17.02.2020

şimdi bile

john steinbeck

şimdi bile

ne zaman girse düşüme, o turunç memeli yârim

hâlâ o turunçlarla, yıldız yüzü ne zaman görünse

ve alev alev vücudu

sevda ateşiyle delik deşik

o tazecik hâli için seçtiğim güzel ne zaman girse düşüme

karlar altında kanar yüreğim, vurur vurur


şimdi bile

lotus gözlü yârim bana dönse

sevdayla baygın

yeniden uzatırdım özlemli kollarımı ona

baldan sarhoş olmuş arıya dönerdim

bir nilüferin özünü içerek dudağından


şimdi bile

onu uzanmış görsem, gözleri açık

yaprakları alev alev, solgun yanına dönüp

beni çağıran

sevgim bir çelenk olurdu

gece bizi sarardı

günün göğsünü öpen kara saçlı bir âşık gibi


şimdi bile

boş gözlerim göstersin bana

ah göstersin bana

yitik çocuğumun bütün yüzlerini

ey altınlı alkalar

manolya çiçeklerinin yanaklarını okşayan

ve siz beyazlıklar, tatlı beyazlıklar

üstünüze dudaklarım ne güzel yazardı

bir daha yazmayacakları öpüşten mısralar


şimdi bile

ki ölüm, kaymış gözler üstünde kırpışan

kirpiklerinin ve aşktan harap olmuş

sebu endamının acısını sunar

ve tüller arasında titreşen

memelerinin pembe çiçeklerini, beni mest ederek

ateşten dudaklar ki, bir gün dudaklarımla mühürlenmiş

beni harap edip


şimdi bile

ki pazarlarda, çarşılarda anıldı derdi

beni candan sevmek derdi

altın ve gümüş için alıp satan adamcıklar

gözlerini uğuştururlar, ama hiçbir deniz prensi

götürmedi iğrenç yatağına onu

bir tanem benim

setrenin omuza asılısı gibi sarılırdın bana

yavrucuğum


şimdi bile

hâlâ hayranım o siyah gözlere, ipekli ve okşayıcı

hep öyle mahzun, mahzun büsbütün ve kapanmış kirpikleri

tatlı bir gölge salan gülümser gözlere

ne başka bir bakıştı o

taptaze dudaklar deli eder beni hâlâ, o dudakların kokusu

o büklüm büklüm saçlar, dumanların en incesi

narin parmaklar ve zümrüt gözlerin yeşil gülüşü


şimdi bile

hatırlıyorum nasıl usulca cevap verirdin bana

ellerin saçlarımda, tek can olurduk ikimiz

ve sunardı dudakların ateşli bir hâtıra bana

görmüştüm mehtaplı gecelerde sevişmesini

rati rahibelerinin

altın bir lâmbayla tapınağa girdiklerini

gelişigüzel yere serilip uyuduklarını görmüştüm


şimdi bile

ki hep gençliklerini düşünen kule hâkimlerinin

dinlediğim sözlerinden usanmışım

yârimin iç çekişlerinin tadını arıyorum boşuna

üzerinde uyuduğumuz karışık renklerin fısıltısını

doğru sözcükler, tuhaf sözcükler

bir derenin gümüş çağıltısını andıran

delikli taştaki kabarık beyaz köpükler söndü

habbecikler patladıkça alçaldı

direklerin altında deniz epeyden beri

görülmeyen şekilde yükselmiş

küçük dalgalar kayaları okşuyordu.


şimdi bile

selvilerle güllerden bezgin

mavi dağlardan, esmer tepelerden

denizin şarkısından bezgin, sihirli gözlerin parıldadığı

kelebekler gibi ellerin üstüme konduğu, tarla kuşu öterken

çocukların gülüşerek derede çimdiği günleri düşünüyorum


şimdi bile

bu hayatın doyulmaz tadına varmışım, biliyorum

büyük şölende yeşil kadehten içmişim

bir ömür boyu ancak

yârimi görmüşüm bir an

akmış gözlerime vücudunun açtığı

ebedi ışık seli

16.02.2020

sappho

eduardo galeano

sappho hakkında çok az şey biliniyor.

iki bin altı yüz yıl önce lesbos adasında (bugünkü midilli) doğduğu ve lezbiyen teriminin de oradan geldiği söyleniyor.

evli ve bir erkek çocuk sahibi olduğu ve bir denizci aşkına karşılık vermediği için kendini sarp kayalıklardan aşağı attığı söyleniyor. ayrıca ufak tefek ve çirkin olduğu da söyleniyor.

bunların doğru olup olmadığını bilmiyoruz. bir kadının, bizim dayanılmaz cazibemize vurulmak yerine başka bir kadını tercih etmesi biz erkeklerin hoşuna gitmez.

1703 yılında, erkek iktidarının burcu konumundaki katolik kilisesi, sappho'nun bütün kitaplarının yakılmasını emretti.

az, çok az şiiri bu kıyımdan kurtulabildi.

15.02.2020

bitik adam

giovanni papini

"tüm hayatını yalnız ve yabanıl geçirdi.(ludovico ariosto)

yüreğinde mesihvari tutkuyu barındırmayan bir ülke parçalanmaya mahkumdur.

şişkin cüzdanların yakınında doğmuş olanlardan, istediklerini neredeyse her zaman satın alabilen o insanlardan daima nefret etmişimdir.

çocukluk aşktır, neşedir, kaygısızlıktır. ancak ben geçmişteki kendimi hep ayrık, mahzun, düşünceli görüyorum.

tanrı benim için hiç ölmedi; çünkü zaten ruhumda hiç var olmadı.

ruhumu kitaplara ve ölülere borçlu olduğum kadar ağaçlara ve dağlara da borçluyum. kırlar beni kütüphaneler kadar eğitmiştir. tek ve belli başlı bir kırsal bölge: içimdeki tüm şiirselliği, melankoliyi, karamsarlığı ve yalnızlığı toscana kırsalından, floransa çevresindeki kırlıklardan almışımdır.

en derin gerçeklik, her zaman geç ya da en son keşfedilendir.

hayat, katlanılabilir bir şey olsun diye yaşanır. duyarlılık onu yaratır ve anbean içini doldurur ve su misali sessizce akıp gitse bile en azından bizi değişmez ve ebedi görünebilecek bir akıntı misali beraberinde sürükler. ama hayat, düşünceyle, mantıkla, akılla, felsefeyle sorgulanıp, ayıklanıp soyulduğu vakit boşluk, dipsiz yüzünü gösterir, hiçlik dürüstçe bir hiç olduğunu itiraf eder ve umutsuzluk, tanrı'nın oğlunun terk edilmiş mezarı başına konan melek misali ruhun içine tüner.

"hülya kâsesinden büyük yudumlar içmek gerekir."

düşünce asla durmaz. kapatılan son sayfa yeni bir oyunun başlangıcından başka bir şey değildir ve çıkılan her zirve başka uçuşlar için kullanılan bir tramplendir.

sen göçüp gitmedin, lakin yittin / elbette ağlarsın, ey can kuşu (dante)

her şey görecelidir. yanlışlık burada, doğruluk oradadır. doğruluk bu yanda, yanlışlık ise diğer yandadır. tüm prensipler birbirini yalanlar. her metafizik, herhangi mistik bir bütünlüğe, anlaşılmaz, hiçbir şey olmayan, hiçbir anlama gelmeyen bir tekliğe indirgenen genel iki üç formülün değişik anlatım biçimleriyle yazıya geçirilmesinden ibarettir. yaşamımızdaki ön yargıları, duyguları, en banalleri de dahil olmak üzere ihtiyaçları haklı çıkarmak için felsefeler üretiliyor.

hatıraları silme hakkını ve gerçekliği yeni konular ve şekillerle tekrar örme gücünü kendimizde yalnızken, safken, bakirken ve arıyken buluruz.

dünya yanlış tasarlanmış, hayat uyumdan ve yücelikten mahrummuş gibi görünür bize; düşünce, yarım kalmış çılgınca bir amaç, henüz yeni başlamış bir hareket, kimsenin çizmediği karanlık ve karmakarışık bir çizim izlenimi yaratır üzerimizde.

