuşa art arda hızla bastığında harflerin birbirine karışmasıydı. bu yüzden üreticiler daktilo yazanları yavaşlatmak zorundaydı.

daktilolardaki gelişmeler bu karışma sorununu ortadan kaldırınca 1932'de daha verimli olacak şekilde düzenlenmiş klavyelerle yapılan denemeler yazı yazma hızımızın iki katına çıkacağını ve harcanacak çabanın % 95 azalacağını gösterdi. ama artık qwerty klavyeler siperlere yerleşmişti.

qwerty klavyeyle yazan yüz binlerce daktilocunun, daktilo öğretmeninin, daktilo ve bilgisayar satıcısının, üreticisinin kazanılmış hakları, 60 yılı aşkın bir süredir klavyeleri etkili hale getirme yönündeki bütün girişimlerle çatışıyor.

19.07.2020

ideal

georg büchner

söylüyorum size, karşılarına tiyatrolara, konserlere, sanat sergilerine dağılmış ahşap kopyalar halinde çıkmayan hiçbir şeyi ne görürler ne de duyarlar. birisi ipin ucunda sallanan bir kukla oysun tahtadan, ip şiddetle çekildiğinde eklemleri her adımda beş heceli dizelerle gıcırdasın, -nasıl bir karakterdir, nasıl bir tutarlılıktır bu! birisi bir duygu kırıntısı, bir özdeyiş, bir kavram alır da ona ceket pantolon giydirirse, ellerini ayaklarını takar, yüzünü boyar ve bu şeyi üç perde boyunca ortalıkta süründürüp sonunda evlenmesini ya da intihar etmesini sağlarsa -bir ideal! birisi insanın gönlündeki yükseliş ve düşüşleri bülbül sesi çıkaran bir düdük gibi sergileyen bir opera bestelerse -ah bu sanat!

sanatçıların doğayla ilişkileri ressam david'inki gibidir: eylül ayında force hapishanesi'nde sokağa fırlatılan ölüleri soğukkanlılıkla resmetmiş ve "bu kötü heriflerde yaşamın son seğirmelerini yakalıyorum." demişti.

18.07.2020

görev

frida kahlo

bir gün babam diego'ya yaklaşıyor ve "görüyorum ki kızıma ilgi duyuyorsunuz." diyor.

diego babamın bu sözlerini nasıl yorumlayacağını kestiremeyip kekeliyor.

"neden? ee.. evet. evet. tabii, yoksa onu görmeye gelmek için bu kadar yolu kat etmezdim."

"o zaman, beyefendi" diyor babam, "sizi uyarayım. frida akıllı bir kızdır ama gizli bir şeytandır aynı zamanda. şeytanın biridir."

"biliyorum" diyor diego.

babam da "iyi öyleyse, ben görevimi yaptım, sizi uyardım." diye sözlerine son veriyor.

17.07.2020

içsel sükunet anları

william s. burroughs

bazen çok temel bir şeyi öğrenme noktasına gelmişim gibi hissediyorum. içsel sükunet anlarına ulaştığım oldu.

fikirlerim suça, inanılmaz keşif seyahatlerine, insanın yapısını darmadağın edecek bir duygu ya da davranış aşırılığına, aşırı bir eylem olarak kendimi ifade etmeye yöneliyor.


aslına bakacak olursanız masum seyirciler diye bir şey yoktur. herbert huncke'ın ebedi sözleriyle, "hepimiz her şeyden dolayı suçluyuz."

bütün dünya bir darağacıdır, hepimiz rolümüzü oynarız. bazıları havlucu oğlandır, diğerleri muzır doktordur, çoğumuz ise hayatın görkemli deliğine mızırdanan pis moruklardan başka bir şey değilizdir.

özünüzü değiştirin. kara boku yakın ki maviye çalsın rengi. insanlığın cambazlık ipinde iğrenmeye yer yoktur. ipin üzerinde kalın biraderler, bacılar ve cinsellik sayımından kaçıp arabölge'nin dağlarını mesken tutanlar.

neon lambalar dünyanın kanında ışıldar. herkes komşusunu, yanan bir şehrin beyaz alevlerinde tuvalet duvarına yazılı bir mesaj gibi apaçık görür.


bütün silahlarını, zırhını yere fırlat; dosdoğru sınır'a yürü.

bir kızılderili kulübesinde öleyim, bir ırmak kenarında sığ bir kumlukta, kodeste ya da dayalı döşeli bir odada tek başıma, bilmediğim bir yerde toprağın üstünde ya da dar bir sokakta ya da metro peronunda, hurdahaş bir arabada ya da uçak enkazında, üzerinden dumanlar çıkan bağırsaklarım kırık metal parçaları üzerine dağılmış bir halde.. neresi olursa olsun da bir hastane yatağında ölmeyeyim.

