14.06.2015
nehir
suya annemin beni doğurduğu zamanki kadar çıplak girdim. soğuk suya ilk dokunduğumda bir ürperme hissettim. sonra ürperme yerini uyanıklığa bıraktı. nehir seviyesi ne sel zamanlarındaki kadar yüksek ne de suyun en az olduğu zamanlardaki kadar alçaktı. mumları söndürdüm, odanın kapısını kilitledim ve hiçbir şey yapmadan bahçe kapısından çıktım. bir başka yangın hiç iyi olmazdı. onu konuşurken bıraktım ve dışarı çıktım. hikayesini bitirmesine izin vermedim. mezarına gidip orada durmayı düşündüm. anahtarı hiç kimsenin bulamayacağı bir yere atmayı düşündüm. sonra aksine karar verdim. anlamsız hareketler. yine de bir şeyler yapmalıyım.
şafağın ilk ışıkları parıldarken ayaklarım beni nehir kıyısına götürdü. yüzerek öfkemi dağıtacaktım. iki kıyıdaki nesneler de yarı görülebilir durumdaydı. bir görünüyor, bir kayboluyorlar, ışık ve karanlık arasında yön değiştiriyorlardı. nehir eski ve tanıdık sesiyle yankılanıyordu, hareket ediyor ama yine de sabit görüntüsünü koruyordu. nehrin yankısından ve fazla uzakta olmayan su pompasının amaçsız hareketinden çıkan sesten başka ses yoktu. kuzey kıyısına doğru yüzmeye başladım. bedenimin hareketleri yavaşlayıp nehrin gücüyle huzurlu bir ahenge kavuşana kadar yüzdüm, yüzdüm. suda hareket ettiğimi düşünmüyordum artık. kollarımın suya çarpışı, bacaklarımın hareketi, güçlükle nefes alışımın sesi, nehrin yankısı ve kıyıdaki su pompasının sesi.. yalnızca bu sesler vardı. yüzdüm, yüzdüm, kuzey kıyısına varmaya kararlıydım. amacım buydu. önümde kıyı alçalıp yükseliyordu. sesler tümden kesiliyor ve birden yükseliyordu. yavaş yavaş nehrin yankısından başka hiçbir şey duyamaz oldum. sonrası sanki çok geniş yankı yapan bir salondaymışım gibiydi. kıyı alçalıp yükseldi. nehrin yankısı söndü ve patladı. önümde bir yarım dairenin içinde şeyler gördüm. sonra görme ve körlük arasında gidip geldim. bilincim bir açık, bir kapalıydı. uyuyor muydum, uyanık mıydım? yaşıyor muydum, ölü müydüm? yine de ince, kırılgan bir bağ vardı: hedefin önümde olduğu duygusu, altında değil; bu yüzden ileri doğru gitmeliydim, dibe değil. ama bu bağ öylesine narindi ki, kopmak üzereydi ve nehir yatağında yatan güçlerin beni aşağı çektiğini hissettiğim bir noktaya geldim. kollarımda ve bacaklarımda bir uyuşma hissettim. ses genişledi, yankılar hızlandı. şimdi, birden, nereden geldiğini bilmediğim bir güçle, bedenimi suyun üstüne çıkardım. nehrin yankısını ve su pompasının sesini duydum. sağıma soluma baktım, kuzey ve güney arasında yolu yarılamıştım. devam edemiyordum, geri dönemiyordum. sırtüstü döndüm ve hareketsiz kaldım. kollarımı ve bacaklarımı beni suyun üzerinde tutmaya yetecek kadar bile hareket ettirmekte güçlük çekiyordum. nehrin yıkıcı güçlerinin beni aşağı çektiğinin ve akıntının beni eğik bir açıyla güney kıyısına sürüklediğinin bilincindeydim. bu dengeyi uzun süre koruyamayacaktım. er ya da geç nehrin güçleri beni derinliklere doğru çekeceklerdi.
ölüm ve yaşam arası bir durumda kuzeye doğru giden kum kekliklerinin toplanmasını gördüm. yazda mıyız kışta mı? öylesine mi uçuyorlar yoksa göçüyorlar mı? kendimi nehrin yıkıcı güçlerine sunduğumu hissettim. bacaklarımın, bedenimin geri kalanını dibe çektiğini hissettim. bir an, ne kadar kısa ya da uzun olduğunu bilmiyorum, nehrin yankısı korkunç yüksek bir uğultuya dönüştü ve tam olarak aynı anda şimşek çakması gibi parlak bir aydınlık kapladı etrafı. sonra, belirsiz bir süre boyunca sessizlik ve karanlık hüküm sürdü. ardından gökyüzünün hareket ettiğinin ve yaklaştığının farkına vardım, kıyı yükseliyor ve alçalıyordu. birden korkunç bir sigara içme arzusu duydum. yalnızca bir arzu da değildi, açlıktı, susuzluktu. ve o anda kabustan uyandım.
