25.11.19

yürümenin felsefesi

frederic gros

"tanrım, soğuk çökünce çayırlara." (arthur rimbaud)

bir kez ayakları üstünde dikildi mi, olduğu yerde kalamaz insan.

dünyanın kapısını bir kez çaldınız mı sizi hiçbir şey tutamaz. adımlarınızı kaldırımlar -bin kere geçtiğiniz, hep kürkçü dükkanına varan o yol- yönlendirmez artık. dönemeçler yıldızlar gibi titrek titrek parlar, o kan donduran seçim yapma korkusuyla yeniden karşılaşırsınız: baş döndürücüdür özgürlük.

yürüyerek, kimlik fikrinin kendisinden, biri olma, bir isim ve hikayeye sahip olma isteğinden kaçarsınız. biri olmak, herkesin kendinden bahsettiği yüksek sosyete toplantılarında ya da terapi seanslarında iyidir. oysa biri olmak, boynumuza ağır ve aptalca bir kurgu zincirleyen (bizi benlik tasvirimize sadık kalmaya zorlayan) toplumsal bir zorunluluk değil midir? yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız; çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket halindeki kadim yaşamdır.

henry david thoreau: sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana. 

hızın zaman kazandırdığı bir yanılsamadır. hesap ilk bakışta kolaydır: yapacaklarını üç saat yerine iki saatte yapıp bir saat kazan. fakat bu, günün her saati birbirine eşitmişçesine yapılan soyut bir hesaplamadır.

robert louis stevenson: yürüyüşten hakkıyla keyif alabilmek için yalnız olmak gerekir. iki kişi bile olsa yürüyüşe grup halinde çıktıysanız buna sadece lafta yürüyüş denir. esasında pikniğe çıkmışsınızdır. yürüyüşe yalnız çıkılmalıdır; çünkü yürürken özgürlük elzemdir; çünkü keyfinize göre durabilmeli, devam edebilmeli, istediğiniz yola sapabilmelisiniz; çünkü ritminizi bizzat kendiniz belirleyebilmelisiniz.

henry david thoreau: hakiki yaşam büyük bir yolculuktur. 

aslında bizi yalnızlığa sürükleyen, çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır. sohbet kendinden ve farklılıklarından bahsetmeye götürür kişiyi. ve bu başkası bizi, tarihimiz ve kimliğimiz içindeki, bencil ve yalanlar söyleyen özümüze taşır yavaş yavaş. sanki hep öyleymişiz gibi.

ruh bedenin gururudur.

jack kerouac: dünya, her şeyin tüketilmesi zorunluluğuna ve tüketme gücüne sahip olmak, buzdolabı, televizyon, araba, belli başlı saç yağları, deodorantlar ve benzeri süprüntüler gibi aslında sahip olmak istemedikleri işe yaramaz hurda yığınlarını satın alma gücüne sahip olmak için çalışmayı reddeden sırt çantalı gezginlerin, dharma serserilerinin buluşma yeri olarak hayal edilmeli.

yalnızlıklar nasıl muhtelifse sessizlikler de muhteliftir.

jean-jacques rousseau: onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde.

düşünce ne kadar hafifse o kadar çok yükselir ve kanaatin, takdirin, yerleşik düşüncenin dipsiz bataklığından hızla uzaklaşarak derinleşir. 

nietzsche: kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.

ebediyetin ağır nefesi karşısında gündeliğin kesik nefesi anlamsız ve hastalıklı bir çırpınmadır.

henry david thoreau: bir şeyin maliyeti aslında, ister derhal ister uzun vadede olsun, hayatta neye mal olduğuyla ölçülür.

ilk hristiyan teologlara göre, bu dünyada sadece birer yolcu olduğumuzdan, evimizi başımızı soktuğumuz bir sığınak, sahip olduklarımızı fazladan bir yük, arkadaşları da yol üstünde karşılaştığımız insanlar olarak görmemizde fayda vardır. biraz havadan sudan sohbet, birkaç el sıkışma, sonra da iyi akşamlar, iyi yolculuklar. bu dünya fanidir, der teologlar, insanlık sürgündür; çünkü asıl yurduna burada ulaşması mümkün değildir. tüm dünya gelip geçici bir barınaktır. ilk hristiyanlar, bir yürüyüşçü herhangi bir ülkeden nasıl geçiyorsa öyle geçerler hayattan.