16.07.2020

kopyalama

richard dawkins

şimdi de, her türlü kopyalama işlemine ilişkin çok önemli bir noktadan söz etmeliyiz: kopyalama mükemmel değildir. yanlışlıklar olacaktır. umarım bu kitapta baskı hataları yoktur, ama çok dikkatle incelerseniz, bir iki tane bulabilirsiniz. büyük olasılıkla cümlelerin anlamını bozmayacak hatalardır bunlar, çünkü "ilk kuşak" hatalar olacaklardır. ama baskı yönteminin bulunmasından önceki günleri düşünün; incil gibi kitapların elle kopyalandıkları günleri. tüm yazıcıların, ne kadar dikkatli olurlarsa olsunlar, birkaç hata yapmaları kaçınılmazdır; bazıları ise birkaç küçük düzeltme yapmaktan kendini alamaz. eğer hepsi de tek bir ana kalıptan kopyalıyor olsalardı, anlam çok değişmeyecekti. ancak, kopyaları yaparken başka kopyaların kullanıldığını düşünün. yeni kopyalar başka kopyalar yapmak için kullanılacak, hatalar birikecek ve önemli olmaya başlayacaktır. hatalı kopyalama işlemine kötü bir şey olarak bakarız ve insanlara ilişkin belgeler söz konusu olduğunda hataların düzeltme olarak adlandırılabileceği örnekler düşünmek çok zordur. sanırım ahdi atik öğrencilerinin, ibranice "genç kadın" anlamına gelen kelimeyi yunancaya "bakire" olarak çevirip de, "işte! bir bakire gebe kalacak ve bir oğul doğuracak." kehanetinde bulunduklarında en azından büyük bir şey başlatmış olduklarını söyleyebiliriz.

15.07.2020

domuz ile aslan

dostoyevski

günlerden bir gün domuz, aslanla tartışmış ve onu dövüşe davet etmiş. eve dönerken yolda aklı başına gelmiş ve korkudan tir tir titremeye başlamış. domuz sürüsü toplanmış, aralarında düşünüp tartıştıktan sonra şu karara varmışlar:

"dinle, şurada, yakınımızda bir çukur var. içinde bir güzel debelen dur ve sonra aslanın karşısına çık, ne olacağını göreceksin."

domuz denileni yapmış. aslan domuza yaklaşmış, şöyle bir kokladıktan sonra çekip gitmiş. aslanın korktuğunu, dövüş alanından kaçtığını etrafına yayan domuz uzun zaman böbürlenip durmuş.

insan

walter benjamin

hiçbir şey antik insanı modern insandan, onun kendisini kaptırdığı ve sonraki dönemlerin neredeyse hiç tanımadığı kozmik deneyim kadar ayırt etmez.

antik insanların kozmosla alışverişi bambaşkaydı: vecd. çünkü ancak bu deneyim sayesinde en yakınımızdakiyle en uzağımızdaki hakkında kesin bilgi edinebiliriz; biri olmadan öbürünü de tanıyamayız.

yalnızca insan evrensellik ve yoğunluk açısından eksiksiz bir dile sahiptir.

"bu rezil dünyada kaybolmuş, kalabalığın itip kaktığı biriyim ben; geriye, yılların derinliğine baktığında yalnızca düş kırıklığı ve acı, önünde ise yeni hiçbir şey, ne bilgi ne acı içermeyen bir fırtına gören yorgun bir adam."

yüzlerimizdeki kırışıklar, biz evde yokken kapımızı çalmış olan büyük tutkuların, günahların ve sezişlerin kayıtlarıdır.

baudelaire, kalabalık tarafından itilip kakılmış olmayı, hayatını belirleyen tüm deneyimler içinde en belirleyicisi, en benzersizi olarak niteler.

öyle görünüyor ki, kimse ona kendisini iktidarsız hissettirmeyen bir şeyde ustalaşamaz. eğer buna katılıyorsanız, o zaman bu iktidarsızlığın mücadeleye daha başlamadan ya da en başında değil, tam ortasında belirdiğini de göreceksiniz.

hermann lotze: insanın en dikkate değer özelliklerinden biri, tek tek bunca bencilliğin yanı sıra, yaşadığı anın yarına hepten kayıtsız kalmasıdır.

insanın geleneksel düzene karşı beslediği düşmanlık ne kadar büyükse, kendi özel hayatını, geleceğin toplumunda yasakoyucu mertebesine çıkartmak istediği normlar uyarınca o kadar katı bir biçimde düzenleyecektir.

okur, düşünür, aylak ve flaneur de tıpkı afyonkeş, hayalperest ve kendinden geçmiş insan gibi aydınlanmış kişinin örnekleridir. üstelik, daha din dışıdırlar.

bu ülkeye tıkıştırılmış insanlar artık insan kişiliğinin anahatlarını seçemiyorlar. her özgür kişi onlara bir tuhaflık olarak görünüyor.

14.07.2020

kötülük

terry eagleton

schopenhauer insan yaşamını korumaya değer bulan herkesin derin bir yanılgı içinde olduğunu söylüyor. ona göre insan yaşamı uğraşmaya değmezdir çünkü sadece "anlık tatmin, ihtiyaçlardan kaynaklanan kısa süreli keyif, yoğun ve uzun süren acı, sürekli mücadele"den ibarettir.

hegel tarihin "halkların mutluluğunun, devletlerin bilgeliğinin ve bireylerin erdeminin kurban edildiği kanlı bir sunak", mutluluk dönemlerinin ise boş sayfalar olduğunu söyler. ayrıca yazdıklarında "kötülük, şeytanilik ve insan ruhunun yarattığı en görkemli imparatorlukların düşüşü" ve "insanoğlunun dile gelmemiş sefaletinden bahseder.

