22.5.12

sabırsız yürek

stefan zweig

insanın, kendini kandırma güdüsü sayesinde, aslında çok iyi bildiği tehlikelerle onları yok sayarak başa çıkmaya çalışması, doğruluğu kanıtlanmış bir gerçektir.

görev duygusundan dolayı kahraman olmaktansa kişisel sorumluluk nedeniyle asker kaçağı olmak çok daha iyi aslında!

iki tür acıma duygusu vardır. birincisi, duygusal ve zayıf olanı, başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklanan acı ve hüzünden olabildiğince çabuk kurtulmak için çırpınan yüreğin sabırsızlığıdır. bu, bir acıyı birlikte hissetmek değil, ruhun yabancı bir derde karşı kendini içgüdüsel olarak savunması anlamındaki acıma duygusudur. diğeri, tek gerçek acıma duygusu ise duygusal olmayan; ama yaratıcı olan, ne istediğini bilen, sabırla, gücü yettiğince, hatta gücünün bile ötesinde katlanmaya ve dayanmaya kararlı olunan acıma duygusudur. insan yalnızca sonuna kadar dayanabildiği, en acı ve en zor sona kadar sabredebildiği zaman karşısındakine yardımcı olabilir. yalnızca kendini feda ettiği zaman, ancak o zaman!

eğer bir şeyi yapmakta tereddütleriniz varsa, kaçamak yollar her zaman daha çekici gelir.

kişi ancak başkaları için de bir değeri olduğunu anladığında varlığının anlamını ve önemini kavrayabiliyordu.

sağlıklı biriyle sağlam birinin, özgür biriyle bir mahkumun ilişkilerinin uzun vadede rayında gitmesi olanaksızdı. şanssızlık insanı alıngan, sürekli acı adaletsiz kılar.

gençliğin anlamı her öğrenilenden coşku duyup yeni keşiflere doyamamasıdır.

gerçek bir beraberliğin bir elektrik şalteri gibi istenildiğinde açılıp kapanamayacağını, başka birinin kaderinde rol oynamanın kendi özgürlüğünden de fedakarlık etmek anlamına geldiğini anlamaya başlıyordum.

hiç beklenmedik bir anda bir görev üstlenmek ve bu görevi kendi inisiyatifiyle ve kendi gücüyle çözmek kadar, gençbir insanın kendine güvenini artıran ve karakterinin biçimlenmesini sağlayan bir başka şey daha yoktur.

dünyada bir şeyi yarım söylemek ya da yarım bırakmak kadar kötü bir şey yoktur. her kötülük bu yarım işlerden çıkar.

insanoğlunun kıskançlık duygularını tutuşturmakta hiçbir şey, kendi aralarından birinin başına devlet kuşu konarak sınıf atlaması kadar etkili olamaz. dünyanın en zengin prensinden hiçbir şey esirgenmezken, kendileriyle beraber aynı zincirin halkalarından birini oluşturan kader yoldaşlarının bu zinciri kırarak özgür olması katlanılmaz bir durumdur.

bu genelde böyledir, kişi birine haksızlık ettiği zaman, zarar uğrayanın da basit, bir noktada da olsa yanlış yaptığını veya haksız davrandığını saptamaya ya da bu şekilde kendini kandırmaya uğraşır ve bundan gizemli bir hoşnutluk duyar. aldatılanın küçük de olsa bir suçu olduğunu belirlemek bir anlamda vicdanı rahatlatır.

bize en şaşırtıcı görünen şeyler, çoğunlukla en doğal olanlardır.

kişinin acının pençesinde nasıl kıvrandığını yaptığı saçmalıklar sanırım en güzel şekilde belirtir.

nietzsche: iyileşmeyecek hastanın doktoru olmaz.