felsefe bilgiydi (derin düşünme) ve evrensel olanın (birlik) arayışıydı.

herkesin yaşadığı yaşamdan iğreniyorum. ya büyük olmak ya da kendimi öldürmek istiyorum. bu kısa hayat ve dünyadaki köleliğimiz boyunca bize kimin verdiğini bilmediğim şu yegâne ruhu devleştirmek, arıtmak, çalışmak ve acı çekmek gerekir büyümek için. ruhu yüceltmek için küçük şeyleri bilmeye ihtiyaç vardır; onu arıtmak için tüm pislikleri, onu daha canlı ve güçlü kılmak için tüm korkuları ve küçük kalleşlikleri görmek lazımdır.

insanların, yakınındakilerin gözündeki çöpü görmekteki başarısı yeni bir şey değildir.

felsefe! canlılardan daha canlı hayaletlerin, bedenlerin en denizkızımsı gölgelerinin, şeylere ait en dolgun sözcüklerin, bir şiir kıtasından daha alevli formüllerin masalımsı dünyaları!

ulaşılamaz yükseklik yoktur, çok kısa kanatlar ve yetersiz soluklar vardır.

daha büyük bir gücün yenemeyeceği bir güç yoktur, daha kuvvetli birinin alt edemeyeceği bir düşman yoktur, mucizevi zenginliklere ulaşmayı engelleyecek yoksulluk yoktur; erimeyecek, ısıtılıp kaynatılamayacak buz yoktur. insan bir girişime başlarken bitirmek için nelere ihtiyacı olduğunun hesabını iyi yapmalıdır.

ey binbir gece masalları! sen tüm şiirlerin başyapıtısın.

elime geçen her şeyi soludum, emdim, çiğnedim ve sindirdim; şimdi ise nasıl mal ayrımı yapacağımı bilmiyorum. tamamen başkalarının teorilerine bulanmış, tıka basa kitaplarla dolmuş, makalelere doymuş, boğazıma kadar kelimelere ve imgelere batmış durumdayım. ben kültürün ve başkalarının çocuğuyum ama aslında bir dahi ve kendim olmak isterdim. bu belirsizlik yüreğimi dağlıyor: gerçekten kim olduğumu, yaptığım şeylerdeki şahsi tarafımın hangisi olduğunu bilmek isterdim.

her şeyini verene her şey verilecektir.

uydurmalar satan kişi, sıkılganların ve paralıların kölesidir; kendi içinde yeterince hayata sahip olamayan kimselere başkalarının uydurma hayatını satan bir çeşit muhabbet tellalıdır. netice olarak bir puroyla bir öykü, bir dramla bir şişe şarap arasında ne fark vardır? sigara içmek ve okumak beklemenin verdiği sıkıntıyı giderir; bir komedya dinleyerek ve iyice sarhoş olunarak başka bir dünyaya geçilir; hayaller kurulmaya ve olmayan şeyler görülmeye başlanır. aradaki fark sanattır.

insanların hemen hepsi, altmış yaşında bile olsalar çocuk gibidirler; keşiflere ve maceralara, pitoresk ve dokunaklı şeylere gereksinim duyarlar.

bir delinin de kendine ait konuları vardır ve onları bilgelikle dinlemek lazımdır.

profesyonel bir anlatıcının, normal hayatlarında yeterince eğlencesi olmayan küçük beyler ve küçük hanımlara, don kişot'un arkasından seve seve kahkaha atan ve kral lear için seve seve bir damla yaş döken anneler ve babalara sonradan sunmak için el atmadığı ve sahiplenmediği hiçbir şey yoktur bu dünyada.

bütün müzik melankoliden ibaret, çaresizlik kuyusunun dibinde iğrenç olmayan tek şey şehvet.

şimdiye duyduğum nefret yüzünden birkaç ölü dahiye sığınıyordum; var olana duyduğum nefret yüzünden kendimi hayallere bırakıyordum; insanlara duyduğum nefret yüzünden doğanın yalnızlığını ve bitkilerin sessiz dostluğunu arıyordum. o zamanlardaki favori kelimem özgürlük idi. ondan ve bundan; şimdiden ve sonradan, buradan ve oradan özgür olmak: her şeyden özgür olmak.

14.02.2020

hakiki aşk üzerine

thich nhat hanh

buddha, aşkın öğreticisidir. hakiki aşkın. dünyamıza duyulan aşk hakiki aşk olmalıdır. eğer aşkınız hakiki ise size ve dünyamıza çok fazla mutluluk getirecektir. romantik aşk da şayet hakiki aşk ise pek çok mutluluk sunabilir. ama hakiki aşk değilse size de başkalarına da acı verecektir.

buddha'nın öğretisinde hakiki aşkın dört temel unsuru vardır:

öncelikle maitreya vardır. mutluluk sunan şefkatli sevgi anlamına gelir. mutluluk sunamıyorsanız hakiki aşk değildir duyduğunuz. dolayısıyla kendinizi karşınızdaki insana mutluluk sunabilecek şekilde eğitmeniz gerekir. bu olmaksızın iki taraf da acı çeker.

hakiki aşkın ikinci unsuru şefkattir. şefkat, acının silinmesini sağlayacak türden bir enerjidir. sizdeki ve karşınızdaki insandaki acının değişmesini sağlar. sizdeki ve karşınızdaki insanın acısıyla baş edemiyor, bu acıyı dönüştüremiyorsanız hakiki aşk değildir duyduğunuz. işte bu yüzden hakiki aşkın ikinci unsuru olan karuna sizin ve karşınızdakinin gayretiyle gerçekleşir. aşkın romantik olup olmaması önemli değildir. önemli olan, duyulan aşkın hakiki olup olmadığıdır.

hakiki aşkın üçüncü unsuru neşedir. severken karşınızdakini sürekli ağlatıyorsanız ve siz de sürekli ağlıyorsanız hakiki aşk değildir bu. romantik olsun veya olmasın. hakiki aşk kapsayıcıdır. dışlamak söz konusu değildir. karşınızdakinin acısı sizin acınızdır. onun mutluluğu sizin mutluluğunuzdur. bireysel acı ve mutluluk yoktur artık.

hakiki aşkta kapsayıcı olma, ayrım yapmama unsuru vardır. sizinle karşınızdaki arasında bir ayrım, bir duvar yoktur. böyle bir durumda "senin sorunun bu!" diyemezsiniz. olmaz. senin sorunun benim sorunumdur. benim acım senin acındır. hakiki aşkın dördüncü unsuru budur. romantik aşkta bu dört unsur varsa o da çok fazla mutluluk getirebilir. 

buddha, hakiki aşk hakkında asla olumsuz bir şey söylememiştir. romantik aşkta başarılı iseniz bol miktarda şefkat ve merhamet işleyeceksiniz demektir. ve çok geçmeden aşkınız her şeyi kapsayacaktır. aşkınızın tek öznesi artık sadece karşınızdaki olmayacak; çünkü aşkınız büyümeye devam edecek hepimizi kapsayacaktır. ve mutluluk sınırsız hale gelecektir.

hakiki aşkın dördüncü unsurunun anlamı budur: kapsayıcılık. hakiki aşk ise duyduğunuz, büyümeye devam edecektir ve giderek daha fazlasını kapsayacaktır. sadece insanları da değil hayvanları, bitkileri, madenleri de kapsayacaktır. işte bu, büyük aşktır. maha karuna, maha maitreya. buddha'nın aşkı işte budur.

via umidgurbanov | bir nevi dipnot!