"satırları arasında," diye yazar schopenhauer, "ağlama, inleme ve diş gıcırtısı, halkların korku dolu patırtısı ve kan davası görülmeyen bir felsefe, felsefe değildir."

insanlık tarihinin "bitimsiz yıkımları"ndan bahseden theodor adorno da schopenhauer'la aynı görüştedir.

bertolt brecht: bir banka kurmanın yanında, banka soymanın lafı mı olur?

cehennem, jean-paul sartre'ın iddia ettiği gibi, başkaları değildir. tam tersi doğrudur, insanların en korkuncuyla, akıl almayacak kadar monotonuyla, yani kendinle, bir yere tıkılıp kalmandır cehennem.

"dünyaya gelen her şey ölüme yazgılı, her şey boş." der goethe'nin faust'undaki mefistofeles. nükleer bir kıyamet ya da dünyanın kendi okyanuslarınca yutulması fikri kötüleri zevkten dört köşe yapmaktadır.

11.07.2020

sağduyu

jean meslier

batıl din düşüncesini yok etmek ya da sarsmak için, anlaşılması mümkün olmayan şeyin insan için uygunsuz ve yararsız olduğunu göstermek yetmez mi? en açık ve kesin bilgilerle birleştirilmesi mümkün olmayan bir zatın, kendisine atfedilen eserlerle sürekli çelişme halinde bulunan bir eser sahibinin, çelişkiye düşmeksizin hakkında bir kelime söylenemeyen bir zatın, evrenin muammalarını açıklaması beklenemez. açıklamak şöyle dursun, bu muammaların açıklanmasını daha çok imkansız kılan, mutluluklarını elde etmek ve acılarının sona erdiğini görmek için insanların yüzyıllardan beri bu kadar yararsızca kendisine başvurduğu bir zat hakkında edinilen bir düşüncenin emsalsiz bir düşünce olduğunu anlamak ve böyle bir zatın kendisinin de açıkça bir akıl hastası olmadığını onaylamak için, yalnızca sağduyudan başka bir şey gerekli midir?

10.07.2020

rüya

vladimir nabokov

çocukluğumda sık gördüğüm bir rüyada duvar kağıdının ya da beyaza boyalı kapının üzerinde pis bir leke görürdüm; yavaşça canlanmaya başlayan pis bir leke kabuklu bir yaratığa dönüşürdü. yaratığın kolu bacağı kıpırdanmaya başlayınca, içimi ürperten sersem bir dehşet sarsarak uyandırırdı beni; fakat aynı gece ya da ertesi gece, yeniden boş boş bir duvara ya da perdeye bakıyor olurdum, oradaki lekeli bir nokta gafil uykucunun dikkatini çeker, genişlemeye koyulurdu, elleme-kavrama hareketleri yapardı ve ben bir kere daha, o kabarık leke çözülüp duvardan çıkmadan önce ne yapar eder uyanırdım. fakat bir gece yatışımdaki bir tuhaflık, yastığımdaki bir gamze, yatak örtülerindeki bir kıvrım normalden daha cevval ve cesur olmaya itti beni. pis lekenin evrilmeye başlamasına izin verdim, sonra da hayali bir dövüş eldivenini elime geçirip tuttum sildim canavarı. üç ya da dört kere daha belirdi rüyalarımda; ama artık büyümekte olan şekil varsın belirsindi, neşeyle siliyordum onu. sonunda pes etti -günün birinde hayatın da pes edeceği gibi- kesti benimle uğraşmayı.

9.07.2020

kadınlar

halit ziya uşaklıgil

işte hemen kadınların hepsinde bulunan bir hastalık: fedakâr görünmek.

bir kadın ki sizden kaçınıyor, sizden korkuyor demektir. daha doğrusu size karşı kendisinden korkuyor demektir.

erkekler bir kadını sevebilmek için ona hürmet edebilmelidirler. namuslarından düşen kadınlar için, en şiddetli aşklar arasında bile, onlara bir hor görülme payı ayırmaktan geri kalmazlar.

kadınlık emellerinden el çekmiş bütün çaresiz kadınların kalbinde her türlü mahrumiyetlerin gözyaşları dinebilir; fakat bunlardan biri, analıktan mahrum kalmış olmak acısı, daima zehirden birer damlayla damlayan kapanmak bilmez bir yaradır. sanılır ki tabiat, kadınların ruhuna boş kalmaya tahammül edemeyen bir beşik koymuştur.

daima evde, odaların basık havasında yaşayıp da birden güneşin tufanları altında geniş havalara çıkıveren kadınlar bir serbestlik eğilimiyle kafesinden kaçıp da henüz evin çatısından ayrılmadan bayılıveren kanaryalara benzerler.

kadınlar, bu âlemin kadınları adi bir baştan çıkmış kadın gibi anılmak istemezler. bu öyle bir şey, öyle beklenmedik, öyle birdenbire ortaya çıkıvermiş bir olay olmalı ki her şeyden çok bir kazaya benzemeli.

bir kadın kendisine bütün gençliğinin samimiyetiyle kalbini vermek isteyen, ruhunun bütün sevda ateşiyle ayaklarına atılarak nihayet aşkının feryadını saklamamaya müsaade dileyen bir zavallıya karşı hiçbir zaman tamamıyla kayıtsız kalamaz.

