14.6.16

mantık öncesi zihin

carl gustav jung

"büyü, balta girmemiş ormanların bilimidir."

ilkel insanın bizden köklü bir şekilde farklı düşündüğünü, hissettiğini ve algıladığını gösteren hiçbir şey yoktur. ruhsal işleyişi aynıdır; ancak temel varsayımları değişiktir.

bizim için insanların yaşlılık veya ölümcül bir hastalık nedeniyle ölmesi gayet mantıklı görünürken, ilkel insan için durum farklıdır. o, yaşlı bir insan öldüğünde, ölümün yaşlılık sonucu olduğuna inanmaz. daha uzun yaşayan insanların bulunduğunu söyler.

benzer şekilde, hiç kimse bir hastalık sonucu ölemez, çünkü aynı hastalıktan iyileşen veya o hastalığa hiç yakalanmayan insanlar vardır. ona göre asıl neden her zaman büyüdür. insanı ya bir ruh öldürür ya da büyü.

bu hikaye zihnin "mantık öncesi" düzeyinin özelliklerini gösteren mükemmel bir örnektir. buna "mantık öncesi" diyoruz, çünkü böyle bir açıklama bize bütünüyle mantıksız görünüyor. ama bunu bu kadar çarpıcı kabul etmemizin nedeni ilkel insanın varsayımlarından tamamen farklı varsayımlardan yola çıkmamızdır. eğer biz de, doğal nedenler olarak bilinen şeyler yerine, büyücülerin ve gizemli güçlerin varlığına onun kadar inansaydık, onun açıklamaları bize de son derece mantıklı gelecekti.

aslında, ilkel insan bizden daha mantıklı veya daha mantıksız değildir. onun varsayımları bizimkilerden farklıdır ve onu bizden farklı kılan da bu özelliğidir. düşünceleri ve davranışları bizimkilerden değişik temeller üzerine oturur. olağanın dışındaki her şey onu huzursuz eder, korkutur ve o bunu bizim doğaüstü dediğimiz şeylerle bağlantılandırır. o bunları elbette doğaüstü olarak görmemektedir; aksine, bunlar onun deneyim dünyasına aittirler.

ilkel insanların kendilerini ilgilendiren konulara odaklanma kapasitelerini inkar etmek mümkün değildir.

eğer biz de bizi ilgilendirmeyen konulara dikkatimizi yoğunlaştırmaya uğraşırsak, ne kadar kısa sürede odaklanma gücümüzün azaldığını görebiliriz. onlar gibi, biz de duygusal dip akıntılarımıza bağımlıyız.

bizim dünyamızda görülmez, gizli, kişinin görüşüne bağlı ve doğaüstü güçler diye bilinen şeylerin geçerli bir yeri olamaz. bir kaza her zaman sinir bozucudur ve en katıksız rasyonalist bile lanet okuyacak kadar bundan etkilenebilir.

bizim canımızı sıkan, kazaların nedenlerini bilemememiz değildir; asıl sinirlendiğimiz şey kötü olayların burada ve şimdi keyfi bir biçimde başımıza gelebileceğidir. en azından, bizi bu şekilde çarpar. bir kaza her zaman sinir bozucudur ve en katıksız rasyonalist bile lanet okuyacak kadar bundan etkilenebilir.

ilkel insan yargılarına çevresindeki dünyanın gerçeklerine dayanarak ulaşır. beklenmedik bir olay gerçekleştiğinde haklı olarak şaşırır ve bunun özel nedenlerini bilmek ister. bu noktaya kadar aynı bizim gibi davranır. ama o bunun da ötesine gider, bizi geçer. tesadüfün denetlenemez gücü hakkında bir, veya birden fazla, teorisi vardır. biz "tamamen tesadüf" deriz. o "hesapçı bir niyet" der. o bilimin beklentisi olan neden-sonuç bağlantılarını göstermeyen olayları, yani nedensellik zincirini kıran akıl karıştırıcı şeyleri, yani olayların geri kalan yarısını oluşturan şeyleri vurgular. uzun zaman önce genel kurallara itaat ederken kendisini doğaya uydurmuştur; onu asıl korkutan şey içinde gücü nedeniyle, denetlenemez ve hesaplanamaz bir temsilcinin varlığını gördüğü beklenmedik rastlantıdır. ilkel insan burada da haklıdır. olağanın dışındaki her şeyin onu korkutmasını anlamak kolaydır.