13.02.2020

yorgun

osho

insanlar neden bu kadar yorgun görünüyor? hepsi savaşıyor. dinin sana savaşmayı öğretiyor, yetiştirilişin tamamen çatışma üzerine kurulu, çünkü ego ancak mücadele yoluyla yaratılabilir. gevşediğinde, ego ortadan kaybolur. gevşemek, egosuz olmak demektir. ırmakla birlikte hareket edersen bir ego yaratamazsın. ego doğaya aykırı bir fenomendir, egoyu yaratmak çok büyük enerji gerektirir ve onu korumak da çok büyük enerji gerektirir. bir egoya sahip olmak çok pahalı bir olaydır. bütün yaşamını ona harcarsın.

mutsuz olmak mutlu olmaktan daha fazla enerji gerektirir. mutluluk doğaya ait bir durumdur, aslında mutlu olmak için enerji harcamaya gerek yoktur; çünkü mutluluk doğaldır. mutsuz olmak enerji gerektirir; çünkü mutsuzluk doğal değildir.

gerilimin nedeni senin dışındaki bir şey değil, gerilim senin içinde olanlarla ilgili. hiçbir neden yokken gergin olmak çok aptalca göründüğü için, her zaman gerginliğini açıklamanı sağlayacak dışsal bir neden bulacaksın. oysa gerilim senin dışında değil; biçimsiz yaşam tarzında. sürekli geçmişi ya da geleceği düşünüyorsun ve tek gerçeklik olan şimdiki zamanı kaçırıyorsun. bu, gerilim yaratır.

kırk iki yaşında hayat belli bir sonuca geliyor, başarısızlığa uğradın ya da başarılı oldun. kırk iki yaşından sonra fazla umut yok: para sahibi olduysan, bu yaşa gelinceye kadar kazandın. o muhteşem enerji ve güç günleri geride kaldı. otuz beş yaş zirvedir. bir yedi yıl daha verebilirsin; aslında yedi yıldır zaten tepeden aşağı iniyorsun. yapabileceğin her şeyi yaptın. şimdi yaş kırk ikiye geldi ve birden başarısız olduğunu görüyorsun.

insanlar yaşamlarında başarısızlığa uğramaya başladığında, yüksek tansiyon, kalp krizi ve benzeri bir sürü problem yaratıyor. bu problemler bahanedir. hiç fark ettin mi? kalp krizi ve yüksek tansiyon çoğunlukla kırk iki yaş civarında ortaya çıkıyor. neden kırk iki yaşına yakın? sağlıklı bir insan aniden kalp krizine kurban gidiyor.

12.02.2020

genç kızlar

mehmet rauf

ah, biçare genç kızlar.. ne zor, ne yorucu bir hayat devri içinde çırpınıyorsunuz. bir kere muhafazasına son derece dikkat ve itinayla mecbur olduğunuz önemli hazinelere sahipsiniz. kalbinizin telkinlerine rağmen, aynı yaşta olduğunuz erkeklerin hayatlşarına serbestçe devam ettikleri bu yaşta siz kendinizi tutmaya, hislerinizi saklamaya mecbursunuz. halbuki ruhunuz erkeklerden ziyade şiirle, aşkla, hülyayla, nihayet sonsuz saadet emelleriyle doludur. her rüzgâr darbesiyle sarsılan bir yaprakçık gibi titreşirsiniz.

varlığınız özlemle, sevmek ve sevilmek ihtiyacıyla tıka basa doludur, taşıyor, kendinizi nasıl olursa olsun feda etmek için inliyorsunuz. her önünüze çıkan genci seveceğim zannetmek deliliğiyle hastasınız. bunun için teklif olunan evliliği hemen kabul edersiniz, kocanız olan bu zat o kadar lakayt bir gaflet, o kadar kör bir hafiflikle seçilmiş, sizin emelleriniz, arzularınız bu seçimde o kadar ihmal edilmiştir ki ilk temasta kahır ve pişmanlık, hezimet ve felaket muhakkaktır.

her genç kadın mutlak birçok emelinden, birçok hayalinden ayrı düşmenin matemi ve hüznü içindedir. ah, o mahzun gözlerde ne derin yaralar, ne tedavi kabul etmez matemler vardır!

genç kızlık.. hayatın baharı demektir. bir bahar ki en renkli, en şuh, en güzel çiçeklerle bezenmiş, en baş döndürücü, en nazlı, en gönül açan rayihalarla kokar. bir bahar ki orada tabiatın yalnız okşayan nefesi, yalnız aşkın renkleri dolaşır. bir bahar, bir bahar ki onda en saf ve altın ümitler, en temiz ve gümüş emeller kanat çırpar. bütün şiir, bütün güzellik, yalnız şiir ve güzellik.. yalnız neşe ve gülümseme, yalnız renk ve nur.,

fakat sonra, o zamana kadar bir bulut görmemiş olan bu bahar seması azgın ve zalim bir hücumla karanlıklar içinde kalır. ondan sonra hiç eksilmeyen bir yağmur, merhametsiz, insafsız, o senelerce kıymet verilerek büyütülmüş, özen gösterilmiş, o nazlı, ipek kelebeklere karşı inatçı, kahreden bir düşüşle devam eder. bir ateş yağmuru ki ölünceye kadar kesintisiz devam eder.

bir genç kız, hayatını paylaşacağı ve teslim edeceği erkeği tanımalı, bilmeli, sevmeli. hiç olmazsa evlilikte yalnız servet gibi, namus gibi şeyler değil, hayatın esasını oluşturan ahlak ve eğilimler dikkate alınmalı.

11.02.2020

son söz

osho

alışılagelmiş günlük faaliyetlerin farkına varmaya başla ve bunları yaparken rahat ol. gergin olmaya gerek yok. yerleri silerken gergin olmaya ne gerek var? yemek yaparken gergin olmaya ne gerek var? hayatta senin gerilmeni gerektiren tek bir şey yok. bu sadece senin sabırsızlığın ve farkında olmamanla ilgili.

her tür insanla, her şekilde yaşadım. hep kafam karıştı: neden gerginler? görünüşe bakılırsa gerilim senin dışındaki bir şeyle ilgili değil. senin içinde olan bir şeyle ilgili. sırf nedensiz yere gergin olmak çok aptalca göründüğü için her zaman dışardan bir mazeret buluyorsun. bir kılıf uydurmak için, gerilimini açıklayacak senin dışında bazı nedenler buluyorsun. ancak gerilim senin dışında değil, düzensiz yaşamında yatıyor.

rekabet içinde yaşıyorsun, bu gerilim yaratır. sürekli kıyaslama içinde yaşıyorsun, bu gerilim yaratır. hep ya geçmişi ya da geleceği düşünüyorsun ve tek gerçek olan şimdiyi kaçırıyorsun, bu gerilim yaratır. bu basit bir anlayış meselesidir. kimseyle rekabet etmeye gerek yok. sen kendinsin ve olduğun gibi mükemmelsin. kendini kabul et. varoluşun olmanı istediği biçim bu. bazı ağaçlar daha uzundur, bazıları daha küçük. küçük ağaçlar gergin değildir, daha uzun olan ağaçlar da ego yüklü değil. varoluş çeşitliliğe ihtiyaç duyar. biri senden daha güçlüdür, başka biri senden daha zekidir ama başka bir açıdan sen herhangi birinden daha yeteneklisindir. kendi yeteneğini bul.

doğanın gönderdiği her bireyin muhakkak benzersiz bir yeteneği vardır. sadece birazcık araştır. belki sen ülkenin başkanının yaptığı başkanlıktan daha iyi flüt çalabiliyorsundur, senin flütçülüğün onun başkanlığından daha iyidir. kıyaslama yapılacak bir şey yok. kıyaslama insanları yoldan çıkarıyor. rekabet onları sürekli gergin yapıyor ve yaşamları boş olduğu için hiçbir zaman anı yaşamıyorlar. bütün yaptıkları çoktan bitmiş olan geçmişi düşünmek ya da henüz gelmemiş olan geleceği düşünmek. bütün bunlar insanları adeta delirtiyor. gerek yok, hiçbir hayvan delirmiyor, hiçbir ağacın psikanalize ihtiyacı yok.

tüm varoluş sürekli bir kutlama halinde, insanlar hariç. insanlar soğuk, gergin, endişeli oturuyor. küçük bir yaşamın var ve sen onu kaybediyorsun ve ölüm her gün yaklaşıyor. bu daha da büyük korku yaratıyor, "ölüm yaklaşıyor ve ben daha yaşamaya başlamadım bile." birçok insan ancak ölürken yaşadığını fark ediyor ama o zaman çok geç oluyor. sadece anı yaşa. sahip olduğun bütün nitelik ve yetenekleri en son noktasına kadar kullan.

