11.12.2015

özgür insan

pierre-joseph proudhon

özgür insan, aklını ve yetilerini kullanan, ihtirasla kör olmamış, korkuları tarafından güdülüp alıkonmayan, aslı astarı olmayan görüşlere kapılıp gitmeyen kişidir.

bir bıçak için karısını, bir cam parçası için çocuklarını ve nihayet bir konyak için kendisini satan yerli, özgür değildir. muhatap olduğu tüccar onun ortağı değil düşmanıdır.

bir somun ekmek pişirip de bir lokmasını yiyebilen, saray inşa edip de ahırda yatan, lüks kumaşlar dokuyup da paçavralar giyen, her şeyi üretip de her şeyden mahrum kalan uygarlaşmış işçi, özgür değildir. hizmet ve yevmiye değiş tokuşunda işçinin ortağı olmayan patron onun düşmanıdır.

yurduna gönülden değil, korku zoruyla hizmet eden asker özgür değildir; silah arkadaşları ve komutanları, bakanlar veya askeri yargı organları hep onun düşmanlarıdır.

toprağa kira veren köylü, sermayesini kiralayan fabrikatör; yol vergisi, tuz vergisi, patent parası, lisans ücreti, personel ve emlak vergisi vb. ödeyen vergi mükellefi; mecliste bu vergileri oylayan vekil, hepsi de ne akla ne de hür iradeye göre hareket ediyor. mülk sahipleri, kapitalistler ve hükümet bu insanların düşmanıdır.

insanlara özgürlük verin, dimağlarını aydınlatın ki yaptıkları sözleşmelerin ne manaya geldiğini bilsinler; o zaman bilgi ve yetenek üstünlüğüne bakılmadan, en alasından eşitliğin alışverişlere hakim olduğunu görürsünüz. ve ticari işlerde, yani toplumsal alanda üstünlük lafının manadan yoksun olduğunu kabul edersiniz.

romeo ve juliet

william shakespeare


ah, uzaktan nazik görünen aşk
nasıl da acımasız ve kaba denendiğinde 

altın daha beter bir zehir insan ruhuna
şu satışı yasaklanan zavallı karışımlardan
daha çok cinayet işler şu rezil dünyada

neler doğuyor nefretten
ama daha çoktur sevgiden doğan

erkekle çoğalır kadın

sevgi güç verir, zamansa imkan
büyük engellerde bulur, büyük hazzı insan

yarayla alay eder, yaralanmamış olan

öğrenciler nasıl ayrılırlarsa ders kitaplarından
öyle koşar seven sevdiğine giderken
okula nasıl canı sıkkın giderse öğrenciler
öyle ayrılır seven sevdiğinden

ruhum çağırıyor beni adımla
geceleri ne de gümüşsü bir ses verir sevenlerin dilleri
en yumuşak müziktir dinleyen kulaklara

nöbet bekler kaygı her yaşlının gözünde
uyku bulunmaz kaygının barındığı yerde
yıpranmamış gençliğin yüksüz bir beyinle dinlendiği yerde
altın bir uyku sürdürür egemenliğini

şu zevzek aşk yok mu aşk
dilini çıkararak şaklabanlıklar yapan
değneğini sokacak delik arayan koskoca bir maskaradır

ah sevgi, gözleri bağlıyken bile
nasıl da görür, yolunu seçer dilediğince

dilencidir ancak servetini sayanlar
benim sevgimse öyle büyüyüp çoğalmış ki
varlığımın yarısını bile saymak gelmez elimden

ölçülü yas sevgiyi gösterir
ölçüsüz yas ise akılsızlığa işarettir

10.12.2015

huzursuzluğun kitabı

fernando pessoa

unutuşun etten kıyafetler giymiş figüranlarından başka bir şey değiliz.

bir gün gelir herkes, alt tarafı asker kaçağı olduğu halde, kendini general olarak hayal eder.

özgürlük içimde yoksa, hiçbir yerde yok demektir.

var olan tek sır, bir sır olduğunu düşünen insanların olmasıdır.

sadece acı bizi büyütür.

benim için bir sıfat, ruhtan kopup gelen içtenlikli gözyaşlarından daha değerlidir.

ne zevk, ne ün, ne iktidar; özgürlük, yalnızca özgürlük.

insan baskı altında yaşamamışsa özgürlüğün değerini bilemez.

üstün insanlarda doğallığın özünü oluşturan şey, doğalla yapay arasındaki uyumdur.

utangaçlık asil bir huydur, ne yapacağını bilememek övünülesi, yaşama becerisinden yoksun olmak ise insanı yücelten bir özelliktir.

kusursuz olan, kendini belli etmez.

ruhun hazinelerinin ve şölenlerinin bekçisi olan o tanrısal, o şanlı çekingenlik.

uygarlık, bir şeye uymayan bir ad vermekten, sonra da oturup bunun sonuçları üzerinde hayal kurmaktan ibarettir.

faşizm

uğur mumcu

faşizm, ayrıcalıklı sınıfların ekonomik ve siyasal egemenliğine dayanan bir diktatörlük çeşididir.

sosyalizm ile faşizmi birbirinden ayıran kesin ölçü, emek ve sermayeye karşı takınılan tavır ile belli olur. devlet düzeni ve gücü sermayeye dayatılmak istenirse, bu düzene isim babaları tarafından ne ad verilirse verilsin, bu düzenin adı faşizmdir.

faşizmin sıkı sıkıya sarıldığı milliyetçilik kavramı da aslında bir kavram hırsızlığı, ulusal duygular dolandırıcılığıdır. faşist, dış çevrelere dayandığı ve de dayanmak zorunda kaldığı için, milliyetçi olamaz. enternasyonal sermayenin ancak basit bir komisyoncusudur.

sol sadece, halkın sorunlarını halka anlatmak, çözüm yollarını birlikte bulmak ve yeni adaletli düzeni birlikte kurma savaşıdır. entelektüel dedikoduculuk, bireysel bunalım, bilgiçlik gösterisi, meyhane gevezeliği değildir.

kapitalizm, hakim ekonomiler nazariyesi gereğince enternasyonaldir. yani asıl milliyet tanımayan akım budur. sol akımlar bu enternasyonal güçle savaştıkları için millidirler. daha doğru bir tanımla, kapitalizm bugün uluslararası soygun örgütünün kibarca bir adıdır. sol bu soyguna karşı milli direnişleri örgütleyen milliyetçiliğin gücüdür. ve milli uyanışları örgütlediği ölçüde sol olacaktır.