8.07.2020

duyarlılık

jiddu krishnamurti

duyarlılık nedir biliyor musunuz? kendinizle ilgili her şeye ve ayrıca içinizdeki düşüncelere, inançlara, duygulara duyarlı olmak demektir. duyarlılık kıyafetlerinize, davranış tarzınıza, mimiklerinize, yürüme biçiminize, konuşma tarzınıza, insanlara bakış açınıza yansır. ve duyarlılık gereklidir, değil mi? zira duyarlılık olmayınca bozulma başlar. bozulma ne demektir biliyor musunuz? yaratmanın, inşa etmenin, ileriye doğru sıçrama ve gelişme inisiyatifinin zıddıdır bozulma. bozulma yavaş yavaş çürümeyi, yıkılmayı ima eder ve dünyada da olan biten budur. kolejlerde ve üniversitelerde, ulusların ve insanların arasında, bireyde yavaş bir yozlaşma var; bozulma süreci hep devam ediyor. bunun sebebi de içsel duyarlılığın olmaması. belli ölçüde bir dışsal inceliğe sahip olabilirsiniz, zarif kıyafetler giyebilir, güzel bir evde oturabilir, leziz yemekler yiyebilir ve temizliğe özen gösterebilirsiniz ama içsel duyarlılık olmadan dışsal yapının mükemmelliğinin pek bir anlamı yoktur. o da salt bir başka bozulma biçimidir. güzel eşyalara sahip olup da kaba bir mizacı taşımak, yani sadece kendi kibir ve azametinle, kendi hırs ve başarılarınla ilgilenmek bozulmanın bir yoludur.

7.07.2020

bencillik

bertolt brecht

içinde yaşadığımız zaman, özgecilliği özgeci için iyi bir davranışa dönüştürmedikçe, bunu yapmak istemedikçe, bencil kişileri suçlamak hakkına sahip değildir. sıradan suçlular yalnızca bencillerin oyunlarının kurallarına karşı gelmiş olurlar. yeryüzünde en çok suçlanması gereken ise işte bu kurallardır.

bencillik kötüdür, denildiğinde, devletin o an içinde bulunduğu ortamda bencilliğin kötü yönde etkin olduğu düşünülür. ben, böyle bir ortamı kötü olarak nitelendiriyorum. eğer satıcılar kalitesi düşük mallar satabiliyor ve bunlar için yüksek fiyatlar isteyebiliyorlarsa, eğer yoksullar çok az bir karşılık için çok çalışmaya zorlanabiliyorsa, eğer kazanç sağlayabilecek buluşlar insanlardan esirgenebiliyorsa, eğer aile bireyleri birbirlerine bağımlı tutulabiliyorsa, eğer kaba güçle bir şeye erişilebiliyorsa, eğer hile bir işe yarıyorsa, eğer adil olmak sakıncalar getirebiliyorsa, o zaman bencillik var demektir. eğer bencilliğin olmaması isteniyorsa, o zaman yapılacak iş bencilliği yermek değil, bencilliğin gereksiz olacağı bir ortam yaratmaktır.

görev

sigmund freud

sırtımıza yüklenen yaşam bizim için fazla ağırdır; pek çok acı, hayal kırıklığı ve üstesinden gelinemeyecek görevler içerir. yaşamı çekilir hale getirmek için bazı yatıştırıcılardan vazgeçemeyiz. theodor fontane, "çeşitli ikameler olmadan yaşayamayız." demişti.

böylesi üç tür yatıştırıcı vardır: zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar, bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler, bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler.

acı bizi üç yönden kuşatır: kaderi çöküş ve yok oluş olan, uyarı işaretleri olarak ağrı ve kaygıdan da yoksun kalmayan kendi vücudumuz; karşı durulmaz, acımasız, yıkıcı güçlerle bizi mahveden dış dünya ve son olarak da diğer insanlarla ilişkilerimiz. bu son kaynaktan gelen acıyı belki de diğerlerinin hepsinden daha can yakıcı buluruz. başka yerlerden kaynaklanan acılar kadar kaçınılmaz olsa da, bu acıyı gereksiz bir fazlalık olarak görme eğilimindeyizdir.

mutluluk, olanaklı olduğunu kabul ettiğimiz daraltılmış biçimiyle, bireysel libido ekonomisine ait bir sorundur. bu konuda herkese uyabilecek bir öğüt yoktur, herkes hangi özel yoldan mutlu olabileceğini kendi bulmalıdır.

insanları mutluluğa götürebilecek pek çok yol vardır; ama insanı mutluluğa götüreceği kesin olan hiçbir yol yoktur.

6.07.2020

başarı

jiddu krishnamurti

dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler olacaktır.

başarı merdivenini tırmandığımız sürece her zaman yoksul ve aç insanlar olacaktır. anlaşılması gereken husus, neden zenginlerin ve yoksulların olduğu veya neden bazıları yetenekliyken diğerlerinin öyle olmadığı değil, başarı hırsıdır. değişmesi gereken şey, tırmanma arzumuz, büyük biri olma, başarılı biri olma isteğimizdir.

hırslı insan en korkak insandır, çünkü kendisi olmaktan korkar. "olduğum gibi kalırsam, hiç kimse olamam, öyleyse falanca olmalıyım, yargıç, vali veya bakan olmalıyım" der.

eğer kendi ıstırabınızın ötesine geçerseniz çok küçük, boş, sınırlı biri olduğunuzu ve başarmak, falanca veya filanca olmak için çırpındığınızı görürsünüz. bu başarı mücadelesi, bir şey olma çabası ıstırabın kaynağıdır. ama gerçekte ne olduğunuzu kavramaya başlarsanız, daha derinlere inerseniz, o zaman oldukça farklı bir şeyin gerçekleştiğine tanık olursunuz.

5.07.2020

hipodrom

charles bukowski

hiç şansı kalmadığını hipodromda geçirilen kötü bir gün sonrasında eve geldiğinde anlar insan.