hindistan'ın mistiklerinden biri olan kabir dokumacıydı. binlerce takipçisi vardı ama o kumaş dokumaya devam etti. takipçileri arasında krallar bile vardı. varanasi kralı ondan rica etti, "usta, bu iyi olmuyor, bizi utandırıyor. biz sana bakabiliriz. kumaş dokumana, her hafta pazar kurulduğunda kumaşları satmak için pazara gitmene gerek yok. bizi düşün! insanlar sana bakmadığımızı düşünüyor."

kabir, "problemini anlayabiliyorum ama bir tek yeteneğim var, o da güzel kumaşlar dokumak. ben yapmazsam bunu kim yapacak? tanrı her hafta pazar yerine değişik yüzler, değişik bedenlerle kumaş almaya geliyor." dedi.

kabir müşterilerden söz ediyordu: "efendim, kumaşa dikkat edin. benim dokumalarım başka hiç kimsenin dokumalarına benzemez. bu kumaşların içinde benim şarkılarım, benim ruhum var. bütün varlığımı bu kumaşa döktüm. dikkatli olun, bu kumaşı şefkat ve sevgiyle kullanın ve hatırlayın: kabir bunu özel olarak sizin için dokudu efendim."

bu sadece birkaç kişiye söylediği bir şey değildi, bunu bütün müşterilere söylüyordu. onun payına düşen buydu. öğrencilerine, "başka ne yapabilirim ki? elimden geleni yapıyorum. kumaş dokuyabilirim, şarkı söyleyebilirim, dans edebilirim ve bundan çok hoşnutum." yaptığın şeyden hoşnutsan ve tüm varoluşun tanrısalın tezahüründen başka bir şey olmadığını, kutsal yeryüzünde yolculuk ettiğimizi, kimle karşılaşırsan karşılaş, tanrı'yla karşılaştığını hissediyorsan; başka bir yol olmadığını, sadece yüzlerin değişik olduğunu, içsel gerçekliğin aynı olduğunu hissediyorsan bütün gerilimlerin yok olacak. gerilime verilen enerji senin zarafetin, senin güzelliğin olmaya başlayacak. o zaman yaşam sadece sıradan, alışıldık, günlük bir varoluş değil, beşikten mezara bir dans olacak. varoluş senin zarafetinle, rahatlığınla, sessizliğinle, farkındalığınla çok zenginleşecek. dünyayı, ona bir şeyler katmadan terk etmeyeceksin.

oysa insanlar hep başkalarına, başkalarının ne yaptığına bakıyor. biri flüt çalıyor, sen yapamıyorsun. anında mutsuzluk geliyor. biri resim yapıyor, sen yapamıyorsun, anında mutsuzluk. yaptığın şeyi öyle bir sevgiyle, öyle bir özenle yap ki, dünyanın en küçük şeyi bir sanat eseri olsun. sana büyük bir zevk versin. bu, rekabetsiz, kıyaslamasız bir dünya yaratacak; bütün insanlara saygınlık getirecek, gururunu tazeleyecek.

bütünlük içinde yapılan her eylem senin ibadetindir.

kitap

murathan mungan

kitaplar her şey olup bittikten sonrası içindir.

kitapları saklayanlar, kişileri, hayatları, hikâyeleri de saklarlar.

kitapların dünyasında hayatı küçük gören, tehdit eden bir şey vardır.

sahaf dediğin o an için en işe yaramaz görünen bilgileri bile saklayıp günün birinde yararlı hale getiren kişidir.

bir kitabın kapağı, ona hep tekinsiz bir dünyanın kapısı gibi gelir, o kapıdan bir kez girdikten sonra bir daha dönememekten korkardı. kelimelerin çölünde kaybolmaktan korkuyordu. hayatı boyunca kelimelerden korkmuştu. kelimeler ona içinin tehlikeli bir yer olduğunu söylüyor, bu yüzden mümkün olduğunca kelimeler olmadan düşünmeye çalışıyordu. kelimeler, içiyle dünya arasında engeldi. dünyayı kelimelerle tarif etmeye kalktığında da dünya büsbütün ürkünçleşiyordu.

büyük denizci

jack london

okulun çıkış kapısına doğru yürüdü ve kapıdan çıktı. ona kahraman gözüyle bakanlar şaşkın şaşkın durdular bir an; ama o yürümeyi sürdürdü, köşeyi döndü ve gözden kayboldu. amaçsız adımlarla dolaştı bir süre. ayakları tramvay raylarına götürdü onu. kente giden bir tramvay yolcularını indirmek üzere durduğunda basamağa atladı ve tramvayın açık bölümündeki yerlerden birine çöktü. bu ana kadar yaptıklarının bilincinde değildi pek. tramvay, dönüşünü yaparken tangur tungur sallandığında kendine geldi. vapur iskelesinin önündeydi şimdi. hiçbir şey duymadan, hiçbir şey görmeden san francisco'nun göbeğine gelivermişti. iskele binasının kulesinde duran saate bir göz attı. biri on geçiyordu. bir on beş vapuruna yetişecek kadar zamanı vardı. öyleyse bu vakti gereğince değerlendirmeliydi. nereye gideceği konusunda hiç ama hiçbir şey bilmediği halde on sente bir bilet aldı, kapıdan içeri girdi. az sonra san francisco körfezi'nin ortasında, güzelim oakland kentine doğru ilerliyordu.

bir saat kadar sonra, gene öyle amaçsız, gene öyle aklı başından çıkık, oakland kenti iskelelerinden birinin tahta kirişlerinde oturmuş, ağrıyan başını dost bir kalasa dayamış bulunuyordu. oturduğu yerden birkaç küçük vapurun güvertesi görünüyordu. küçümsenmeyecek sayıda işsiz güçsüz, sular üzerinde ileri geri kayan bu vapurları izlemek üzere toplanmıştı ve joe şimdi kendine gelmeye, çevresiyle ilgilenmeye başlamıştı. dört tekne vardı. oturduğu yerden adlarını okuyabiliyordu bunların. tam altında duranın, kıç tarafında kocaman yeşil harflerle hayalet yazılıydı. daha ötede duran üçü sırasıyla kapris, istiridye kraliçesi ve uçan hollandalı adlarını taşıyordu.

eğer o, yani joe bronson, şu balıkçı kayığının içinde olsaydı ve açık denizlere açılsaydı, daha ne isterdi! ah, ne güzel olurdu! ya da o ıskunada olsaydı, güneşin denizde yıkadığı ışıkları arasında kaybolsa, dünyaya açılsaydı! asıl yaşamak ona derlerdi işte! hayatta bir şeyler yapmak, yeryüzünde bir anlamı olmak, buna derlerdi. oysa o burada, kilitli bir kapı ardında, kendisi daha dünyaya gelmeden binlerce yıl önce ölüp gitmiş insanların ne yapıp ne ettiğini ezberlemek için kafa patlatıyordu.

bu teknelerden her birinin büyük kamaraları vardı, kamaraların tepelerinde de bacalar ve hayalet'in bacasından duman çıkıyordu. kamara kapıları açıktı, tepelerindeki sürgü de çekik olduğundan joe, içerisini görebiliyor ve on dokuz yirmi yaşlarında bir gencin yemek pişirmekte olduğunu izleyebiliyordu. kalçalarına dek uzanan balıkçı çizmeleri giymişti genç. çizmelerin bitiminde mavi pantolonu, koyu renk yün kazağı bile seçiliyordu. kazağını dirseklerine dek sıvamış, sert adaleli, güneş yanığı kollarını açığa çıkarmıştı.

delikanlı başını kaldırdığında, yüzünün de öyle sağlıklı, güneşi içmiş, esmerleşmiş olduğu görülüyordu. tatlı bir kahve kokusu geldi joe'nun burnuna. küçük bir tencereden de, helmeli helmeli pişmiş olduğu kuşkusuz, kuru fasulye kokusu yükseliyordu. genç, ocağın üzerine bir tava yerleştirdi, tava kızınca bir kalıp yağ gezdirdi üzerinde ve kalınca bir biftek parçasını cızz diye yerleştirdi. pişirme işini sürdürürken güvertedeki arkadaşıyla konuşuyordu. o genç de eğilip eğilip denizden kovayla su alıyor, güvertede yığılı istiridyelerin üzerine boşaltıyordu tuzlu suyu. bu iş tamamlanınca, istiridyeleri ıslak çuvallarla örttü ve kamaraya indi. yemek pişiren genç, küçük bir masa hazırlamıştı bu arada. yemekler tabaklara kondu ve iki denizci karınlarını doyurmaya başladı. joe'nun düşleri, gözlerinin önünde seriliydi şimdi. yaşam buydu işte. yaşamak buydu. onlar yaşıyordu. güneşin ve gökyüzünün altında, ayaklarının dibinde sallanan denizin üzerinde, üzerlerine rüzgâr üfleye üfleye ya da gününe göre yağmur damlaları düşe düşe sürdürüyorlardı yaşantılarını. gerçek hayatı yaşıyordu onlar.

