11.08.2014

eğer

rudyard kipling


eğer herkes çıldırmış seni suçlarken
sen başını dik tutabilirsen
eğer herkes senden kuşkulanırken
sen kendine güvenebilirsen
ama bu kuşkulara da hoşgörülü davranırsan
eğer bekleyebilir ve beklemekten bıkmazsan
veya hakkında yalan söylenirken
sen yalan söylemezsen
ya da senden nefret edilirken
sen nefret etmezsen
ve yine de insanlara tepeden bakmaz
çokbilmişlik taslamazsan

eğer düş kurabilir
ve düşlerinin tutsağı olmazsan
eğer düşünebilir
ve düşünceleri ihtirasın haline getirmezsen

eğer hem zaferi hem de felaketi göğüsleyebilir
ve bu iki sahtekara da eşit davranabilirsen

eğer söylediğin gerçeklerin
üçkağıtçılar tarafından
aptalları tuzağa düşürmek için çarpıtıldığını
duymaya dayanabilirsen
ya da yaşamını adadığın eserler yıkıldığında
işe koyulup yıpranmış araç gereçlerinle
onları yeniden yaratabilirsen

bütün kazanımlarını bir yere toplasan
ve hepsini bir yazı turayla riske atabilsen
ve kaybettiğinde yeniden baştan başlayabilsen
ve kayıpların hakkında tek bir söz etmesen
eğer yüreğini, beynini ve kaslarını
bütün yıpranmışlıklarından sonra bile
yeniden dönüş için zoryalabiliyorsan
ve içinde, onlara "dayan" diyen
iradenden başka hiçbir şey kalmamışken
dayanabiliyorsan

eğer erdemlerini koruyarak kalabalıklarla konuşabiliyorsan
ya da insanlığını unutmadan krallarla birlikte yürüyebiliyorsan
eğer ne düşmanların ne de sevgili dostların seni incitebiliyorsa
eğer herkes sana güvenebiliyor ama yapamayacağın şeyleri beklemiyorsa
eğer sen acımasızca geçen her dakikanın her saniyesini
bir uzun mesafe koşucusu gibi hakkını vererek yaşayabiliyorsan
işte o zaman dünya ve içindeki her şey senindir
ve daha da önemlisi
sen artık adam olmuşsundur oğlum

10.08.2014

kızılkuğu

hasan hüseyin korkmazgil


benim güzel cehennemim
göçmen dünyalılığım
ekmeğim suyum tuzum
ateşim
kızılkuğum
gelecek şimdi çıkıp
dayanılmaz bir erkekten bir çocuk gibi
gelecek çıkıp şimdi
gelecek ve gösterecek gözlerimize
yaşanmamış yanlarını o güzelliğin

8.08.2014

kafes

mine söğüt

insan kim olduğunu düşünmeye başladığı anda başkalaşır. kendi gibi olanlarla olmayanlar arasında savaşlar çıkarır. ait olduğu ya da olmadığı kimliklerden silahlar yapar. dağları uçurur, ormanları yakar. dünya bir gün aniden dönmeyi durdurursa, müsebbibi bu soru olacaktır. ya da bu soruya verilen bir cevap. münasebetsiz bir cevap.

yalnızlık insanı olgunlaştırır. eğer etrafınızdaki herkes bencilse ve etrafınızdaki herkes sizin için kendi hayatını feda ettiğini söyleye söyleye, her şeyi sizin için değil kendi için yaptığını inkar ederse ve siz de dinlediği, okuduğu müthiş masallarla vicdanı mühürlenmiş bir çocuksanız kimseye kızamazsınız. herkesi anlarsınız. anlamak affetmektir. siz anlayıp affedersiniz, onlar anlamadıkları için hep kinlenir. affınız bile kinlendirir birilerini. düşmanı çok bir derviş olursunuz. dervişliğiniz diken olur düşmanı kanatır durur. kanı gördükçe üzülürsünüz. siz üzüldükçe dikeniniz sivrileşir. yapayalnız kalırsınız. anlayışlı ve üzgün ve yalnız, yapayalnız. simsiyah bir yalnızlıkta boğulur gider hüznünüz.

neden anı sabitlemek ister insan? neyi hapsetme arzusudur bu? zamanı mı? o geniş, o sonsuz, o başlangıçsız, o tanrısal zamanı mı? hiç anlayamadığı, anlayamadığı için de ölesiye korktuğu zamanı? neden? bugününe, anına, yaşadığı hayata sahip çıkmayı beceremezken, geçmişin elini kolunu bağlayarak, olmuş bitmiş geçmiş gitmiş bir anı durdurmanın anlamı ne?

sokaklarda yaşayan ve hiçbir şeyle bağı olmayan çocukların bile özgürlükleri kafestedir. çalıdan çırpıdan ve kırılgan olsa da kafes kafestir. delilik bile kafestedir. hiçbir şey kendi sınırlarını aşamaz. bir şeyin diğer şeylerden başka bir şey olması için sınırları olması gerekir. işte o sınırlar ne kadar uçsuz bucaksız olsalar da neticede sınırdırlar. kafestirler. sınırsız olan tek şey tanrıdır. o da yoktur. yani kafese sığmayan tek şey, hiçtir.

işkencecinin yamağı

john biguenet

tanrı'ya inanınca, insan pek çok şeye göz yummak zorunda kalır. inançtan anladıkları ne? apaçık olanı reddetmek, gözümüzün önündekileri kabul etmemek değil mi?

sürgün birine sorun. zamanın nasıl geçtiğini söylesin size.

rainer maria rilke: güzellik, hala kıl payı katlanabildiğimiz şiddetin başlangıcından başka bir şey değildir.

yaşamın bir gözyaşı deresi olduğunu, dinin rahatlatıcı ikliminden yoksun bir işkenceciden daha iyi kimse bilemez.

* bu çeviriyi, 12 eylül döneminde gördüğü işkence sırasında boğazı sıkıldığı için sonradan felç geçirip genç sayılabilecek bir yaşta aramızdan ayrılana kadar tekerlekli sandalyede yaşamak zorunda kalan zerrin tümay'a adıyorum. (ümit şenesen)

7.08.2014

yoldaş

halide edip adıvar

yoldaş adlı köpeğim, çerkez ethem'in çetesinin, galiba koyun çalıp getirmek için yetiştirilmiş köpeği idi. o günlerde istiklal mücadelesinin hatırlı simalarından olan çerkez ethem bu köpeği bana hediye etmişti. birkaç gün içinde iki insan yoldaşın birbirine bağlanamayacağı bir şekilde, biz birbirimize bağlanmıştık. atıma binip yalnız başıma kalaba'nın arasındaki yollarda giderken, bana hep o arkadaşlık eder, ne zaman bir koyun sürüsü görse sevinçle havlardı. mamafih beni bırakıp onların yanına gitmezdi. bir gün yukarıdan ata bindiğim vakit, seyis ibrahim, yoldaş'ın dereden bir koyun yakalayarak sürükleyip getirdiğini söyledi. dışarıya koştum, kapının önüne oturmuş, bir taraftan kuyruğunu sallıyor, dili dışarıda köpeklerin en sevinçli manası ile yüzüme bakıyordu. biraz ötede de boynundan yakalayıp getirdiği koyun, yerde kan içinde yatıyordu. elimdeki kamçıyı kaldırdım, arkasına indirdim.