gökyüzü yerine oturdu, kıyı da öyle. ve pompanın sesini duydum. bedenimdeki suyun soğukluğunun farkına vardım. sonra zihnim berraklaştı, nehirle olan ilişkim yerli yerine oturdu. suyun üzerinde duruyorsam da onun parçası değildim. şu an ölürsem tıpkı doğduğum gibi ölmüş olacağım, bunda iradi bir tasarrufum olmayacak diye düşündüm.
bütün yaşamım boyunca seçim yapmadım, karar vermedim. şimdi bir karar veriyorum. hayatı seçiyorum. yaşamalıyım; çünkü mümkün olan en uzun süre birlikte kalmak istediğim birkaç kişi ve yerine getirmem gereken sorumluluklarım var. hayatın bir anlamı olup olmaması beni ilgilendirmiyor. eğer affedemiyorsam unutmayı denemeliyim. güçle ve marifetle yaşamalıyım. ellerimi ve ayaklarımı hareket ettirdim, sertçe ve güçlükle. ta ki bedenimin üst kısmı suyun üstüne çıkana kadar. sahnedeki bir komedi oyuncusu gibi, geriye kalan tüm gücümle bağırdım: "imdaaat! imdaaaat!"
seviyordum sizi
12.06.2015
öngörü

umberto eco: zaman zaman, bazı şaheserleri geri çevirecek kadar kafasız olabildiklerini gösterdikleri olmuştur. gerçekten de, kara cehalet tarihinin bir başka bölümüdür bu.
"anlayışı biraz kıt olabilirim ama, birinin, bir türlü uyuyamadan yatağında dönüp durmasını anlatmaya neden 30 sayfa ayırmak gerektiğini anlayamıyorum." proust'un kayıp zamanın izinde'si üzerine verilen ilk okuma raporundan bu sözler.
moby dick'e dair: "böyle bir kitabın genç okurun ilgisini çekme ihtimali çok az."
madame bovary'yle ilgili olarak flaubert'e: "beyefendi, romanınız iyi tasvir edilmiş ama onu tamamen fuzuli bir yığın ayrıntıya boğmuşsunuz."
emily dickinson'a: "kafiyelerinizin hepsi yanlış."
"claudine okulda" ile ilgili olarak colette'e: "korkarım, 10 adetten fazla satmaz."
hayvan çiftliği hakkında george orwell'e: "abd'de hayvanlarla ilgili bir hikaye satmanın imkanı yok."
anne frank'in hatıra defteri için: "bu çocuğun, kitabının tuhaf bir nesneden başka bir şey olamayacağına dair en ufak bir fikri yok galiba."
ancak yalnızca yayıncılar değil, hollywood yapımcıları da var. işte size, 1928'de fred astaire'in ilk performansıyla ilgili olarak bir yetenek avcısının vardığı hüküm: "oynamayı bilmiyor, şarkı söylemeyi bilmiyor, kel, dans alanında da pek az temel bilgisi var."
clark gable hakkında: "böyle kulakları olan birinden ne olur ki?"
erdem
balzac
ben âşığımı rakibemin yatağı yerine bir çukurun dibinde görmek isterim.
zaman çılgınlıklarımızı sorgulayabilir ama mutluluk bizi hoş görecektir.
hastalıktan ölmek yerine, son nefesimi aşk yaparken vermeyi yeğlerim.
tanrı'nın yarattığı insan türüne büyük bir saygı duyduğum söylenemez. bana milyonlar verseniz hepsini harcarım. gelecek için bir kuruşunu saklamak aklımdan bile geçmez.
yüreğim yalnızca hayattan zevk almak ve saltanat sürmek için çarpar.
toplum yaptıklarımı onaylayıp sefih yaşamımı sürdürmem için kaynak sağlamıyor mu? yüce tanrı neden bana her sabah, akşam harcayacağım parayı gönderiyor? bizim için neden düşkünler yurtları inşa ediyorsunuz? bizi yaralayanı ya da canımızı sıkanı seçmemiz için iyiyle kötünün arasına yerleştirmediğine göre; eğlencenin, sefahatin yer almadığı bir yaşam sürmem ahmaklıktan başka ne olabilir ki?
kendi dertlerime ağlamak yerine, onların sıkıntılarına gülmeyi yeğlerim.
cebimizdeki altın sayesinde, çevremizde her zaman için kendimizi huzurlu hissetmemizi sağlayacak duyguları yaratabiliriz.
erdem! onu çirkinlere ve kamburlara bırakıyoruz. zavallılar, o olmasaydı başka neye sığınacaklardı?
tüm hayatını nefret ettiğin birine adamak, sonunda seni terk edip giden çocuklar yetiştirmek, yüreğinizi parçaladıklarında, onlara, "teşekkürler!" demek; işte kadınlardan beklediğiniz erdemler bunlar. dahası özverisini mükafatlandırmak, onu daha fazla kullanabilmek için ona daha büyük acılar çektiriyorsunuz, karşı koyarsa, onu tehdit ediyorsunuz. mümkün olduğunca özgür yaşamak ve hoşlandığın kişiyi sevmek ve genç ölmek, işte benim için mutlu bir yaşamın anlamı bu!
mutluluklarımı acılara karıştırmak yerine hayatımı iki kısma ayıracağım: mutlu ve keyifli olacağım bir gençlik ve henüz öngöremediğim ama bunların bedelini kabulleneceğim bir yaşlılık.