ilkel insana kendi dünyasında güvenlik duygusu veren şey olağan hadiselerin düzenliliğidir. istisnai her durum kefareti ödenmesi gereken denetlenemez bir gücün korkutucu gösterisidir.

bir süre kaldığım, elgon dağı'nın güneyindeki bölgelerde çok sayıda karıncayiyen bulunuyordu. karıncayiyen ürkek, gece yaşayan, nadiren görülebilen bir hayvandır. bunlardan birisini gündüz görmek, yerliler için, bizim bir derenin yokuş yukarı aktığını görmemiz kadar şaşırtıcı ve olağandışı bir olaydır. derenin aniden yerçekimini yendiği bazı durumları biliyor olsak bile daha az şaşırmayız. büyük miktarda su ile çevrili yaşıyoruz ve suyun yerçekimine uymamaya karar verdiği zaman neler olabileceğini kolayca hayal edebiliriz. işte ilkel insan da kendi dünyasındaki olaylar hakkında böyle hisseder. karıncayiyenlerin alışkanlıklarını çok iyi bilmektedir, onlardan birinin doğa kurallarına uymaması hesaplanamaz bir hareket tarzını gösterir.

ilkel insan her şeyden o kadar etkilenir ki, dünyasının kurallarının bozulması onu öngörülemez olasılıklara karşı savunmasız bırakır. bu tür bir istisna bir kuyruklu yıldıza veya güneş tutulmasına benzer bir işaret, bir kehanettir. arkaik insanın bakış açısıyla, karıncayiyenin gündüz vakti görülmesinin doğal bir nedeni olamayacağına göre bunun arkasında gizli bir gücün bulunması gerekir. ve kozmik yasaları çiğneyen bir gücün alarm verici gösterisi elbette kendini savunmayı veya öfkeyi yatıştırmak için sıradışı şeylerin yapılmasını gerektirir. komşu köylerin uyarılması ve karıncayiyenin acılar içinde yakalanarak öldürülmesi zorunludur. karıncayiyeni gören adamın anne tarafından en büyük dayısı bir boğasını kurban verir. adam sunak çukuruna inerek hayvanın etinden ilk parçayı kopartır, sonra dayısı ve törendeki diğer katılımcılar da hayvanın etinden yerler. bu şekilde doğanın tehlikeli isteğinin kefareti ödenir.

düzenli bir şekilde gerçekleşeni gözlemek kolaydır, çünkü ona hazırlıklıyızdır. bilgi ve hüner ancak olayların düzeninin kavranamaz biçimde denetimsizce bozulduğu durumlarda gerekir.

pueblo yerlisi iyi bir ruh halinde değilse, erkekler konseyine katılmaz. eski romalı evinden ayrılırken eşiğe takılırsa o günkü planlarını değiştirirdi. bu bize anlamsız gelebilir, ama ilkel koşullar altında bir insanın bu kehanetlere karşı en azından tetikte olması gerekir.

dünya hâlâ tiksinilen insanlar ve günah keçileriyle doludur, aynı eskiden cadılarla ve kurt adamlarla dolu olduğu gibi.

ruhsal yansıtma, psikolojinin en sık görülen olgularından biridir. lévy-brühl'ün ilkel insanın belirgin bir özelliği olarak gösterdiği participation mystique (gizemli ortaklık) ile aynı şeydir. biz sadece ona değişik bir isim veririz ve genellikle bunun suçlusu olduğumuzu inkar ederiz. kendimizde bilincinde olmadığımız her şeyi komşumuzda keşfederiz ve ona göre davranırız. uygarlığımızda ona zehir içirtmeyiz; onu yakmayız veya onu çivilemeyiz; ama onu en derin inançlarla vurgulanmış ahlaki yargılar kanalıyla yaralarız. onda mücadele ettiğimiz şey genellikle bizim kendi kötü yönümüzdür.