6.05.2022

kadın vs. erkek

leopold von sacher-masoch

hangi erkek gerçeğin ağırlığına dayanabilir?

her erkek, âşık olduğunda zayıf olur, eğilir, gülünç olur, kendini kadına teslim eder, önünde diz çöker.

insan sadece ondan yukarıda olanı gerçekten sevebilir; bizi güzelliğiyle, hararetli mizacıyla, ruhuyla, irade kuvvetiyle boyunduruğu altına alan despot kadını sevebiliriz ancak.

kadını bir hazine gibi görmek isteyen sadece erkeğin egoizmidir.

kendisini kırbaçlatan, kırbaçlanmayı hak eder. kadın, erkeği sever, köleyi ise, eziyet ettikten sonra ayağı ile iter. kadının bir efendiye ihtiyacı vardır ve ona tapar.

her kadın çekiciliğini kullanma içgüdüsüne, yatkınlığına sahiptir.

kadının aşka yüklemek istediği transdantal karakter, kadını sadakatsizliğe iter.

eğer bir evlilik sadece eşitlik ve anlaşılabilirlik üzerine kuruluyorsa en büyük ihtiraslar uyuşmazlıklardan doğar.

kadın kendini ne kadar teslim olucu gösterirse erkek o kadar çabuk kendine gelir ve amirane davranır; ancak kadın ne kadar sadakatsiz olursa, ona ne kadar kötü muamelede bulunur, onunla ne kadar taşkın oynar ve ne kadar az merhamet gösterirse erkeğin şehveti o denli artacak, erkek tarafından o denli sevilecek ve tapılacaktır.

atlas

şükrü erbaş

zamana yenilmiş tanrı ölüsü her yer. yılan otları sunak taşına yürümüş. ne bir gözyaşı duası duvarların sakladığı, ne bir günah sevinci defnenin gölgesinde. kemerler boşluğu taşıyor. suyun değil toprağın belleği sarnıçlar nicedir. mezarlar birer dünya cümlesi dağın göğsünde, gelecek bilgisi. pürenler, mersinler, sarısabırlar.. güneşin yalnızlığa bağışı, taşların dayanma gücü. görkem, keder atlasına dönmüş. kaç üzüm mevsimi geçti, kaç kirpik açtı yataklar, kaç ölüm zeytinle süslendi; diriler ne bilsin. tapınak değil, kocaman bir tespih böceği. rüzgarla kapanıp rüzgarla açılıyor. sedirler gökyüzü mihrabı başucunda. denizden gelen yok. tanrıyı akdeniz'in çocuğu yapan yaşama tutkusu. dağın dili, ormanın kalbi. ey denizle canlanan mezarlar.. zamanı sizden öğrendim. sizsiniz benim sonsuzluk bilgim.

uzun, beyaz kirpikler. gölgesi dokunmanın elifi. çok oldu okumayalı. suya değiyor. sonra köpükler içinde bir dağ. sisten ve arzudan. ağzıyla bakıyor. ağzı gül ocağı. masada onlarca ev. unuttuğum korku, sevindiğim pişmanlık. parmaklarımda yirmi yedi hayıf, yirmi yedi boğum. gövdem akdeniz. içimde yaprak harmanı sözler. yasemin kokularından bir karınca. ben şimdi bu kalbi, bu cezayı, bu sarı zamanı.. ey kutsal yanlış.. ölü doğru uyanıyor.

salyangozları topluyorum kaldırımdan. sabahın ilk ışıklarını. sessizlik yürüyor. nar ağacının kabuğundan japon gülünün yaprağına. iki güneş çizgisi, iki yağmur buğusu. bir çıtırtı halinde ölmesin diye hayat. avucumun içinde, bahçeye. sokak uyanmadan. bir gizin içinde öylece duruyorum. toplanıp açılıyor kabuk. duygusunu benden alıyor doğa. sonsuzluğu seriyor önüme. sardunyalar yedi kırmızıyla bakıyor. deniz değil bu, uyanan gece. mine çiçeklerinden bir gökyüzü. bütün zamanların içindeyim. ölüm.. geçtim korkundan. anlamaktan öte bir sevinç duyuyorum.

5.05.2022

aforizmalar

~criminal minds

albert einstein: kendini hakikat ve ilme hakim olarak gören herkes tanrıların kahkahasıyla alabora olur.

george orwell: tüm dünyada yalan söylendiği bir zamanda, doğruyu söylemek devrimci bir harekettir.

norman mcclain: birlikte yaşadığımız ve sevdiğimiz kişilerin bizi yaralayacağını bilmeliyiz.

elbert hubbard: hiç kimsenin, zaten tatilde olan biri kadar tatile ihtiyacı yoktur.

rose kennedy: zaman bütün yaraları iyileştirir derler. katılmıyorum. yaralar kalır. zamanla, akıl kendini korumak için yaranın üstüne kabuk bağlar ve acı azalır ama asla tamamen kapanmaz.

george bernard shaw: bir amerikalının gizlilik duygusu yoktur. ne anlama geldiğini bilmez. ülkede böyle bir şey yoktur.

mahatma gandhi: eğer kalbimizde şiddet varsa; acizliğimizi gizlemek için sessizliğin örtüsüne bürünmek yerine şiddet uygulamak daha iyidir.

w.h. auden: şeytan her zaman gösterişsizdir ve genelde insandır. yatağımızı paylaşır ve masamızda yemek yer.

dexter

doğruyu söylüyorsan bir açıklamaya ihtiyacın yok demektir.

yalnızca şimdiye güvenebilirsiniz. sadece şu ana. çünkü göz açıp kapayıncaya dek her şey değişebilir.

hepimiz kendimize bazı kurallar koyarız. kişiliğimizi tanımlamaya yardımcı olan şey, bu kurallardır. o kuralları yıktığımız zaman, kendimizi kaybedip bilmediğimiz biri haline gelme tehlikesiyle karşılaşırız.

dışarıdan bakılınca, normal bir evle kadınları varillere koyan bir canavarın oturduğu ev ayırt edilemez.

gökkuşağı yanılsamadır. ışığı yansıtarak, aslında mevcut olmayan bir şeyin var olduğunu sanmamızı sağlar.

sosyopatlar ruhsal bir acı hissetmese de fiziksel acıyı hissederler.

bazen ortaklarımız bizi bulur. onları uzak tutmaya çalışsak da hayatımıza girmenin bir yolunu bulurlar. ta ki onlara ne kadar ihtiyacımız olduğunu fark edene dek.

ilkel doğmuş canlılarız. arzuladığımız şeyler için mücadele etme dürtümüz rahme düştüğümüzden beri vardır. genlerimizde vardır. ruhumuza kazınmıştır. kaldırımlar için bakir doğayı feda ettik, gökdelenler için ağaçları. içgüdülerimizle olan bağımızı kaybettik, kim olduğumuzla da. doğanın güzelliğinden kendimizi mahrum ettik.