çoraplar leş, cepte iki üç buruşuk dolar, mucizenin asla gelmeyeceğinin bilincinde ve en kötüsü, son koşuda keriz gibi 11 numaralı ata nasıl oynadığını düşünüp durursun, kazanamayacağını bile bile, 2/9 ile günün en büyük keriz tuzağı, yılların birikimini hiçe sayarak on dolarlık gişeye gitmiş ve kır saçlı gişeciye, "on bire iki ganyan!" demişsin ve gişeci sana yine "on bir mi?" diye sormuş, yanlış bir ata her oynadığında yaptığı gibi.

hangi atların kazanacağını bilmez ama hangi atların kesin kaybedeceğini iyi bilir ve başını sallayıp yirmiliği almış, sonra dışarı çıkıp o köpeğin sonuncu gelişini izlemek, hiçbir çaba göstermeksizin, beynin, "hay amına koyayım, aklımı kaçırmış olmalıyım." derken o köpeğin haylaz haylaz gezinişini izlemek.

hipodroma yıllarını vermiş bir dostumla konuştum bu meseleyi. o da birçok kez aynı şeyi yapmış. buna "ölüm isteği" diyor, ki hayli bayat, esniyoruz artık bu saptamayı duyduğumuzda; ama tuhaf bir şekilde hâlâ geçerli bir yanı var. koşullar ilerledikçe insan sıkılıp oyunu olduğu gibi küpeşteden denize fırlatmak istiyor, kazanırken de kapılıyor insan bu hisse kaybederken de. sonra gelsin yanlış bahisler.

ama bana kalırsa daha ciddi bir sorun aslında başka bir yerde olma arzusu: -bir koltuğa oturup faulkner okumak ya da çocuğunuzun boya kalemleri ile resim yapmaktır istediğiniz, hipodrom bir iştir sonuçta, hem de hayli güç bir iş. bu duyguya kapılmışsam ve formumdaysam hipodromu terk ederim.

bu duyguya kapılmışsam ve formumda değilsem yanlış atlara oynamaya başlarım. insanın idrak etmesi gereken bir diğer şey de ne olursa olsun kazanmanın zor olduğudur, kaybetmekse çok kolay. büyük amerikan kaybedeni olmak iş değildir -herkes yapabilir, neredeyse herkes yapıyor zaten.

atların üstesinden gelmeyi başaran adam aklına koyduğu her şeyi yapabilir, hipodrom değildir onun yeri. şövalesi ile paris'te resim yapmalı ya da east village'da avantgarde bir senfoni bestelemelidir. ya da bir kadını mutlu etmelidir ya da dağda bir mağarada bir başına yaşamalıdır.

ama hipodroma gitmek insana kendini ve kalabalığı idrak etme olanağı tanır. günümüzde yazmayı beceremeyip hemingway'e bok atmaya bayılan bir çok eleştirmen var ve koca oğlan yazarlık kariyerinin ortasından sonuna kadar gerçekten kötü şeyler de yazdı, aklının cıvataları gevşiyordu ama o haliyle bile diğerleri onun yanında edebi çişlerini yapmak için ellerini kaldırıp izin isteyen okul çocuklarından farksızdılar.

ernie'nin boğa güreşlerine neden gittiğini biliyorum -basit: yazmasına yardım ediyordu, tamirciydi ernie. kağıt üstünde tamirat yapmayı seviyordu, boğa güreşleri onun için her şeyin resmedildiği bir tuvaldi. dağları aşarken filinin kıçını tokatlayan hannibal ya da ucuz bir otel odasında kadınını döven bir ayyaş. hem daktilonun başına geçtiğinde ayakta yazardı, silah gibi kullanırdı daktiloyu, boğa güreşleri herhangi bir şeye eklemlenmiş her şeydi. dolgun bir güneş gibi kafasındaydı her şey: yazdı.

bana gelince, hipodrom bana çabucak nerede zayıf, nerede güçlü olduğumu söyler ve o gün kendimi nasıl hissettiğimi ve ne kadar değiştiğimizi, sürekli değiştiğimizi ve bunun ne kadar farkında olmadığımızı. ve kalabalığın soyulması yüzyılın korku gösterisidir. hepsi kaybeder, bakın onlara, bakabilirseniz.

hipodromda geçireceğiniz bir gün size üniversitede dört yılda öğreneceğinizden daha fazlasını öğretebilir. üniversitede yaratıcı yazı dersi veriyor olsaydım öğrencilerin haftada bir kez hipodroma gitmelerini ve her koşuya iki dolardan az olmamak kaydı ile oynamalarını dersin olmazsa olmaz koşullarından biri yapardım, plase oynamak yok. plase oynayanlar aslında evde kalmak isteyip bunu nasıl yapacaklarını bilmeyenlerdir.

yaratıcı yazı dersi verirken görebiliyorum kendimi:

"evet bayan thompson, nasıl gitti?"

"18 dolar kaybettim."

"son koşuda hangi ata oynadınız?"

"tek-göz jack'e."

