9.08.2021

müfettiş

cevdet kudret

bütün soruşturmalar bittikten sonra, müfettiş, süleyman'ın birkaç dersine girdi; ayrıca, verdiği kompozisyon ödevlerini, sınıfta okuttuğu ya da öğrencilere okuma ödevi olarak salık verdiği yardımcı kitapları bir bir gözden geçirdi ve raporunu yazmaya başladı. bunun, genel olarak, bir savcı iddianamesi kadar hukuki, kimi yerlerde de bir hatibin nutku kadar etkili ve duygusal olmasına çalıştı. rapor, biçim bakımından yazılması gereken birkaç resmi cümleden sonra, şöyle başlıyordu:

"bu teftiş, bana, hayatımda çok ağır saydığım bir görevi yapma işini yüklemiştir. bu ağırlık, bir yandan devletin memuru bulunduğumu düşünerek, teftiş sonucunda öğrendiklerimi ve kanılarımı açıkça bildirmeye mecbur olmaklığımdan; öte yandan da, bir insan hakkında, kalbim acılarla dolu olarak, hüküm vermek zorunda bulunmaklığımdan doğmaktadır."

bunları daha kayseri'ye gelirken, trende yazmıştı. kendisini -corneille'in tragedyalarındaki kahramanlar gibi- göreviyle duyguları arasında çırpınan, sonunda görevi üstün gelen biri gibi göstermek hevesine kapılarak, bu cümleleri özene bezene yazmıştı. altına kayseri'de gördüğü kimselerin söylediklerini bir bir yazıp bunlar hakkında kendi düşüncelerini de bildirdikten sonra, süleyman'ın okuttuğu dersleri, yazdırdığı ödevleri, salık verdiği kitapları incelemeye girişmişti:

"9'uncu sınıf a şubesindeki dersine girdiğimde, hitabet bahsi üzerinde konuşuluyor ve örnek olarak perikles'in bir söylevinin çevirisi okunuyordu. içindeki 'yönetim şeklimizin adı demokrasidir. bu ad ona, birkaç kişiye değil, bütün yurttaşlara dayandığı için verilmiştir. yurda iyiliği dokunabilecek bir yurttaşın şerefli bir yer kazanmasına yoksulluğu, aşağı bir sınıftan oluşu engel değildir.' cümleleriyle halk egemenliği ve sınıf farkı gibi şeyleri belirten bu söylev üzerinde öğretmenle dersten sonra görüşürken, 'örnek olarak neden yerli bir eser seçmediğini' sorduğumda, bana hümanizmden söz etti; ulusal değerleri küçümseyen bu zihniyetin, hümanizm ile kamufle edilmiş başka bir 'izm' olması olanağı da vardır.

son sınıf edebiyat kolunda haftada bir yapılan kitap inceleme saatinde, öğretmen, eflatun'dan çevrilmiş olan 'sokrates'in savunması' adlı kitap üzerinde durdu (yine yunan eseri, yine hümanizm). incelemek için acaba neden başka bir kitap seçilmemiş de ille bu seçilmiş? çünkü, burada, 'alışılanın dışında bir şey yaptığı' için suçlandırıldığını söyleyen sokrates, geleneklere ve göreneklere hücum etmektedir. yargılanması ve mahkum edilmesi de bu yüzdendir. öğretmen metni açıklamak bahanesiyle, sokrates'in haklı olduğunu belirtmeye çalışmıştır.

edebiyat öğretmeni süleyman'ın öğrencilere okumak üzere hangi kitapları salık vermiş olduğunu da araştırdım. bunların hepsini bir bir okudum; aralarında 'müfettiş' ve 'hamlet' adlı iki eser özellikle dikkatimi çekti.