kuyruğunu bacakları arasına alıp kaçacağı yerde hayret ve isyan ifade eden yüksek bir sesle yüzüme havlamaya başladı. bilmem neden, ben hemen babamın -marifet göstermek istediğim zaman- bana bıçağı sallamasını hatırladım. o da beni memnun etmek istemiş ve benim nankörlüğüme karşı isyan hissetmişti. zavallı hayvan, tabii bir sahibi için marifet kabul edilen bir hareketin öbür sahibinde neden bu kadar kızgınlık uyandıracak bir kabahat olduğunu hiçbir zaman bilmeyecekti.

hannibal

yerken suçluluk hissettiğim hiçbir şey yoktur.

başarılı bir iyileşmenin en önemli noktası, hayatın hiçbir zaman eskisi gibi olmayacağını anlamaktır.

terapi; kendimizi olmak istediğimiz kişi olarak değil, olduğumuz kişi olarak görmeye dair samimi bir isteğimiz olduğunda işe yarar.

tat, sadece biyokimyasal değil ayrıca psikolojik bir şeydir.

her seçimin özünde olası bir pişmanlık yatar. içinde pişmanlık olmayan bir hayat, bomboş bir hayat olurdu.

çatlaklar her zaman zayıflık demek değildir; yaşanan bir hayat çatlaklarda kendini gösterir.

bir noktada herkes birilerini geride bırakmak zorunda kalır.

herhangi bir yasal adalete olan inanç, hiçbir zaman bir gece lambasından daha rahatlatıcı olmaz.

hepimizin tanıdığı fakat adlandıramadığı ortak bir duygu var: nefret hissine kapılabilmenin mutluluk veren beklentisi.

asla birini tamamen tanıdığını düşünme.

insanları birbirine yaklaştırma konusunda yas ve travma gibisi yoktur.

bir kez bir balığı yakaladığında, o balık kaçarsa ikinci kez yakalamak çok zor olur.

6.08.2014

muhbir

adnan gerger

ekip otosuna alınması istenen kişi, başmüdür emin'in ajan gibi kullandığı eski sabıkalı vatandaşlardan biriydi. bu insanları muhbir gibi kullanmalarının yasal dayanakları yoktu ama bu, güvenlik birimlerinin sıkça başvurdukları bir yöntemdi. gizli kapaklı yürütülen ve yasal dayanağı olmayan yöntemlerdi bunlar. bu kişiler bazen operasyonlara katılırlar, operasyon yaparlardı. bazen insanları kaçırır, sorgular ve öldürürlerdi. kaçırıp sorguladıkları ya da öldürdükleri insanları "örgüt sempatizanı" ya da "örgüt yardakçısı" diye yaftalamaları yeterliydi. soruşturma yapmaya, yargılamaya gerek duyulmazdı.

ülkenin bir korku ülkesine dönüşmesi herkesin işine geliyordu. bu kişiler, kendilerini devlet gibi görüp rant getiren bütün işlerde söz sahibi oluyor, gayrımeşru işler yapıyor, bazıları da çeteleşiyordu. birçok operasyonda kilit rol oynadıkları ve çok şey bildikleri için o bölgenin emniyet güçleri de bu kişilerin yasadışı faaliyetlerine mecburen göz yumuyordu. bu kişiler için geçerli savunma hep aynıydı. bu kişilerin vatansever oldukları, onların sayesinde bölücü ve hain terör örgütlerinin çökertildiği söyleniyordu.

bu kişilerin haraç alma, adam kaçırma, çek-senet, kumar, ihale yolsuzlukları gibi özellikle büyük rant sağlayan suç organizasyonlarında yer alması bu kişileri kullananlar için çok önemli değildi. her türlü yasadışı yol, yöntem mübahtı. bazen örgütlerin içine adam sızdırarak onları da istedikleri gibi yönetmeye kalkışırlardı, bazen de yine bu örgütlerle mücadele etmek adına, kendilerinin kontrolünde, resmen illegal bir örgüt kurdururlardı. dinci, sağcı, solcu ideoloji kisvesi altında yapılandırılırdı. bazen de dağıtılan bir örgüt yeniden canlandırılır ya da o örgütün uzantısı olarak yeniden yapılanma oluşturulurdu. gelecekte ortaya kaotik bir durum çıkarmak için bu örgütleri ellerinde bir koz olarak tutarlardı.

her şey yıllar öncesinden hesaplanır, planlanırdı. zamanı gelince pandora'nın kutusundan çıkartılır, senaryo hayata geçirilirdi. ülkenin özellikle son 40 yıllık tarihi "komplolar bileşkesi"nden oluşuyordu. bu yöntemler, her dönem faili meçhul bir öfkeye dönüşürdü.

acının antropolojisi

david le breton

acı hiç kuşkusuz insanın ölümle birlikte en güçlü biçimde paylaştığı deneyimdir: hiçbir ayrıcalıklı onu bilmezlikten gelemez ya da herhangi birinden daha iyi bilmekle övünemez. insanın içinde doğmuş bir şiddettir acı.

rene leriche: katlanılması kolay tek bir acı vardır: başkalarının acısı.

"acı hisleri, öteki hoş olmayan hisler gibi cinsel tahrik alanını aşarlar ve bir zevk durumu yaratırlar." diyor freud. acının erotikleşmesinin başkasına yapılan işkencelerle özdeşleşerek zevk duyma yoluyla sadik bir karşılığı vardır. ama mazoşist kendi fantazma alanları dışında öteki insanlar gibi acı çeker.

katherine mansfield: boyun eğmek gerekir. direnme. kabul et! acını hayatının bir parçası yap. yaşamda, gerçekten kabul ettiğimiz her şey dönüşüme uğrar.

teşhis edilmiş, nedeni belirlenmiş bir ağrı ya da acı belirsiz, teşhis edilmemiş, anlamsızlık içinde kalmış, aktör tarafından anlaşılmamış bir acıya göre daha katlanılabilirdir.

j. sarano: acı, bir işlev değildir; bir işlevin hasar görmesidir.