11.06.2015
panik atak

ağlayan dağ susan nehir

dünyadaki hiçbir sistem çingeneleri içine alacak kadar ikiyüzlülükten kurtulmuş değildir.
ateşi diri tutmak kadına düşer.
pek çok şey gibi dostluk da, kelimenin gerçeklikle inatlaşırcasına taşımaya devam ettiği anlam sayesinde yaşar.
gönlümüz kayıp bir ziynettir. onu bizden çalanın cebinde parlar durur, kimsecikler görmeden. bir kere kaptırdık mı, geri alana kadar kim çaldıysa onun olur.
tuhaftır, masallara çocuk kalmak için değil büyümek için ihtiyaç duyarız. her çocuk masalda, gerçek dünyayla aynı etten ve kemikten bir şey gizli olduğunu hisseder. bilir ki gerçeği kavranabilir kılan her neyse, görünmez olanın evreninde soluk alıp vermekte.
perileri tutsak etmenin yolu, elbiselerini saklamaktır. mucizenin yaratıklarını özgürlüğe masallar kavuşturur.
eşyaların hayatımızdaki yeri kullanım değerlerinin çok üstündedir.
duymak istediğimizi duyar, görmek istediğimizi görürüz.
heyhat, bazen avcumuzda tuttuğumuzu sandığımız bir hikaye bizi fena halde yanıltır. gizlenmemiş olsa bile, o güne kadar dikkat çekmemiş, hatta merak edilmemiş bir olay, diğerlerini gölgede bırakıp geçersizleştirerek ortaya çıkıverir. kurduğunuz öykü, kahramanlarınıza ölçüp biçtiğiniz hayatlar anlamsızdır artık. hikayedeki hayatlara hükmetmek anlatıcısının elindeymiş gibi görünse de, aslında bu, zorlu mücadelelerin sonucuna bağlıdır; gerçek, kurgu, ölü ya da canlı, kendi hikayelerine karışan, onu ele geçirmeye çalışan kişilerle anlatıcılar arasında.
çingeneler için yalnız kalmak ölümden bile korkuludur.
zulmün belleği yoktur, defteri vardır; özenle tutulmuş bir defter. zulmün belleği yoktur, müzesi vardır: eski geniş binalar, kapıda anmalık eşya dükkanları. gettoların, hücrelerin, fırınların içinde sarsılıp uyanan, anmalıkta sakinleşip durulur, zaman ehlileşir, anlam parçalanır, vicdan susar, bellek uyuşur.
yol yorgunudur çingeneler; yerleşikliğin imkansız olduğunu bilir, yerleşik hayatı kekeleyerek yaşarlar.
yalnızca inanmak istediğimiz öykülere inanabiliriz.
10.06.2015
diktatör

diktatörlerin dost sahibi olmak gibi lüksleri yoktur. evlenip aile kursalar da, özgüvenlerini yakınlarının gerçek sevgisiyle sağlamaktansa, bilinmeyen bir çoğunluğun takdirine dayandırmayı tercih ederler. bu gibi liderlerin paranoyaya varan derecede kuşkucu olmaları şaşırtıcı değildir. onlara göre, kitle dönektir ve kolayca etki altına alınabilir.
sadece propaganda ve popüler beğeniye bel bağlayan diktatörler, tüm siyasi liderler gibi muhalif olaylardan huzursuz olurlar. diktatör, ülke zor bir duruma düştüğünde bile, hükmetmeye devam etmek istiyorsa, hiçbir rakibinin yerini alma şansı olmayacağından ve kontrolün hala elinde olduğundan emin olmalıdır.
diktatörlerin sahip oldukları kontrolü ellerinde tutabilmeleri için, diktatörlük rejimlerinin tipik bir özelliği olan ispiyonculara, gizli polislere ve casuslara ihtiyacı vardır. ortada hiçbir neden yokken, sadece diktatörün aleyhine tehdit olarak algılandığı için sürülmüş, hapse atılmış, işkence görmüş ve öldürülmüş sayısız insan vardır. bundan da öte, hiyerarşide üst noktalarda olanların, diktatör tarafından tehdit olarak algılanma olasılıkları daha da yüksektir.