'müfettiş', gogol adlı bir rus yazarının kaleme aldığı bir komedya. kitabı okuduğum zaman şaştım kaldım. vakası bir ilçe merkezinde geçen bu piyeste, kaymakamından yargıcına, doktoruna, posta müdürüne, hatta bekçisine kadar bütün memurlar görevlerini kötüye kullanan birtakım zorbalar, hırsızlar olarak gösterilmiş. burada rüşvet 'küçük günahlar'dan sayılıyor ve 'herkesin rütbesine göre çalması' söz arasında anlatılıyor. eserin vakası her ne kadar rusya'da geçmekte ise de, yazar, piyesin başlıca kahramanı olan kaymakama 'böyle ufak tefek günahı olmayan adam da bulunur mu? allah dünyayı böyle yaratmış' dedirtmekle dünyanın her yerinde böyle günahların işlendiğini anlatmak istemiş. türkiye dünya dışında bir yer olmadığına göre, hele memleketimizde hayat sıkıntısının çoğaldığı, muhalif gazetelerin kimi yöneticilerimiz hakkında şikayet yollu makaleler yazmak cüretini göstermeye başladıkları bu devirde, en büyük yönetim amirinden en küçük memuruna kadar bütün görevlileri küçülten bir eseri salık vermek, körpe dimağları zehirleyerek ruhlara şüphe tohumu ekmek demektir.

'hamlet'e gelince, ingiliz şairi shakespeare'in yazdığı bu piyes bir aile zinası ve cinayeti üzerine kurulmuş. küçük kardeş, ağabeyinin tahtına ve karısına göz koyup onu öldürüyor; ölenin karısı kısa bir zaman sonra, kocasının katiliyle evleniyor; oğul da, amcası ve şimdiki üvey babası olan yeni kralı öldürüp babasının öcünü alıyor. aile yuvasını bir cinayet ve zina yuvası halinde gösteren, birinci ailenin bir çıkar uğruna yıkıldığını, ikinci ailenin de sadece çıkar ve şehvet temeli üzerine kurulduğunu anlatan bu eseri ahlaka aykırı, türk çocuğunun aile hakkındaki temiz duygu ve görgülerini sarsıcı buluyorum.

verdiği kompozisyon ödevleri arasında özellikle bir tanesi dikkatimi çekti. bunda, fransız ihtilali sırasında yayımlanan insan hakları bildirisi'nin bizim tanzimat fermanı üzerindeki etkilerinin araştırılması istenmiş. böyle bir ödev verilmekteki maksadın ne olabileceğini düşündüm ve tarihimizdeki bu çok önemli sosyal hareketin 'kökü dışarda' bir hareketmiş gibi gösterilmek istendiği sonucuna vardım.

bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere, siyasi bir dergiye yazı veren, şehirde yoksul kimselerle daima ilişki kurma olanaklarını arayan; okul başmuavininin ifadesinden, 'toplumu suçlu bulduğu', felsefe öğretmeni zühtü'nün ifadesinden de 'bugünkü toplum düzeninin değiştirilmesi gerektiği düşüncesinde olduğu' ve 'bir zümreyi öbür zümre aleyhine kışkırtmış bulunduğu' anlaşılan ve yine aynı öğretmenin daha önce okul müdürlüğüne vermiş olduğu rapordan da, dimağını 'sefiller', 'serseriler', 'ayaktakımı arasında', 'kutsal yoksulluk', 'açlık', 'yoksul bir gencin romanı', 'eşitsizliğin doğuşu ve esasları üzerine nutuk' gibi sefalet ve yoksulluğu anlattıkları adlarından dahi belli olan eserlerle beslemeye özel bir özen gösteren; gelenek, görenek gibi manevi değerleri yıkmaya çalışan; sınıfa yabancı bir devletin ihtilal bildirisini incelettiren; aile bağını gevşetecek, hükümet otoritesini küçümsetecek nitelikte eserleri okutan bu öğretmenin, kişi olarak zeki ve çalışkan olmakla birlikte, türk ulusunun ideallerine hizmet bakımından kaybolmuş bulunduğunu gördüğümden, duygularımı bir yana bırakarak görevimi yapmak, onun türk gençleri arasında daha fazla bırakılmasının yararlı değil, zararlı olduğunu söylemek zorundayım. bu hususta gereken kararın verilmesini yüksek tensiplerinize arz ederim."

müfettiş, raporunu bitirip çantasına koyduktan sonra pastırmasını ve halısını alıp trene bindi. gitmeden önce de, okul müdürüne, bakanlığa gönderilmek üzere şöyle bir yazı yazmasını salık verdi:

"siyasal eğilimi bilimsel düşünce ile uzlaşma kabul etmeyecek karakterde olan bir dergiye, lisemiz edebiyat öğretmeni süleyman'ın, uzmanlığıyla ilgili de olsa, yazı göndermesini, bilim düşünce ve çalışmasına aykırı gördüğümü ve adı geçen öğretmenin bu karakteriyle okul içindeki durumunun göz önüne alınması gerektiğini saygılarımla arz ederim."

din

tom robbins

toplumlar ancak, doğaüstü bir öteki dünyaya inanmaya ikna edildiği sürece baskı altında tutulabilir ve denetlenebilir. insanlar, sonunda bu dünyadan kurtulup gökteki, cankurtaranların gereksiz olacağı ve havuzların hiç kapanmayacağı bir tatil köyüne gideceklerine inanırlarsa her türlü zorbalığa, yoksulluğa ve kötü muameleye katlanabilirler. üstelik inançlı insanlar genellikle hükümetlerinin gireceği her türlü askeri macerada postlarını deldirmeye gönüllüdür.