henry david thoreau: aşktan, paradan, şöhretten ziyade hakikati verin bana. 

yürümek bir dönüşüm, bir çağrıdır. her şeyi ardımızda bırakmak ve kendimizi arındırmak için yürürüz: dünyanın keşmekeşini, mesuliyet dağını, didinmelerimizi ardımızda bırakırız. unutmak, artık burada olmamak için kara yollarının muazzam sıkıcılığından, orman yollarının monotonluğundan iyisi yoktur. yürüyün, bağlarınızı koparın, terki diyar eyleyin.

yoksulun tek zenginliği bedenidir.

nietzsche: mümkün mertebe az oturmalı. açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli. ön yargıların hepsi bağırsaklardan gelir. daha evvel de  söylediğim gibi, kutsal tine karşı işlenen esas günah, yerinden kıpırdamamaktır.

hakikat, doğayı en vahşi, en ilkel haliyle tecrübe ettiğimizde ortaya çıkar: rüzgar tenimizi dövdüğünde, güneş başımızı döndürdüğünde, şiddetli fırtınalar bizi savurduğunda.

arthur rimbaud: şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.

bir gün bir çeşmede, suyu avuçlarıyla içen bir çocuğa rastlayan diogenes bir an durduktan sonra şaşkınlıkla, "diogenes", der, "aldın mı boyunun ölçüsünü?" bereketsiz heybesindeki ahşap kupayı çıkarıp muzafferane bir gülümsemeyle uzağa fırlatır. mutludur; çünkü bir yükten daha kurtulmuştur.

jean-jacques rousseau: yürümeden hiçbir şey yapmam. benim çalışma odam kırlardır. masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana. yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

yürüyen kraldır, dünya da onun krallığı. zaruri olanı bir kere kavradınız mı bir daha mahrum kalmazsınız ondan; zira o her yerdedir, herkese aittir ve kimsenin malı değildir.

epiktetos: bana bakın, evim yok, vatanım yok, servetim yok, hizmetçilerim yok. yerde uyurum. ne karım, ne çocuklarım, ne kafamı sokacak bir barınağım var. sadece toprak, gökyüzü ve bir de eski bir harmani. ee, neyden mahrumum ki ben? keder, korku işliyor mu bana? özgür değil miyim şimdi ben?

yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

sadece toplum içinde öğrenilir kendini yeğlemek. insan kendini sevmeyi yeniden öğrenebilmek için uzun mu uzun bir yol tepmelidir.

henry david thoreau: yaşamak için ayağa kalkmamışken yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir!

huzur, korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kurtulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine konumlandırmaktır.

nietzsche: sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. bizim ethosumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir.

can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir.

jean-jacques rousseau: hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım, yaşamadım, kendim olmadım. bütün doğaya efendisiymişim gibi hükmediyorum. manzaralar arasında aylak aylak dolaşan yüreğim, çarpmasına vesile olanlarla birleşip özdeşleşiyor, büyüleyici hayallere sarmalıyor kendini, nefis duygularla sarhoş oluyor.

yürümek; kiri pası ovulmuş, safrası atılmış, sosyal becerilerden kurtulmuş, kofluklardan ve maskelerden sıyrılmış bir hayat yaşamaktır.

alexandra david-neel himalayalar'da yaptığı bir uzun yürüyüşte, ıssız bir ovadayken uzaklardan kendisine doğru hızla yaklaşan siyah bir nokta gördüğünü anlatır. derken onun bir adam olduğunu anlamış. yol arkadaşları bu adamın lung-gom-pa olduğunu, onunla konuşulmaması ve yürüyüşünün engellenmemesi gerektiğini; çünkü vecd halinde olduğu için uyandırılırsa ölebileceğini söylemişler. geçip gitmesini izlemişler: yüzü ifadesiz, gözleri açık, koşmayan ama her adımda rüzgârın uçurduğu hafif kumaşlar gibi yükselen bir insan.