şiddetle direnen insana boyun eğdirebilecek bir güç yoktur.

acı katıksız, biyolojik bir olgu değildir; her zaman insanın yüklediği anlamın damgasını taşır; asla ulaşılmaz ve egemenlik altına alınamaz değildir.

j.b. pontalis: bunalım dile getirilebilir, belirtiler oluşturabilir, birtakım işaretlere ve fantazmalara dönüşebilir ya da eylemle giderilebilir hatta bulaştırılabilir; acı ise sadece insanın kendisine aittir.

gururla ve hoşnutluk içinde kendini acıya gark etmek, acıyı yok etmek ya da azaltmak için hiçbir çaba göstermemek bilincin sorunlu olduğunun işaretidir.

acının sözle ifade edilmesinde örtük bir sevgi beklentisi, duygusal bağların sıklaştırılması isteği vardır.

bir yerin havası, ortamı da hastanın, koşullarını üstlenme tarzında rol oynar. safra kesesi ameliyatı geçiren 69 hasta üstüne yapılan araştırmalardan çıkan sonuca göre odaları ağaçlıklı bir alana bakan hastalar, odaları tuğladan örülmüş bir duvara bakan hastalara göre 2 kat daha az ağrı kesici tüketirler. aynı şekilde son grupta yer alan hastalar ortalama bir gün daha fazla kalırlar hastanede.

albert camus: çocuklara işkence yapılan bu dünyayı sevmeyi ölünceye kadar reddedeceğim.

"acıdan kaçabileceğimizi düşünerek ve bu kaçış olanaklarından yararlanarak ama aynı zamanda etkilerinin olası sınırlarını da kabul ederek "acısız yaşama" sanatına sahip olamayız; daha iyi acı çekerek daha az acı çekeriz."

engindir dünya

ingeborg bachmann


engindir dünya ve ülkelerden ülkelere giden yollar
ve nicedir diyarlar, ben hepsini tanıdım
bütün kulelerden seyrettim kentleri
gelmekte ve gitmekte olanlarıyla, insanları
raylarla yollar, dağlarla göller arasında uzanan
güne ve kar tarlaları engindi
ve engindi dünyanın ağzı, bir dolu sözcükle kulaklarımda
ve bestelemekteydi gece bile alaca ezgileri
beş kadehin şarabını bir dikişte içtim
saçlarım dört rüzgarın değişen barınaklarında kurumakta

bitti yolculuk
ama varabilmiş değilim hiçbir sona
her diyar bir şeyler götürmüş sevgimden
bir gözümü yakmış her ışık
giysilerim parçalanmış her gölgelikte

bitti yolculuk
ama prangasındayım henüz bütün uzaklıkların
hiçbir kuş taşımamış beni sınırların ötesine
denize akan hiçbir nehir
sürüklememiş aşağılara bakan yüzümü
ne de gezinmek istemeyen uykumu kucaklamış
biliyorum, şimdi daha yakında dünya ve sessiz

dünyanın arkasında
bulutlardan yapraklarıyla
ve maviliklerle tepesinde
bir ağaç yükselecek
kızıl güneşten kabuğuna rüzgar
bizim yüreğimizi kazıyor
ve serinletiyor çiğ taneleriyle

dünyanın arkasında
tepesinde bir meyveyle
ve bir kaseyle som altından
bir ağaç yükselecek
gel, seyreyleyelim, o kase
zamanın sonbaharında
kaydığında tanrının ellerine

5.08.2014

kurban

comte de volney

ah! yaşamak düşü sona erince, bütün bu didinmeler yararlı bir iz bırakmazlarsa neye yarar?

beni çevreleyen nimetleri ortaya çıkaran benim. mutluluğumu kendim yaptım: güvenli ev, kullanışlı giyecekler, bol ve sağlıklı yiyecekler, sevimli kırlar, verimli yamaçlar, kalabalık imparatorluklar, hepsi benim yapıtlarımdır. bensiz bu yeryüzü karışıklık içinde kalır; pis bir bataklıktan, yabanıl bir ormandan, korkunç bir çölden başka bir şey olmazdı.

içime umutsuzluk çöktü; insanın iç yüzünü öğrenince, yönetenlerin bozukluğu, yönetilenlerin aşağılıklığı beni yaşamdan iğrendirdi. kıyıcılığın ya ortağı ya da kurbanı olmaktan başka tutulacak yol yoksa, erdemli kişiye kemiklerini mezardakilerin kemikleriyle birleştirmekten başka ne kalıyor?

beni ezen bu sert sözlerin verdiği acı duygunun baskısı altında "vay ulusların haline! vay kendi halime!" diye gözlerimden yaşlar boşanarak haykırdım.

ah! şu anda, insan mutluluğundan artık umudumu kestim. onun acıları kendi benliğinden geldiğine, bunlara çareyi yalnızca kendisi bulabileceğine göre, yazık onun geçireceği yaşama!

çürümüş toplumlardan ayrılacağım; ruhun tokluk yüzünden bozulduğu saraylardan, yoksulluk yüzünden bayağılaştığı kulübelerden uzaklaşacağım. ıssız yerlere gidip yıkıntılar içinde yaşayacağım. eski anıtlardan geçmiş zamanların bilgeliğini soracağım. eskiden asya'da devletlerin yüceliğini, halkların ününü oluşturmuş olan ruhu mezarların içinden çağıracağım. yasa koyucularının da kemiklerine, imparatorlukların neden yükselip yıkıldıklarını, ulusların gönencini ve yıkımlarını doğuran nedenleri, toplumlarda barışın, insanların mutluluğunun hangi ilkelere dayanması gerektiğini soracağım.

katip bartleby

herman melville

bir akşamüstü içimdeki şeytan dürttü ve şunlar cereyan etti:

"bartleby," dedim, "o belgeler yazılınca, getirin de birlikte gözden geçirelim."

"yapmamayı tercih ederim."

"ne demek? katır inadında ısrarlıyım demek istemiyorsunuz herhalde."

ses yok.

aramızdaki iki kanatlı kapıyı açıp hindi ve cımbız'a hiddet içinde haykırdım:

"yazdıklarını gözden geçirmeyeceğini gene söyledi. buna ne diyorsun hindi?"

unutmayın, akşamüstü demiştik. hindi, pirinçten bir semaver gibi ışıl ışıl ve kel kafasından buharlar tüterek oturmuş, önündeki mürekkep lekeli evrak arasında dolaştırıyordu parmaklarını. "ne mi diyorum?" diye kükredi hindi. "paravanın arkasına geçeyim de şunun gözlerini morartayım diyorum."

yerinden zıpladığı gibi kollarını öne çıkarıp bir boksörün savunma pozisyonunu aldı hemen. sözünün eri olduğunu göstermek ister gibiydi ama onu durdurdum; çünkü tedbirsizlik etmiş ve hindi'nin öğleden sonraki kavgacı yanını kışkırtmıştım.

"otur yerine hindi," dedim, "otur da bakalım cımbız ne diyor bu işe. bartleby'yi hemen kovsam yeridir, değil mi?"

"kusuruma bakmayın ama buna karar verecek sizsiniz efendim. bana göre bu tavrı olağandışı; üstelik hindi ve ben söz konusu olduğumuzda da gerçekten haksızlık. ama belki de sadece geçici bir kapristir yaptığı."

"yaa," diye bağırdım, "garip ama fikrini değiştirmişsin -bakıyorum da ona karşı pek de kibar konuşur olmuşsun."

"biradandır," diye bağırdı hindi, "bu kibarlık hep o bira yüzünden- bugün cımbız'la birlikte yemek yedik de. ben de pek kibarımdır efendim. gidip morartayım mı şunun gözlerini?"