üniversiteye devam ettiğim yıllarda bizlere özellikle "iyileşmez" olarak öğretien frengi hastalığının da sonradan çaresi bulundu; tabi nietzsche, schumann, schubert ve daha adını sayamadığım sayısız kurbandan sonra.

yapılan her işlem, ister limon yiyin, ister süt için; ister soğuk suya girin, ister sıcak banyo alın, organizmada belirli bir değişime yol açarak hastaya bir canlılık kazandırır ki bu, her zaman iyimser olan hastalar tarafından genellikle iyileşme olarak nitelendirilir.

tıbbın etikle hiç alakası yok; her hastalık kendi başına bir anarşik eylem, doğaya bir başkaldırış; bundan dolayı onu yenmek için elden gelen her şeyin, ama her şeyin yapılması gerekiyor.

şiddetli duygusal çalkantıların ardından insanın uykusu da derin ve deliksiz oluyordu.

mutluluk duygusunun da tüm uyarıcılar gibi uyuşturucu bir yanı vardır. anı derinlemesine yaşamak genellikle geçmişi bir an için de olsa unutturur.

yoksul, basit insanlar nedense zenginlerin de başlarına büyük felaketlerin gelebildiğini, onların da mutsuz olabildiklerini görüne altüst olurlar.

düğün törenleri genç kızları her zaman duygulandırmıştır; çünkü böylesi anlarda kadınların ruhunda gizemli bir ortaklık duygusu hakim olur.

hastalara yakınlarının diğer normal insanlardan çok farklı bir sözlükleri olduğunu, onlar için "belki" sözcüğünün "kesinlikle" anlamına geleceğini, bundan dolayı da onlara umudun ancak ufak parçalar halinde sunulabileceğini, aksi takdirde iyimserliklerinde aşırıya kaçacaklarını ve delice şeyler yapmaya başlayacaklarını bilemezdiniz ki.

acımak iki yanı keskin bir bıçak gibidir; kullanmayı bilmeyen, elini ve özellikle de kalbini ondan uzak tutmalıdır. tıpkı morfin gibi acıma duygusu da hasta için sadece başlangıçta bir nimet, bir ilaç, bir devadır; ama dozunu ayarlamasını ve azaltmasını bilmediğiniz zaman, öldürücü bir zehir olabilir. ilk birkaç iğnede hasta kendini rahatlamış hisseder, artık ağrılarını hissetmemektedir. ancak ne yazık ki organizmanın, hem bedenin hem de ruhun inanılmaz bir alışma yeteneği vardır, sinirlerin hep daha fazla morfine ihtiyaç duyması gibi, duygular da hep daha çok acımaya ihtiyaç duyar, ta ki siz bunu karşılayamayıncaya kadar. sonunda öyle bir nokta gelir ki, kendinizi "hayır" demeye ve artık onunla ilgilenmemeye zorunlu hissedersiniz ve işte o anda, ta başında ona yardımcı olmasaydınız duyacağı nefretin o andan belki de daha az olacağını fark edersiniz.

acımak gerçekten sınırlanması gereken bir duygudur, aksi takdirde ilgisizlikten çok daha kötü zararlara yol açabilir. bunu doktorlar, hakimler, avukatlar, tefeciler çok iyi bilirler. eğer bu kişiler kendilerini acıma duygusuna kaptırsalardı, dünyamızın düzeni altüst olurdu.

bizim dünyamızda önemli olan, neyi ne niyetle yaptığınız değil, yaptıklarınızın doğuracağı sonuçlardır.

korkunç bir biçimde iyileşmesi olanaksız denilmiş bir hastaya umudun zerresini gösterirseniz, ne yazık ki bundan bir kiriş, kirişten de bir ev inşa eder.

bu gibi hayal şatoları hastalar için çok sağlıksızdır; doktor olarak benim görevim, yanlış umutlar iyice yerleşmeden bu hayal şatolarını yerle bir etmektir.

bir doktor olarak ben, olayın başından çok seyrini ve sonucunu düşünmekle sorumluyum. bu tür delicesine bir umudun ardından gelecek çöküşü de hesaba katmak zorundayım. üstelik bu çöküş kaçınılmaz, evet kesinlikle kaçınılmaz! bir doktor olarak satranç oyuncusu, sabır oyuncusu olarak kalabilirim; ama yıkıcı olamam, özellikle de bedelini karşımdaki ödemek zorunda kalacaksa..

olacağı geciktirmenin hiçbir yararı yok.