öte yandan kendisi, onun gibilerin doldurduğu, onun gibi elli zavallının doldurduğu dört duvar içinde kafa patlatıyor, kabuklaşmış bilgi kırıntılarını ufalayıp ortaya dökmek için çabalıyordu. elli kişiyle -ve daha birçok kişiyle- birlikte bunları yaparken, bu mutlu insanlar, gönüllerinin dilediğince yaşıyor, kürek çekiyor, yelken geriyor, kendi yemeklerini pişiriyor, o kalabalık okuldakilerin ancak düşleyebilecekleri serüvenleri yaşıyorlardı.

joe göğüs geçirdi. o, böyle bir yaşam sürmek için yaratılmıştı, kitapları koltuğunda bir okul çocuğu olmak için değil. okulda başarısız olduğu apaçık ortadaydı. sınavlarda başarısızdı. ve şu anda, evet tam şu anda, bessie göğsünü gere gere eve gidiyordu. son sınavları vermişti, üstelik en yüksek notları aldığı da kuşkusuzdu. hayır, buna dayanılmazdı! okulu çekemezdi o. babası, onu okula göndermekle hata etmişti. yetenekli, okumaya hevesli çocuklar içindi okul. oysa kendisinin böyle bir isteği, okuma yeteneği olmadığı apaçık ortadaydı. yalnız okula gidenler, okuyanlar mı adam oluyordu sanki! birçok insan, bir hiç olarak denizlere açılmış, büyük işler başarmış, koca koca filolara sahip olmuş, tarihe adlarını yazdırmıştı. bunlardan biri olamaz mıydı o? joe bronson. büyük denizci.

10.02.2020

evlilik

adam phillips

evliliğin sorunu -aslına bakarsanız esas zevki- ona asla bir macera denemeyecek olmasıdır.

eşlerimizi sevmek için kuralların tiryakisi olmamız gerekir.

ilişkilerin nasıl olup da yürümediği hakkında yazılanlar, nasıl olup da yürüdüğü hakkında yazılanlardan daha fazladır. uzun süre mutlu bir hayat yaşayan çiftleri tarif etmek için banallik dışında bir dilimiz yok neredeyse. onların bir sırrı olsun isteriz, ya da bize verecek bir şeyleri olsun. ya da bizim onlara verecek bir şeyimiz olsun; kuşkularımız dışında. gizli kalmış hiçbir şeyin olmaması ihtimalinden daha dehşet verici şey yoktur. mutlu bir evlilikten daha büyük bir skandal olamaz.

kişinin eşine yapabileceği en zalimce şey, sadakati becerip kutlamayı becerememektir. ya da, insanlar eşleri tarafından yeterince övülmedikleri ya da en hoşlandıkları biçimde övülmedikleri için başka maceralara atılırlar.

birinin eşine sahip çıkıcı davrandığını söylemek pek doğru değildir, çünkü çiftler daima birbirleridir zaten. işte bu nedenle kimse hiç kimseden gerçekten ayrılmaz. ve elbette bu nedenle, kimse hiçbir zaman tam olarak birlikte değildir.

bizi ailenin içine sokan da aileden koparan da cinselliktir. başka bir deyişle, insanlar saklamak zorunda oldukları şeyi -cinselliklerini- başka bir yerde saklamaları gerektiğinde, ya da başka bir yerde daha iyi gösterebileceklerine inandıklarında evlerini terk ederler.

9.02.2020

deha

jonathan swift

bu dünyaya gerçek bir deha geldiğini şöyle anlayabilirsiniz: ahmaklar ona karşı bir araya gelir.

insanlar da toprak gibidir, bazen yüzeyin altında sahibinin farkında olmadığı bir altın damarı bulunur.

bilge insan, tüm koşulları hesaba katarak bağlantılar kurmaya ve sonuçlar çıkarmaya çalışır; ama araya giren en küçük bir rastlantı bile öylesine farklılıklar ve değişimler yaratır ki, sonunda bilge kimse de, olaylar karşısında en cahil ve deneyimsiz kimse kadar donanımsız kalır.

hiçbir bilge adam genç olmayı dilemez.

her haz eşit derecede acı ya da bıkkınlık ile dengelenir; bir sonraki yılın gelirinden bir parçayı bu yıl içinde harcamaya benzer. bilge bir insanın yaşamının geç dönemleri, erken dönemlerinde edindiği aptallıkları, önyargıları ve yanlış düşünceleri düzeltmekle geçer.

bazı insanlar bilgeliklerini saklamaya, aptallıklarını saklamaktan daha fazla özen gösterir.

bilge bir adamın en az yalnız olduğu zaman, tek başına kaldığı zamandır.

doğu'da kadın

hüseyin rahmi gürpınar

doğu'da kadınların yaşadığı sade, tekdüze -üzücü olmasa hemen boş diyeceğim- o hayatı anlamaya uğraştım. ne buldum? sözlerime gücenmeyiniz. tembellik, cehalet, yoksunluk.. yaşayışınızda derin bir acı da var. fakat âdetlerinize çocukluğunuzdan beri alışkın olduğunuz için bu taraf bizim kadar sizce mahsus değildir zannediyorum. siz dünyanın ötesinde her şeyin gizli olduğu bir dünyada yaşıyorsunuz. bütün sevgileriniz, tutkularınız, sevinçleriniz, acılarınız hep örtülü. siz canlı bir bilmecesiniz. o kadar sırla örtülmüş, o derece gölgede yaşıyorsunuz ki ne olduğunuzu kendiniz de bilmiyorsunuz. doğanın, her şeyi aydınlatan güneşi, şu mavi, geniş seması altında açıkta cereyan eder bir haliniz yok. niçin doğadan, ışıktan, gerçekten bu kadar yüz çeviriyor ve korkuyorsunuz?

hayat tarzınızın birbiriyle aynı olması nedeniyle birinizin hayatını anlatmak, hepinizin hikâyesini anlatmak olur.

şeküre hanım kimdi? seksen yıllık ömrünü kafesin çubukları arkasında geçirmiş bir "insan kanarya", namahrem bakışlardan yüzünü saklamak için toplarla kumaş eskitmiş bir örtülü. dünyanın top gibi yuvarlak olduğunu söyleyenlerin bu delice iddialarına kahkahalarla gülen, içtiği suyun kimyevi bileşimini bilmeyen bir fen ve hakikat yoksunu.. iskender'le napolyon'un zaferlerini duymamış, timurlenk'e esir düşen padişahının adını öğrenmemiş bir tarih habersizi.. şiirin güzel ahengiyle kendinden geçmemiş; heyecanlar, taşkınlıklar, coşkunluklar geçirmemiş.. güzel sanatların güzelliği karşısında sarhoş olmamış.. doğanın güzelliklerine tapmayı öğrenmemiş.. insan dehasının olgunluk çiçeklerinden hiçbir haz ve letafet kokusu koklamamış.. ilhama dair ruhu bir şey hissetmemiş.. dünya ufkunu bulunduğu kafesin aralıklarından göründüğü kadar zannetmiş.. kafesi içinde doğan, hapisliğinden habersiz ve güneşin ince bir ışığıyla şevke gelen kanaryanın farkında olmadan neşelenmesi gibi ömrünün baharında yalnız kaderindeki kocasına karşı aşk şarkıları söylemiş.. çiftehanesi (kuş kafesi) içinde evlat yetiştirmeye uğraşmış.. kocasının okşayışlarını ortaklarıyla paylaşmaya, kendi payına az iltifat düştüğü zamanlar ağlamakla yetinmeye alışmış bir kadın..