8.12.2015

din ve bilim

~the unbelievers

stephen hawking: tarih boyunca yeni keşifler var olan inançlara meydan okumuştur. din de bundan müstesna değildir.

lawrence krauss: bilimsel otorite diye bir şey yoktur. bilimsel uzmanlar vardır. ama hiç kimse yoktur ki görüşleri sorgulanmaya tabi olmasın.

cameron diaz: bilimde sevdiğim şey bilgidir, bilgi güçtür, bilgi sizi güçlendirir, sizi serbest kılar; çünkü artık aynı noktada takılıp kalmazsınız. artık daha önce bulunduğunuz ya da başkasının bulunduğu noktada takılıp kalmazsınız.

ricky gervais: bilim yalnızca ön yargısız bir biçimde gerçeği arar, iyi ya da kötü. bilim "bunu bulmalı mıyım?" diye sormaz. "yapabilir miyim?" diye sorar. inançların sorunu da bu: gerçeklerle ilgilenmiyorlar. mantıklı biriyseniz gerçekler inançlarınızı değiştirmelidir.

cormac mccarthy: bilim, fiziksel dünyayı açıkladığı için insanları cezbediyor. bu şey nedir? gerçekliğe ya da fiziki dünyanın ne olduğuna dair son sözü söylüyor mu? bilmiyorum ama son sözü değilse de hiç olmazsa en iyi sözü söylüyor.

dan dennett: dinler için yepyeni bir çağdayız. dinler, bin yıl boyunca başkalarının dinleri veya kendi dinleri hakkında bilgi toplayan kitleleri görmezden geldi. bu dinler, kültürel olarak cehaletin kolayca sürdürüldüğü bir dünyada evrildiler. teknoloji, cep telefonları, internet ve benzerleri tarafından sağlanan yeni bilgi şeffaflığı, dinlerin binlerce yıldır yüzleşmek zorunda kaldığı bilgi felsefesi alanındaki ilk esaslı değişimdir.

cameron diaz: dinde asırlardır aynı hikayeler anlatılırken bilim daima yeni bir hikaye anlatıyor. bence, dini hakikat olarak gören kişilerin anlamakta zorlandığı şey, bilimin çok daha geniş kapsamlı olduğudur. 6 bin yıl önce değil, 4 ya da 5 milyar yıl önce başlıyor. bilimin sunduğu çok daha fazla bilgi var. bir kitabımız olsaydı şayet, çok daha kalın olurdu.

james morrison: inanç sisteminize aşırı bağlı olduğunuz için kulak tıkıyor, inancınıza meydan okunmasından ya da inancınızın sarsılmasından korkuyorsanız işiniz bitik demektir.

woody allen: bir yanılgıyla yaşamayı problemli buluyorum. sürekli gerçekliği inkar edip sahte bir dünyada yaşayamazsınız. yalnızca kendi inançlarınıza meydan okumakla kalmamalı, tüm yaşamınız boyunca hatalı olup yanlış yönlendirildiğinizi söylemeye ve görüşlerinizi değiştirmeye de daima istekli olmalısınız. aksi takdirde bu anlamsız bir yaşam olur.

tarihin adları

jacques ranciere

devrim, devrimin zaten yapılmış olduğunu bilmemekten kaynaklanan devrim yapma yanılsamasıdır.

konuşan varlıkların hayatını belirleyen, en az işin ve ücretin ağırlığı kadar, adların ya da adsızlığın yükü, söylenmiş ve yazılmış, okunmuş ve işitilmiş sözcüklerin ağırlığıdır.

bir şeyi bilmek, o şey üzerinde düşünme ihtiyacı duymamak demektir.

hayatı hasta eden, hayatın fazlalığıdır; körlükle malul, malul oluşuna kör. ölümü kışkırtan hayatın fazlalığıdır. ve toplum içinde yaşayan, konuşan varlıklarda hayatın fazlalığı, öncelikle sözün fazlalığıdır. kelimelerin ve cümlelerin bu fazlalığı, toplumsal gövdeyi ayakta tutan ve aynı zamanda onu bilim konusu yapan büyük dengelere ve büyük düzenlemelere karşı kitleler çağının insanlarını kör eder. kralları öldüren söz fazlalığı, demokrasi çağının insanlarını da, toplumlarını hayatta tutan yasaların bilgisinden yoksun bırakır.

insan otoritenin değil, vicdanının sesini dinlemelidir.

devrimi olay olarak niteleyen, tarihsel eylemin bir biçimi olması, insanları harekete geçirme ve her şeyi etkileme doğrultusundaki büyük gücünü anlamla aşırı yüklenmiş olmasından aldığı için siyasi, ideolojik veya kültürel diye nitelendirilebilecek bir dinamik olmasıdır.

yalnızca saklı olanın bilimi olur.

doğa ve doğanın simgeleştirilmesi oyununa direndiği ve hep bir aşırılığın veya bir kusurun oyuncağı olduğu kadarıyla, anlamın hayatıdır sapkınlık.

sesini bulamayan bir acı yoktur.

kendisini yaratan zamana karşı bıkkınlık duyması ya da nesnesinin algılanabilir maddesini oluşturan şeylerden -zamandan, sözcüklerden ve ölümden- korkması dışında tarihi tehdit eden hiçbir şey yoktur. tarihin bir yabancı istilasına karşı kendisini koruması gerekmez. tek ihtiyacı, kendi hikayesiyle barışmasıdır.

oğlak dönencesi

henry miller

doğru adamlar sert, merhametsiz, insanlıkdışıdırlar. doğru adam dünyayı yakabilir, kendi elleriyle onu tahrip edebilir, eğer yapabilirse, adaletsizliğin devam ettiğini görmektense.

karışıklık, anlaşılmayan bir düzen için bizlerin uydurduğu bir sözcüktür.