öteki dünya kavramı kitleleri yönetilebilir kılarken, efendilerini de yıkıcı kılar. yaşamın, daha değerli ve sahici bir öteki dünya için bir sınavdan başka bir şey olmadığına inanmış bir dünya lideri, bir nükleer katliam başlatma riskine girerken daha az tereddüt edecektir. kudüs'ten kalkacak bir sonraki uçağa vasıl olmanın vecdini bekleyen bir siyasetçi ya da bir şirket yöneticisi, okyanusları kirletmeyi yahut ormanları yok etmeyi pek fazla dert etmeyecektir. niçin etsin ki?

iyiyle kötüye ilişkin mutlak standartları savunan herkes tehlikelidir. elinde dolu bir tabanca bulunan bir manyak kadar tehlikelidir. aslında, iyiyle kötüye ilişkin mutlak standartları savunan kişi, genel olarak, eli tabancalı manyağın ta kendisidir.

denge

frida kahlo

inancımı yitirdiğimde gök yeniden aydınlanıyor, her şeyin mümkün olduğunu düşündüğümde, ufuk feci bir fırtına gelecekmiş gibi kararıyordu. ışıktan kurşun ağırlığına, kurşun ağırlığından ışığa gidip geliyordum. tam bir dengesizlik içindeydim; ya da belki de asıl denge buydu.

artık öleceğimi düşünmüyordum. ya da daha doğrusu, ölümü birkaç ay öncesindeki gibi somut biçimde gözümde canlandırmıyordum. ölüm artık günlerimin akışını belirlemiyordu; çektiğim acıda, hareketlerimde özgür olmamanın, istediğim gibi hareket edememe, sokağa çıkamama ve bir yakınımın yardımı olmaksızın neredeyse hiçbir şey yapamamanın bana verdiği sıkıntıda erimişti. başkalarına bağımlılık dayanılmazdı ve beni sürekli tüketiyordu. kendi kendime yük olmuştum. ölümün paniğe dönüşen korkusu ikinci plana atılmıştı ama sürekli bir tükenme durumundaydım.

işte böyle anlarda gerçekten arzulamak farklıdır, kafamızdaki görüntü tepetaklak olur. birincisinde insan engeller oluşturur, diğerindeyse paravana kendiliğinden düşer. ne bileyim, bu sorunlar üzerine ne denli yazsam sonu gelmez.

elma

tolstoy

elma olgunlaşınca düşer, niçin düşer? ağırlığı onu yere doğru çektiği için mi? sapı kuruduğu için mi, güneşten kızardığı, ağırlaştığı, rüzgar onu sarstığı için mi, aşağıda duran erkek çocuk onu yemek istediği için mi?

sebep hiçbiri değil. bütün bunlar sadece her türlü hayati, organik, içgüdüsel olayı doğuran şartların bir araya gelmesidir. elmanın, dokusu bozulduğu için düştüğünü ileri süren bitkibilimci de, aşağıda duran, kendisi yemek istediği için elmanın düştüğünü, bunun için dua ettiğini söyleyecek bir çocuk kadar haklı olacaktır. altı kazılmış milyonlarca pud ağırlığındaki bir dağın, son işçinin son kazmayı vurduğu için devrildiğini söyleyen kimse ne kadar haklı, ne kadar haksızsa; napolyon'un moskova'ya gelmek istediği için geldiğini ve aleksandr onun mahvını istediği için mahvolduğunu söyleyecek kimse de o kadar haklı ve o kadar haksızdır. tarihi olaylarda büyük dediğiniz adamlar, adlarını olaya vermiş birer etiketten başka bir şey değildirler. onların da, etiket gibi, olayın kendisiyle pek az ilgileri vardır.

