23.6.13

logoterapi

victor emil frankl


her çağın kendine ait ortak nevrozu vardır ve her çağ, bununla başa çıkmak için kendi psikoterapisine ihtiyaç duyar. günümüzün kitle nevrozu olan varoluşsal boşluk, özel ve kişisel bir nihilizm şekli olarak tanımlanabilir.

"logos", "anlam" anlamına gelen yunanca bir sözcüktür. logoterapi, insan varoluşunun anlamı kadar insanın böyle bir anlama yönelik arayışı üzerinde de odaklaşmaktadır. logoterapiye göre, kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür.

insanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şey, gerilimsiz bir durum değil, daha çok, uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmektir. ihtiyaç duyduğu şey, her ne pahasına olursa olsun, gerilimi boşaltmak değil, onun tarafından yerine getirilmeyi bekleyen potansiyel bir anlamın çağrısıdır.

nietzsche: yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her nasıla dayanabilir.

psikanaliz sırasında hastanın divana uzanıp bazen söylenmesi hiç hoş olmayan şeyleri anlatması gerekir. logoterapide ise hasta dik oturabilir; ama bazen duyulması hiç hoş olmayan şeyleri duyması gerekir.

logoterapi daha çok gelecek üzerinde, yani hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerinde odaklaşır. gerçekten de logoterapi anlam merkezli bir psikoterapidir. aynı zamanda logoterapi, nevrozların gelişmesinde böylesine büyük bir rol oynayan bütün kısır döngülü oluşumları ve geri denetim mekanizmalarını odaktan çıkarır. böylece nevrotik bireyin tipik benmerkezciliği, sürekli olarak beslenmek ve pekiştirilmek yerine, parçalanma sürecine girer.

logoterapide hasta, yaşamının anlamıyla karşı karşıya getirilir ve gerçekte bu anlama yönlendirilir. ve hastanın bu anlamın farkına varmasını sağlamak, nevrozunu yenebilme yetisine oldukça katkıda bulunabilmektedir.

logoterapiye göre yaşamın anlamını üç farklı yoldan keşfedebiliriz:

1. bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak
2. bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek
3. kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

bunlardan ilki yani başarı yolu oldukça açıktır. yaşamda anlam bulmanın ikinci yolu, bir şey -iyilik, doğruluk, güzellik- yaşamak, doğayı ve kültürü yaşamak, son ve bir o kadar önemlisi de olanca eşsizliğiyle bir insanı yaşamaktır. yani onu sevmektir.

bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir. hiçbir kimse sevmediği sürece bir başka insanın özünün tam olarak farkına varamaz.

yaşamda bir anlam bulmanın üçüncü yolu, acı çekmektir. artık bir durumu değiştiremeyecek bir noktaya geldiğimiz zaman kendimizi değiştirme yoluna gideriz. acı, bir özverinin anlamı gibi, bir anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkar.

logoterapinin temel ilkelerinden birisi, insanın temel uğraşının haz almak ya da acıdan kaçınmak değil, yaşamında bir anlam bulmak olmasıdır. insanın, elbette acısının bir anlamı olması koşuluyla, acı çekmeye hazır olmasının nedeni budur.

bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok. çünkü anlamı böyle bir rastlantıya bağlı olan bir yaşam, nihai anlamda yaşanmaya değmez.

süper anlam kavramının ötesine geçen bir psikiyatrist, er ya da geç, altı yaşındaki kızımın beni şu soruyla utandırması gibi, hastaları tarafından utandırılacaktır: "neden 'iyi' tanrıdan söz ediyoruz?" kızımın bu sorusu üzerine, "birkaç hafta önce kızamığa yakalanmıştın ve iyi tanrı seni iyileştirdi." ne var ki küçük kız yanıtı yeterli bulmamıştı, hemen yapıştırdı: "peki, ama lütfen baba, unutma: her şeyden önce bana kızamığı gönderen o."

insan, tamamen koşullandırılmış ve belirlenmiş değildir; daha çok, ister koşullara boyun eğsin, ister karşı gelsin, kendini belirlemektedir. başka bir deyişle, insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. insan var olmakla yetinmez, bunun yerine her zaman için varoluşunun ne olacağına, bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir.

bir insanı, ona en küçük bir özgürlük kırıntısı bırakmayacak şekilde koşullandıracak hiçbir şey yoktur. bu nedenle, ne kadar sınırlı olursa olsun, nevrotik, hatta psikotik olaylarda bile insana bir parça özgürlük kalır. gerçekten de, hastanın en derinlerdeki çekirdeğine psikoz bile dokunamaz.

insan, bir şeyler arasında değildir; şeyler birbirini belirler ama insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır. mevcut yetilerinin ve çevrenin sınırları dahilinde, neyse, onu kendinden yaratmıştır. örneğin toplama kamplarında, bu yaşayan laboratuvarda ve bu sınav alanında yoldaşlarımızdan bazıları domuz gibi davranırken, bazılarının da aziz gibi davrandıklarına tanık olduk. insanı içinde her iki potansiyel de vardır; hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil, kararlara bağlıdır.

insan, auschwitz'in gaz odalarını icat eden varlıktır; ama dudaklarında duayla ya da shema yisrael ile gaz odalarına dimdik yürüyen varlık da insandır.