dünyayı hayvan pençeleriyle, silahlarıyla, araçlarıyla, hastalıklı genleriyle kirleten beyaz fatihler sizi. size sesleniyorum ey sarayda oturarak metelik sayanlar, size! daha her şey bitmedi! her şeyin sonu gelmeden önce en sona kalan adamın bir çift sözü olacak. iş en son canlı molekülüne de kalsa hak yerini bulmalıdır -bulacaktır da! kimse yaptığıyla kalmayacak. özellikle de kuzey amerika'nın cosmococcic bokları.

her şey bir anda olup biter. ama önce, uzun bir süreçten geçmek gerekir. bir şey olduğunda, eline tek geçen, bir parlayıştır. bir de, kıvılcımın doğmasından önceki bir saniye. yine de her şey, belli bir yasaya göre -tüm evrenin işbirliği ve onayıyla gerçekleşir.

insan yaşamlarının büyük bölümü, suyun derinliklerinde kalan, yaşanmamış şeylerden oluşur.

insanı en çok rahatsız eden, yaşama egemen olanın ne para, ne dil, ne görenek olduğunu kesinlikle şaşmaz biçimde bilmektir. yaşama egemen olan, hep boğazlamaya çalıştığın ama gerçekte senin boğazını sıkan bir şeydir.

ölü zaman gezginleri

hasan ali toptaş

ne zaman doğduğumuz sorulduğunda hep anamızın bacakları arasından çıktığımız tarihi belirtmemize rağmen, artık insanları analardan çok yaşamın doğurduğunu biliyorum.


gene de sevmiştim sokakları. insan onları gezip dolaştıkça, yaşamın değişebilirliğine daha çok inanıyordu. hatta, uzaktan uzağa da olsa, öteki insanların varlığına yaslanıp kendi varlığını, yalnızlığını ve tekdüzeliğini yeniden kavrıyordu.

tutkularımız bizim kulplarımızdır ne de olsa, en kolay ve en çabuk onlarla ele geçiriliriz.

bize göre en büyük itiraf, kimi zaman gitgide derinleşen bir sessizlik kuyusunun içinden, yeryüzüne ölü bir sazan gibi bakmaktır. yalnızca bakmak.

artık biliyorduk ki, o biralar şişelenmiş birer uzlaşmaydı.

anlamak da, anlatmak da geçmişle başlamalı belki.

rakısını bir dikişte içti. içini çekti derin derin. bakışları masasındaki yapma çiçeklerde gezindi bir süre. eviyle işi arasında uzanan yol vardı kafasında. aynı evlerle kuşatılmış, aynı insanların gelip geçtiği, aynı seslerin dolup taştığı, tatsız bir yol.. kimbilir belki de, aynı yolu yürümekten ayakları, aynı renkleri görmekten gözleri, aynı sesleri duymaktan kulakları ne kadar tez körelmişti on üç yıldır? aynı, aynı, aynı.. bu aynılar o kadar çoktu ki yaşamında, o kadar çoktu ki..

değişik sokakta yürümenin bile tadı başkaymış.

6.12.2015

din ve çocuk

frank zappa: mutlu, zihinsel açıdan sağlıklı bir çocuk yetiştirmek isteyen herkese verebileceğim en iyi tavsiye şudur: onu dinsel kurumlardan mümkün olduğunca uzak tutun.

sigmund freud: sağlıklı bir çocuğun parlak zekası ve sıradan bir yetişkinin zayıf sinirsel gücünün karşılaştırılmasının ne kadar moral bozucu olduğunu düşünün. bu göreceli körelmenin en önemli nedeninin verilen dini eğitim olmadığından emin olabilir misiniz?

ernestine rose: bize dinin doğal olduğu; tanrı'ya duyulan inancın evrensel olduğu söylendi. ilginç ve kanıtlanabilir bir gerçek ise, tüm çocukların ateist olduğu ve eğer din zihinlerine aşılanmazsa bu şekilde kalacaklarıdır.

kenneth v. lanning: şeytan adına yapılanlardan çok daha fazla kanunsuzluk ve çocuk istismarı, tanrı'nın, isa'nın ve muhammed'in adına, dindar kişiler tarafından yapılmaktadır.

george eliot: çocukluğum derin acılar çekerek geçti: kolik, boğmaca öksürükleri; hayaletlerden, cehennemden ve şeytandan korkmak ve gökyüzündeki, çok fazla kuru üzümlü kek yediğimde bana sinirlenen bir tanrı.

harvey fierstein: katolik kilisesi, sadece taciz edilen çocukların ailelerine sus payı ödemek adına örtülü ödenekten para ayıran, kayıtlara geçmiş tek kurumdur.

marian noel sherman: eğer bir çocuğa "tanrı dünyayı yarattı" derseniz genellikle size "o halde tanrı'yı kim yarattı?" diye sorarak karşılık verecektir. eğer ona ilmihalin iddia ettiği gibi "tanrı'yı kimse yaratmadı. o her zaman vardı." diye yanıt vereceksek, bunu neden en başta dünya hakkında söylemedik?

ayrılıktan sonra

jean rhys

her gün yeni bir gündür. her gün yeni bir kişinindir.

insanın yaşamında öyle bir an gelir ki bir parça paran varsa bir yöne gidersin. ama bir şeylerin yoksa -ama hiçbir şey- ve hiçbir yerden bir şey gelmiyorsa, o zaman başka yöne gidersin.

kuşkusuz, yaşam haktan yana değildir. gerçekten, lanet olası, haksızlıklarla doludur. herkes bilir bunu.

insanlar bu kadar açık seçik olmamalı; insanlar başkaları gibi görünmeye ve davranmaya uğraşmalı. kendi cenazelerini görmek istemiyorlarsa böyle yapmaları gerekir.

hayvanlar bizden daha iyiler. onlar biz insanlar gibi hep kahredici gösteriş, yalan, dudak bükme peşinde değiller.

insanlar öylesine canavar ki, doğru dürüst bir söz söyleyene kadar birbirlerini öldürürler. sonra bir çıkarları varsa, kim olursa olsun ayağını yalarlar.

en kötüsü, insanın kadınların gerçekten ne hissettiklerini bilmemesidir.

içdeniz balıkçısı

ursula k. le guin

benim dinim tanrısız, tartışmacı ve mistiktir.

mantığın uykuya dalması canavarlar doğurur.