istenerek yapıldığını sandıkları hareketlerden hiçbiri tarihi anlamda istemli değildir; tarihin genel gidişine bağlıdır; çok önceden belirlenmiştir.

dizeler


şairi anlamak isteyen
onun diyarına gitmelidir
(goethe)

kötü niyetle söylenmiş bir hakikat
uydurulan bütün yalanları alt eder
(william blake)

yalnızken bakıldığında herkes oldukça zeki ve ayırt edicidir
başkalarıylayken aptal olduklarını görürsün
(schiller)

leylaklar görünüyor açık pencereden
kokuları dolmuş odaya baş döndüren
en sevdiği çiçekler ölümün
tatlı kokularıyla şükran sunarlar ölüme
buğuları sinmiş cansız bedenlere
en diplerine girmiş koku, koyu saçların
günahın zerresi yokmuş orada
bu koku ki çiçeğin çiçek olduğuna işarettir
yayılarak elinden gelenin en iyisini ölüme verir
o da güler, gülümser, sakin ve pek naziktir
(via catherine clement)

yalnız aşkı vardır aşkı olanın
ve kaybetmek daha güç bulamamaktan
(cemal süreya)

öyle ya, kim sevişirdi acıları olmasa
kim bakardı uzağa köpekleri saymazsan
kim ne derse desin ben bugünü yakıyorum
yeniden doğmak için çıkardığım yangından
(edip cansever)

iki öykü

~game of thrones

"üç büyük adam bir odada oturuyor. bir kral, bir rahip ve çok zengin bir adam. aralarında da bir asker duruyor. tüm büyük adamlar, askerden diğer ikisini öldürmesini istiyor. kim ölür, kim kalır?"

- askere göre değişir.

"öyle mi? adamın ne tacı ne altını ne de tanrılarla yakınlığı var."

- kılıcı var ama. ölüm ile yaşamı o ayırır.

"o zaman madem kılıcı olan yönetiyor; neden hepimiz tüm güç kraldaymış gibi davranıyoruz?"

2
"ışığın tanrısı düşmanlarının yanmasını istiyor. boğulmuş tanrı, boğulmalarını istiyor. neden tüm tanrılar böyle amcıklık yapıyor ki? memeyle şarabın tanrısı nerede?"

- yaz adaları'nda 16 memesi olan bir doğurganlık tanrısına taparlar.

"derhal oraya demir almalıyız."

dans

w. b. yeats


ey kökleri derinde çiçek açan kestane ağacı
yaprak mısın, çiçek mi, yoksa gövde mi
ey müzikle salınan gövde, ey ışıyan bakış
nasıl ayırt edeceğiz dansı dans eden kişiden

capoeira

ece temelkuran

capoeira, angolalı yerlilerin portekizli efendiler ülkelerini sömürgeleştirdiği, kendilerini köleleştirdiği zaman kendi aralarında buldukları bir dövüş sanatı. afrika'da daha mistik kökenleri olmasına ve daha şiddet içeren bir biçimde yapılmasına rağmen portekizlilerin afrika'dan brezilya'ya getirdiği siyah kölelerle birlikte latin amerika'da dansa dönüşmüş bir sanat ve spor. sanatla sporun arasında durmasının bir nedeni var. köleler, efendilerini devirmek için savunma ve saldırı talimi yaparken kavga antrenmanı yaptıkları belli olmasın diye bu dövüş hareketlerini dans figürleri olarak geliştirmişler. fakat eski kölelik düzeni yıkıldıktan sonra bu kavga talimleri daha ziyade dans olarak yapılmaya başlanmış. iki kişilik, müthiş esneklik ve akrobasi yeteneği gerektiren bu kavga görünümlü dansı yaparken tarafların birbirine değmemeleri gerekiyor. eğer biri diğerine dokunursa dans bitiyor, dokunan kişi kaybediyor.

homo homini lupus

erich fromm

insanlık tarihi kanla yazılmıştır; insanın istencini kırmak için şiddetin şaşmaz bir biçimde uygulandığı bir tarihtir bu. hitler milyonlarca yahudi'yi tek başına mı yok etti? stalin siyasal düşmanlarını kendi başına mı ortadan kaldırdı?