"biz, bütün olmaya çalışan kırılmış yaratıklarız." (platon)

her birimiz kalbimizin derinliklerinde ne istediğimizi biliriz. asıl mesele istediğimizi elde etmektir.

aforizmalar

francesco sorti / rita monaldi


rahat özgürlük her şeyi barındırır.
az ve iyi değerlidir, çok ve kötü olandan.
bilge, çoğu azda bulandır.
yeterli olana az denemez.

arkadaş pek çok. dost hiç yok.
ruhun dostun olsun.
uzun zamandır tanıdığın dosta güven.
yeni dostları eskilerin önüne geçirme.
dostluk ölümsüz olsun, düşmanlık ölümlü.
yeni dost edinmekte temkinli ol, korumakta inatçı.

ölçülülük bütün erdemlerin anasıdır.
her okumuş insan bilge değildir.
iyi bir arkadaş yüz akrabadan yeğdir.

bir düşman çok fazladır; yüz arkadaş yetmez.
bir bilge ile bir deli, tek bir bilgeden daha çok bilirler.
yaşamayı bilmek, konuşmayı bilmekten önemlidir.

dünya küçük akılla ve kanılara göre yönetilir.

inancını yitirenin yitirecek bir şeyi kalmamıştır.
arkadaşı olmayanın serveti olamaz.
çabuk söz veren yavaş yavaş pişman olur.
hep gülen genellikle kandırır.
kandırmaya uğraşan çoğunlukla kandırılır.
çok arkadaş isteyen, azını denesin.
serüvene atılmayanın talihi olmaz.
çok biliyorum sanan az anlar.

her şeyi isteyen, öfkeden ölür.
yalan söylemeyen, herkes doğru söyler sanır.
kötülüğe meyilli olan başka şey düşünmez.
borcunu ödeyen para sahibi olur.
ölçülülük bilmeyen, saygıyı hak etmez.
bütün kalemlere bakan, iki satır okumaz.
zamanında alan ucuz alır.
erdem eken şöhret toplar.

başkasının gevezeliği uğruna kendi dinginliğini yitirmeye değmez.
soyluluğuna yeterince değer verilmez paran eksikse.
ne her hastalıkta hekime, ne her kavgada avukata ne de her susayışta sürahiye.

4.05.2022

kendine özgü

franz kafka

her insan kendine özgüdür ve kendine özgülüğünden ötürü yaşamda bir rol oynamak gücüyle donatılmıştır; yeter ki, kendine özgülüğünden tat alsın.

benim kendi deneyimlerime göre, gerek okulda, gerek evimizde kendine özgülük yok edilmeye uğraşılıyordu. bu yoldan eğitimde kolaylık sağlanıyor, beri yandan yaşam ben çocuk için kolaylaştırılmak isteniyordu. ancak, zorlamalardan doğan sıkıntıyı daha önce tadıyordum ister istemez. çünkü akşamleyin heyecanlı bir kitabı okumaya dalmışken, kendisinden başkası için söz konusu olmayan birtakım nedenler öne sürülerek okumayı bırakıp yatmaya gitmesi gerektiği, bir çocuğun kafasına asla sokulamaz. örneğin, bana artık zamanın geç olduğu anımsatıldı mı okuya okuya gözlerimi bozacağım, sabahleyin uykumu alamayacağım ve yataktan kalkmakta güçlük çekeceğim, bütün bunlarınsa o pespaye ve salakça kitaba değmeyeceği söylendi mi, söylenenleri kesinlikle çürütemiyordum; ama bunu başaramayışım, söylenenlerden hiçbirinin benim için üzerinde düşünülmeye değer nitelik taşımamasından kaynaklanıyordu. çünkü her şey sonsuzdu bunun gibi, yani vakit geç sayılamazdı; göz nurum sonsuzdu, yani gözlerimi bozmam diye bir şeyin sözü edilemezdi. gece bile sonsuzdu hatta, yani erken kalkılamayacağı gibi bir endişeye yer yoktu; hem ben kitapları salakça ve zekice diye ayırmıyor; beni sarıyorlar mı, sarmıyorlar mı, ona bakıyordum. okuduğum kitaplar da sarıyordu beni. bunu elbet böylece dile getirip söyleyemiyordum; ama okumamı sürdürmeme izin vermeleri için yalvarıp yakarmalarımla baş ağrıtıyor ya da yasaklamalara karşın okumamı sürdürmekten geri kalmıyordum. bu, benim kendime özgülüğümdü.

kendime özgülüğümü baskı altına almak isteyerek gaz lambasını söndürüp beni ışıksız bırakıyor, davranışları için de şöyle bir neden ileri sürüyorlardı: "baksana, herkes uyumaya gidiyor; eh, sen de uyuyacaksın herhalde. böyle olduğunu görüyor, aklıma yatmamasına karşın çaresiz buna inanıyordum.

çocuklar kadar çok devrimler gerçekleştirmek isteyen kimse yoktur. ama üzerimde uygulanıp bir bakıma değeri yadsınamayacak baskıyı bir yana bırakırsak, hemen her konudaki gibi bu konuda da, genel örneklerden kalkılıp sivriliğinin köreltilmesi bile başarılamayan bir diken benim için varlığını hep koruyordu. diyeceğim, özellikle böyle akşamlar, dünyada benim kadar istekle kitap okuyacak hiç kimsenin çıkmayacağı gibi bir sanıya kaptırıyordum kendimi. ne var ki, başvurdukları genellik örneğini çürütmede şimdilik işe yaramıyordu bu; kaldı ki, içimde önüne geçilemeyecek kadar güçlü bir okuma hevesinin yaşadığına da inanmadıklarını görüyordum. ancak yavaş yavaş ve çok sonraları, belki bendeki heves artık tavsamaya başladığından, diğer pek çok kimsenin de okumaya karşı bendeki gibi güçlü bir istek duyduğu; ama bu isteklerini baskıladığı yolunda bir çeşit kanı belirdi içimde. işte o zaman bana yapılan haksızlığı anladım, mahzun mahzun kalkıp yatmalara gittim.

aile içindeki yaşamımla ilerdeki tüm yaşamıma bir bakıma damgasını vuran hıncın ruhumda ilk kez filizlenip yeşermesi bu döneme rastlar. gerçi okuma yasağı tek bir örnek yalnız; ama karakteristik bir örnek; çünkü ilgili yasağın derinden derine etkisi altında kaldım. kendine özgülüğüm benimsenmedi; ama ben onu varlığımda hissettiğimden -bu konuda pek duyarlı ve hep tetikteydim- bana karşı gösterilen davranışa, beni bir mahkum ediş diye baktım ister istemez. peki, daha bu açıkça sergilenen kendime özgülüğüm böyle hoş karşılanmazsa, ufak bir uygunsuz yanını görüp içimde saklı tutarak açığa vurmadığım kendime özgülükler ne fena şeyler olmalıydı, kimbilir..

nabokov'un malikhanesi

svetlana boym

1997 yılında iki arkadaşımla birlikte vladimir nabokov'un vyra'daki malikanesini ziyarete gittim. yazarın kendi çizdiği krokiden yararlanarak tepenin zirvesindeki eski kiliseyi ve nabokov'un anneannesiyle dedesinin mezarını buldum. kilise girişinde bizi sovyet sonrası kuşaktan olduğu belli olan genç bir papaz karşıladı.