gerçek, insanı özgürleştirir. 

kalbin, insan aklının anlayamadığı kendi nedenleri vardır.

endişe, idrakle ilgili anormallikleri artırır.

başka bir insanın algılarının sanrı olduğuna hükmetmenin temelinde bu sanrıların hükümde bulunan kişide mevcut olmaması yatar.

ruhumuzu koymadığımız hiçbir şey çalışmaz; tehlikeyi göze almadığımız hiçbir şey emniyetli değildir.

deliler, akıllılardan çok daha sıkı tartışırlar.

dünyadan belli bir maksatla bir anlam çıkartırız. kaosla karşılaşınca, bildik bir şeyler arar veya yaratır ve bununla bir dünya kurarız.

doğru dediğimiz şey nadiren basit olur. 

bütün kurgu eserler bize başka türlü erişemeyeceğimiz bir dünya sunarlar. 

aşkın söylenme hakkı vardır. 

ben gerçekten de gittiğimiz her yere kendi çamurumuzu da götürmemiz gerektiğine inanıyorum. biz çamuruz. biz dünyayız.

ne zaman kendimi kandırsam şairliğim tutar.

adamlarla kadınlar, kadınlarla kadınlar, hep birlikte -aşk-. bu her zaman için çok garip bir şey. insan ne bilirse bilsin, asla buna hazır olamaz. hiçbir zaman.

5.12.2015

süleyman demirel

uğur mumcu

türkçede bir söz vardır, "havadan sudan para kazanmıştır." denir. bugün sizlere, "su" işlerinden para kazanmış bir müteahhitten söz edeceğim.

müteahhidin adı "süleyman demirel"dir. demirel, 1960 dönemi geldiğinde, devlet su işleri genel müdürü'ydü ve henüz askerlik görevini yapmamıştı. bugüne kadar demirel'in bir devlet memurundan daha çok para kazandığını kimse söyleyemez. öyleyse nasıl zengin oldu demirel?

şöyle:

yüksek mühendis süleyman demirel, bir yandan odtü'de öğretim görevlisi olarak çalışırken, öte yandan da müteahhitlik yapmaktaydı. o günlerde, üniversitenin içme suyu inşaatı da ihaleye çıkarıldı. inşaatın keşif bedeli 5 milyon 750 bin liraydı. demirel,

"ben bu inşaatı 4 milyon 100 bin liraya yaparım." diyerek hemen kolları sıvadı. fakat ortaya küçük bir pürüz çıktı. üniversite yönetmeliği, üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışanların bu tür ihalelere girmelerini yasaklamaktaydı. bir süre sonra bu pürüz de giderildi. üniversite hukuk müşavirliği,

"ek görevle üniversitede çalışanlar ihalelere girebilir." diye yorum yaptı ve demirel, üniversitenin içme suyu inşaatını üzerine almış oldu.

su tesisat inşaatı için gerekli ithal malzemesinin vergi ve gümrük resmine bağlı olduğunu bilen demirel, bir süre sonra üniversite rektörlüğüne başvurarak,

"odtü bir kamu kuruluşudur. bu nedenle bu vergi ve resimleri ödememek gerekir." dedi. demirel ayrıca bu sonucu sağlamak için imar ve iskan bakanlığına başvurarak devlete vereceği vergilerden kurtulmak istedi. demirel'in dilekçesi bakanlıkta, bakanlık "amme tesisleri dairesi başkanı" mehmet uslu'nun önüne geldi. uslu,

"bu vergi ve resimlerin ödenmesi gerekir." dedi. dedi ama kendisi izindeyken yerine bakan raşit yalvaç,

"bu kamu kuruluşudur. bu kuruluşta ihaleyi üzerine alan da demirel'dir. öyleyse demirel devlete gümrük vergi ve resmi vermemelidir." gerekçesiyle demirel'e ayrıcalık tanıdı.

bu usulsüzlüğe, üniversite inşaat başkanı itiraz etti. 9 ocak 1963 tarihli ve 715/49-53 sayılı yazıda başkan muhittin kulin,

"demirel'e tanınan ayrıcalık yasalara aykırıdır." diye diretti. aynı günlerde devrin imar ve iskan bakanı fahrettin kerim gökay, 5 kasım 1963'te üniversite'ye başvurarak,

"gerekli malzemenin gümrük veya gider vergisinden muaf tutulması hususunda verilen belgelerin müteahhit süleyman demirel tarafından kendi çıkarına kullanılıp kullanılmadığını sordu. bu yazı üzerine mütevelli heyet toplandı ve demirel'i haklı buldu. böylece demirel, 700 bin liralık bir ithalat dolayısıyla ödenmesi gereken 200 bin lirayı devlete ödemedi. bu 200 bin türk lirası havadan süleyman demirel'in cebine iniverdi.

ayrıcalıklar bununla da bitmedi. 4 milyonluk ihale için demirel'e 2 milyon 100 bin liralık "avans" da verildi. oysa yapılan mukavelede böyle bir hüküm yoktu. demirel bu parayı herhangi bir bankadan alsa, % 18-20 faiz ödeyecekti. avans almakla bu faizden de kurtularak yine havadan 150 bin lira kadar bir para daha kazandı.

demirel bununla da yetinmedi.

mukaveleye göre, demirel'in su tesislerini 30 haziran 1963'te bitirmesi gerekiyordu. eğer inşaat erken bitirilirse kendisine erken bitirme primi ödenecekti. demirel 14 nisan 1963'te işi bitirdiğini ileri sürüp 2 ay 9 günlük erken bitirme primi alarak 248 bin lira daha kazanmıştır. fakat iş demirel'in bildirdiği tarihte bitirilmiş değildi. 23 ekim 1963'te rektör yerine imza atan orhan alsaç, demirel'e gönderdiği mektupta,

"eksikliği tamamla!" demişse de demirel işi erken bitirdiği gerekçesiyle 248 bin lirayı kasaya çoktan yerleştirmiştir. yani demirel, gecikme dolayısıyla üniversiteye tazminat ödemesi gerekirken, erken bitmiştir gerekçesiyle ödüllendirilmiştir. bir de,

"borular zamanında yerleştirilmedi." diyerek 65 bin lira tazminat istemiş ve almıştır bu arada.