"kerizlenmişsiniz, bayan thompson. atın iki buçuk kiloluk handikapı vardı ve bu ahaliyi çeker; ama aynı zamanda koşulların izin verdiği ölçüde sınıf atlamak demektir. sınıf atlayan bir at ancak kağıt üzerinde şansı yoksa kazanabilir. tek-göz jack'in hız ortalaması da hayli yüksekti, ki ahaliyi çeken başka bir unsurdur; ancak hız ortalaması iki yüz metre üzerinden hesaplanmıştı. iki yüz metre üzerinden hesaplanan hız ortalaması koşunun tamamı üzerinden hesaplanan hız ortalamasından her zaman daha yüksektir. dahası, hesaplarınızı dikkatli yapsaydınız atın bir sprinter olduğunu görürdünüz. 1/3 ile sonuncu gelmesi sürpriz değil."

"sizinki nasıl gitti."

"yüz kırk dolar içerdeyim."

"son koşuda kime oynadınız?"

"tek-göz jack'e. ders bitmiştir."

4.07.2020

despot

balzac

çocukların kendilerini yönetenlerin haksızlıklarının kokusunu alma yetisi köpeklere benzer: sevildiklerini ya da hoş görüyle karşılandıklarını çok iyi hissederler. arı yürekler çelişkilerden daha çok, küçük ayrıntılardan alınırlar. bir çocuk, kötülüğü ancak doğanın yüreğine yerleştirdiği iyilik duygusu incitilirse öğrenir.

zekâsı kıt olanların zihinlerinin harekete geçmesi için despotluğa gereksinimi vardır, yüce gönüllüler ise yüreklerinin çalışması için eşitliğe susamışlardır. oysa dar görüşlü insanlar ufuklarını zulümle olduğu kadar iyilikseverlikle de genişletirler, güçlerini başkaları üzerinde acımasızlık ya da iyilikseverlik yüklü bir otoriteyle uygularlar, yine de mizaçlarının kendilerini ittiği yöne giderler. çıkarı itici güç olarak ele aldığınızda, toplumsal olayların çoğunun gizini bulursunuz.

acı çekenleri, kurbanları, sanatçıları kıskançlığın ve kinin onlara zorla aşıladığı o olağanüstü tutkunun tam ortasındayken avutabilen en hoş şeylerden biri, kendilerini her zaman eleştiren ve kötüleyen kişilerin övgü dolu sözleridir.

3.07.2020

insansız

thomas bernhard

ben zamanı yaşayan insanlardan değilim. ben geçmişin tadını çıkaran mutsuzlardanım.

ben her zaman yalnızca insanlarla ilgilendim. doğa benim ilgimi hiçbir zaman çekmedi. içimdeki her şey insana yönelmişti. ben adeta bir insan fanatiğiyim. doğal olarak insanlık fanatiği değilim; ama bir insan fanatiğiyim. beni her zaman insanlar ilgilendirdi; çünkü doğuştan tiksindim onlardan.

hiçbir şey beni insanların çektiği gibi yoğun olarak çekmedi kendisine. aynı zamanda da hiçbir şeyden insanlardan tiksindiğim gibi köklü biçimde tiksinmedim. insanlardan nefret ediyorum; ama onlar aynı zamanda benim tek yaşam amacım.

insan yığınlarından oldum olası nefret etmişimdir. yaşamım boyunca onlardan uzak durmaya çalıştım. hiçbir zaman, hangisi olursa olsun, bir toplantıya gitmedim kitle nefretim yüzünden.

kitleden nefret ettiğim kadar derinden hiçbir şeyden nefret etmem. kalabalıktan, hiç yanaşmadığım halde kitle ya da kalabalık tarafından eziliyormuşum inancını taşırım hep.

daha çocukken bile kalabalıklardan kaçtım, kalabalıktan nefret ettim, insan topluluklarından, hainlik yığınından ve kafasızlıktan ve yalandan. tek başına bir kişiyi ne kadar sevmek zorunda olsak kitleden o derece nefret ederiz.

artık bu umutsuzluk işkencesinde varlığımı sürdürüyorum. insanlardan nefret ederiz ve yine de onlarla birlikte olmak isteriz; çünkü yalnız insanlarla ve onların arasında bir şansımız vardır yaşamı sürdürmek ve çıldırmamak için. yalnız olarak uzun süre dayanamayız hayata. biz yalnız olabileceğimizi sanırız, biz terk edilmiş olabileceğimizi sanırız, yalnız sürdürmeyi başaracağımıza inandırırız kendimizi; ama bu bir kuruntudur.

insansız yapabiliriz sanırız, evet hatta tek bir insansız bile yapabiliriz sanırız ve hatta yalnız kendimizle baş başa kalırsak şansımız olur sanırız; ama bu bir kuruntudur. insansız en ufak bir hayatta kalma şansımız yoktur. ne kadar büyük beyinler ve ne kadar eski ustalar almış olsak da yanımıza yoldaş olarak, hiçbiri bir insanın yerini tutmaz.

hızlı ve acısız bir ölüm dileriz kendimize ve yine de, olasılıkla, uzun, yıllarca süren bir hastalığın içine düşeriz.

2.07.2020

pişmanlık

kierkegaard

evlenirsen pişman olursun. evlenmezsen yine pişman olursun. evlen ya da evlenme, pişman olursun. ister evlen ister evlenme, pişman olursun.

dünyanın aptallıklarına gül geç, pişman olursun. gözyaşı dök, yine pişman olursun. dünyanın aptallıklarına gül geç ya da gözyaşı dök, pişman olursun. dünyanın aptallıklarına ister gül geç ister gözyaşı dök, pişman olursun.

bir kadına inan, pişman olursun. inanma, yine pişman olursun. bir kadına inan ya da inanma pişman olursun. bir kadına ister inan ister inanma, pişman olursun.

kendini as, pişman olursun. kendini asma, yine pişman olursun. kendini as ya da asma, pişman olursun. kendini ister as ister asma, pişman olursun.

bu, beyler, bütün felsefenin toplamı ve özüdür.