bu kişiler yalnız değildiler; kendileri için yalnız isteyerek değil, koşa koşa adam öldüren, işkence yapan binlerce yardımcıları vardı; insanın insana karşı acımasızlığına her yerde -acımasız savaşlarda, cinayet ve ırza geçmelerde, güçlünün güçsüzü sömürmesinde, işkence gören, acı çeken canlıların inlemelerine kimsenin kulak vermemesinde, bunlara herkesin yüreğini kapamasında- tanık olmuyor muyuz?

bütün bunlar hobbes gibi düşünenleri homo homini lupus (insan insanın kurdudur) inancına götürdü. bu gerçekler bugün de çoğumuza, insanın doğuştan kötü ve yıkıcı olduğunu, en çok sevdiği eğlenceden, daha azılı katillerden korktuğu için vazgeçen bir katil olduğunu düşündürüyor.

8.08.2021

alparslan

amin maalouf

savaş, semerkant'ta da yakından takip ediliyordu. her üç günde bir kaleyi savunanların yolladıkları bir güvercin geliyordu. asla bir imdat çağrısı olmuyordu bu; erzağın ve insanların tükendiğinden hiç söz etmiyor, sadece düşmanların verdiği kayıpları, şehri kuşatanların arasında salgın çıktığı söylentilerini anlatıyordu. kale kumandanı harezmli yusuf bir anda maveraünnehir'in kahramanı olmuştu.

bununla birlikte sonunda vakit geldi çattı, kaleyi savunan bir avuç asker sayıca çok üstün düşmanla artık başa çıkamaz oldu, kalenin temellerinin altına lağımlar döşenip surlar aşıldı. yusuf soluğu tükeninceye kadar savaştı; ama sonunda yaralanıp esir düştü. başına bela olan bu adamı yakından tanımak isteyen sultan'ın huzuruna çıkardılar onu. karşısında duran kara kuru, ufak tefek, yabanıl, üstü başı kir toz içinde bir adamdı. kollarına sıkı sıkıya yapışmış çam yarması gibi iki muhafızın ortasında, başı dimdik, ayakta duruyordu. alp arslan ise üzeri minderlerle kaplı, ahşap bir sekinin üzerinde, bağdaş kurmuş oturuyordu. iki adam karşılıklı meydan okuyarak uzun uzun bakıştılar, sonra galip emretti:

"yere dört kazık çakın, bunu kollarından bacaklarından bağlayın, sonra da bedenini dört parçaya ayırın!"

yusuf karşısındakini tepeden tırnağa süzdü aşağılayarak ve haykırdı:

"erkek gibi savaşmış birine böyle muamele reva görülür mü?"

alparslan cevap bile vermedi, başını çevirdi. tutsak onu azarlar gibi seslendi:

"hey karı kılıklı, sana söylüyorum!"

sultan bir anda sanki akrep sokmuş gibi yerinden sıçradı. yanında duran yayını kaptı, bir ok çekip taktı ve fırlatmadan önce muhafızlara tutsağı bırakmalarını emretti. yoksa onları da yaralayabilirdi. zaten korkusu da yoktu, o güne dek hedefini asla ıskalamamıştı.

aşırı sinirlendiği için mi, aceleden mi, çok kısa mesafeye ok atmanın zorluğundan mı, nedendir bilinmez, yusuf'u vuramadı ve sultan daha ikinci bir oka uzanmaya fırsat bulamadan, tutsak üzerine atıldı. sekinin üzerinde tünemiş vaziyette savunmasız kalan alp arslan oradan kurtulmaya çalışırken ayağı bir mindere takılıp sendeledi ve yere devrildi. yusuf üzerine çökmüştü bile, elinde de giysilerinin içine sakladığı bir hançer vardı. kafasına bir gürz yemeden önce sultan'ın böğrünü deşecek zamanı buldu yine de. askerler cansız bedeni üzerine üşüşüp lime lime ettiler. ama ölümün dudaklarında dondurduğu o alaycı gülümseyişi silemediler. öcünü almıştı, sultan'ın da günleri sayılıydı artık.

nitekim alparslan dört gün dört gece can çekiştikten sonra öldü. canı ağır ağır çekilirken acı bir muhasebeyle geçen dört gün. dönemin vakanüvisleri sözlerini şöyle naklettiler: "daha dün bir tepenin üstünden birliklerimi teftiş ediyordum, onların adımlarının altında yerin sarsıldığını hissettim ve kendi kendime, 'şu cihanın hakimiyim! benimle kim boy ölçüşebilir?' dedim. allah bu kibrime, bu böbürlenmeme karşı, insanların en sefilini, yenilmiş, esir düşmüş bir adamı, bir idam mahkumunu saldı üzerime; o benden daha güçlü çıktı, vurdu devirdi beni tahtımdan, aldı canımı."