"bartleby'den söz ediyorsun sanırım. hayır hindi, bugün olmaz." diye karşılık verdim. "lütfen, yumruklarını indir artık."

kapıları çektim ve gene bartleby'nin yanına gittim. şeytan beni kaderime doğru biraz daha kışkırtıyordu. bartleby'nin bürodan hiç çıkmadığı aklıma geldi.

"bartleby" dedim, "zencefil yok da, şöyle bir postaneye kadar gitseniz de (postane üç dakikalık mesafedeydi) baksanız bir, bana bir şeyler gelmiş mi."

"yapmamayı tercih ederim."

"yapmayacak mısın?"

"tercih etmiyorum."

sersem sepelek masama dönüp oturdum, uzun uzun düşüncelere gark oldum. kör saplantım geri gelmişti. başka ne yapsam da şu ücretli memurumun, şu aciz, beş parasız gafilin hakaretlerine biraz daha mazhar olsam. kesinlikle mantıklı başka neyi yapmayı reddedebilirdi acaba?

"bartleby!"

ses yok.

daha yüksek sesle denedim bu kez: "bartleby!"

ses yok.

"bartleby!" diye kükredim.

üçüncü seslenişimden sonra, gaipten gelen büyülü bir davete cevap veren bir hayalet gibi zaviyesinin girişinde belirdi.

"yan odaya git çabuk ve cımbız'a bana gelmesini söyle."

"yapmamayı tercih ederim." dedi yavaşça ve saygıda kusur etmeden, sonra da usulca gözden kayboldu.

"pekala bartleby" dedim, aklı başında, ciddi ve sakin ve ne yaptığını bilen birinin ses tonuyla, geri dönüşü olmayan korkunç bir diyetin eli kulağında olduğunu ima ederek tabii ki. o sırada aslında böyle bir şeyi tam da istediğim söylenemez. hulasa, yemek vaktim yaklaşıyordu, en iyisi mi ben şapkamı başıma geçirdiğim gibi evimin yolunu tutayım, deidm, kafamın içi karman çorman, içimde bir sıkıntı.

o anda, bu adamda fark ettiğim izahı mümkün olmayan bütün gizler geldi aklıma. cevap vermek dışında hiç konuşmadığını; iş aralarında kendine ayıracak oldukça çok zamanı olduğu halde hiçbir şey, evet, bir gazete bile okumadığını; paravanın arkasındaki solgun pencerenin ardında uzun uzun dikilip cansız tuğla duvara baktığını hatırladım. hiç aşevine ya da kantine gitmediğinden, solgun yüzünün de açık ve seçik gösterdiği üzere asla hindi gibi bira; hatta diğer insanlar gibi çay ya da kahve içmediğinden ve benim duyup bildiğim kadarıyla da hiçbir yere özellikle gitmediğinden; hiç yürüyüşe çıkmadığından; kim ve nereli olduğunu ya da dünyada kimi kimsesi olup olmadığını söylemekten kaçındığından ve böylesine zayıf ve solgun olduğu halde hastalıktan hiç yakınmadığından adım gibi emindim.

vücuduna merhem bulabilirdim ama ona acı veren bedeni değildi; acı çeken onun ruhuydu, ruhuna ise ben ulaşamıyordum.

bartleby yalnızdı, şu koca evrende yapayalnızdı. atlantik'in orta yerinde enkaz gibi bir şey.

4.08.2014

romalı kadın

alberto moravia

herkes kendi cennetini başkalarının cehennemine koyar.

dünya hırsları, tutkularıyla bizi yakamızdan kıskıvrak tutmaktadır; er ya da geç, bize acıya ve pahalıya mal olacaktır. yalnızca kimsesizler, bir de her şeyden el etek çekmiş olanlar bedel ödemeye zorlanmayacaklarını umabilirler.

insan dediğin ciğeri on para etmez bir yaratıktır.

doğanın bize bahşettiği ve herkesin övdüğü meziyetler sonradan insanların bahtsızlığını artırmaktan başka bir işe yaramaz.

para yoksa mutluluk da yoktur.

bir insan her şeyde bir fenalık düşündü mü hemen her zaman gerçeğe yaklaşmış demektir.

evleneceğiz deyip duran ama bir türlü evlenemeyen kızlara "ayazda kalmış kızlar" derler. hani et çok gelir, yenmez de serin bir yere konur; onun gibi kız da serin bir yerde ayakta tutulmaktadır; ama et serin yerde bekleyip de bozulacak olursa o vakit kaldırır atarlar.

aşk, canavarı bile sevimli gösteren gözlüktür.

gerçek talihsizlik, insan ümitlerini yitirdi mi gelir; insanın durumu isterse iyi olsun, isterse bir gereksinimi olmasın, fayda vermez o zaman.

insanlar iyi ya da fena olabilirler; bildiğim bir şey varsa, o da fuzuli olduklarıdır.

acımak aşkın en büyük düşmanıdır.

zenginler korkunç yaratıklardır; ama yoksullar da, başka nedenlerden de olsa, iyi değildirler.

insanlarda garip olan bir şey yoktur; onları anlamaya başladınız mı, ne kadar garip olursa olsun, davranışlarının çok makul bir temele dayandığını görür, anlarsınız.

bir kadını hem sevmek hem de ona saygı göstermemek mümkün değildir.

uzun zaman kapalı kalmış sandıklar vardır; açarsınız, beklediğiniz güzel eşyalar yerine birkaç paçavrayla toz ve güveden başka bir şey çıkmaz.

hayal, emel ve umuttan oluşan bir hayattı benimkisi.

yunus emre

sabahattin eyüboğlu

masallara göre yunus emre bir orta anadolu köylüsüymüş. kimi masallar masal havasını aşarak onu sakarya kıyılarında, sivrihisar'ın sarıköy'üne yerleştirirler. taştan topraktan ekmeğini çıkaran, yağmur yağmayınca aç kalan bir anadolu köylüsüdür yunus emre. hiçbir devletten yardım görmek şöyle dursun, bütün devletlerin soymaya alışık olduğu bir anadolu köylüsü. bu köylü yunus günün birinde tohumsuz kalır. tohumsuz kalan yunus emre eşeğine dağdan alıç, yani yabani elma, yani kendiliğinden yetişen meyveyi yükler; buna karşılık biraz tohumluk buğday aramaya çıkar. durduğu başlıca yerlerden biri de hacı bektaş tekkesi'dir. köylü yunus, tekkeden alıçlarına karşılık buğday istiyor. hacı bektaş her alıca karşılık bir nefes verelim diyor. olmaz diyor yunus. her çekirdek başına on nefese kadar çıkıyor hacı bektaş; yunus buğday diye dayatıyor. bunun üzerine hacı bektaş fakir yunus'a götürebileceği kadar buğday verdiriyor. sevine sevine toprağına dönerken yolda bir düşüncedir alıyor yunus'u. herhalde diyor ki kendi kendine: "bu insan bir büyük insan olmasa buğday vermezdi bana. bir çuval buğday böyle bir insandan daha mı değerli benim için?" anlıyor ne çiğlik ettiğini, dönüyor geriye. alın buğdayı geri, ben nefes istiyorum diyor. ama bektaş onu taptuk emre'nin tekkesine yolluyor, senin kilidi ona verdik diyor.