1.07.2020

tentation

özdemir asaf


bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
sana diyeceklerim söylemekle bitmez
yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar
adına düğümlendi

bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
başka şehirleri özleyelim orada seninle
bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
ikimize yetmez

30.06.2020

uzun lafın kısası

murathan mungan: başarı, mutsuzluklara karşı en etkili ilaçtır.

baltasar gracian: aptal tamamen ikna edilmiştir ve tamamen ikna edilmiş insanlar aptaldır.

cenap şahabettin: akarsu, ne güzel yaşam dersidir. küçük engellerin üzerinde köpürür, büyüklerin yanından sessizce geçiverir.

cesare pavese: başkasından nefret eden bir insan hiçbir zaman yalnız değildir. nefret ettiği insan her zaman onun yanındadır.

charles bukowski: bazen hepimiz bir filme hapsolmuşuz hissine kapılıyorum. repliklerimizi biliyoruz, nereye doğru yürüyeceğimizi biliyoruz, nasıl oynayacağımızı biliyoruz, sadece kamera yok. yine de çıkamıyoruz filmin içinden. ve film kötü.

dostoyevski: ancak bir neden için yaşayabilendir ki, hemen hemen her nasıla tahammül eder.

elias canetti: bin yıllık imparatorluklar olmuştur: platon'un, aristo'nun ve konfüçyüs'ünkiler.

emil cioran: bir katliam ümidi ya da fırsatı verin gençlere, sizi körlemesine izleyeceklerdir.

goethe: asıl önemli olan, insanın büyük bir istencinin olması ve bir şeyi yapacak yetenek ve azme sahip olmasıdır; geri kalan hiçbir şey önemli değildir

halil cibran: "tek doğruyu buldum." değil, "bir doğruyu buldum." de. "ruha giden yolu buldum." değil, "kendi yolumda yürürken ruhu buldum." de.

irvine welsh: bekareti hafife almayın sakın. hayattaki gerçek sorunların çoğu, onu kaybettikten sonra karşımıza çıkar.

konfüçyüs: bir ülke iyi yönetiliyorsa yoksulluk ve düşkünlüğün varlığı utanç vericidir. bir ülke kötü yönetiliyorsa zenginlik ve onur gibi şeylerin varlığından utanç duyulmalıdır.

28.06.2020

başarı

victor hugo

başarı iğrenç yüzlü bir şeydir. meziyetle olan yalancı benzerliği insanı aldatır. halk kalabalığı için başarının yüzü, aşağı yukarı üstünlüğün yüzüyle aynıdır.

kabiliyetin tıpatıp benzeri olan başarının bir kurbanı vardır: tarih. yalnız juvenalis'le tacitus ona karşı itiraz sesi yükseltirler. günümüzde hemen hemen resmileşmiş bir felsefe, onun kapısında hizmetçiliğe girmiş, başarının uşak üniformasını sırtında taşımakta ve onun bekleme odasında hizmet görmektedir.

başarınız: teori bu. bolluk ve refah kabiliyet eseri sayılıyor. piyangoda kazandınız mı tamam, becerikli bir insansınız demektir. üstün gelen saygı görür. dünyaya takkeli gelin! bütün mesele burada. şanslıysanız gerisi kendiliğinden gelir. mutlu olun, sizi büyük kişi sanırlar.

yüzyılımızı aydınlatan beş altı büyük istisna dışında, çağımızın hayranlığı miyopluktan başka bir şey değildir. yaldız, altın yerine geçer. rastgele biri olmak zarar vermez; yeter ki sonradan görme biri olsun. bayağı insan, kendi kendisine hayranlık duyan ve bayağılığı alkışlayan ihtiyar bir narsisttir.

insanı musa, aiskhylos, dante, michelangelos ya da napolyon yapan o muazzam melekeyi çoğunluk, hangi alanda olursa olsun hedefine ulaşmış herhangi bir kimseye hemencecik, alkışlaya alkışlaya ihsan ediverir. noterin biri mebus olsun, bir sahte corneille tiridate'ı yazsın, bir hadım harem sahibi olsun, bir prudhomme askeri bir devir için hayati önemi olan bir savaşı kazara kazansın, bir eczacı sambre ve meuse ordusu için kartondan postal tabanı icat edip kösele yerine satılan bu kartonla kendine dört yüz bin liralık bir servet yapsın, bir seyyar çerçi tefecilikle gerdeğe girsin ve baba olup bu anaya yedi sekiz milyon doğurtsun, bir vaiz genzinden konuşa konuşa piskoposluğa ersin, varlıklı bir konağın vekilharcı işten ayrıldığında öyle zenginleşmiş olsun ki onu maliye nazırı yapsınlar..

bütün bunlara insanlar hemen "deha" adını yapıştırıverirler; tıpkı mousqueton'un suratına "güzellik", claude'un tavrı edasına "haşmetli" demeleri gibi. gökyüzünün derinliklerindeki yıldızlarla ördeklerin yumuşak çamur birikintisinde ayaklarıyla resmettikleri yıldızları birbirine karıştırırlar.