6.08.2021

aomame ve tengo

haruki murakami

ikisi o gece akasaka'daki gökdelen otelinde bir oda tuttular. odadaki ışıkları söndürdükten sonra giysilerini çıkarıp yatağa girdiler ve birbirlerine sarıldılar. konuşmaları gereken birçok şey vardı; ama bunu gün ağardıktan sonraya bırakabilirlerdi. öncesinde yapmaları gereken başka bir şey vardı çünkü. ikisi hiç konuşmadan karanlıkta usul usul birbirlerinin vücudunu tanıdılar. parmaklarını ve avuçlarını kullanarak. neyin nerede olduğunu, ne gibi bir şekli olduğunu tek tek yokladılar. gizli bir odada hazine arayan küçük çocuklar gibi kalpleri delice çarparak. sonra bir şeyin varlığından emin olmuş gibi oraya dudaklarını yapıştırıp onay mührü bastılar. zamana yayarak yaptılar bunu.

sonra aomame tengo'nun sertleşen penisini uzun bir süre avucunda sımsıkı tuttu. bir zamanlar ders çıkışında sınıfta tengo'nun elini sımsıkı tuttuğu gibi. tengo'nun penisi aomame'nin bildiği her şeyden daha sertmiş gibi bir his yaratıyordu. inanılmaz sertti. sonra aomame bacaklarını açıp vücudunu yaklaştırarak onu yavaşça içine aldı. hemen, ta derinine kadar.

aomame karanlıkta gözlerini kapatmış, derin derin nefes alıyor, sonra nefesini usulca salıyordu. tengo, o ılık nefesi göğsünde hissediyordu. "hep böyle senin kollarında olmayı hayal ettim" dedi aomame, hareket etmeyi keserek ve ağzını tengo'nun kulağına yanaştırarak.

"benimle sevişmeyi mi?"

"öyle."

"on yaşından beri sürekli bunu mu hayal ettin?" diye sordu tengo.

aomame güldü. "nereden çıkarıyorsun? biraz daha büyüdükten sonra elbette."

"ben de aynı şeyi hayal ettim."

"benim içime girmeyi mi?"

"öyle" dedi tengo.

"nasıl peki? hayalindeki gibi mi?"

"henüz gerçek gibi gelmiyor." dedi tengo, dürüstçe. "hala hayaller devam ediyormuş gibi bir his var içimde."

"fakat bu gerçek."

"gerçek olamayacak kadar muhteşem."

aomame karanlıkta gülümsedi. sonra dudaklarını tengo'nun dudaklarına yapıştırdı. bir süre dilleri birbirine dolandı.

"baksana. göğüslerim fazla küçük değil, değil mi?" dedi aomame.

"tam kararında" dedi tengo, aomame'nin göğsüne elini koyarak.

"gerçekten öyle mi düşünüyorsun?"

"elbette" dedi tengo. "bundan daha büyük olsaydı sen olmazdın."

"teşekkür ederim" dedi aomame. sonra ekledi: "fakat tek sorun o değil. sağ memem ile sol mememin büyüklükleri de biraz farklı."

"şu anki haliyle gayet iyi" dedi tengo. "sağ sağ, sol ise sol. hiçbir şeyin değişmesine gerek yok."

aomame tengo'nun göğsüne kulağını yapıştırdı. "dinle. uzun süredir tek başımaydım. üstelik birçok şey beni derinden yaraladı. keşke seninle çok daha önce buluşsaydım. bunu yapsaydım böylesine dolambaçlı bir yola gerek kalmazdı."

tengo başını iki yana salladı. "hayır, ben öyle düşünmüyorum. böylesi daha iyi oldu. şimdi tam zamanıydı. ikimiz için de."

aomame ağladı. uzun süredir bastırdığı gözyaşları akmaya başladı. aomame bu yaşları durduramadı. iri gözyaşları yağmur damlaları gibi pıtır pıtır sesler çıkartarak çarşafa düşüyordu. tengo'yu içine almış halde, aomame vücudunu hafif hafif titreterek ağlamayı sürdürdü. tengo, kollarını aomame'nin sırtına dolayıp onu sımsıkı tuttu. bundan sonra hep böyle tutacağından emindi. tengo buna her şeyden çok seviniyordu.

tengo sessizliği bozdu: "ne kadar yalnız olduğumuzu anlamak için böyle bir zamana ihtiyacımız vardı."