"afedersiniz, nabokov'un evine nasıl gidebilirim?" diye sordum.

"neden oraya gitmek istiyorsunuz?" diye sordu genç papaz. "nabokov hiçbir zaman kiliseye saygı duymamıştı. tövbe etmiş miydi? yo hayır, ölüm döşeğinde bile etmedi. toprağından kopmuş yersiz yurtsuz bir adam olarak öldü. ruhu hiçbir zaman tanrının inayetine kavuşamadı. peki, neden onca insan peşinden gidiyor? neden turistler buraya geliyor? kiliseyi ziyarete gelmiyorlar ama. nasıl fotoğraf çektiklerini biliyor musunuz? makinenin objektifini kiliseden uzağa çeviriyorlar. kiliseyi karenin dışına denk getirmeye çalışıyorlar!" adamın üzgün olduğu her halinden belliydi.

sonra aniden tuhaf bir şekilde gülümseyerek, "tövbekar olmamış bir yazar tövbekar bir katilden daha kötüdür." diye ekledi. gülerken birkaç altın dişi görünmüştü.

dostoyevski romanlarını hatırlatan bu ortamda nabokov'u savunmaya çalıştım: "üzgünüm ama ben yine de bir katilin tövbe etmemiş bir yazardan daha kötü olduğunu düşünüyorum."

sonra bir kez daha, üstelik bu kez yaklaşık 10 dakika boyunca tanrının inayetinin anlam ve önemini açıklayan bir konuşma yaptı. nabokov'un hiç şansı yoktu; ölüm döşeğinde bile papaz istememişti. mezarında tek bir haç yoktu ve şöhreti abartılıydı.

"bir hristiyan olarak önce günahkarlar için mum yakmalısınız." dedi bana. "nabokov'un evini sonra arayın."

"ben hristiyan değilim." dedim. ölü yazarın bir katille mukayese edilmesine bozulmuştum. "yahudiyim."

sonrasında sessizlik oldu. papaz kızardı bozardı, arkadaşlarım da öyle. herkes bir anlığına buz kesti, kimse bunun mahcubiyet mi yoksa küfür mü olduğundan emin değildi. papazın zihninden ne geçiyordu bilinmez. rahatsız edici sessizlik biraz uzun sürdü, kilisenin camlarından içeri süzülen güneş ışınları yerde kare kare gölgeler bırakmıştı.

en sonunda papaz, "nabokov'un evi sol tarafta" diye fısıldadı. kiliseden ayrılırken her çeşitten günahkar için nasihat kitapları satan bir hediyelik eşya standına rastgeldik. kitapçıklarda entelektüel günahkarlar, safdil günahkarlar, kurnaz günahkarlar ve tövbekar günahkarlar tarif ediliyordu. ayrıca kilisenin resminin olduğu kartpostallar vardı; ama resmin arka planında nabokov'un evi yoktu. yazarın eve dönüşü herkesin hoşuna gitmemişti.

kilisenin arkasında nabokov'un evinin yıkıntıları vardı. ziyaretimizden bir yıl önce gizemli bir şekilde yanıp kül olmuştu. kundaklanmış olma ihtimali vardı; ama büyük ihtimalle elektrik sisteminin bakımsızlığından ve eskimişliğinden kaynaklanan bir kazaydı. sütunlu girişin iskeleti küllerin ortasında duruyordu; bir zamanların klasik sütunlarının içinde huş ağacı gövdeleri yatıyordu. bir de küçük bir levha vardı: "vladimir nabokov müze evi" mali ve siyasi zorluklara rağmen, bölgedeki meraklılar, mimarlar, işadamları ve tarihçiler nabokov'un oğlu dmitri'nin yardımıyla evi yeniden inşa etmek için kahramanca bir çaba gösteriyorlardı. nabokov bu bölgede yalnız dünya çapında bir şöhret değil, aynı zamanda leningrad şehri vyra bölgesinin yerel bir kahramanıydı. enkaz halindeki evi bölgenin alameti farikalarındandı; bu bakımdan ancak puşkin'in tasvir ettiği istasyon şefinin yeniden inşa edilen eviyle karşılaştırılabilirdi.

nabokov'un evi yeniden inşa edildiğinde yüzyılın başındaki rus yaşamını anlatan bir müze olacak. dahası rusya'daki bu yere duyulan özlemin dürtüsüyle eserleri eve dönüşün ve evden kaçışın yollarını çizen tövbe etmemiş bir sürgüne adanmış anma yeri olarak kalacak.

hasretinden prangalar eskittim

ahmed arif


seni, anlatabilmek seni
iyi çocuklara, kahramanlara
seni, anlatabilmek seni
namussuza, haldan bilmez
kahpe yalana

art arda kaç zemheri
kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
dışarda gürül gürül akan bir dünya
bir ben uyumadım
kaç leylim bahar
hasretinden prangalar eskittim
saçlarına kan gülleri takayım
bir o yana
bir bu yana

seni, bağırabilsem seni
dipsiz kuyulara
akan yıldıza
bir kibrit çöpüne varana
okyanusun en ıssız dalgasına
düşmüş bir kibrit çöpüne

yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin
yitirmiş öpücükleri
payı yok apansız inen akşamdan
bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene
seni, anlatabilsem seni
yokluğun cehennemin öbür adıdır
üşüyorum, kapama gözlerini

3.05.2022

mutluluk

louis-ferdinand celine

eğer yeterince uzun bir süre yaşasaydık kendimize yeni baştan bir mutluluk başlatabilmek için nereye gideceğimizi şaşırırdık. her tarafa serpiştirirdik o mutluluk ceninlerini, dünyanın dört bir tarafında leş gibi koksunlar diye ve artık nefes bile alamayacak hale gelirdik. müzede duranların, yani gerçek ceninlerin, görüntüsü dahi hasta etmeye yetiyor kimilerini, hem de kusacak derecede. bizim bir o kadar iğrenç olan mutlu olma girişimlerimiz de öylesine fos çıkıyor ki, bu durum insanı hasta ediyor, hem de adamakıllı öldürmeden önce, enikonu süründürerek.

eğer bunları belleğimizden silmesek bir daha iflah olmazdık. üstelik o umutlarımıza, dejenere olmuş mutluluklarımıza, taşkınlıklarımıza ve yalanlarımıza heyecan katmak adına vardığımız şu noktaya gelebilme uğruna ne emekler harcadığımızdan ise hiç söz etmesek daha iyi olur. sen misin isteyen? ya paralarımız? ya bir de o sonu gelmeyen nazımız niyazımız, ömrü billah yeme de yanında yat. peki ya ille de söz verdiğimiz, verdirdiğimiz ve bizim aklımıza gelmelerinden, ağzımızı doldurmalarından önce başkalarının hiç söylemediğini ya da söz vermediğini sandığımız o şeyler, hele de parfümler ve okşamalar ve kaş göz işaretleri, daha da neler neler, sonunda bir kusmuk gibi geri çıkartılıp önümüze atılmasından korktuğumuz ve daha fazla sözünü etmekten utandığımız için hepsini elimizden geldiğince bir köşeye sakladığımız tüm bu şeyler. bizim eksiğimiz gediğimiz yeterince sebat etmemek değildir, hayır; sorun, sakin bir ölüme doğru giden yolda olmaktır.