siz hayatın geçici âdetlerden doğan acılarını gelişigüzel karşılamaya, her belaya boyun eğmeye alışmışsınız. kazaya razı oluyorsunuz. fakat kaza zannettiğiniz şeylerin çoğu hoşgörünüzün ve ihmalinizin sonuçlarıdır. cehalet insanı miskin, bilgi ise güçlü yapar. bir kısım erkeklerinizin sizi cehalet körlüğünde bırakmak istemeleri, üzerinizde olan yersiz üstünlüklerini sonsuza kadar sürdürmek içindir. doğa, erkekle kadını insanın soyuna hizmet etmekle görevlendirmiştir. bu ortak görev yerine getirildikten sonra erkeğin kadından fazla amirane isteklerde bulunması, sırf yaratılıştaki sertlikten ileri gelen bir bencilliktir.

kaderinize karar verenler size basit fakat ağır görevler vermişler. kadınlarda bir onurun varlığı kabul edilmemiş. siz zavallılar hazreti havva'nın yaratılışındaki asaleti bozulmamış en saf, en temiz kızlarısınız. bilginiz, ahlakınız, hayatınız, süsünüze varıncaya kadar her şeyiniz sade, çocukça.. erkeklerinizin elinde telli pullu büyük çocuklarsınız. kadınalrı çocukluk devrinden çıkmamaya mahkûm bir millet nasıl gelişebilir, ilerleyebilir? bütün dünya kadınları adına bu bir hastalıktır. bundan kurtulmaya çalışınız.

analarınızdan gördüğünüzden başka bir terbiye eğitiminiz yok. erkekleriniz sizin için eğitimi gereksiz görüyorlar. böyle cehaletin karanlığında kalışınız kastidir. bu hakikat meydanda iken bazı yeni fikirli erkekleriniz, sizin akıl ve irfan noksanınızla eğlenmekte, evlenmek için frenk kadınlarını tercihte nasıl vicdani bir yetki buluyorlar? kendi kadınlarını hakir görüp yabancı kadınlarıyla evlilikte şeref arayanlar, bu hareketlerini övünme nedeni sayanlar gülünecek, hasta düşünceli insanlardır.

bir anne düşününüz ki elifi görse mertek sanacak kadar kara cahil.. bu bilgisiz annenin nur gibi cevval, zeki, sekiz dokuz yaşında bir oğlu var. okula gidiyor. okumayı öğrenmiş. gazete okuyor, mektup yazıyor. gece çocuk ödevlerini yazarken annesi bir annelik gururuyla yavrucuğunun omuz başından, kalemin kâğıdın beyaz yüzündeki kargacık burgacık gidişine bakıyor. bu siyah siyah çizgilerden, noktacıklardan o bin türlü anlamın nasıl çıktığına hayret ediyor. evladının bu öğrenme çabasını gözlerken gururla gözleri sulanıyor. zavallı anne, sekiz yaşındaki çocuğundan daha cahil. gerçekten ağlanacak durum!

o küçük küçük, siyah kırıntılardan anlam çıkarmak kimse için imkânsız bir başarı olmadığı halde, o bedbaht annenin velileri bu lütfu, bu çabayı kızlarından esirgemişler. eğitimine hiç önem vermemişler. bunun gereğini anlamamışlar. zavallıyı sekiz yaşındaki çocuklardan daha cahil kalmak utancına, felaketine mahkûm bırakmışlar. o çocuk, sekiz yaşındaki o çocuk, annesinin kendinden cahil olduğunu o yaşında öğreniyor. bilgi noksanlığını, muhakemesizliğini, akılsızlığını, saflığını hissediyor. daha o zaman annesini küçümsemeye başlıyor, ona saygısı azalıyor, sözüne itaat kalmıyor.

doğa, hayvanların birçoğunu bile yavrularını cinsine özgü eğitim ve terbiye ile görevlendirmiştir. sekiz yaşındaki çocuğundan daha cahil kalan anne kimin karısı olursa olsun, bu çaresizliğine daima acınır bir zavallıdır. kocası olan paşa, böyle bir kadını, kadınlığını yücelterek ne kadar süslü harem dairelerine kapasa, ne kadar ipeklere, elmaslara boğsa boşunadır. bir çocuk kadar öğretimle, çalışmayla aydınlanmamış, bilim cevherlerinden uzak boş bir beyin üzerine pırlanta çelenk takmak ne haz verir? büyükleriniz, ilerleme için iş hayatında kadınların yardımının gereğini bilmiyorlar. bu konuda kadınların da büyük bir payları vardır. bu önemli durum anlaşılmadıkça ileri gidilemez.

8.02.2020

yaşamak

michel houellebecq

zor olan, kurallara göre yaşamanın tam olarak yeterli olmaması. gerçekten de kurallara uygun yaşamayı başarırsınız (bazen kıl payı, son derece kıl payı, ama toplamda bunu başarırsınız).

vergi kağıtlarınız gününde hazırdır. faturalarınız tam zamanında ödenmiştir. kimlik kartınız olmadan şurdan şuraya asla adım atmazsınız (ve de kredi kartına özel küçük cüzdan olmadan) buna rağmen dostunuz yoktur. kural karmaşıktır, çokbiçimlidir. iş saatleri dışında yapılması gereken alışverişler, para çekmeniz (ve çoğu zaman beklemek zorunda kaldığınız) gereken bankamatikler vardır.

hepsinden önemlisi, hayatınızın farklı alanlarını düzene koyan kurumlara yönlendirmeniz gereken çeşitli ödemeler vardır. üstelik hastalanabilirsiniz, bu da masraf kapısı ve yeni formaliteler demektir.

gene de boş zaman kalır. ne yapmalı? bunu nasıl kullanmalı? başkalarının hizmetine mi adamalı kendini? ama aslında başkaları sizi hiç ilgilendirmemektedir. plak mı dinlemeli? bu bir çözümdür ama yıllar geçtikçe müziğin sizi gitgide daha az heyecanlandırdığını teslim etmeniz gerek.

en geniş anlamıyla el uğraşları bir çıkış yolu sunabilir. ama mutlak yalnızlığınızın, her yeri kuşatan boşluk duygusunun, varlığınızın acı ve kesin bir felakete doğru yaklaştığı sezgisinin sizi somut bir ıstırap haline sürüklemek için yarıştığı o anların gitgide daha sık bastırmasını gerçekte hiçbir şey engelleyemez.

gene de ölmeyi her zaman istemezsiniz. bir hayatınız olmuştur. bir hayat yaşadığınız anlar olmuştur. kuşkusuz, artık bunu pek iyi hatırlamıyorsunuzdur; ama bunu kanıtlayan fotoğraflar vardır. şu herhalde ilk gençliğinizde çekilmiş olmalı ya da biraz daha sonra. o zamanlar yaşama iştahınız ne kadar da büyükmüş! hayat size yepyeni olasılıklardan yana zengin görünürdü. varyete şarkıcısı olabilir; venezuela'ya gidebilirdiniz.

şimdi kıyıdan açıktasınız: a, evet! kıyıdan ne kadar da açıktasınız! uzun zaman başka bir kıyı olduğuna inanmıştınız; artık böyle bir şey yok. gene de yüzmeye devam ediyorsunuz ve yaptığınız her hareket sizi boğulmaya daha çok yaklaştırıyor.