yolun ortasında yığılmış, felçli bir ihtiyarla karşılaşan delikanlının masalı. masaldaki felçli ihtiyar, genç adama yürüyemediğini, çok zavallı durumda olduğunu söyleyerek yardım dileniyor, delikanlının onu sırtına alarak şehre kadar taşıması için yalvarıyordu. genç adamsa ona acıyarak eğilip adamı sırtına alıyordu. niçin acıyorsun, aptal, acımana ne gerek var? ancak bu yardım dilenen, zavallı görünümlü ihtiyar aslında kötü yürekli bir cin, bir büyücüydü. delikanlının sırtına yerleşince kıllı, çıplak bacaklarını sıkıca boynuna dolamıştı. artık yardımsever delikanlının onu silkeleyerek ondan kurtulması olanaksızdı. böylece artık ihtiyar büyücü onu kamçılayarak, azarlayarak yardımsever kurtarıcısına eziyet ediyor, onu dur durak bilmeden acımasızca her istediği yere götürmeye zorluyordu. genç adam ne yaptıysa ondan kurtulamıyor; artık kendi istediği hiçbir şeyi yapamıyordu. bir binek hayvanı, zavallı gördüğü adamın esiri olmuştu. dizleri dayanamayacak kadar ağrısa da, dudakları susuzluktan kurusa da, vücudu onu taşıyamayacak kadar bitkinleşse de o artık merhametinin cezasını çekmeye, bu kötü, hain, kurnaz ve yaşlı adamı kurtulması olanaksız bir kader gibi sonsuza dek sırtında taşımaya zorunluydu.

yaşamında ilk kez, yeryüzündeki en büyük kötülüklerin kaynağının vahşet ve kötü niyet değil, kişilerin yenemedikleri zayıflıkları olduğunu anlıyordum.

ancak şimdi, yazar ve şairlerin çoğunlukla dile getirmekten kaçındıkları gerçeği, çirkinlerin, sakatların, toplum dışına itilmişlerin, evde kalmışların, ihtiyarlayıp çökmüşlerin, sokağa atılmışların mutlu ve sağlıklı insanlardan çok daha tutkulu, çok daha tehlikeli bir ihtirasla bağlanacaklarını ve arzu duyabileceklerini anlıyordum. onların sevdası takıntılı, karanlık ve karaydı; yeryüzündeki hiçbir tutku, yalnızca sevmek ve sevilmekle yeryüzündeki varlıklarına bir anlam kazandırmaya çalışan tanrı'nın bu mutsuz, çaresiz üvey evlatlarınınki kadar ihtiraslı ve umutsuz olamazdı.

karşılıksız bir aşka tutulan biri bu tutkusunu biraz olsun kısıtlama olanağına sahiptir; çünkü o, bu yoksunluğun yalnızca kölesi, kulu değil, aynı zamanda da yaratıcısıdır. aşık olan bu tutkusuna karşılık almayı başaramıyorsa bu, hiç değilse onun kendi suçudur. ama karşılıksız olarak sevilen kişi, ölçüsünü ve sınırlarını kendisinin belirleyemediği bu tutkuya gem vurmakta çaresizdir. bir başkası tarafından sevilen herkes o kişinin karşısında çaresiz kalır.

niçin en aptallar genellikle en iyi niyetli kişiler oluyordu acaba?

hızın insan ruhunda da bedeninde de uyuşturucu, huzur verici bir etkisi vardır.

tüm davranışlarımızda kendini beğenmenin hiç de küçümsenemeyecek bir rolü vardır. özellikle de zayıf kişilikler dışarıya karşı kendilerini güçlü, cesur ve kararlı gösterecek şekilde davranmak çabasındadırlar.

genel kabul gören dar çerçevenin dışında kalan bir şeyin yapılması insanları meraklandırır ve kızdırır.

kişinin boş, anlamsız bir yaşam sürmediğini, bir insan ya da bir amaç uğruna yaşadığını bilmesi çok önemli. eğer yaptığınızla başka birinin yaşamını kolaylaştırıyorsanız hiç çekinmeden en ağır yüklerin bile altına girmeye değer.

kaderin yaraladığı bir insan ne olursa olsun hep yaralı kalıyor.

kişi her şeyden kaçabilir, yalnızca kendinden asla!

insanı yalnızca ölçemediği, eliyle tutup anlayamadığı şeyler korkutuyordu; buna karşılık sınırlarını belirleyebildiğin, kesinlikle saptayabildiğin şeylerle baş etmek ise bir deney, gücün ölçebileceği bir sınavdı.

bedensel başarı genellikle ruhsal rahatlamaya da temel olur.