insan duyar, bekler, umut eder; orada, burada, trende, kahvede, sokakta, salonda, kapıda; duyar, bekler kötülüğün savaştaki gibi örgütlenmesini; gelgelelim yalnızca kuru gürültü vardır ortalıkta ve hiç kimsenin hiçbir bok yaptığı yoktur asla; ne onların, o zavallı genç kızların ne de başkalarının. kimse gelip bize yardım etmez. kocaman bir boşboğazlık yayılır yaşantının üstüne, kurşuni ve tekdüze, feci derecede cesaret kırıcı bir serap gibi.

kimseye karşı haksızlık etmek istemeyiz. vicdan muhasebesi yaparız, bütün bu şeyleri bir seferde yargılamaya tereddüt ederiz ve özellikle de bu tereddüt sırasında ölmekten çekiniriz; çünkü o zaman boşuna gelmiş oluruz dünyaya. beterin beteri.

bu dünyada esas mutluluk zevkle, zevk içinde ölmek olurdu. gerisi boştur, yalnızca itiraf etmeye bile çekindiğimiz bir korkudur, sanattır.

acele etmeli, kendi ölümünü ıskalamamalı insan. hastalığı, saatleri ve yılları harcayıp dağıtan sefaleti, koskoca gündüzleri ve haftaları kurşuni bir renge bulayan uykusuzluğu, belki de daha şimdiden özenle ve kanaya kanaya insanın rektumundan yukarı tırmanmakta olan kanseri.

vanitas

arthur schopenhauer

şan, ihtişam, rütbe, onur, birileri bunlara ne denli çok değer verirse versin, yine de bunlar ne asıl önemli mülkleri tamamlayabilirler ne de onların yerine geçebilirler. daha çok, gerekli durumlarda, onlar için feda edileceklerdir. bu yüzden, her insanın, başkalarının görüşünde değil ama öncelikle kendi derisinin altında yaşadığı; buna göre, bizim sağlıkla, mizaçla, yeteneklerle, gelirle, karımız, çocuklarımız, dostlarımızla, oturduğumuz yerle vb. belirlenen gerçek ve kişisel durumumuzun, mutluluğumuz açısından, başkalarının bizi keyfi bir biçimde yaptıkları şeyden yüz kat daha önemli olduğu basit olgusunu erkenden kavramamız, mutluluğumuza katkıda bulunacaktır. bunun karşıtı olan kuruntu, mutsuz kılar. ateşli bir biçimde, "onur yaşamın üstündedir" diye bağrıldığında, aslında bu, "var olmak ve esenlik içinde olmak bir hiçtir; asıl önemli olan, başkalarının hakkımızda ne düşündükleridir." anlamına gelmektedir.

insanların yaşamları boyunca, durmak bilmez bir çalışmayla ve binlerce tehlike ve sıkıntı altında, yorulmadan ulaşmaya çabaladıkları hemen hemen her şeyin son amacının, böylelikle başkalarının görüşündeki yerlerini yükseltmek olduğu; yani yalnızca mevki, rütbe ve nişanlarla değil, tersine zenginlikle ve hatta bilimle ve sanatla bile temelde ve esas olarak bu amacı güttükleri ve ulaşılmak istenen asıl hedefin başkalarından daha büyük bir saygı görmek olduğu düşünülürse, bu durum ne yazık ki insanların büyük budalalığını kanıtlar.

başkalarının görüşüne haddinden fazla değer vermek, genel olarak etkili bir kuruntudur. ister kökleri bizim doğamızda bulunsun, isterse de toplumun ve uygarlığın sonucunda ortaya çıkmış olsun; her durumda bizim tüm yaptıklarımız ve ettiklerimiz üzerinde bütünüyle aşırı ve mutluluğumuza düşman bir etkisi vardır; bu etkiyi "elalem buna ne der?" sorusuna korkakça ve kölece dikkat etmekten, virginius'un hançerinin, kendi kızının kalbine saplandığı noktaya kadar ya da insanın, ününün sürmesi uğruna, huzurunu, zenginliğini ve sağlığını; hatta ve hatta yaşamını feda etmeye yönelttiği noktaya kadar izleyebiliriz. bu kuruntu, insanlara hükmetmesi ya da onları yönlendirmesi gereken kimseye rahat bir bahane sunar; bu yüzden insan terbiyesi sanatının her türünde, onur duygusunu uyanık tutma ve keskinleştirme talimatı baş köşeyi alır; ama burada amacımız olan, insanın kendi mutluluğu açısından, durum bambaşkadır.

insanların çoğu, içlerinden başkalarının görüşüne en büyük değeri verdiğinden ve onlara göre, kendi bilinçlerinde olup bitenden, dolaysızca kendileri için var olan için değil, daha çok, başkalarının görüşü için bir şeyler yapmak gerektiğinden; buna göre, doğal düzenlemenin tersyüz edilmesiyle, ikincisi varoluşlarının gerçek, birincisi ise salt ideal bölümü olarak göründüğü için, yani türetilmiş ve ikincil olanı esas olan yaptıklarından ve özlerinin imgesi, kendi gönüllerinden çok, başkalarının zihninde yer aldığından; bizim için var bile olmayan bir şeye dolaysız bir değer verilmesi, bu çabanın boşluğunu ve içeriksizliğini anlatmak için "vanitas" adı verilmiş olan budalalıktır. bu da pintilik gibi, araç yüzünden amacın unutulmasıdır.

aslında başkalarının görüşlerine verdiğimiz değer ve bu görüş hakkındaki sürekli endişemiz, neredeyse her mantıklı amacı aşar; öyle ki, bir tür genel yaygınlığı olan ya da daha çok doğuştan gelen bir düşkünlük olarak görülebilir. yapıp ettiğimiz her şeyde, neredeyse her şeyden önce başkalarının görüşü gözetilir ve daha yakından baktığımızda, yaşadığımız tüm kaygıların ve korkuların bu görüş hakkındaki endişemizden kaynaklandığını görürüz. çünkü, bizim hastalıklı bir hassaslıkta olduğu için sık sık hastalanan tüm özgüvenimizin, tüm kibirliliğimizin ve iddialarımızın ve aynı zamanda tüm gösterişimizin ve böbürlenmemizin temelinde başkalarının görüşü yatmaktadır. lüks, bu endişe ve düşkünlük olmadan, olduğu şeyin onda biri bile olamazdı. her türlü gurur, türü ve etki alanı ne denli değişik olursa olsun, her onur duygusu ve onur düşkünlüğü buna dayanır.