taptuk kim? onu da masallara soralım. hacı bektaş anadolu'ya bir güvercin kılığına girerek gelir. bunu haber alan ve gelmesini istemeyen eski ermişler birer kartal olup yolunu kesmek isterler. garip güvercin anadolu göklerini kara kartal kanatlarıyla kaplı bulur. yarar geçer kanatları ama bir hayli de pençe yer. kan revan içinde bir köye, bugünkü hacı bektaş ilçesine iner, bir duvarın üstüne konar. fakir bir köylü kadın görür yaralı güvercini, acır haline, yiyecek içecek kor duvarın üstüne.

evet, hacı bektaş'ı anadolu'da ilk konuklayan bir kadındır. sonradan hacı bektaş bütün rum yani roma anadolu erenlerinden saygı ve sevgi görür; ama emre adında bir ermiş hacı bektaş'ın semtine uğramaz. hacı bektaş ona sarı ismail adındaki dervişini yollayıp tekkesine gelmesini sağlar. gelince ona erenler arasına nasıl girdiğini sorar, o da der ki: "perde arasından bir el uzandı, beni erenler arasına götürdü. orada hacı bektaş adında birini görmedim." bunun üzerine hacı bektaş sorar: "perde aralığından sana uzanan eli görsen tanır mısın?" "tanırım" der emre: "ayasında bir yeşil ben vardı bu elin." o zaman hacı bektaş uzatır elini emre'ye ve emre, görür o yeşil beni bu elin içinde, görür görmez de: "taptuk! taptuk!" diye bağırır; adı o günden sonra taptuk, kendisi de hacı bektaş'ın sözcülerinden biri olur.

hacı bektaş yunus'u taptuk'un tekkesine göndermişti ya; gidip taptuk'a başvuruyor yunus. ilk bektaşi tekkeleri bir çeşit iş okulu, köy enstitüsü gibidir. herkes bir iş görür orda. kimi toprakta, kimi işlikte çalışır; kimi duvar örer, kimi aş pişirir. yunus'a da odun taşıma işini vermişler. kırk yıl sırtında odun taşımış yunus, tekkesinin ocağına. hem ahlaya puflaya değil, özene bezene. her getirdiği odun dümdüzmüş. "neden?" diye soran birine: "bu tekkeye odunun bile eğrisi giremez" demiş yunus.

bir başka söylentiye göre taptuk saz çalarmış ve yunus ona sazı için bağlanmış. kendinden geçiyormuş taptuk'un sazını dinlerken. uzun süre tekkeye hizmet etmiş; sonunda bıkmış ve kaçmış. yolda erenlerden yedi kişiye rastlamış, yoldaş olmuş onlarla. her akşam erenlerden biri içinden geçirdiği bir insan adına tanrı'ya dua ediyor ve hemen bir sofra geliyormuş ortaya. sıra yunus'a geldiği akşam o da dua etmiş: yarabbi, demiş, bunlar hangi kulun adına dua ettilerse ben de onun adına yalvarıyorum sana, utandırma beni. o akşam 2 sofra birden gelmiş. erenler şaşırıp kimin adına dua ettiğini soruyorlar yunus'a. o da siz söyleyin önce diyor. erenler taptuk'un dervişlerinden yunus diye biri var, onun adına, diyorlar. yunus bunu duyar duymaz hiçbir şey söylemeden tekkeye dönüyor ve anabacıya, şehrin karısına sığınıyor. anabacı diyor ki yunus'a: "yarın sabah tekkenin eşiğine yat. taptuk abdest almak için dışarı çıkarken ayağı sana takılır. gözleri iyi görmediği için bana: 'kim bu eşikte yatan?' diye sorar. yunus derim ben de. 'hangi yunus?' derse çekil git, başka bir tekke ara kendine, başının çaresine bak. ama 'bizim yunus mu?' derse anla ki gönlünden çıkarmamış, hala seviyor seni. o zaman kapan ayaklarına, 'bağışla suçumu' de ona. yunus anabacının dediğini yapmış, kapının eşiğine yatmış ertesi sabah. taptuk: "kim bu adam?" diye sorunca, "yunus" diyor anabacı. "bizim yunus mu?" diyor taptuk. yunus ağlamış olmalı o zaman sevincinden.

yunus yeniden giriyor tekkeye. bir başka söylentiye göre yunus, taptuk'un kızını sevdiği için dönüyor tekkeye. taptuk biliyor yunus'un bunun için dönmediğini. biliyor; ama dervişlerinin böyle bir dedikoduya kulak vermeleri karşısında ne yapsın? kızını versin mi, vermesin mi yunus'a? taptuk, dervişlerini yalancı çıkarmamak için kızını veriyor yunus'a. veriyor ama yunus ömrünün sonuna kadar el değdirmiyor bu güzel kıza.

gerçek bu değil de halk böyle olmasını istiyorsa bu da ayrı ve derin bir gerçeğe bağlıdır.

yunus'un şairliğe başlaması da şöyle oluyor: yunus yıllar yılı tekkeye ağızsız dilsiz hizmet ettikten sonra, günlerden bir gün taptuk'un sofrasında bir güzel sohbet oluyor. taptuk sevinçli, coşkundur o gün. yunus-ı guyende adında bir şaire, bize bir şeyler söyle, diyor. o şairinse dili tutuluyor o gün; hiçbir şey bulup söyleyemiyor. bunun üzerine taptuk oduncu yunus'a dönüp: "haydi sen söyle; hacı bektaş'ın sözü yerine geldi, kilidin açıldı artık, söyle." ve yunus birden başlıyor içinde birikenleri söylemeye.

destana göre yunus okuma yazma bilmez. küçükken bir ara okula gitmiş; ebcedi söktürememiş, yani o çağın okuma yazma öğretiminde tutulan yola girememiş ve:

elif okuduk ötürü
pazar eyledik götürü
yaratılmışı severiz
yaratandan ötürü

deyip okulu bırakmış. burada da yine halkımızın halktan uzaklaşan kültüre karşı direnişini görüyoruz. bilginlerimiz, başta gölpınarlı olmak üzere yunus'un ümmiliği, yani okuryazar olmadığı inancını gülünç buluyorlar. gelgelelim, yunus'tan kalmış bir tek yazılı söz olmaması bir yana, anadolu'da sözlü kültür bugün bile âşık veysel'i yetiştirecek güçtedir; yedi yaşından beri gözleri görmeyen aşık veysel'inse okuryazar olduğunu kimse ileri süremez. bektaşi tekkeleri tasavvufun en ince kavramlarını sözle ve sazla kafası işleyen; üstelik yıllar yılı, geceler gecesi aynı düşüncenin değişik söylenişlerini dinleyen bir halk çocuğuna niçin aktarmasınlar?