27.06.2020

aşk

paulo coelho

ne zaman ne de bilgelik insanı dönüştürebilir. bir varlığı değişmeye itebilecek tek şey aşktır.

karşımıza biri çıktığında ve ona aşık olduğumuzda, bütün evrenin el birliğiyle buna zemin hazırladığını hissederiz.

aşkı yaratan, ötekinin varlığından çok yokluğudur.

aşk, bir insanın bütün hayatını göz açıp kapayana kadar kökünden değiştirebilir kuşkusuz. ama insanoğlunu tasarılarında hiç yeri olmayan yönlere saptırabilecek bir duygu daha vardır: umutsuzluk. evet, aşk belki kişiyi dönüştürebilir; ne var ki umutsuzluk bunu çok daha hızlı başarır.

ömrüm boyunca, aşkı kabul edilmiş bir tür kölelik olarak anladım. bu bir yalan. özgürlük, ancak aşk olduğunda var. kendini kayıtsız şartsız teslim eden, kendini özgür hisseden, sınırsızca sever. ve sınırsızca seven, kendini özgür hisseder.

aşkta kimse kimseyi yaralayamaz. herkes kendi hissettiğinden sorumludur ve bu nedenle, ötekini ayıplama hakkından yoksundur.

insanoğlunun amacı mutlak aşkı anlamaktır. aşk başkasında değil, kendimizdedir; onu biz uyandırırız. ama uyanması için, bir başkasına ihtiyaç duyarız. evren, sadece heyecanlarımızı paylaşacak biri olduğunda anlam kazanır.

26.06.2020

süleyman nazif

ahmet haşim

süleyman nazif'in geçen sene öldüğünden tabii hiçbirimizin şüphesi yok. fakat bu hayrete şayan insanın artık yaşamadığı fikrine alışmak da ne zor! hâlâ bize bir oyun yapmak için bir tarafta gizlendiğini ve neredeyse bir kapı arkasından sesinin gürleyeceğini zannediyorum. ebedi kudretlerin hemcinsi olan bu adamın ölmesi ve rüzgârın sonsuza dek durması gibi insana gayritabii görünüyor.

bununla birlikte onu tanımış olanların bu dakikada vehmi ve hayali ne olursa olsun, süleyman nazif artık yaşayanların dünyasından uzak, yer altı aleminin sakinleri arasında bulunuyor. koca bir değirmeni harekete getirmeye kafi bir kudreti bazen bir tek cümlenin zembereklerine sıkıştırmayı bilen o kasırgalar kardeşi, ihtimal şimdi topraklar altında ya bir zelzeleye dönüşmüştür veyahut yarın yıldırımlarla güreşerek koca bir çınar halinde fışkırmaya hazırlanıyor.

süleyman nazif'in mezarı hâlâ yapılmamış. bunu mezar yapmak için bir heyetin yeni kurulduğu haberinden öğreniyoruz. elli altmış kuruş ufak bir para miras bırakmış olan bu büyük türk yazarının mezarını bundan sonra da yapmasak pekala olur. bu gibi aç ölenlerin çürümüş kemiklerine mermerden bir köşk yapmaya kalkışmaktan ne çıkar? sadakayla dikeceğimiz iki taş o tunç lisanın kendi sahibine yaptığı çınlayan mezardan daha güzel ve daha sağlam mı olacak?

25.06.2020

nerdesin

füruzan



nerdesin
yıllardır rastlaşmadık
ey benim gizemli yoksulluğumun
elişi küheylanlı, güçsüz prensi
tutup kemik omuzlarından sıkıca bastırıyorum
özleminle dağlanan canevime seni
güneşimiz ağıyor düğünümüze

nerdesin
çık gel
duruşuma sevinç ol
bu kent çok büyüktür
çaresizim
aratma beni

"al sazını sevdiceğim, çal hevesinle
çal söyle benim şarkımı sevdalı sesinle."

24.06.2020

tutumluluk

jack london

bir aile tek göz odada yaşadığı zaman, ev hayatı diye bir şey olamaz.

hepsi birden, esaslı bir yalanın öğretilmesine ortak olurlar. bunun yalan olduğunu bilmezler gerçi; ama cehaletleri, öğretilen şeyi yalan olmaktan çıkarmaz. telkin ettikleri yalan, tutumluluktur.

bir işçinin tutumlu olması, gelirinden daha azını harcaması demektir - başka deyişle, daha azla yetinerek yaşayacaktır. bu da yaşam standardının düşmesi demektir.

iş bulma rekabeti içinde yaşam standardı düşük olan kişi, yaşam standardı yüksek olan kişiden daha az ücrete razı olacaktır. haddinden fazla kalabalık bir iş kolunda, böyle küçük tutumlu işçiler grubu, o iş kolundaki ücretleri kalıcı olarak aşağı çekecektir. o zaman tutumlu insanlar artık tutumlu sayılmayacaktır; çünkü gelirleri, harcamalarını dengeleyinceye kadar düşürülmüş olacaktır.

kısacası tutumluluk, tutumluluğu etkisiz kılacaktır. her işçi tutumluluk telkin edenlere uyup harcamalarını yarıya indirse, çalışmaya hazır insan sayısı mevcut işlerin sayısından fazla olduğundan, ücretler hızla yarıya inecektir. o zaman işçilerin hiçbiri tutumlu olmayacaktır, çünkü azalan gelirleriyle yaşamak zorunda kalacaklardır.

elbette, öngörüsüz tutumluluk telkincileri de neticeye şaşıp kalacaktır. başarısızlıklarının ölçüsü, propagandalarının başarısına eşit olacaktır.