* vanitas: lat. boşluk, değersizlik, kibirlilik.

o ve ben

sait faik abasıyanık


sana koşuyorum bir vapurun içinden
ölmemek, delirmemek için
yaşamak, bütün adetlerden uzak
yaşamak
hayır değil, değil sıcak
dudaklarının hatırası
değil saçlarının kokusu
hiçbiri değil
dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde

ben onsuz edemem
eli elimin içinde olmalı
gözlerine bakmalıyım
sesini işitmeliyim
beraber yemek yemeliyiz
ara sıra gülmeliyiz
yapamam, onsuz edemem
bana su, bana ekmek, bana zehir
bana tat, bana uyku
gibi gelen çirkin kızım
sensiz edemem!

2.05.2022

milliyetçilik

bertrand russell

milliyetçilik, bugün insanlığın karşısına çıkan en büyük tehlikedir.

milliyetçilik zararlıdır; çünkü verdiği öğüde göre kendi memleketiniz şanlıdır, her zaman, her işte haklıdır. öteki milletlere gelince dickens'ta podsnap'ın dediği gibi "kusura bakmayın ama, yabancı milletler ne halt ederlerse etsinler."

ben bir kitap yazdım, içinde milliyetçilikten söz ederken şöyle demiştim: "dünyada bir tek millet var, bütün yüksek değerler ondadır. başkalarının bu değere sahip çıkmaya hakları yoktur. bu tek milletse, okuyucum hangi millettense, o millettir." bir polonyalıdan aldığım mektupta, şöyle diyordu: "polonya'nın üstünlüğünü kabul etmenize çok sevindim."

insan bugün insanın en büyük düşmanıdır.

bir millet, bir sınıf ya da herhangi bir topluluk haksızca ezildi mi, insanlık duygusu taşıyan herkes bu insanları pek erdemli ve pek sevilmeye değer bulur. bu değişmez bir kural gibidir ama, bu ezilen insanlar, er geç kurtuluyorlar; kurtulur kurtulmaz da kendilerini ezenlerden çektiklerini başkalarına çektirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

modern tekniğin güçlükleri ile birlikte yeni dünyanın bütün derdi bence, insan tekinin psikolojisinden, insan tekinin kötü tutkularından gelmektedir. yeni ve iyice bütünleşmiş bir dünyada mutlu olabilmek için, ne kadar nefret de etseniz, komşunuzun da mutlu olmasına katlanmanız gerekir. şimdiye dek var olmamış mutlu bir dünya ancak bu sayede kurulabilir. büyük yığınların yoksulluğu üstüne kurulmuş bir azınlık mutluluğu sağlayabileceğiniz günler geçmiştir. o zamanlar geçmişte kaldı. insanlar katlanamaz artık buna ve mutlu olmak isterseniz, başkalarının da mutlu olduklarını öğrenmeye alışmak zorundasınız.

"milliyetçilik nasıl önlenebilir? merihlilerin dünyayı almaya kalkmaları bu sorunu çözmez mi sizce?" (woodrow wyatt)

- o zaman bütün gezegenlere karşı kendi dünyamızın milliyetçisi oluruz. okullarımızda bizim gezegenimizin o aşağılık merihlilerden ne kadar üstün olduğunu öğretiriz. merih üstüne hiçbir şey bilmez, bilmediğimiz için de ona türlü kötülükler yükleriz. böylece çözümlenir bu iş.

saman çöpü

cevdet kudret

"ya kaptanı, ya doktoru görmem gerek" dedi. bugün günlerden cumaydı. ala! birinden biri herhalde öğle yemeği için evde bulunacaktır. saate baktı: 10.00. eğer hemen hazırlanırsa öğleden önce orada olabilirdi.

"süleyman!"

"efendim anne?"

"gel seni giydireyim de.. haydi çocuğum.. seni giydireyim de, kaptan dayılara gidelim."

ayşe hem hazırlanıyor hem düşünüyordu: "kaptan dayılar.. fakat bu saatte gitmek doğru olur muydu? ama başka zaman da evde bulunmazlardı ki.."

misafirlik töresi büsbütün değişmişti. yemeğe alıkoymak, ziyafet vermek gibi incelikler çoktan unutulmuş; bir yerde yemeğe kalmak adeti de bırakılmıştı. herkesin ekmeği kendisine kadardı. hiç kimsenin kimseye ikram edecek hali yoktu. eğer mutlaka kalmak gerekiyorsa, misafir, ekmeğini de birlikte götürürdü. gece gezmeleri büsbütün kalkmıştı. gaz pahalıydı: lamba ancak büyük evlerde yanardı; orta halli evlerde mum yakılırdı; ufak evler ise büyük evlerin büyük pencerelerine bakarak ışık yüzü görmeye çalışırlardı.

giyinmeleri bittikten sonra ayşe kendilerine düşen 2 dilim ekmeği paket yaptı, çocuğunun elinden tuttu, çıktı.

kaptan dayıların kapısı çift kanatlıydı. zili çalmak için elini uzattı. işte o zaman farkına vardı: eli titriyordu. kendini topladı ve zili çaldı.

kapıyı küçük bir ahretlik açtı. çocuk, bu vakitsiz, yani yemek vakti gelen misafirlere kuşkuyla baktı. onları odaya alırken sordu:

"kim geldi diyeyim?"

"yeğeniniz abdullah efendi'nin karısıyla çocuğu geldi deyin."

az sonra dışarıda bir fısıltı oldu. telaşlı birkaç ayak sesi duyuldu. anahtar deliğinin önünden bir gölge geçti. belli ki, evin içinde bir kaygı doğmuştu. kapı tereddütle aralandı. bir fısıltı daha: "yettiği kadar, ne yapalım?" kapı açıldı. ihtiyar teyze önde, kaptanın karısı arkada, girdiler.

"ayol sizi hangi rüzgar attı böyle? süleyman'ım da ne kadar büyümüş; maşallah, maşallah!"

ayşe'nin bütün korkuları dağıldı. işte pekala güleryüzle karşılanmışlardı. bu sırada gelin hanım, süleyman'ın elindeki paketi gördü. birdenbire sözü ağzında kaldı. her şeyi anlamıştı. sonra yeniden konuşmaya başladı; fakat bir daha eski canlılığını bulamadı.

ihtiyar teyze, kıtlıktan; yağ, et, pirinç gibi şeylerin pahalılığından; artık sofra başında eskisi gibi uzun uzun oturulamadığından; iki erkek çalıştığı halde, dört kişinin bile karnının adamakıllı doymadığından söz açtı.

ayşe: "senin ne demek istediğini anlıyorum. fakat kendim için gelmedim. şu 7 yaşındaki yavruyu kurtarmak için.. zaten bu son!" diye düşündü. ömründe hiç maske görmediği halde, deminki güleryüzlülüğün surata eğreti takılan bir şey olduğunu anlamıştı. fakat bir kere gelmiş bulunuyordu. ne olursa olsun, erkeklerden birini görmesi gerekti. sordu:

"beyefendiler evde yoklar mı?"