çelişkili olarak, liderlerin kriz dönemlerinde öğüt ve destek için sırtını dayayacağı "dostlar" ve müttefikler, genellikle paranoyak diktatörler için en büyük tehdidi oluşturur. hitler'in, 1934'te ernest röhm'ü ve stormtrooper'daki teğmenlerini ortadan kaldırması bunun tipik bir örneğidir. münih'te daha en başından beri kendisini destekleyen röhm'e hitler'in çok şey borçlu olması, onu tehdit olarak algılanmaktan kurtaramamıştır. hem stalin hem de mao tse-tung en yakın dostlarını hiç tereddüt etmeden gözden çıkarmışlardır.
şibumi

şiddet her zaman, yaşamak için verilen bir mücadeledir.
insanın kişiliği hiçbir davranışında, go oynayışındaki kadar belli olmaz. filozoflar ve savaşçılar için go ne ise, muhasebeciler ve tüccarlar için de satranç odur. go ile satrancın farkı, felsefeyle muhasebe defteri tutmanın farkıdır.
rastlantı dediğimiz şey kaderin bir numaralı silahıdır.
çağlar boyunca çeşitli kültürlerde pek az şanslı kişi sükunete ve doğayla birleşme düzeyine çabalamadan ulaşabilmiştir. bilge insanlar bunu elde edebilmek için disipline ve meditasyona yönelirler. aptallar ise aynı noktaya ilaçlar alarak varmaya çalışırlar.
öğütler ancak öğüt verene yararlıdır.
deneyim sahibi kişiler her zaman garip sürprizlerin kaderin en belirgin niteliği olduğunu söylerler.
diplomasideki temel fonksiyon, söylenen şeyin anlamını gizlemektir.
şibumi; içine kapalı, gösterişsiz güzellikler için kullanılan japonca bir sözcüktür.
aptal bir dost, akıllı bir düşmandan daha tehlikelidir.
sathi insanların yaraları kolay sağalır. bir yastığa ne kadar yumruk atsan onu çürütemezsin.
işin doğru yapılmasını istiyorsan en meşgul adama yaptır.
insan, hayatının son anlarına yaklaşınca kendi kişisel farsı içindeki önemsiz karakterleri düşünmeye fazla vakit ayırmıyor. işin en acı yanı da, insanın kendi biyografisi dışındaki her biyografide, önemsiz bir karakter olduğunu fark etmesidir.
her saat yaralar, sonuncusu öldürür.
9.06.2015
ölüdoğa

birdenbire başlıyor: yağmur, yağmur sonrası, yağmur sonrası kokusu. gölgemizi sürdürüyoruz gece boyu; başımızı kaldırsak o unutulmaz gök, umulmaz, ölümlü toprak eğsek başımızı, kanayan göğsünden.
uzaktan yangın sandığımız bir serinlik vuruyor topal bir çocuğa olanca yanlışlığı ile bakan yüzümüze: toplanıyoruz bir anda, aynaları gizlemeye gözlerimizin kuytu irisinde, toplanıyoruz ve birdenbire başlıyor: sessizlik, ışık ve havalanıyor çözümlenmez kuşu içimizin.
duruyor okunaksız sözlüklerde arıyoruz adını, genliği artan sesini, boşluğu yırtan ve vurgulanan silik duyularımızda; bilinmedik bir harfi ya da soluk bir heceyi tanımlayarak katılan bütün sustuklarımıza.
ağaçlar tanıyoruz, sanrılar ve geceler, karanlıktan sökülüp gelen, sağanağın ürkütücü yeşili beslediği güzden güç alarak gölü kuşatan. birdenbire oluyor her şey: yürürlükten kalkmış acı silkiniyor usun zincirinden ve havalanıyor çözümlenmez içimizin kuşu, yağmura doğru, çarparak havayı yüzümüzde açılan çiçeğine yaranın.
8.06.2015
spartaküs

düşünemeyen hayvandan düşünen hayvan daha iyidir.
insanlar hiçbir zaman oldukları gibi görünmezler. işte bunu anladığınız anda bir insanı tanımaya başladınız demektir.
insanoğlunda, kendi yarattığını daima ilk olarak kabul eden bir karakter vardır.
cehennem, hayatın en gerekli ve basit gereksinimlerinin korkunç bir zorlukla temin edilmeye çalışıldığı yerdir.
insanları hayvanlaştırmazsanız oturup melekleri hayal etmezler.
bütün insanların, hatta en fakir ve çirkinlerinin bile kendilerine mahsus aşk, sevgi, öpücük, neşe, oyun ve şarkıları vardır; ama yine de hepsi ölmekten korkar. hayatın artık hiçbir anlamı kalmadığı zamanlarda bile ona sıkı sıkı sarılırlar. yalnız, yuvalarından uzak oldukları, vatanlarına dönmek ümidini tamamen kaybettikleri anda bile hayatı severler. bütün acılarıyla, zulümler ve alçaklıklar içinde bile hayatın bir değeri vardır.
korku ve aşk hiçbir zaman bir arada olmaz.
düşünce filozofun arkadaşı, kölenin ise düşmanıdır.