7.02.2020

kurban

raoul vaneigem

hiyerarşi ilkesinin kurumlaşması tanrı fikrinin doğduğu marazi tohumdur; ne zaman ki biri emreder ve bir diğer hemcinsi de boyun eğer, işte o zaman şişinen, gürüldeyen boşunalıktır.

doğayla simbiyoz halindeki toplumların bağrında tarihsel olarak ana hatları çizilmiş evrensel bir uyumdan yahudi-hıristiyanlığın çekip alacağı tek şey cennet miti olacaktır ve oraya da yanıltıcı ve göksel bir yaşam için ödenmesi gereken bedeli sefalet olan, sürünerek geçmiş bir hayat sonunda ancak ölerek erişilecektir.

aynı dinsel mazoşizmle islam'da da karşılaşılır. inancın sersemleştirdiği erkek ve kadınlar, deyim yerindeyse, allah'a ve kefil olduğu kaçakçı mafyalara hamdolsun diye geceleyin kendilerini boğazlamaya gelen dindaşlarına boyunlarını uzatırlar.

hayvan kurban etme, çocuk kurban etme, erkek ve kadınları kurban etme, yaşama arzusunu kurban etme; işte, müminin duasında yalvar yakar dilendiği rızkı, tarih boyunca bu kanlı undan yoğrulmuştur.

kendini ve başkalarını feda etmeyi vaaz eden tanrı, gerçekte, insanın ekonomiye kurban edilmesini onaylamaktan başka bir şey yapmıyor. bu nedenle, günümüzde dinsel ve terörist tarikatların felaket tellallığıyla yayıldığını gördüğümüz yıkım ilkesini tanrı kendi içinde taşımaktadır.

istanbul

mehmet rauf

istanbul, hayatı ve yaşam tarzıyla büyük bir milletin başkenti olacak bir şehir olmaktan o kadar uzak, o kadar, o kadar uzak ki..

istanbul'da hayat yok. oradaki halk yaşamıyor, gaflet ve miskinlik içinde uyuşmuş, yalnız bitkisel bir hayat sürüyor. işin komik tarafı, eğer istanbul halkı hayattan ve eğlenceden mahrum olduğunu bilse, şikâyet etse, insan tahammül eder. halbuki oradaki herkeste "yaşıyoruz ve eğleniyoruz" fikri mevcut ki işte beni ağlatacak kadar güldüren de budur.

istanbul hanımları hayatlarını bütün zevklerini oluşturan dedikoduya adamışlar; ihtiyaçsız, kendilerinden memnun, komşularına, eğlencelerine devam ederek, herkes mevsimine ve köyüne göre çayırlarda, rıhtım taşlarında, dere kenarlarında toplanıp bağdaş kurup birbirlerini çekiştirmekle yetinerek yaşıyorlar.

hiçbir yerde kadınlık bu kadar adileşmemiştir. hepsi adi.. istisnasız. en kibarından en aşağılığına kadar hepsi bir halde. en kibar ailelerin hanımefendilerine rast geliyorsunuz, ağzını açıyor, insan keyifli sözler dinleyeceğini beklerken falan bey şunu yapmış, filan hanım şunu seviyormuş gibi iğrenç rivayetler ve kıskançlıklardan başka bir şey işitemiyor.

insanlar bu kadar ahlaksızlığa, bu kadar fesada düşünce başkalarının saadetine düşman olurlar ve o saadeti yıkmak için ellerinden gelen fesatlığı yapmaktan çekinmezler.

hayatta bütün fikirleri, bütün hareketleri, bütün niyetleri, hatta bütün inançları yanlış ve zararlıdır. insan böyle yaşamaz, hayat böyle helak ve ziyan edilmez.

istanbul'un en büyük kusuru, bir kibar hayatı ve kibar halkı olmamasıdır. abdülhamit zamanında istanbul'da asalet türlü köpekliklerle zengin olmuş hırsız ailelerine mahsustu. şimdi hürriyet bunu da mahvetti. önceden zaten kibar yoktu, bugün zengin de kalmadı. eşitlik ise yalnız herkesin ahlaksızlık ve fikirsizlikte birbirine benzemesinde görülüyor.

6.02.2020

yoksulluk

jack london

sevgili karnı tok sırtı pek yumuşak insanlar, her gece sizi bekleyen beyaz çarşaflarınız ve havadar odalarınız varken, londra sokaklarında yıldırıcı bir gece geçirmenin nasıl bir eziyet olduğunu size nasıl anlatayım!

inanın, güneşin doğudan yükselmesini beklerken saatler yüz yıl gibi gelir insana. soğuktan titrerken kaslarınızın sızısından ağlayacak gibi olursunuz. yine de hâlâ dayanabildiğinize, hayatta kaldığınıza şaşarsınız. bir banka yatıp yorgun gözlerinizi kapatacak olsanız mutlaka polis gelip sizi uyandıracak ve sert bir sesle, "yürü bakalım" diyecektir.

bankta dinlenebilirsiniz, az sayıda ve birbirinden uzaktır banklar. ama dinlenmek uyumak manasına geliyorsa, yorgun bedeninizi bitimsiz caddeler boyunca sürükleyerek yürüyüp gitmek zorundasınızdır. çaresizlik içinde bir kurnazlık edip ıssız sokaklarda, karanlık geçitlerde uzanmayı deneyecek olsanız, her yerde hazır ve nazır olan polis memuru sizi aynı şekilde yerinizden kaldıracaktır. onun işi sizi kaldırmaktır. erk sahiplerinin yasası, kaldırılmanızı gerektirir.

bir sınıfın üstünlüğü için başka bir sınıfın alçalmışlığı şarttır. işçiler gettoya tıkıldıklarında, bunu izleyen alçalma kaçınılmaz hale gelir. kısa, güdük insanlar yaratılır - efendilerinin neslinden çarpıcı şekilde farklı, takatten, güçten mahrum görünen bir nesildir bu. erkeklerin bedeni, düzgün erkek bedenlerinin karikatürü gibidir. bunların kadınları, çocukları solgun ve kansızdır; gözleri çökmüş, sırtları kamburlaşmış, vücutları erken yaşta şeklini, güzelliğini kaybetmiştir.

bernard shaw'un tabiriyle, "görünüşte ülkenin kahraman ve vatanperver savunucusudur; fakat aslında günde üç öğün yemek, barınak ve giyecek için kendini ateşe atmayı kabul eden talihsiz bir adamdır."

yalnız trafalgar meydanı'nda değil, yürüyüş hattı boyunca her yerde böyleydi -güç, lüzumsuz bir güç. bir sürü adam; muhteşem, seçme adamlar; hayattaki yegâne işlevleri itaat etmek, körlemesine öldürmek, yakıp yıkmak olan insanlar. onların iyi beslenmeleri, iyi giyinmeleri, iyi silahlanmaları ve gemilerle dünyanın öteki ucuna gönderilmeleri için, londra'nın doğu yakası ve tüm ingiltere'nin "doğu yakası" ölesiye çalışıyor, çürüyüp ölüyor.

bir çin atasözü der ki, bir adam tembelce yaşarsa bir diğeri açlıktan ölürmüş. montesquieu de şöyle demiş: "çok sayıda insanın bir tek kişiye elbise dikmek için çalışması yüzünden, bunca insan elbisesiz kalıyor."

biz bilimde yol alırken, şanımız yürürken zamanda, niçin kirlensin çocuk ruhları, bulansın şehir çamuruna? kasvetli sokaklarda, gelişim felç olup kalmış; açlık ve suç yürümüş, taze kızlar sokaklara yığılmış; şurada bir efendi, yorgun biçkiciden hakkını esirgiyor; şu menfur dam altında hem yaşayanlar hem ölüler barınıyor; bir ateş ki sürünüyor hem döşemesinde evin, hem kalabalık ensest divanında, mahallesinde fakirlerin.

devlet adamları bir süredir "ingiltere, uyan artık!" diye bağrışıp duruyor. oysa "ingiltere, beslen artık!" deselerdi, daha sağduyulu bir söz etmiş olurlardı.

5.02.2020

montaigne

walter benjamin

montaigne, hakikatin anahtarının insanın kendisinde olduğuna inanıyordu. hakikate ulaşmak için, insanın dönüp kendisine bakması yeterliydi: "herkesin gözü dışarıdadır, ben gözümü içime çevirir, içimde gezdiririm. herkes önüne bakar, ben içime bakarım. benim işim gücüm kendimledir. hep kendimi seyreder, kendimi yoklar, kendimi tadarım."