"doktorum yok; bugün nöbetçiymiş. kaptanım bir haftadır izinli. sabahleyin sokağa çıkmıştı. neredeyse gelir."

ihtiyar kadın bunu söylerken saate baktı: on ikiye beş var.

biraz daha konuştular. fakat ne şeker ne de kahve getiren oldu. türkiye'deki bütün misafirler gibi, ayşe de bunu ayıplamadı. artık kahve, şeker ve her türlü şekerli içecek ortadan kalkmıştı. bu gibi yiyecek ve içecekler ancak dört bir yanı sur gibi yüksek duvarlarla çevrili, demir kapılı, demir parmaklıklı evlerde bulunabilirdi. fakat oralarda da misafire çıkarılmazdı; altın gibi, şeker de yabancı gözlerden gizlenirdi.

o sırada kaptan dayı geldi ve sofraya oturuldu.

ütülü, beyaz bir masa örtüsü. herkesin önünde birer tabak.

sofrada 5 kişiydiler. gelin hanım, bir tabak içinde 3 parça ekmek getirdi; birini kocasının, birini kaynanasının, birini kendisinin önüne koydu. bu, denizcilere verilen tayın ekmeği idi. kabarmış, içi göz göz olmuş, karışıksız buğday unundan yapılmış, yumuşak ve bembeyaz bir ekmek..

süleyman sevinçle bağırmak istedi; fakat misafirlikte olduğunu hatırladı ve sustu. artık unutmaya başladığı eski bir rüyayı yeniden görmüş gibi şaşkınlık ve istek içindeydi.

ayşe, "acaba sofra örtüsü mü, yoksa ekmek mi daha beyaz?" diye düşündü. sonra, elindeki ufak paketi açtı, evden getirdiği iki dilimin birini kendi önüne, birini süleyman'ın önüne koydu. sofralarına ilk defa giren vesika ekmeğine ev sahiplerinin yan gözle baktıklarını sezdi.

bu; süpürge tohumu, kepek ve samandan yapılmış bir ekmekti. yerken, çeneleri zevkle açıp kapamak değil; tam tersine, usul ile çiğnemek, iyi öğütülmemiş olan saman çöplerini ağızda yan yatırmak, yumuşatmak, ezmek, ondan sonra yutmak gerekti. hiç dikkatsizlik etmeye gelmezdi; o zaman saman çöpü hemen ayağa kalkar, damağa saplanır ve yiyenin ağzı açık kalırdı.

hizmetçi kız ortaya bir sahan getirdi, kapağını açtı. bu, kuru fasulyeydi. içinde birkaç parça et vardı, evet et vardı. suyun yüzünde birtakım parlak daireler, haritalarda kıyıları gösteren eğri büğrü çizgilere benzer çizgiler yüzüyordu: yağ..

ayşe yutkundu ve bekledi. yemeğin dağıtılmasına başlandı. genç kadın, misafirlere hiç de iltimas edilmediğine dikkat etti. kendi tabağını uzattığı zaman, birkaç kaşık konduktan sonra söylenmesi adet olan "teşekkür ederim, yeter" sözünü diyemedi; bunun ciddiye alınmasından korktu, sustu.

herkesin tabağının kenarında yemek suyu bir daire çizmişti. süleyman eğer bir geometri öğretmeni olsaydı, "bu dairenin çapı 16 santim olduğuna göre, alanı, yarıçap karesinin pi ile çarpımına eşittir" diye düşünürdü.

sofra halkı yemeğe başlamak için evin erkeğini bekledi. kaptan dayı büyük bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı, arkadan birkaç fasulye ile bir et parçasını ağzına attı. dairenin çapı bir santim küçülmüş, alanı daralmıştı.

süleyman da kendi ekmeğinden bir lokma kopardı, yemeğinin suyuna batırdı; çıkardığı zaman, tabaktaki yemek gene 16 santim çapında idi. ağzına götürmek üzere olduğu ekmek bir taş parçası gibi tıkız ve sertti; bir yudum bile yemek suyu içmemişti. süleyman için, elindeki lokmayı ağzına atmaktan başka yapacak işi kalmamıştı. çiğnemeye başladı. ağzına bir toprak kokusu yayıldı. sanki bir kerpiç parçası çiğniyordu. damağına bir saman çöpü batacak gibi oldu. durdu, lokmayı dilinin üstünde çevirdi, yeni baştan çiğnemeye başladı. nasıl oldu bilinmez, ikinci bir çöp damağına saplandı. bugün herhalde uğursuz bir gündü. sanki bütün saman çöpleri hep dik duruyor ve süleyman'ın damağına batıyordu. çıkarmak istedi, beceremedi, bir çöp daha battı. ağzı, öylece, açık kaldı. ne ileri ne geri..

dilinin üstündeki lokma sanki büyümeye başlamıştı. neredeyse boğazını tıkayacaktı. gözlerinin yaşardığını sezdi. bu arada, misafirlikte bulunduğunu düşündü, gözyaşlarını kimseye göstermemeye çalıştı. fakat olmuyor, yaşlar birbirini doğuruyor, ayrı ayrı damlalar birleşiyor ve bir çizgi haline geliyordu. bunu önce gelin hanım gördü:

"aaa" dedi, "ağlıyor musun?"

şimdi, sofrada herkes onun yüzüne bakıyordu. süleyman ne yapacağını şaşırdı. ağzındaki lokma biraz daha büyüdü, saman çöpü biraz daha battı. dehşetli canı yanmıştı. hıçkırmaya başladı. ihtiyar teyze sordu:

"niçin ağlıyorsun ya?"

"acıyor! acıyor!"

"dur ben oğluma beyaz ekmek vereyim de ağlamasın!"

süleyman bu sefer boğulur gibi hıçkırmaya başlamış; utanmayı, çekinmeyi unutmuş; yalnız damağının acısı ve içinin yalnızlığıyla baş başa kalmış; sesi, çıkabildiği kadar yükselmişti.

önüne dünyanın bütün beyaz ekmekleri konsa, onu artık susturamayacağa benziyordu.

ayşe, burada bir saniye daha fazla durursa çocuğunun elden gideceğini sandı; onu bir rüzgar gibi sardı, kaptı, bir anda sokağa fırladı.