demirel'in yaptığı işin kesin kabulü 15-25 temmuz 1964 tarihleri arasında yapılmıştır. üniversite inşaat başkanlığından yük. müh. şevket göloğlu, 17 kasım 1964 tarihli raporunda,

"su tesisleri kusurlu yapılmıştır. teknik kusur ve hatalar dolayısıyla, geçen bir yılda 650 bin lira kayıp olmuştur." diyerek bu "barajlar kralı"nı yerden yere vurmuşsa da, demirel yine kazanacağını kazanmıştır. bu rapor üzerine rektör, iller bankası, devlet su işleri ve bayındırlık bakanlığı mühendislerinden oluşan bir kurula konuyu inceletmek istemişse de, orhan alsaç, "iç bünyede bir araştırma" yapmakla yetinilmesini önermiştir.

iç bünyede yapılan araştırmada da aksaklıklar saptanmış ve bunların giderilmesi için 25 bin marklık malzeme sipariş edilmiştir. bunun da türk parası ile değeri 100 bin liradır. bu 100 bin liranın demirel'den alınması gerekirken, bu konunun üzerine de gidilmemiştir. birtakım "masonik" ilişkiler de etkili olmuştur bu işlerde.

özetleyelim: demirel, 4 milyonluk küçük bir ihaleden 313 bin lira prim, 150 bin lira gümrük bağışıklığı, 150 bin lira avans karı, 100 bin lira tesisat noksanlığı olmak üzere, 713 bin lira açıktan para kazanmıştır.

işte "havadan" ve "sudan" böyle para kazanılır.

çamların kadim müziği

osho

yapabiliyorsan delir, kalpten delir.

olgunlaşmamış zihin daima nesnelere ilgi duyar: para, ev, araba, güç, saygınlık.. hepsi ıvır zıvır, hepsi saçmalık. olgun zihin yalnızca varoluşa, varlığa, yaşamın kendisine ilgi duyar.

insanlar din değiştirdiklerinde çok hevesli olurlar. dinden, çok fazla dogmacı dinden gelen insanlar dinden çok fazla uzaklaşır. kiliseden ayrıldıklarında, hayat kadınına giderler.

mutlu bir insan, tapınağını gittiği her yere yanında götürür.

umut etmezsen bütün umutsuzluk kaybolur. çok fazla şey beklersen hayal kırıklığı kaçınılmazdır. başarılı olmaya çalışıyorsan başarısız olacaksın. neyi çok fazla yapmak istersen tam tersi gerçekleşecektir. umutla yaşamak gelecekte yaşamaktır, gerçekte hayatı ertelemektir. bu bir yaşam biçimi değil, intihar biçimidir.

mucizeler kendiliğinden gerçekleşir.

ölü insan nehir hakkında yaşayan insanın bilmediği bir sırrı bilir. yaşayan insan mücadele ediyordu. nehir düşmandı. korkuyordu, güvenemiyordu. fakat ölü insan, orada olmadığı için, nasıl mücadele edebilir? ölü insan hiçbir gerilim olmadan tümüyle gevşemiştir: birden beden yüzeye çıkar, nehir gerekeni yapar. ölü bir insanı hiçbir nehir boğamaz.

doğumla birlikte ölüm de kesinlik kazanır. bir kez bu kesinlik anlayışına nüfuz ettiğinde rahatlarsın. bir şey mutlak surette kesin olduğunda endişelenecek bir şey kalmaz. endişe belirsizlikten doğar.

çok fazla konsantre olan insanlar daima dalgın olurlar; çünkü bütün dünyaya nasıl açık kalacaklarını bilmezler.

saygı dolu gözlerle baktığında, her şey ilahi olur.

bertrand russell'ın "hatırlamaya çalıştığımda, yaşamımda gerçekten hayat dolu, tutkulu olduğum birkaç dakikadan fazlasını bulamıyorum." dediği söylenir.

tanrısallık senin en üst seviyede çiçek açman, kusursuz çiçeklenmendir; tanrısallık yazgının gerçekleşmesinden ibarettir.

insanlar neredeyse daima hiç yaşamadan ölürler.

everest'in zirvesine ilk ulaşan insan, edmund hillary, otobiyografisinde, "yaklaştıkça giderek daha çok şeyi arkada bırakmak zorunda kaldım. son anda neredeyse her şeyi bırakmam gerekti; çünkü her şey büyük bir yük oldu." der.

bilinç söz konusu olduğunda, büyük, küçük ve vasat, herkes aynı gemide yolculuk eder.

elbette sınırlı bir zihnin de faydası var: daha keskin olur, sivri bir iğne gibidir, tam doğru noktayı vurur; ama etrafını çevreleyen büyük yaşamı gözden kaçırır.

yaşam muazzam bir sırdır. hayattasın; ama hayatı bildiğini zannetme.

mantıklı zihin insan işi küçük bir bahçe gibidir, hayat ise vahşi ormandır.

er ya da geç yaşama karşı geleceksin ve o zaman zihnin yüzüne gözüne bulaştıracak, başarısız olacak. zihnini mantığın en uç noktasına kadar gerdiğinde delireceksin. gerçekliğin hafif bir rüzgârıyla saray yıkılır. delilik budur.

anlayışlı bir insan asla söz vermez; çünkü çaresizliğini bilir. "seni sonsuza dek sevmek isterim ama kim bilir? yarın aynı olmayabilirim." diyecektir. aciz hissedecektir, kendine güvenmeyecektir. ancak aptallar kendine güvenir. anlayış sahibi insan tereddüt eder; çünkü bir kişi olmadığını, içinde kalabalık olduğunu bilir.

ağaç tohumda var olmayı sürdürür. tohumu anlayabilirsen ağacı da bileceksin. meyvede bütün ağaç vardır.

hayat hayal edebileceğin her maceradan daha serüvenlidir. yaşam gebedir, daima gebedir, bilinmeyene.

yaşam muazzam büyüktür. bütün dogmalar onlarla ilgili belli bir hakikate sahip olabilir; ama hiçbir dogma hakikat değildir - olamaz. yaşam o kadar büyüktür ki hiçbir dogma onu bütün olarak anlayamaz.