öylesine alaycı ve kendine güvenen bir hali vardı ki bu ancak kötü, tehlikeli bir şey yapmayı planlayan, buna kararlı insanlarda görülürdü.

bir şeyi saklayan ya da saklamak zorunda kalan kişinin gözlerinin doğal, özgür ve samimi bakması olanaksızdır.

başka birini mutlu ediyorsa yalan bile gerçeklerden daha önemli ve değerli olabiliyordu.

insan kendini satıyorsa hiç değilse pahalıya satmalı.

yaşamım boyunca hiçbir konuyu kendi ölümüm kadar soğukkanlı, sağlıklı, net ve düzgün şekilde planlamadığımı yeniden belirtmek isterim. her şey bir sicil kaydı kadar net bir biçimde düzenlenmişti.

ancak tüm intihar edecekler her nedense bu türden anlamsız saçmalıklar yapıyorlardı. kadavra haline gelmeden on dakika önce bile yakışıklı ve kusursuz görünme hevesine kapılıp kafasına bir kurşun sıkmadan, yaşamdan temiz ve düzenli ayrılmak için, özellikle sinekkaydı tıraş olur ya da temiz çamaşırlar giyerlerdi.

püriten: ingiltere'de koyu protestan olan kişilere verilen ad.

zaten kişi her zaman en ağır küfürlere bile, komşusunun başına da aynı şey geliyorsa daha rahat katlanmaya hazır değil midir? adalet, gizemli bir biçimde gücü ve şiddeti telafi eder.

kararlarımız, kabul etmek istemesek de büyük ölçüde sosyal konumumuzla sağladığımız uyuma ve çevreye bağlıdır. düşüncelerimizin büyük kısmı genellikle önceden edinilmiş izlenimlerin ve etkileşimlerin doğal bir sonucudur.

iyileşmiş bir hasta rahatlığıyla oradan ayrıldım. yaşamın darbesini yemiş, sakat bir insana yaşamının kalanını sonsuza kadar adamış olmayı ilk kez bir fedakarlık olarak nitelemiyordum. yaşamda sevgiye gerek duyanlar sağlıklılar, kendine güvenenler, gururlular, neşeliler, yaşamın zevkini çıkaranlar değildi. onların buna ihtiyacı yoktu. onlar sevgiyi yalnızca kendilerine sunulması gerekli bir şey olarak niteliyor, kayıtsız, kendini beğenmiş bir tavır takınıyorlardı. sevgi onlar için yalnızca bir olgu, saçtaki bir toka, koldaki bir bilezik gibi başkaları tarafından sunulan bir armağandı; asla yaşamın anlamı ve ulaşılabilecek en yüce mutluluk değil! kaderin sillesini yemişlere, sakatlara, engellilere, toplumun dışladıklarına, aşağıladıklarına, çirkinlere, yokluk çekenlere, umudu kırılmışlara gerçekten de sevgiyle ulaşılıp yardımcı olunabilirdi. onlara yaşamını adayan, yaşamın onlardan esirgediğini onlara bağışlamış oluyordu. yalnızca onlar olması gerektiği gibi sevmeyi ve sevilmeyi biliyorlardı: alçakgönüllülük ve minnettarlıkla!

cesur olmak, aslında korkmamaktan başka bir anlam içermediğine göre, cephede gerçekten cesur ve yürekli olduğumu inançla, güvenle söyleyebilirim.

unutmak kaçınılmaz olunca, insan yüreği de ona pekala uyuyor ve unutmayı istiyor.

vicdan anımsadıkça, hiçbir suç unutulmaz!