"küt!"

sokak kapısı kapandı, ses kesildi.

fırtına dinmişti. herkes eski yerine döndü.

ayşe'yle süleyman'dan kalan iki dilim ekmek, beyaz örtünün üstünde, iki kara  leke gibi duruyordu. dayı, artan yemeklerle bu vesika ekmeğinin kediye verilmesini söyledi.

sarman, yemekleri yedi; fakat ekmeği yemedi.

her şeyi birden istemek

attila ilhan


o kitabı da okudum bitirdim
hani o genç kızın beni unuttuğu
bir ara fena halde fikrindeydim
dudağındaki nem gözündeki buğu

durmadan hayal değiştiriyorduk
çetrefil bir hayat herkesin korktuğu
kaderlerimiz kalındı sevinçlerimiz çabuk
yaşamadan dağılıyor yarısından çoğu

erteleyip durduk suç ortaklığımızı
asıl mutluluğun içinde bulunduğu
bazı ben yanlıştım o yanlıştı bazı
çünkü gecikmenin ağır yorgunluğu

yanıldığımız her şeyi birden istemekti
isteği gerçekleştirmez isteğin yoğunluğu
ihtiyaç başka bir boyuta geçmekti
devreden çıkarıp gereksiz sorumluluğu

tekrar loş yalnızlıkların en dibindeyim
sararmış yaprakların usulca savrulduğu
köprüler yıkıldı artık kendimleyim
parmak uçlarımda ölümün soğukluğu

30.04.2022

uzun lafın kısası

dostoyevski:
temiz giysilerin bile yakışmadığı insanlar vardır.

paulo coelho: sorunlarımızın çoğu kurallara uymaktan kaynaklanır.

cenap şahabettin: kırda gezerken süprüntü görmeye başladınız mı, anlayınız ki biraz sonra bir insan topluluğuna rast geleceksiniz.

goethe: halk, kadınlar gibi muamele görmek ister. onlara duymak istediklerinden başka bir şey söylenemez.

halil cibran: insanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde; ama iskender ve napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.

tolstoy: dinim falan yoktur benim. çünkü kendimden başka hiç kimseye inanmam. hiç kimseye. bir adım olduğunu sanıyorlar. oysa yoktur adım. hepsini attım; ne adım vardır ne yurdum. ben varım yalnız.

victor hugo: en iyiler bile bencil düşüncelerden büsbütün arınmış değildirler.

zygmunt bauman: gerçekten ilelebet hatırlamamız gereken şey, herhangi bir şeye ve herhangi birine ömür boyu bağlılık konusunda ant içmekten kaçınmak gerektiğidir.

scott adams: her zaman zebra gibi bir şeyin evrende hareket halindeki bir grup molekülden nasıl oluştuğunu merak etmişimdir.

octavio paz: tutsaklar, uşaklar ve baskı altında ezilen halklar sürekli maske taşırlar; gülen ya da asık yüzlü bir maske.

jodi picoult: eşcinsel evliliğe izin verecek bir anayasa değişikliğini protesto etmek için bu kadar uğraşan eylemcileri uyarıyorum: hiçbir şey değişmiyor.

irvin yalom: ölüm korkusu daima, yaşamlarını dolu dolu yaşamamış olduklarını hissedenlerde en fazladır.

ateizm

clark adams: eğer ateizm bir dinse sağlık da bir hastalıktır.

george herbert: şeytan dünyayı ateistler ve batıl inançlılar olarak ikiye böler.

julien de la mettrie: dinbilimciler tarafından çıkarılan savaşlar sayesinde imkansız bir olguya dönüşen, dünyada mutluluğa ulaşmanın tek yolu ateizmdir.

john mccarthy: bir ateistin, tanrının var olmadığını kanıtlayabileceğini düşünen biri olması gerekmez. sadece tanrı konusunda öne sürülebilecek kanıtların, kurt adamlar konusunda öne sürülebilecek kanıtlardan pek de farklı olmadığına inanan biri olması gerekir.

sidney e. mead: bağnazların dine bakış açıları ya hep ya hiç felsefesine uyduğu için, onların hiçbir dinin tarafını tutmayan bir sivil otorite tasavvur etmeleri imkansızdır. biri onların bağnaz "hristiyan" tanımına uymuyorsa, ister istemez kafir, ateist, tanrısız ya da entelektüellerin günümüzde yaygın olarak söylediği gibi laik olması gerekir.

jonathan miller: berbat, garip, mantığa aykırı bir biçimde, ateistler dini takipçilerinden daha fazla ciddiye alma eğilimindeler.

james morrow: "avcı çukurlarında ateist olmaz", ateizme karşı değil, avcı çukurlarına karşı bir argümandır.

john pariury: teistlerin sevdiği iddialardan biri de, ateistlerin kozmos hakkında bilinebilecek her şeyden haberdar olmadıklarıdır. bu iddianın sorunu, teistler için de rahatlıkla geçerli olabilmesidir.

ignots pistachio: tüm dinler sonunda yok olur. fakat ateizm, eski dinin yerini hangi yeni din alırsa alsın varlığını sürdürecektir.

29.04.2022

hakikat

jiddu krishnamurti

sahiplenmede sevgi yoktur.

sözde günahkâr denilen kişi saygın insandan daha yakındır tanrı'ya; çünkü saygın insan ikiyüzlülük kisvesine bürünmüştür.

yeni bir dünya korkudan, batıl inançtan, kimi insanların yeni dünya idealinden değil; ancak özgürlükten doğabilir.

özgür bir insan kendini belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez asla. özgürlük her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

kendini bizimkinden daha az şeye sahip bir başkasıyla kıyaslamak suretiyle mutluluk duyan birisi en zavallı insandır; çünkü onun sahip olduğundan daha fazlasına sahip olan, ondan yukarıda olan birileri hep vardır.

sürekli ölen bir insan için ölüm yoktur.

dünyada büyük biri, başarılı biri olma dürtüsü varlığını koruduğu sürece zenginler ve yoksullar, sömürenler ve sömürülenler olacaktır.

hakikat takip edilebilecek bir şey değildir, keşfedilecek bir şeydir. doğruyu kendi başınıza keşfedin. ne dinsel teorileriniz ne de gelecek hayatta yeniden dirileceğinize duyduğunuz inanç; yalnızca hakikat sizi ölüm korkusundan kurtarabilir.

28.04.2022

gandhi

richard attenborough

cesur ve darbe almaya hazır olursan, saldırıyla cevap vermez ama pes de etmezsin. bunu yaparsan, insanın doğasında ortaya çıkan bir şey sana olan nefretini azaltıp saygısını artırır.

insanı şaşırtan hep basit şeylerdir.

hiçbir halk iyi bir yabancı gücü kendi kötü hükümetine yeğlemez.

bu davada, ben de ölmeye hazırım. ama dostum öldürmeye hazır olduğum hiçbir dava yok.

mücadele etmenizi istiyorum. öfkelerine karşı mücadele, kışkırtmak için değil. tek bir darbe vurmayacağız. ama darbeleri alacağız. acımız sayesinde adaletsizliklerini görecekler. acı verecek. her mücadele gibi. ama kaybedemeyiz. kaybedemeyiz. bedenime işkence edebilir, kemiklerimi kırabilir; hatta öldürebilirler. o zaman cesedime sahip olurlar, itaatime değil.

haksızlığın olduğu yerde, savaşa daima inanırım.

açlığa ve mutsuzluğa yol açıyorsa en iyi elbisede bile hiçbir güzellik yoktur.