biz diyoruz ki, onlardan, çürümüş senato'dan, roma'dan bıktık. kanımızı, kemiklerimizi sıkarak elde ettikleri servetten, ihtişamdan bıktık. efendilerin kırbaçlarının şarkısından bıktık. asil romalıların bildiği tek şarkı bu. fakat artık bu şarkıyı dinlemek istemiyoruz. sulh sükun içinde, birbirimizle kardeşçe yaşamalıyız.
iyi yemek dünyanın en iyi ilacıdır.
hayatın bir köleye bile tanıdığı iyilikler vardır. bir köle de hür insanlar gibi öleceği zamanı bilmez.
hayat, hayatın karşılığıdır.
adalet; kuvvetlinin, canı istediği zaman kullanabileceği bir alettir. ahlak tıpkı tanrılar gibi zayıfların yarattığı bir hayaldir.
köleleri yenmekte şanlı bir taraf yoktur.
aşk; sevişenlerin gözlerinden, yürüyüşlerinden, konuşmalarından, birbirine düğümlenen parmaklardan okunur.
bir zaman gelir ki, insan verdiği kararları yerine getirmek zorunda kalır.
gün ışığı insanın korkularını, endişelerini dağıtır. fakat gün ışığını herkes aynı memnuniyetle karşılamaz. mahpus, kendisini saran, ısıtan ve rahatlatan geceyi sever.
eğer savaşta yaşamak istiyorsan asla kuvvetlerini parçalama. eğer çarpışacaksan hücuma geçmeyi bil. yok hücuma geçmeyeceksen muharebeden kaçın. harp edeceğin zamanı, yeri kendin seç, kararı asla düşmanına bırakma. sakın kuvvetlerinin düşman tarafından çevrilmesine izin verme. düşmanının en zayıf olduğu yerden hücum et.
bir köle her zaman bir köledir.
insanlar iki noktada pek yetenekli olduklarına emindirler: kitap yazma ve bir orduya kumanda etme. gerçekten de insanı hayrette bırakacak kadar çok aptal bu iki işe kendilerini verirler.
hiç kimseye güvenme, asla hayal kırıklığına düşmezsin.
mister pickwick'in serüvenleri

büyük dehanın hayatta yüce bir doruğa çıkardığı her erkeğin, genel karakteriyle bağdaşmazlığından ötürü büsbütün göze batan kimi küçük zaafları olur çoğu kez.
kanayan bir kalple gülümsemek kolay değildir.
insanlar güneşi bütün ihtişamıyla görebilmek için erken kalkmalılar; zira parlaklığının bütün gün sürdüğü çok enderdir.
zaman olur, cehalet saadettir.
henry fielding: erkek ateş, kadın kavdır; şeytan onları tutuşturur.
ruhumuzda yanan ateş, dünyevi sıkıntıların ve dertlerin ağır yükünü taşıyan bir hamal düğümüdür; ateş söndüğü an o yük artık taşınamayacak kadar ağırlaşır, altında çökeriz.
"her mermiye konaklayacağı bir yer bulunur."
umutsuzluk, felaketin ilk zalim saldırısına nadiren eşlik eder. sınanmamış arkadaşlıklara hala güvenir insan; mutlu günlerinde dostların ihtiyaç duyulmazken bol keseden sundukları hizmetleri hatırlar; mutlu tecrübesizliğinden ötürü henüz umudunu yitirmemiştir ve ilk şokun altında ne kadar eğilse de hayal kırıklığı ve ihmallerin samyeli altında boynu bükülene kadar o umut, yüreğinde kısa bir süre yeniden canlanır.
yanlış adama gülmek her zaman tehlikelidir.
yoksulların kayıplarından sakin sakin söz açıp bunun ölen kişi için acı çekmekten mutlu bir kurtuluş, geride kalan içinse tanrı'nın merhameti sayesinde masraftan tasarruf olduğunu söyleyenler hiç bilmezler bu kayıpların ne denli dayanılmaz acılara malolduğunu.
sahnede ışık ve müzik neyse hayatta şiir odur.
bütün gözler buz gibi bakışlarla başka yöne çevriliyken sevgi ve şefkat yüklü sessiz bir bakış -herkes bizi yüzüstü bıraktığı sırada tek bir kişinin duygudaşlığına, sevgisine mazhar olduğumuzu bilmemiz- en derin elem kuyusunda hiçbir servetin satın alamayacağı, hiçbir iktidarın başedemeyeceği bir tutamaktır, bir destek, bir tesellidir.
yeryüzünde bütün saray adamlarının adetidir: kralın tekmelediğini sen de tekmeleyeceksin, kucakladığını kucaklayacaksın.
avukatlar iki tür kötü tanık vardır derler: isteksiz bir tanıkla fazla istekli bir tanık.
herkes kendi hesabına içerken çok iyi arkadaşlık ederiz; ama başkası uğruna kendine zarar vermeye hiçbirimiz yokuzdur, hiçbir zaman.
gariptir benim hayatım. bir acayip hikayedir. olağanüstü değilse de bambaşkadır.
yalnızlığı denemek
7.06.2015
person of interest
kötü adam olmaya çalışmaktaki en büyük sorun, her zaman senden de kötü birisinin olmasıdır.