okuryazar olsun olmasın, yunus emre halkın sözlü kültürünün adamı olmuş, kendi çağının en ileri düşünüşünü köylü kardeşlerine onların diliyle ulaştırmıştır. bir de şu var: yunus okuryazar da olsa çağının okuryazarlarına, mollalarına karşı savaş açmış bir insandır. bu konuda yine masallar aydınlatıyor bizi:

yunus'un yaşadığı yıllarda molla kasım diye biri varmış. bu molla kasım'a yunus'un şiirlerini yazılı olarak getirmişler. başlamış okumaya. her okuduğu şiiri dine şeriata aykırı bularak yakıyormuş. binlercesini yaktıktan sonra üst tarafını da suya atmaya başlamış. neden suya atmış derseniz, okurken bir ırmağın, belki de sakarya'nın kıyısında oturuyormuş da ondan. şiirleri yakmış, suya atmış, atmış, atmış; derken bir şiirde, daha doğrusu bir şiirin son iki dizesinde zınk diye durmuş ve aklı başına gelmiş; çünkü bu iki dizede şunları söylüyormuş yunus:

yunus emre bu sözü eğri büğrü söyleme
seni sigaya çeken bir molla kasım gelir

bunu görür görmez yunus'a boyun eğmiş ve yakmadığı, suya atmadığı şiirleri bir hazine gibi saklamış. işte onun için şiirlerinden binlercesini göklerde melekler, binlercesini de insanlar söylermiş.

yunus taptuk'un tekkesinde varabileceği en yüksek yere kadar varmış; ama taptuk, erenlerin bile anadolu'da belli bir yerde kalmaları gerektiğine inanıyormuş. sevgili yunus'un tekkede oturup kalacağını görür görmez, kırk yıllık çalışmasıyla hak ettiği dinlenmeyi de vermemiş ona. elindeki değneği havaya savurup: "git, bu değneğin düştüğü yeri bul ve orada öl" demiş. yunus yıllar yılı o değneği aramış ve bulduğu yerde de ölmüş.

yunus bütün dindarlığına, müslümanlığına karşın hiçbir dinin adamı değil; hatta bir din adamı bile değil; tersine bütün dinlerin ötesinde, camilerin kiliselerin dışında, hele softaların, yobazların düpedüz karşısında kitapsız, tapınmasız, törensiz, kıblesiz bir inancın adamıdır. bu inancın tek kuralı, yasası, dogması sevgisidir; en geniş, en sınırsız, en insanca anlamıyla sevgi.

insanların en ortak, en değişmez, en eski ve en yeni duygusu ölüm korkusudur. insana, ölümden korkan hayvan dense yeridir; çünkü ölüm yalnız ölümü düşününce vardır. dinleri, bilimleri, sanatları ölüm korkusunu yenmek için, yenerek, yenemeyerek yaratmıştır insanoğlu. onun için büyük şairler hep ölüm gerçeğine değinir, insanlığın bu bam teline dokunurlar. onun için yunus emre'nin şiiri ölümü hem insanın iliklerine kadar işletir hem de bu korkuyu dost ve insanlık sevgisinde eritir. bunca insanın yüreğini kazanması bundan olsa gerek.

bize didar gerek dünya gerekmez
bize mana gerek dava gerekmez

yunus emre'nin gerek bir derviş, gerek bir şair olarak tanrı'dan çok insana inandığını ve bu inancını yaymak için çağının kendisine verdiği bütün imkanları kullandığını ve bütün imkansızlıklara da karşı koyduğunu sanıyorum. ama onun gibi konuşanlardan, tanrılığa karşı insanlıktan yana giden, padişaha karşı fakir fukaradan, anadolu köylerinde kendi yağıyla kavrulanlardan yana olanların darağaçlarında can verdiklerini, derilerinin yüzüldüğünü biliyoruz. softalar, din bezirganları, devlet düşkünleri kim bilir nerde nasıl sesini kesmiş, izini yitirmişlerdir koca yunus'un. halk ana bu değerli oğlunu bağrına gömmüş olmasaydı bugün ne adını bilirdik ne de bir tek sözünü. nice hacılar hocalar bugün bile, ellerinden gelse, yunus'u ne söyletir ne yazdırırlar.

3.08.2014

istediğini yap

françois rabelais

theleme tekkesi'nde insanların bütün hayatları yasalara, tüzüklere veya kurallara göre değil, kendi serbest iradelerine ve keyiflerine göre düzenlenmişti. canları istediği zaman yataklarından kalkar, içlerinden geldiği zaman yer içer, çalışır, uyurlardı; onları kimse uyandırmaz, kimse içmeye, yemeye ya da başka bir şey yapmaya zorlamazdı. düzenlerinde yalnız şu kural vardı:

"istediğini yap"

çünkü özgür, soylu, iyi yetişmiş, kibar çevrede yaşayan insanların yaradılıştan içlerinde öyle bir içgüdü ve itki vardır ki, onları her zaman erdemli davranmaya ve kötülükten uzaklaşmaya zorlar: onur dedikleri de budur. aynı insanlar aşağılık baskılar ve zorlamalarla ezilip boyunduruk altına alınırlarsa, kendilerini açık yürekle erdeme yöneltmiş olan o soylu duyguya başvurur ve bunu kölelik ve boyunduruğu atmak, kırmak için kullanırlar; çünkü bizler hep yasaklanan işlere girişir ve bizden esirgenen şeylere göz dikeriz.

bu özgürlük içinde, bir tek kişinin hoşuna giden şeyleri yapmakta birbirleriyle övülesi bir yarışmaya girerlerdi. aralarında bir erkek ya da bir kadın "içelim" dedi mi hepsi içer, "oynayalım" dedi mi hepsi oynar; "kırlarda gezmeye çıkalım." dedi mi hepsi birden çıkardı. kuşlarla veya köpeklerle ava çıkarlarken, güzel rahvan kısraklara veya alay atlarına binen kadınlar, yumdukları zarif eldivenli ellerinin üstünde bir atmaca, bir doğan veya bir bozdoğan, erkeklerse başka kuşlar tutarlardı.

hepsi öylesine soyluca eğitilmişlerdi ki, içlerinde okumayı, yazmayı, türkü söylemeyi, ahenkli çalgılar çalmayı, beş altı dil konuşmayı ve bu dillerde şiir veya düzyazı yazmayı bilmeyen hiçbir kadın ve erkek yoktu. oradaki erkekler kadar yiğit, nazik, gerek at üstünde gerek yaya iken böylesine becerikli, canlı, kımıl kımıl, her türlü silahı kullanmakta usta şövalye görülmemiştir; tekkedeki kadınlar kadar temiz, ince yapılı, şirin, eli her türlü dikiş nakışa, hür kadınlara yakışır işlere yatkın kadın görülmemiştir.