"denemeler" montaigne'in hayatının kitabıydı; kırk yaşında yazmaya başladı, yazdıklarını uzun süre yayımlamadı, yayımladıktan sonra da hep aynı kitabı genişletti; hayatı boyunca hep deneme yazdı. okura şöyle sesleniyor: "kendim dışında hiçbir amaç gütmedim. kitabımın özü benim."

yazdıklarına son derece alçak gönüllü bir ad buldu: "deneme". ama bu tevazunun ardında, aslında pek de sınır tanımayan bir iddia, bir kibir yatıyordu: "her insanda insanlığın bütün halleri vardır."

montaigne, kendini anlamakla insanlığın bütün hallerini anlayabileceğini, kendisinin insanlığı anlamanın anahtarı olduğunu düşünüyordu.

senyör montaigne'den beri bütün denemeler, alçak gönüllü görünümlerinin ardında tüm hayata dair düşünceleri, insanlığın bütün hallerini açıklama iddiasını içinde taşıyor.

hayalet

william s. burroughs

onun tamamen farklı ögeler arasında ilişki kurmaya, verileri düzenlemeye yarayan bir zekası, nadir bulunan bir algılama yeteneği vardır; ama bir şeyi gerçekleştirmek için zaman, mekan ya da kişileri bulmayı, hiçbir projeyi üç boyutlu gerçekliğe aktarmayı beceremediğinden hayatın içinde bir hayalet gibi dolaşır durur.

başarılı bir iş adamı, antropolog, kaşif ya da bir suçlu olabilirdi; ama uygun koşullar nedense hep ondan uzak durdu. ya hep geç kalır ya da çok erken davranır. yetenekleri larva halinde ve belirsizdir. kadim bir soyun son üyesi ya da başka bir mekan/zaman boyutundan çıkıp gelmiş ilk canlı gibidir; her durumda, bağlamı olmayan, yersiz ve zaman dışı biri.

4.02.2020

edebiyat

cenap şahabettin

edebiyat dünyasında dikkat ettim, herkes düzeyindekini alkışlıyor. kimi alkışladığını söyle, edebi düzeyini söyleyeyim.

insan tükenir, şiir tükenmez. gökteki kimi yıldızlar gibi yerde henüz ışığı insanlara ulaşmamış şiirler vardır.

edebiyatta beğenilmenin çaresi ölmektir ya da meslektaşları korkutabilecek kadar yetenekli olmamak.

zamanımızda gerçekten kalem sahibi olmak isteyen, her yazacağı satıra karşılık bir kitap okumalıdır.

bütün çocuklar az çok şairdir. gerçek şairler de mutlaka yaşamlarının bir yanını çocuk bırakırlar.

3.02.2020

oslo, 31. august

joachim trier

babam bana bisiklete binmeyi ve yakalanmadan hız limitini aşmanın püf noktalarını öğretti. limit 50'yken 60, 90'ken 108'le gitmeyi.

annem yetişkin konuşmalarını ingilizce yapardı.

bana diş ipi kullanmayı, eşyaları ait oldukları yerlere koymayı öğretti.

ikisi de tutuculuğa karşıydı ama video oynatıcı almak için yıllarca beklediler.

ikisi de osloluydu, dolaştığımız yerlere ait anılar anlatırlardı.

babam ağır işitirdi. duymayınca uydururdu: "en iyisi hangisi sence?" yerine "kırıntı mı var çenemde?"

onlara göre zihinsel başarı sportif başarıdan daha üstündü.

özel hayatlarıyla gündeme gelmeyen ünlülere hayranlık duyarlardı: lars lillo-steenberg, kjell askildsen, trond kirkvaag.

bana, eleştirel bir okuyucu olmayı ve kendini ifade edemeyenleri küçümsemeyi öğrettiler. ama eve getirdiğim herkesi sevgiyle karşıladılar.

akşam haberlerini hiç kaçırmazlardı.

babam bir test uygulayıp gururla sanatçı bir kişiliği olduğunu söylemişti.

askerlik tecrübelerini önemseyenleri sıkıcı bulurdu.

annem uyuşturucuya hoşgörüyle yaklaşır, babam parkta mangal yapılmasına kızardı.

demokrasi en mükemmel rejim değildi ama yeterince iyiydi.

annem, "brigitte bardot, hayvanlara değil insanlara yardım etmeli." derdi.

ikisi de özel hayatıma saygılıydı. belki de çok fazla.

bana dinin zayıflık olduğunu öğrettiler. aynı fikirde miyim, bilmiyorum.

yemek pişirmeyi, ilişki kurmayı asla öğretmediler.

ama hep mutluydular. dostlukların zamanla nasıl bittiğini, insanların yabancılaşıp arkadaşların birer isim olarak kaldığını öğretmediler.

ebediyet

hüseyin rahmi gürpınar

zaman olarak ebediyete karşı yürümekte yüzyılların dakikalardan farkı yoktur.

korkulacak şey ölüm değil, belki cahilce bir sevda ile temenni edip durduğumuz ebediyettir.

hastalanan bir insan kendini tedavi ile uğraşır. niçin? bir müddet sonra yine hastalanıp ölmek için. insanları düşüncesizlikten düşüncesizliğe sevk eden şey işin sonundaki bu hiçliği terk edememekteki ahmaklıklarıdır.

hayatın mahiyetini tahlil edebilenler ölümü anlamaya en çok yaklaşmış olanlardır.

schopenhauer: insanlar dünyaya nasıl her şeyden habersiz süt emen bir çocuk olarak geliyorlarsa doğanın amacı onları bir yaşın gayesine, yaşlılığın bunama devresine, yani tamamıyla ikinci çocukluğa erdirerek yine öyle hemen habersizce öbür dünyaya göndermektir. fakat hayat o kadar çığrından çıkarılmış, kötüye kullanılmış ki, şimdiki insanların çoğu doğal ömrünün yarısına bile varmadan tekerleniyor.

bu şifa bulmaz manevi hastalıklar, kederler, ağlayışlar sonuna kadar sürecek mi? çünkü bugünkü uygarlık, övündüğü ve görkemiyle dolu olan sinesinden bu sefaletleri kovup çıkaramadı.

"dünyada rahat sadece mezardadır." (arap atasözü)

insanın hayatı için yetmiş yaşı hakikaten dünyadan ahrete bir geçit olsaydı, bu âlem çok karışırdı. kimsenin ömrünün sonunu tayin edememesinde büyük bir hikmet vardır.

mezbahaların yakınındaki çayırlarda süreksiz bir neşe içinde gafletle otlayan koyunlar gibi hayatımızın zevklerinde aptalca bir ölümsüzlük, sonsuzluk düşüncesiyle kendimizi aldatarak sahte zevkler arkasında dolaşıp duruyoruz. sonunda böyle mutlak bir karanlığa varan hayatın gösterişinden tat almak, bunca aşikâr gerçeklere karşı göz yummak.. işte insan zekâsı!..

2.02.2020

robot

ludwig von bertalanffy

zengin toplumun büyüyen ekonomisi, şu yönlendirme olmadan ayakta kalamaz: sadece insanları giderek artan ölçülerde skinner kobaylarına, robotlara, satın alan otomatlara, homeostatik olarak uyum gösteren konformistlere ve fırsatçılara dönüştürerek bu büyük toplum sürekli artan gayri safi milli hasılasıyla ilerleme gösterebilir. bir robot olarak insan kavramı, hem sanayileşmiş kitle toplumunun bir dışavurumu hem de toplumdaki güçlü bir güdü gücüdür. ticari, ekonomik, siyasi ve diğer reklam ve propagandalardaki davranış mühendisliğinin temeli budur.

1.02.2020

gördün mü

nilgün marmara



bu bahçede ölüm! ağaçlar
dolanır boğazımıza ve ürkünç
kuşlar kuyumlarımızı çalarlar
gerdanımızdan

sen gördün mü hiç ölümü
onu ben gördüm ve çok istedim
bir leke gibi -karanlık-
dünyaya getirdim ben ölümü, kendimle
kendimi istediğim kadar
çok istedim ölümü

hayat hep yüzünle seviştik
tersinin hatırı kaldı