"göze göz" tüm dünyayı kör bırakır.

sivil direnişçinin işlevi tepki yaratmaktır.

hapsedilince hiçbir yer iyi değil.

yoksulluk en kötü şiddet biçimidir.

burada hindulara ve oradaki müslümanlara dünyadaki tek şeytanın kalbimizde dolaştığını kanıtlayacağım. ve tüm savaşlarımızın orada yapılması gerektiğini.

umudumu yitirdiğimde, doğruluk ve sevgi yolunun tarih boyunca daima kazandığını hatırlarım. zorbalar ve katiller hep vardır ve bir süre için yenilmez görünebilirler. ama sonunda daima yenilirler. daima.

albert einstein: gelecek nesiller, etten kemikten böyle birinin bu dünya üzerinde yürüdüğüne inanamayacak.

27.04.2022

kadın ve deha

jose ortega y gasset

kadınlar; dehasına ek olarak, bu dehayla pek bağdaştırılamayacak, ağır basan başka nitelikleri bulunduğu zamanlar dışında dahilere hiçbir zaman ilgi duymamışlardır. bir şey kesindir: erkekte, ilerleme ve insanlığın yücelmesi açısından genelde en saygın nitelikler olarak kabul edilen nitelikler, erotik açıdan kadını hiç ilgilendirmez. erkeğin büyük bir matematikçi, büyük bir fizikçi ya da büyük bir politikacı vb. olmasının, bir kadın açısından önemi yoktur. kültürü yaratıp yaygınlaştıran ve erkeklik erkini harekete geçiren tüm erkeksi yeteneklerin ve çabaların kadını çekmede kendi başına hiçbir etkisi olmadığı doğrudur. öte yandan, kadını aşık eden niteliklere bakarsak, bunların türün genel olarak mükemmelleştirilmesi olduğunu görürüz. kadının gözünde dahi, 'ilginç bir erkek' değildir. bu zavallı büyük adamların, çoğunlukla kadın sıcaklığından ne kadar yoksun yaşamak zorunda kaldıklarını görmek üzücüdür. dehanın, neredeyse kadınları dehşete düşürdüğü söylenebilir. kadın, büyük adamı rastlantı sonucu değil, tersine bilinçli olarak hor görür. insanların seçilmesi açısından bakıldığında bu, duygusal tercihlerinde kadının, erkeklerin yaptığı gibi, türün kusursuzlaştırılmasında işbirliğine gitmediği anlamına gelir. tersine kadın, erkeklerin açısından bakarak söyleyecek olursak, en iyi bireyleri -yenilikleri bulanları, yüce girişimleri başlatanları- eleme eğilimindedir ve sıradanlığı seçmede kararlı bir heves içindedir. üstün nitelikli erkekler konusunda heyecanlanma yolunda zaman zaman gösterdiği iyi niyetli çabalar, çoğunlukla hüsranla sona erer; öte yandan, sıradan erkeklerin arasında dolaşırken kadının, öz maddesine kavuşmuş gibi, kendi zevk denizinde yüzdüğü görülür.

dizeler

umay umay

kar yağarken çocukları kurşuna dizdiler. herhangi bir nedeni yoktu. ne ellerini ne de gözlerini bağladılar. soru sorulmadı. yalnızca en esmer olana ağaca bakmaması söylendi. o da gözlerini askerin çamurlu botlarına çevirdi. sonra sessizlik oldu. çocuklar hiç üşümediklerini fark etmediler. korkuyorlardı, nedenini boşverdiler. yalnızca esmer çocuk ikide bir ağaca bakıyor, ıslak bir kızarıklık rüzgarla gözlerine bulaşıyordu. sarı dişleriyle alt dudağını ısırarak "lanet olsun" dedi. "ben kötü bir şey yapmadım ki. neden dövüyorlar bizi? sadece duvarlara yaşamak istediğimizi yazdık. daha iyi bile değil sadece yaşamak istediğimizi. bağırmış da olabiliriz. belki sokaklarda çok hızlı yürüdük, belki botlarımızın sesi biraz fazla çıktı. ama biz üşümemek için koşuyorduk. belki de baba bütün suç senindi."

yağmur yağıyordu ve çocuklar ilk kez bir şey hissettiler. dönecek yerleri yoktu. "ayağıma bakma" diye bağırdı asker. "ben de bir şey yapmadım. ama bir suçlu gerek adalet için. ve adalet için kurban gerek bir kahramandan çok." ama çocuklar yine de askere bağırmak istediler: "neden av tüfekleriyle vuruyorsunuz, neden salıncakların ipleriyle boğuyorsunuz, neden yağmurdan sığındığımız duvarların altında taşa tutuyorsunuz? kalbinizi söküp alan biz değildik ki."

yağmur yağıyordu. ucuz siyah ayakkabısı, yakası naylon deriden işlemeli montu, ötekinin çorapları beş gündür kurumamıştı ve yeni girmişti ergenliğe. düştükçe kalkıyordu ayağa, düştükçe kalkıyordu. bahara aldanıp çiçek açan ağaca bakıyordu esmer olanı. ağaç devrilirse diyordu içinden. ya ağaç devrilirse. ağacın arkasından askerin hıçkırık sesleri duyuluyordu. asker mırıldanıyordu: "sen bugün suçlusun; yarın belki de kahraman olacaksın. ama ben hep suçlu kalacağım. köye dönünce iyi asker diyerek yanaklarımdan öpecekler. lütfen affet beni; yoksa ben de öleceğim."

26.04.2022

kirli yüzlü melekler

attila ilhan


sayende sayeban olduk istanbul şehri
sayende sebil olduk aç kaldık sefil olduk
yıldızlar dem çekti güvercinler gibi başucumuzda
ve yaktı perişan eyledi sine-i sad-paremizi
saplanıp hançer misali bir hilal
sokaklar serseri biz serseri
yüksekkaldırım'da
bir cezayir şarkısını dile getirdi plaklar
cadde-i kebir bütün ışıklarını yakmış bir gemidir
sinemalar neredeyse boşalacaklar

vay anam vay
sen ne dersin istanbul
sen garip bir şair olsan söyle ne halt edersin
kimin gücü yeterse kahretsin parasızlığı
sefalet akıyor gürül gürül sokaklardan
yol üstünde bir şehvet çarşısı tıklım tıklım
yol üstünde sevda pazarlığı aşk pazarlığı
kurtulamadık gitti bu denli kepaze hayattan
hep böyle gecelerin koynunda yaşadık
geceler serseri biz serseri
karakoldaki aynada safran gibi kirli yüzümüz
gözlerimiz hasta gözleri ellerimiz hasta elleri
kırılmış kavala dönmüşüz

sen söyle serseriler kralı istanbul
sen söyle iki gözüm
hangi merhem çaredir şu bizim yaramıza
yel üfürdü su götürdü gençliğimizi
elimiz boşa geldi meydanlarda kaldık
meydanlar serseri biz serseri
sağımız sefalet solumuz ölüm
işte geldik gidiyoruz
kahrolasın
kahrolasın istanbul şehri