bunun içindir ki, erkeklerden biri ana babasının isteği üzerine veya herhangi başka bir nedenden ötürü tekkeden ayrılmak isteyince, beraberinde kadınlardan birini, kendisini şövalye olarak seçen bir kadını götürür ve onunla evlenirdi ve theleme'de birbirlerine bağlı olarak ve dostluk içinde yaşamışlarsa, bu hayatı evlilikte daha da iyi sürdürürlerdi; birbirlerini, hayatlarının sonlarında bile evliliklerinin ilk günündeki kadar severlerdi.

ilişkiler

virginia woolf

hepimizin içinde adının konmasını istemeyen mutlak bir yan var. toplumda alaya alınan, çarpıtılan bu işte. insanlar bir odada bir araya geliyorlar. "sizinle tanıştığıma çok memnun oldum." diyor birisi, oysa yalan. sonra da şöyle diyorlar: "ilkbaharı sonbahardan daha çok sever oldum artık. insan yaşlandıkça ilkbaharı seviyor galiba." çünkü kadınlar hep, hep, hep duygulardan söz ederler ve "insan yaşlandıkça" lafını kullanıyorlarsa sizden tamamıyla konuyla alakasız bir cevap vermenizi istiyorlardır.

farklı insanlar arasındaki ilişkilerin böyle doyuruculuktan uzak, böyle kırık dökük, böyle riskli; sözcüklerinse, başka bir insana karşı anlayışlı olma içgüdüsünün dikkatle incelenmesini ve büyük olasılıkla da yok edilmesini gerektirecek kadar tehlikeli olmasının nedeni ne olabilir?

insanları özetlemeye çalışmanın yararı yok. insan ipuçlarını izlemeli, söylenenleri değil tam olarak, sadece yapılanları da değil. bazıları, evet, anında silinmez karakter izlenimleri edinirler insanlardan. diğerleri ise oyalanır, dolanıp dururlar, bir o yana bir bu yana savrulurlar. sevimli yaşlı hanımlar bize kedilerin çoğu kere insan karakterini en iyi anlayan yaratıklar olduğunu söylerler. kedi her zaman iyi insana gider, derler.

kadınlar da erkekler de eşit ölçüde kabahatliler. insan kardeşlerimiz hakkında derin, yansız ve adil bir kanıya hiçbir zaman varılamıyor. ya erkeğiz ya kadın. ya soğuğuz ya da duygusal. ya genciz ya da yaşlanmakta. her durumda hayat art arda gölgelerden başka bir şey değil; onlara neden bunca sıkı sıkıya sarıldığımızı ve gölge olduklarına göre, elimizden kaçtıklarında da neden öyle derin bir acı duyduğumuzu tanrı bilir. ayrıca, bu böyleyse ve hatta daha da ötesiyse, neden pencerenin köşesinde koltukta oturan delikanlının dünyanın en sahici, en güvenilir, en iyi tanıdığımız delikanlısı olduğu düşüncesine kapılırız birdenbire- neden, gerçekten? çünkü bir an sonra onun hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. böyledir görme biçimimiz. böyle severiz.

2.08.2014

yazma sanatı

orhan pamuk

orijinalliğin, özgünlüğün formülü son derece basittir: daha önce bir araya gelmemiş olan iki şeyi bir araya getirmek.

okuyucu dediğin panayıra gitmek isteyen bir çocuktur. okuyucu geçim sıkıntısı içinde, zeka yaşı 12 olan, evli, dört çocuklu iyi bir aile babasıdır.

büyük şair, içinden gelen sesi tanıyan, ona güvenen, kendine ve söyleyeceği sözün gücüne güvenen kişidir. içimizden geleni dinlemeyi öğrendiğimiz anda, ister şair olalım, ister romancı; şiirin, romanın olması gerektiği gibi, yazılması gerektiği gibi yazıldığını da hissederiz.

düşüncelerin içeriği değil, biçimi önemlidir.

nakış ve sanatta hayal kırıklığına uğramak istemiyorsan eğer, sakın onu mesleğin olarak görme. ne kadar hünerin ve yeteneğin olursa olsun, parayı ve iktidarı başka yerlerde ara ki, hüner ve emeğinin karşılığını alamayınca sanata küsmeyesin.

konuyu yaşamak değil, hiç yaşamamış olmak usta yapar bizi. 

benim için mutluluk bir yandan kalabalık bir ailenin gürültüsünü işitip güvenini ve şefkatini hissederken, insanın aynı zamanda yalnız kalıp kağıtla kalemle, boyayla fırçayla kendine yeni bir dünya yaratmak için sabırsızlık; hatta öfke duyması demektir. 

benim için mutlu bir gün, bir sayfa iyi yazı yazdığım sıradan bir gündür. yazının dışındaki hayat eksik, kusurlu, anlamsızmış gibi gelir bana.

herkesin bildiği ama bildiğini bilmediği şeylerden söz etmektir yazarlık. 

saklan ki bir sırrın olduğuna hükmetsinler. 

ancak anlatacak hiçbir şeyi kalmadığında insan kendisi olmaya iyice yaklaşmış demektir. ancak insan anlattığı şeylerin tükendiğine, bütün hatıraların, kitapların, hikayelerin ve hafızanın sustuğuna ilişkin o derin sessizliği içinde duyduktan sonradır ki, kendi ruhunun derinliklerinden, kendi benliğinin sonsuz ve karanlık labirentlerinden kendisini kendisi yapacak kendi gerçek sesinin yükselişine tanık olabilir.

aslolan hikayedir; güzel bir resim bir hikayeyi zarafetle tamamlar.

bütün büyük yazarlar söyledikleri şeylerle değil, söylemedikleriyle mutlu ederler bizi.

barbarlık

michel henry

medya, dokunduğu her şeyi çürütür.

bilmek, her zaman görmektir; görmek, görülmüş olanı görmektir; görülmüş olan, önümüzde duran şeydir, öne konmuş olan şeydir, önceki-nesnedir. özellikle öne konduğu, öndeki-nesne olduğu ölçüde, bilgi olarak görülür, tanınır; bilinç, bilinç olarak bu öndeki-konumdur, öndeki-nesnelliktir ve nihai olarak bilinci kuran şeydir.

sanat yaşamın temsilidir.

eylemi ve kuralı mümkün kılan bilme yaşamın bilmesi değil, bilimin bilmesidir.

kötülük her zaman iyilikten gelir; onun dışında bir ilke değildir.

kendini olumsuzlayan, inkar eden bir yaşam, yaşamın kendini olumsuzlaması; bilimsel kültür olarak modern kültürü belirleyen çok önemli olay işte budur.

şeyler yaşama uygun oldukları, yaşamın arzularından birini tatmin ettikleri kadarıyla şeylere bir değer atfeden yaşamdır; şeylerin kendilerinde hiçbir değer yoktur.

cahil bir pedagog kare biçiminde bir dairedir.

sözcükler

ludwig wittgenstein

sözcükler eylemlerdir.

ancak çok mutsuz bir insanın başka bir insan için üzülmeye hakkı vardır.

kişi dile gelmeyeni dile getirmeye çalışmayınca, hiçbir şey yitirilmiş olmaz.

kişi yalan söylemiyorsa, yeterince özgündür.

kitap, yaşamla doludur -bir insan gibi değil, bir karınca yuvası gibi.

düşüncelerimin çeperi, muhtemelen, sandığımdan çok daha dar. 