önceden öngörülebilir hareketlerimiz varsa, o zaman çok zayıf oluruz.
yeterli zaman verilirse her sisteme bir şekilde girilebilir.
bilmek her zaman en iyisi değildir.
bir kavgayı kaybetmenin en kolay yolu, düşmanını tanımadan hareket etmektir.
ne aradığınıza dikkat edin; yoksa aradığınızı gerçekten bulursunuz.
başımıza gelecekleri seçemeyiz; yalnızca zamanı geldiğinde nasıl davranabileceğimizi seçebiliriz.
üstlere tırmandıkça iyilerle kötüleri ayırt etmen zorlaşır.
en zeki adamlar hakkında öğrendiğim bir şey varsa o da uçkurlarına sahip çıkamamalarıdır.
katillerin %40'ı romantik ilişkilerden çıkanlardan oluşur.
polisler yalnızca görmek istediklerini görürler.
birinin suçluluk duygusunu iyileştiremezsin.
birinin hayatını aldığında kendinden bir parçayı yitiriyorsun. tamamını değil; sadece en önemli olanını.
sorduğunuz hiçbir soru masum değildir.
insanlar nerede saklar biliyor musun? görünenin arkasında.
bazı insanlar kaybedilmeyecek kadar değerlidir.
takip edilen kadınların %76'sı sonradan öldürülmüştür.
6.06.2015
hazine

hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. eşitlik özgürlük ister.
örselersiniz ama gülü karanfile benzetemezsiniz. kimse kimseyi kendine benzetecek kadar üstün değildir.
sevmek, insanın en büyük acısıdır.
hemen her çağda üç değişmez konuğu olmuştur şiirin: sular, çocuklar ve akşamlar. üçü de düş kırığı bir acının izinde girmiştir şiire; üçü de aydınlık sevince gebe.
dünyayı hafife almak kendi ağırlığını; şiiri hafife almak sözün ağırlığını bilmemektir.
ekonomik, sosyal, siyasal ya da askeri mücadelelerin en acımasız dönemlerinde bile sanat, tüm olanaklarıyla direnenlerin en büyük güç kaynağı olmuştur. kim ki mücadelesinde sanatı gözardı ediyor; tarih bilinci de yoktur. ve o kimse değiştirmek için yola çıktığı gerçekliğe çoktan yenilmiştir. ve onun bildiği yanıldığıdır; ömrü, yaşamı kadardır.
bugün yeryüzündeki toplam işgücünün üçte ikisini kadınlar oluşturuyor. dünyanın toplam gıdasının yüzde ellisini, afrika'nın toplam gıdasının yüzde seksenini kadınlar üretiyor. buna karşılık; kadınların geliri toplam gelirin onda biri. kadınlar, yeryüzündeki toplam malvarlıklarının yüzde birine sahipler. (bm raporundan)
çocukluk, özgür algısı, aklı ve diliyle yaratıcılığın en büyük hazinesidir. hangi ihtiyarlık çağlarını yaşarsa yaşasın, insan yaratıcılığının ana yurdudur.
çeviri, içine konulduğu kabı kırarak suyu bir başka yere, bir başka kaba taşımaya çalışmaktır.
felsefenin çağrısı

metafizikçilerin sorularını sormadaki tutku, bu soruların içtenliğinden kuşkuyu gülünç kılar. ne var ki, sormadaki içtenlik soruların, kendisindeki isteğe uygun bir nitelikte yanıtlanmasını sağlamaz her zaman.
filozof kendi kendine soru soran kişidir.
ne zaman, nerde felsefe yapılırsa yapılsın, ortaya konan bölük pörçük bir başarıdır. çünkü araştırdığı konular "sınırlıdır"; her şeyi bilmek istemez felsefe. konusuna hep yeni yeni açılardan sokulmayı dener. bu bakımdan felsefeye özgü çalışma biçimi "bütüncü" değil "parçacıdır." incelediğini iyice çerçevelenmiş tablolar halinde sunmaktan çok, yer yer ayrıntılarıyla tanıtmak felsefenin amacına uygun düşer. ortalamalar, genellemeler, acele sonuçlamalar, ille de kuşatıcı, yusyuvarlak açıklamalar felsefenin bilme titizliğiyle bağdaşamaz.
bilimler dünyayı açıklama denemeleridir.
filozofluk, bir bakıma, haritacılığa benzetilebilir. haritacı bir dünya, bir evren bölgesinin düzenin binbir işlemle nasıl pafta pafta betimlemede yakalayıp yansıtmaya çalışırsa, filozof da kavramların işleyişini kesit kesit inceler; bu işleyişin betimlemeye dayanarak parça parça bir haritasını çıkarmaya uğraşır. filozof özde betimleyicidir. filozofça açıklamalar betimlemelerle temellenir. kavramları betimlemelere dayanmayan bir felsefe ne yaparsa yapsın kavramları bilmeyi ummamalıdır. felsefe betimlemelerle başlar, betimlemelerle gelişir. felsefedeki yenilenmeler, çokça yeni betimlemelerdir. felsefe ustaları her şeyden önce betimleme ustalarıdır.