mark twain karısıyla birlikte az önce güzel bir konuşma yaptığı konferans salonundan evine dönüyormuş. karısı orada değildi, yalnızca onu almak için oraya gelmişti. yolda, "konuşma nasıldı?" diye sormuş. "hangisi?" demiş mark twain. "hazırladığım mı, orada yaptığım mı, yoksa şimdi keşke yapsaydım diye düşündüğüm konuşma mı? hangisi?"

insanlarda bilinçaltında söylenmemiş bir şeyi duymak gibi bir eğilim var.

evliliğimin meydana geldiği gün, bir felaketti. dışındayken çölde güzel bir vaha gibi görünebilir; ama yaklaştıkça vaha kurumaya ve gözden kaybolmaya başlar. bir kez içine düştüğünde, bir hapishanedir. fakat hatırla: esaret ötekinden gelmez, senin içinden gelir.

bir gün, her insanın yaşamında önemsiz ilkelerin üzerine çıkması gereken bir zamanın geldiğini öğreneceksin.

yaratıcı olamayan insanlar yıkıcı olur; çünkü yıkmak yoluyla dolaylı yoldan güçlü oldukları hissederler.

bilgi yoluyla tepki verdiğin her seferinde ana fikri kaçıracaksın; çünkü tam olarak yapılması gereken doğru şey olmayacak. hayat değişti; ama senin bilgin aynı kalıyor ve sen bu bilgiye dayanarak hareket ediyorsun. bu da bugüne dünkü bilginle bakıyorsun demektir. hiçbir zaman canlı olamayacaksın. ne kadar bilgi yoluyla iş görürsen o kadar olgunlaşmamış olursun.

anlatıldığına göre, adamın biri psikiyatra, "basit, gündelik tabirlerle, o bilimsel jargon olmadan, psikoz hastasıyla nevrozlu insan arasındaki fark nedir?" diye sormuş. "şey" demiş psikiyatr, bir süre düşündükten sonra, "şu şekilde açıklanabilir: psikozlu iki artı ikinin beş ettiğini düşünür. nevrozlu iki artı ikinin dört ettiğini gayet iyi bilir; ama bu onu çok kaygılandırır."

kimse hakikate korku yoluyla yaklaşamaz. kelime ve teoriyle ilgili her şeyi unut. sadece mutluluğunla, huzurunla ilgilen; bir gün tanrısallığın içine girdiğini göreceksin. en üst seviyede mutluluğun başka bir adıdır.

kendini bilmek bütün bilginin kapısı olur, en temeldir. o temel olmadan, bütün bilgi yalnızca görüntüde bilgidir; aslında cehalettir.

kendini bilmediğin için kendi yansıtmalarını dış gerçeklerle karıştırmaya devam ediyorsun. kendini bilmedikçe, gerçek herhangi bir şeyi bilmek imkânsızdır. ve kendini bilmenin tek yolu korunmasız, açık bir yaşam sürmektir. kapalı bir hücrede yaşama. kendini zihninin arkasına saklama. dışarı çık.

zen kendiliğinden olanın, çabasız çabanın, sezginin yoludur. bir zen ustası, büyük bir şair olan ikkyu şöyle demiş: "binlerce kilometre uzaktaki bulutları görebiliyor, çamların kadim müziğini duyabiliyorum."

biri buddha'ya, "en büyük mucize nedir?" diye sormuş. "içe dönmek" demiş buddha. içe döndüğünde, farkına vardığında, binlerce kilometre uzaktaki bulutları görebilecek, çamların kadim müziğini duyabileceksin.

4.12.2015

edebiyat yazıları

fethi naci

sanatçı, yalnız başkalarından değil, kendinden de intihal yapmaz.

atatürk: bizi yanlış yola sevk eden fesatçılar çok kere din perdesine bürünmüşler, saf ve nezih halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir. tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz; görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din kisvesi altındaki küfür ve alçaklıktan gelmiştir.

reşat nuri güntekin: en eski tarihlerden beri din, daima zulme ve fesada alet olmuştur.

atatürk: ölülerden yardım istemek medeni bir sosyal topluluk için lekedir.

jean-paul sartre: insan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli bir biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır.

hiçbir zaman kapkaranlık değildir gece (eluard)

"bir kadını ya da bir erkeği sevmek, yaşamın yeni bir boyutunu, yeni ve önceden bilinmez bir geleceği keşfetmektir.

aşk, deha kadar az bulunur bir şeydir.

aşkın gözden düşmesinde feodal ya da burjuva evlilik kurumunun büyük payı vardır; çünkü cinsel ilişkileri aşk ilkelerinden başka ilkelere, özellikle kan, kudret, para ilkelerine bağımlı kılmıştır.

aşk, insan ötekini kendine yeğleyince başlar; onun farklı olduğunu, sonuna kadar özgür olduğunu kabul edince başlar.

"yaşamın anlamı aşktır." (roger garaudy)

jean-paul sartre: yazarın görevi, hiç kimsenin dünyadan habersiz kalmamasını ve bu yüzden kendisinin suçsuz olduğunu ileri sürememesini sağlamaktır.

düş kurma cesareti

henry miller

insanoğlu ne kadar üstünleşse de, tümüyle, acı ve eksikliklerle dolu bir dış dünyaya teslim olmaktan kaçınamaz. kişiliğimizin ne denli bilincinde olursak, çevremize yenik düşme olasılığımız da o kadar artar. gerçekle yüzleşmek için ölüm gerekli değil. gerçek, bizim elimizin altında, her yerde, her algıladığımız şeyde vardır. toplum daha ciddi tehlikelerle karşı karşıya kaldığında, hapishanelerin ve akıl hastanelerinin boşaltıldığı, düşman yaklaşırken, siyasi sürgünlerin bile yurdu korumaya çağrıldığı görülür. ancak böyle durumlar, kalın kafamıza hepimizin aynı et ve kemikten olduğunu sokacak niteliktedir. insanın kendi yaşamı tehlike ile karşı karşıya kalmadan, yaşamanın ne demek olduğunu anlayamaz, ruhsal sorunları olanlar bile ancak böyle anlarda kendilerini kurtarırlar. tüm yaşantısı boyunca kavruk benliğini yaşayan insanlar için en büyük mutluluk, kendinden daha önemli şeylerin varlığını anlamaktır. çünkü o, benliğini yakan ateşi kendi elleriyle körüklemiş, can suyunu kendi elleriyle sağmıştır. kendini içindeki şeytanlar için kolay yutulur bir lokma durumuna getiren yine odur. işte, yeryüzü denen gezegen üstünde yaşam, bu kadar. nevroz; herkesin ortak özelliği, yeryüzündeki her dişi ve her erkek için bu böyle. onları sağlığa kavuşturacak kişi ise hepsinden beter. deva bulmak için mezarlarımızdan kalkmamızın gerekliliği ortada. kimse bir başkası için bu işi beceremez; ama beraberce çözülen özel bir sorun olarak görülebilir bu. bencilliklerimizle ölmeli, çevresiyle ilişkili bireyler olarak yeniden doğmalıyız.