çok şey bilen için yalan söylememek zordur.

ben, başkalarının ilerlediği noktada, dururum.

becerikliliğin kıraç yüksekliklerinden hep yeniden budalalığın yeşeren koyaklarına in.

okurun da yapabileceğini, okura bırak.

budalalığın çayırlarında, becerikliliğin kıraç yüksekliklerinin yetiştirdiğinden daha çok ot biter filozoflar için yine de.

ancak çok mutsuz bir insanın başka bir insan için üzülmeye hakkı vardır.

kişi yalnızca en korkunç acılar içindeyken yazmalı -o zaman bambaşka bir anlamı olur yazdıklarının.

kendi eylemlerin tiksintiyle sarstı seni, onları başkalarında görünce.

başkasının derinlikleriyle oynama.

plinius minor

plinius minor (genç plinius) diye tanınan, gaius plinius caecilius secundus, ms 61-113 yılları arasında yaşamıştır. novum comumlu, atlı sınıfından bir ailenin oğludur. babası, ı. caecilius cilo'nun erken ölümü üzerine, annesi ve kendisini evlat edinen dayısının yanında büyümüştür.

yüksek memuriyet görevlerinde bulunmuş olan dayısı, gaius plinius secundus'un, genç plinius'un yaşamındaki önemi yadsınamaz.

edebiyata düşkün olan dayısının kişiliği ve geniş çevresi aracılığıyla iyi bir eğitim görerek yetişen plinius, imparator vespasianus dayısını roma'ya çağırdığında, onunla birlikte roma'ya gelmiş ve burada, rhetor ve edebiyat eleştirmeni quintilianus'un derslerini dinleme olanağı bulmuştur.

ms 79 yılında, vesuvius yanardağının patlaması sonucu dayısını yitirince, genç yaşında hem maddi hem de manevi bir mirasın sahibi olmuştur.

plinius, erken yaşlarında başladığı edebiyat çalışmalarını sürdürürken, bir yandan da kısa sürede ünlendiği avukatlık görevine başladı. ilk davasını aldığında henüz on dokuz yaşındaydı. bundan sonra çeşitli devlet kademelerinde görev aldı ve bir kamu mesleğine girmeden önce yerine getirilmesi gerekli olan bir aylık askeri tribunusluk görevini üstlendi. sonunda, ms 89 yılında, quaestor olarak ilk önemli kamu görevine başladı ve mali konulara ilişkin özel yeteneği sayesinde, dönemin imparatoru domitianus'un (ms 81-96) beğenisini kazandı. ancak, ms 93'te praetor olduğu sırada, domitianus'un adamlarından birinin kovuşturmasına yardım etmesi üzerine ihbar edildi ve imparatoru çok öfkelendirdi. bu durumdan, ancak imparator'un ölmesi sonucunda kurtulabildi. 

plinius, belli bir suskunluk döneminin ardından, nerva'nın imparator olduğu dönemde (ms 96-98), yine mali yönetimdeki yeteneği sayesinde, ms 98 yılında aerarium saturni görevine getirildi. nerva'nın ölümüyle birlikte başa geçen traianus döneminde (ms 98-117) ise, ms 100'de konsül oldu ve konsül olarak senatoda imparatorun huzurunda yaptığı panegyricus (övgü) konuşmasıyla çok beğenildi.

birkaç yıl sonra traianus, augur'lar meclisinde ona da bir yer ayırdı. bunun ardından, tiberis kıyısını ve kanallarını koruma altına alma ve kanalizasyon sistemini denetleme görevine atandı. bu görevleri başarıyla yerine getiren plinius, özellikle mali konularda, imparator'un güvenini kazandı ve ms 111 yılında küçük asia'daki bithynia eyaleti'nin proconsul'u (eyalet valisi) oldu. ms 113 yılına kadar sürdürdüğü bu görev ile ilgili bilgileri, traianus'a yazdığı ve imparator'un kendisinden aldığı yanıtlardan oluşan mektuplar çerçevesinde ayrıntılarıyla aktardı. ancak bu mektupların aniden kesilmesi, yaşamının, kesin olmasa da, bu yıl içinde sona erdiğini gösterir.

1.08.2014

gelgit

melih cevdet anday


isteğinin böceğidir yanıp sönen gözlerinde
koşulmamış hayvanları dört döner göğsünün
bekleyerek bizi binlerce kapının ötesinde
çek arabacım çek yüreğimin dağ kokusu
zamanın bakışı didikliyor kayayı bak
ağacımın kökündeki düş pınarı hadi gidelim
yağmurumun küsen sarmaşığı
sonramın bıçağı, yalnızlığımın martısız günü
yanımızda açan suyun ölümsüz gelgitisin sen
ben balık gibi kokarım can çekişen
sen mercandan adalarının altına bağlarsın beni
deniz gibi bıçağımla iplerimi keserim ben
sen dudaklarının sokağında kovalarsın beni
sarmaşıklarla örtülü duvarından atlarım ben
sen bir kök olursun ben anlamsız bir ek
bitiştik mi dillenir insanların yüreği sevgiden
dil, emek, ateş.. işte bizim üçlümüz budur
devrilen geceden sabaha, sessiz mazgalına geleceğin
doğumun kabuğundan, ölümün çekirdeğine değin
yok başka su, başka toprak
suyun gözlerini örtüyorum işlemeli buğunla senin
göğün yıldız örtüsünü sarıyorum göğsüne

mülkiyet

pierre-joseph proudhon

gemileri batmış, kıyıya çıkmaya çalışan kazazedeleri mülkiyeti bahane ederek def eden adalılar suçsuz olabilirler mi hiç? böylesi bir barbarlığın düşüncesi bile insanı isyan ettirir. mülk sahibi, tıpkı adasındaki robinson gibi, medeniyet denilen dalgayla kıyısına sürüklenmiş ve mülkiyet denilen kayaya tutunmaya çalışan emekçiyi mızrak ve dipçik darbeleriyle uzaklaştırıyor. emekçi bütün gücüyle haykırıyor mülk sahibine: "bana iş verin" diye, "beni başınızdan savmayın, dilediğiniz ücrete çalışırım." "hizmetine ihtiyacım yok." diye karşılık veriyor mülk sahibi, mızrağının ucunu veya silahının namlusunu göstererek. "bari kiramı azaltın. yaşamak için gelire ihtiyacım var. çalışamazsam size verecek parayı nerden bulacağım?" "bu senin sorunun." böylece talihsiz emekçi kendini dalgalara teslim ediyor veya mülke girmeyi denerse, mülk sahibi nişan alıyor ve çekiyor tetiği.