felsefenin tarihi, yanıtsız soruların tarihidir.
felsefenin gereği konuşmasındadır insanın. insan konuşmadan yaşayamaz; dil ile varoluruz biz. yaşamımızın çeşitli kesitlerinde, örneğin günlük işlerimizde varlığımızı ayakta tutan, dildir. hangi yaşama ve bilme alanımıza ilişkin olursa olsun, dil yapıtları dilin, dil olarak kendi kuruluşundan ötürü üzerinde durmamızı gerektirir. söylediğimizi hemen her zaman, söylememiz, söyleyişimiz bakımından incelemek; dile getirdiğimiz "şey" için değil, dile getirişimiz için incelemek; yani bu bilmeceyi tek tek bilimler ile eyleme ilişkin kaygıların ötesindeki bir kaygıyla yürütmek zorundayız. işte felsefe bu zoru yüklenmenin ürünüdür.
sözlerimizi ve söz düzenlerimizi, özellikle evrene ışık tutmaya çalıştığımız kilit kavramları, bu kavramlardaki binbir anlam menevişiyle bilmek -işte felsefenin yerine getirmeye çağırdığı ödev bu. bu ödev, hep süregeldiği gibi, gelecekte de insanların karşısına çıkacaktır; bu atlanamayan bir ödevdir. insan bilmem hangi içgüdüsünden ötürü değil, konuştuğu için felsefe yapacaktır hep.
felsefe, insan olmaya ilişkin bir başarıdır.
sürgün ve krallık

kim her zaman yalnız uyuyabilir? yalnızca birkaç adam yapar bunu; iç çağrının ya da mutsuzluğun ötekilerden kopardığı ve artık her gece ölümle aynı yatakta yatan adamlar.
aşk kindar da olsa asık suratlı olmaz.
tanrı çölde konuşmaz.
gerçek dört köşeli, ağır, yoğundur, ayrım götürmez; iyilik bir düş, hep ertelenen ve tüketici bir çabayla sürdürülen bir tasarı, hiçbir zaman erişilemeyen bir sınırdır, krallığı olanaksızdır. yalnızca kötülük kendi sınırlarına dek gidebilir ve kesinlikle hüküm sürebilir. doğru kişiler yoktur, amansız gerçeğin hüküm sürmesini sağlayan kötü efendiler vardır yalnızca.
doğada olduğu gibi sanatta da hiçbir şey kaybolmaz.
tarih, kitabın ne kadar az okunursa o kadar çok satıldığını gösteriyor.
zehir
5.06.2015
tutsak
özgür birini alın.
erkenden, tercihen konuşmadan ya da hareket etmeden önce, evcilleştirin.
aşırı ölçüde toplumsallaştırın.
vahşi doğası için kıtlık koşulları yaratın.
başkalarının acılarından ve özgürlüklerinden tecrit edin; öyle ki, hayatını hiçbir şeyle karşılaştıramasın.
tek bir bakış açısı öğretin.
ihtiyaç -ya da kuraklık ya da soğuk- içinde bırakın, herkes görsün ama ona bir şey demesin.
doğal bedeninden koparın, böylece bu varlıkla ilişkisini önleyin.
daha önce onu reddeden -hem heyecan verici hem de tehlikeli- şeyleri topyekün imha edebileceği bir ortama salın.
kendileri de aç olan ve onu ölçüsüz olmaya teşvik eden arkadaşlar verin.
zedelenmiş ihtiyat ve korunma içgüdüleri onarılmadan kalsın.
aşırılıklarından -yetersiz besin, çok fazla besin, ilaçlar, yetersiz uyku, çok fazla uyku vb.- ötürü, ölüme istilasını yakınlarına kadar sürdürmesi için izin verin.
"iyi insan" personasını yenilemeye uğraşsın ve başarsın; ama sadece ara sıra.
sonra da ve son olarak, kendi başlarına ya da kötüye kullanıldıkları için öldürücü olan -alkol, seks, öfke, uyum, güç vb.- psikolojik ya da fizyolojik olarak bağımlılık yaratan aşırılıklara çılgınca yeniden kapılsın.
işte tutsak düşmüştür. süreci tersine çevirin, özgür olmayı öğrenecektir. içgüdülerini onarın, yeniden güçlenecektir.
yaşamak hatırlamaktır

laurence olivier: marilyn monroe profesyonel bir amatördü.