gerçekten büyük olanların hiçbiri, bildiği konuda ne büro açar, ne konferans verir, ne de kitap yazar. bilmek, susmayı da beraberinde getirir ve gerçeği anlatmak için en etkili propaganda, kişinin kendini örnek olarak ortaya koymasıdır. böyleleri, kendine inanacak ve fikirlerini yayacak insanları kolaylıkla bulur. "büyük" olanlar en gerçek anlamıyla sıradandır, ilgisizdir. sizden inanmanızı istemez; fakat bu sonucu, davranışlarıyla elde ederler; uyarıcı ve uyandırıcıdırlar. miskin hayatınızı nasıl kullandığınız onları hiç mi hiç ilgilendirmez. çünkü bunun kendi uğraşınız olduğunu bilir görünürler. kısacası, yeryüzündeki görevleri, yalnız ve yalnız teşvik etmektir. bir insandan daha ne beklenir ki?

gelişmede acı ve uğraşı bulunur, başarıda neşe ve coşkunluk, tatminde ise huzur ve sağlamlık vardır. dünyevi olan ve olmayan varoluş düzlük ve küreleri arasında, merdivenler ve kafesler vardır.  yükselen, şarkı söyler. sarhoş olmuş ve beliren görüntüler tarafından yüceltilmiştir. emin adımlarla iner aşağıya; ayağı kaysa ya da tutunamasa, aşağıda onu nelerin beklediğini düşünmez de, ileride neler bulunduğunu merak eder. her şey ileridedir. yol sonsuzdur ve ilerledikçe de genişler. bataklıklar, pislikler, yosunlar ve çukurlar, tuzak ve kapanlar.. bunların hepsi kafada. ilerlemeyi bıraktığınız anda sizi yutmaya hazır bir şekilde pusuda beklerler. manevi dünya tamamen keşfedilmemiştir henüz. geçmişin dünyasıdır, hiçbir zaman geleceğin değil. geçmişe dayanarak ilerlemek, mahkumların ayaklarına bağlanan küreyi sürüklemelerine benzer. mahkum, suç işlemiş olan değildir, suça bağlanıp tekrar tekrar onu yaşayan kişidir. yaşama her yönüyle katılmadığımızdan, hepimiz suçluyuz; ama eylemlerimizde bağımsızız. yapmayı başaramadıklarımızı düşünmekten cayabilir ve gücümüz içindekileri yapabiliriz. içimizdeki güçlerin ne olduğunu sanırım gerçekten kimse düşlemeye cesaret edememiştir.

düşlemenin her şey demek olduğunu onayladığımız gün, bunların sonsuz olduğunu anlayacağız. düşleme, karşı koyuşun sesidir. tanrı'da tanrısal bir şey varsa eğer, o da budur. her şeyi düşlemeye cesaret etmesi!

beşinci incil

philipp vandenberg

gerçek dindarlar dış görünüşlerinden anlaşılmazlar.

dahiler genellikle sıradışı yaşam biçimleriyle kendilerini gösterirler.

hayatına son vermeye karar veren bir insanın bilincinin yerinde olmadığını kim iddia ediyorsa o saçmalıyor demektir.

insan için iyi olan biricik şey bilgiyse tek kötü olan şey de cehalettir.

yeryüzündeki tüm gerçekler ve etkiler bedenseldir ve insanın gücü madde dışı ya da soyut bir şey değildir. dağları devirebilecek gerçek güç, azim ve irade özgürlüğüdür. kusursuz anlayış, doğal istekleri yapıp yapmamak, insanın yalnızca gerçek mutluluğunu garanti eder. rahip ve papaz kisvesi ise insanların beyinsel becerilerinin yarısını yok eder.

"örtülü olup da açığa çıkarılmayacak, gizli olup da bilinmeyecek hiçbir şey yoktur." (luka)

bilgi ağacının kıskananı çok olur. insanlık varolduğundan beri bilgiye ulaşmaya çalıştı. bilgi etin şehveti gibi bir şeyse, cahillik de acı veren bir şeydir ve çok az kişi acıdan zevk aldığından, insanlar bilgiye ulaşmak ve aydınlanmak için çırpınır.

eğer bir kentte hiç dostun yoksa, otelin kapıcısına yüklü miktarda bahşiş ver.

katatoni, içsel gerginlik cinnetidir. kaygı, davranış bozukluğu ve ruhsal gerilim hallerinde ortaya çıkar. belirli durumlarda, vücut ısısının merkeze bağlı olarak yükselmesiyle beraber hareket eder.

aidiyet, ruhumuzun en büyüleyici ögesidir.

insan ilahi bir varlıktır. tanrı adına hak talep edip konuşanlar, ilahi her şeyi inkar ediyorlar. iki bin yıllık kilise tarihi, iki bin yıllık aşağılama, sömürü ve gelişmeye karşı savaştan başka bir şey değil. papazlar yüzyıllarca, tanrı adına dev gibi katedraller inşa ettiler. aslında bunun arkasında hıristiyan insanına zulmetmek, onun küçüklüğünü ve anlamsızlığını gözler önüne sermek düşüncesi yatıyordu. anlamsızlık düşünmeyi engeller ve düşünce kilise için zehirden farksızdır. kilise emirlerle hayatta kalır. onun öğretisi, emretmek ve itaat etmekten ibarettir.

her şey inanç parolasıyla halledilmek isteniyor. oysa inanmak, düşünmekten daha kolaydır. kim ki inanç meselelerinde aklın gücüne başvurursa dine yakışmayan yanıtlar elde eder. bu nedenle kilise var oluşundan beri, aklın gücüne, gelişmeye ve bilime karşı direnmektedir. bilim, inancın sonu demektir.

3.12.2015

din

napolyon: din, halkı sakin tutmak için mükemmel bir araçtır.

cicero: ölümsüzlük umudu beslemeyen hiç kimse, ülkesi için ölümü göze alamaz.

iain banks: onların hiçbir zaman dile getirilmeyen sloganı şöyle der: "tanrı'ya güvenin, ipleriniz bizim elimizde." 

mark twain: bir çağın sunak örtüsü, ondan sonra gelenin paspasıdır.

edward o. wilson: biyolojik insan doğasını derinlemesine anlamak, dinin ve kaynağı belirsiz dogmaların ateş bataklığını kurutmaktır.

benjamin disraeli: insan, tapınması ve itaat etmesi için yaratılmıştır. fakat eğer ona emir vermezseniz, ona tapınacak bir şey vermezseniz kendi tanrısallığına bürünecektir.

asia carrera: dünyadaki insanlar oldukça saf. kıçımı kaldırıp kendi dinimi kurmalıyım.

samuel taylor coleridge: bizim antika metafiziksel görüşlerimiz, ıstırap dolu bir saatin ardından, ölümcül bir hastalığa yakalanmış bir çocuğun başucunda duran oyuncaklarına dönüşürler.

2.12.2015

babadat

ali püsküllüoğlu



üç tel, üç mısra şiir
sabır taşını çatlatan çile
anılarla avunduğumuz yetişir

söz gümüştür
sükut altın değildir yine de

gülmeyi bir kez unuttun mu
neylesen gülemiyorsun bir daha

ağaç içinden çürür
elmayı oyar kurt, sineği yer örümcek
ve insanı yer insan

elif kızın gönülcüğün çalmışlar
bir halden bilmeze vermişler

"yılan gibi eğrim eğrim mor belik
soyka kalsın bu ayrılık ayrılık"

güneyden mi geldin böyle nedir
portakal kokusu avuçlarında
bu limon çiçeği ne saçlarında
söyle durur mu o sıcak sihir
turuncu renklerle dal uçlarında

bir kahve fincanında
bahtıma çıkan fal sensin
yalan da olsa
uydurduğum en güzel masal sensin

yoksul bir kasabada doğan
yalınayak büyüyen şair
nerden bulacak yumuşak kelimeleri
o, dağ yeli gibidir
sarsar

kötü değildir ağlamak
yüreğim boş bir kafes işte

ömür üç günlüktür biter
şiirde sürer hayatın filizi
sürekli bir aşktır çünkü şiir

ah güz gelir kış yok işte yağan kardır
yer duymaz gök sağır
ben çekerim yüzyıllardır
söyleyin anama ağlamasın

ölüm bir kaçıştır yaşamdan

biliyorum, insan kavgayla büyür
biliyorum, dümdüz değil yaşam

ölüm, gençleri
çok seviyor ülkemde

saçında güller, karanfiller, dünyanın en güzel kırları
saçında gelincikler, sabah çiyi ve tarlakuşları

yaşamanın ve ölümün karşısında her şey susar

her şey bir eski zaman düşünde
savrulup gitti günler

mutlu ölüm

albert camus

insanın ya çok büyük bir umutsuzluk içinde yaşaması gerekir ya da çok büyük bir umut içinde.

işsiz güçsüzlük yalnızca ortalama insanlar için öldürücüdür.

bizim yaşımızda insan sevemez; karşılıklı hoşlanma vardır, hepsi bu. daha sonra, yaşlandığımız ve güçsüz düştüğümüzde sevebiliriz. bizim yaşımızdayken insan sevdiğini sanır, hepsi bu.

idealistin karşıtı çoğu zaman aşksız bir insandır.

kediler gün boyunca uyur ve ilk yıldızdan tan vaktine dek sevişirler. şehvetleri ısırgandır ve uykuları ağır. gövdenin, ruhun hiçbir payının olmadığı bir ruhu olduğunu da bilirler.

hiçbir şey hastalıktan daha çirkin, daha küçültücü değildir.

inan bana, büyük acı yoktur, büyük pişmanlıklar, büyük anılar yoktur. her şey unutulur, büyük aşklar bile. yaşamda aynı anda hüznün ve coşkunluğun bulunuşu bundandır. olayları görmenin ancak belli bir yolu vardır ve zaman zaman ortaya çıkar. işte bunun içindir ki, yaşamında büyük bir aşka, mutsuz bir tutkuya sahip olmuş olmak yine de iyidir. bu en azından bizi çökerten nedensiz umutsuzluklar için bir korunmadır.

insanlar kendilerinde değişeni çok iyi bilmelerine karşın, dostlarına, ilk ve son olarak, kendi oluşturdukları bir imgeyi yakıştırırlar.

benim için yaşamı sevmek deniz ve güneş banyosu yapmak değildir. bu olsa olsa bunaltıcı ve dizginsiz biçimde yaşamaktır. kadınlar, serüvenler, yeni ülkeler.. böyle davranmak bir şeyleri zorlamaktır. ateşli ve görkemli bir yaşam.. doğayla yetinmeyecek kadar çok seviyorum yaşamı.

bir insanın yazgısı, eğer tutku ile birleşiyorsa, her zaman coşku vericidir.

hiçbir zaman vazgeçme. içinde öyle çok şeye sahipsin ki, hepsinden soylusu da, mutluluk duygusu taşıyorsun. yalnızca bir erkeğin yaşamını bekleme. onca kadın bunun için yanılıyor. yaşamı bizzat kendinde ara.

gece

attila ilhan


bir vapur gibi uğuldayarak
hışımla sırılsıklam
ansızın karşıma çıktı gece
başıboş bir vapur gibi
kara sularıma girmiş gizlice
o yol kesemez ben duramam artık
çarpışmamız kesinleşti
ne korku ne pişmanlık ne yeis
en sessiz derinliklere içimde belki senin
hasretini götüreceğim sadece