yokluktan var etmeyi becerebilen musa'ların sokağıdır yeşilçam. boyuna mucizeler yaratır. bana sorarsanız, dünyanın sekizinci harikası olmasa bile, ilk yirmiye mutlaka girer. dostlukların en hasını, düşmanlıkların en amansızını orada bulabilirsiniz. oturup kierkegaard'dan söz edebileceğiniz kişiler de vardır yeşilçam'da, yahya kemal deyince boş gözlerle yüzünüze bakanlar da. kimi çalışkandır, boyuna üretir; kimi kahvede çanak oynarken gökten zembille proje ve devlet yardımı inmesini bekler.
selmi ağabey'le (andak) eşi boşanmak için mahkemeye başvurmuşlar. yargıç, eşine, "kocanızla altı aydır konuşmuyormuşsunuz." demiş. "ne yapayım" demiş eşi, "sözünü kesmek istemiyorum."
ara güler: fotoğraf, makineyle değil, beyinle, yürekle çekilir. en güzel daktilo benim olsa, en iyi romanları ben mi yazarım?"
frank capra: filmcilikte kurallar yoktur, günahlar vardır sadece. en büyük günah da sıkıcılıktır.
4.06.2015
ağlama kalbim
2.06.2015
adını unutan adam

eğer denizdeysen, hava da bozuksa, kıyıya değil, açık denize doğru açılmak daha güvenlidir. kıyıya çok yanaşırsan dalgalar seni kayalara atar, parçalar. hava yatışıncaya kadar açıkta beklemek daha iyidir.
hayat, direnmek ve unutmamaktır.
"eğer" ile "evet" arasındaki yol oldukça kısadır.
gariptir; ama çoğu erkeğin kadınlar konusunda başarılı olmasının sırrı, sanıldığının aksine güçlü değil, güçsüz olmalarında gizlidir.
insanlar kendilerine karşı güvenlerini artıran başarılara aşık oluyorlar.
kadın dizi, görünenle görünmeyenin, bilinenle bilinmeyenin, olağanla olağanüstünün ayrımı ve sınırıdır. gizdir, isteklerin düğüm noktasıdır. diz, zevke varan uzun yolun ilk ve son dönemecidir.
savaşlar romantizm ve romantikler olmadan kazanılmaz.
insanların sahip oldukları için sorumlu tutulmaları gereken asıl şey cesaretleridir. insan korkusuzluğundan da korkaklığı kadar sorumludur.
gerçek hayat, yaşamak istediğimizle yaşadığımızın arasında kalandır, diyen yanılıyor. gerçek hayat, köpeklerle aramızda giderek kısalan uzaklık ve biz onun sonuna doğru koşuyoruz.
ölüm denilen şey nedir; unutmak mı, yoksa unutulmak mı?
1.06.2015
eternal sunshine of the spotless mind

kumu fazla abartıyorlar. altı üstü küçücük taşlar işte.
neden bana azıcık ilgi gösteren her kadına aşık oluyorum?
ben hep hayatımı tam olarak yaşayamadığımı düşünüp kaygılanırım. her imkanı değerlendirmek isterim, hiçbir an'ı boşa harcamak istemem.
her hatıramızın duygusal bir özü vardır. ve o özü yok ettiğinizde hatıra bozulmaya başlar.
bir kızın beni çekici bulması garip mi?
sürekli konuşmak iletişim kurmak demek değildir.
19 kasım 2003. yine kangs'de yemek yiyoruz. biz de o restoranlarda acıdığımız çiftlerden miyiz? yemek yiyen ölüler miyiz? insanların hakkında böyle düşündüğü çiftlerden olma fikrine katlanamıyorum.
bir bebeğe baktığında o kadar saf, özgür ve temizdir ki. büyüklerse böyle, bir üzüntü ve korku yığını oluyorlar.
bence insanlar çocukların ne kadar yalnız olduğunu anlamıyorlar. sanki hiçbir önemin yokmuş gibi.
sanki onu değiştirebilirsem ben de değişecekmişim gibi.
kaçabilirsin ama saklanamazsın.
ne mutludur
suçsuz bakirenin dostları
unutulan dünyadan
dünya unuturken
lekesiz zihnin sonsuz ışığını
her dua kabul olunmuş
ve her istek bırakılmış (alexander pope)
bak, sana başından söyleyeyim, ben iyi bakım gerektiririm. evlilik ya da her neyse. onun etrafında gezinemem. benimle olmak istiyorsan, benimle olursun. birçok erkek benim bir kavram olduğumu veya onları bütünlediğimi ya da onlara yaşadıklarını hissettireceğimi düşünürler. ama ben huzur arayan kafası karışık bir kızım.
bence clementine'ın aslında baştan çıkaran yönü, kişiliğinin sizi sıradanlıktan kurtaracakmış gibi görünüyor olması. sizi heyecanlı şeylerin olacağı bir dünyaya götürecek bir meteor gibi. ama aslında öğrendiğiniz şey bunun süslenmiş bir oyun olduğu. bariz bir şekilde göze batan. ama ayrıca baştan çıkaran.
tamamen bir yabancı olduğunu fark edene kadar birisiyle zaman geçirmek ne kadar da acı.