"hareket et" dedi aomame tengo'nun kulağının dibinde. "usul usul."

tengo, onun dediğini yaptı. yavaşça vücudunu oynattı. sakince nefes alıp kendi kalp atışlarına kulak vererek. aomame, o sırada, sanki boğuluyormuş gibi tengo'nun iri cüssesine yapışmıştı. ağlamayı ve düşünmeyi bırakıp hem geçmişten hem de gelecekten koparak tengo'nun vücut hareketlerine yüreğini uydurdu.

mantık öncesi zihin

carl gustav jung

"büyü, balta girmemiş ormanların bilimidir."

ilkel insanın bizden köklü bir şekilde farklı düşündüğünü, hissettiğini ve algıladığını gösteren hiçbir şey yoktur. ruhsal işleyişi aynıdır; ancak temel varsayımları değişiktir.

bizim için insanların yaşlılık veya ölümcül bir hastalık nedeniyle ölmesi gayet mantıklı görünürken, ilkel insan için durum farklıdır. o, yaşlı bir insan öldüğünde, ölümün yaşlılık sonucu olduğuna inanmaz. daha uzun yaşayan insanların bulunduğunu söyler.

benzer şekilde, hiç kimse bir hastalık sonucu ölemez, çünkü aynı hastalıktan iyileşen veya o hastalığa hiç yakalanmayan insanlar vardır. ona göre asıl neden her zaman büyüdür. insanı ya bir ruh öldürür ya da büyü.

bu hikaye zihnin "mantık öncesi" düzeyinin özelliklerini gösteren mükemmel bir örnektir. buna "mantık öncesi" diyoruz, çünkü böyle bir açıklama bize bütünüyle mantıksız görünüyor. ama bunu bu kadar çarpıcı kabul etmemizin nedeni ilkel insanın varsayımlarından tamamen farklı varsayımlardan yola çıkmamızdır. eğer biz de, doğal nedenler olarak bilinen şeyler yerine, büyücülerin ve gizemli güçlerin varlığına onun kadar inansaydık, onun açıklamaları bize de son derece mantıklı gelecekti.

aslında, ilkel insan bizden daha mantıklı veya daha mantıksız değildir. onun varsayımları bizimkilerden farklıdır ve onu bizden farklı kılan da bu özelliğidir. düşünceleri ve davranışları bizimkilerden değişik temeller üzerine oturur. olağanın dışındaki her şey onu huzursuz eder, korkutur ve o bunu bizim doğaüstü dediğimiz şeylerle bağlantılandırır. o bunları elbette doğaüstü olarak görmemektedir; aksine, bunlar onun deneyim dünyasına aittirler.

ilkel insanların kendilerini ilgilendiren konulara odaklanma kapasitelerini inkar etmek mümkün değildir.

eğer biz de bizi ilgilendirmeyen konulara dikkatimizi yoğunlaştırmaya uğraşırsak, ne kadar kısa sürede odaklanma gücümüzün azaldığını görebiliriz. onlar gibi, biz de duygusal dip akıntılarımıza bağımlıyız.

bizim dünyamızda görülmez, gizli, kişinin görüşüne bağlı ve doğaüstü güçler diye bilinen şeylerin geçerli bir yeri olamaz. bir kaza her zaman sinir bozucudur ve en katıksız rasyonalist bile lanet okuyacak kadar bundan etkilenebilir.

bizim canımızı sıkan, kazaların nedenlerini bilemememiz değildir; asıl sinirlendiğimiz şey kötü olayların burada ve şimdi keyfi bir biçimde başımıza gelebileceğidir. en azından, bizi bu şekilde çarpar. bir kaza her zaman sinir bozucudur ve en katıksız rasyonalist bile lanet okuyacak kadar bundan etkilenebilir.

ilkel insan yargılarına çevresindeki dünyanın gerçeklerine dayanarak ulaşır. beklenmedik bir olay gerçekleştiğinde haklı olarak şaşırır ve bunun özel nedenlerini bilmek ister. bu noktaya kadar aynı bizim gibi davranır. ama o bunun da ötesine gider, bizi geçer. tesadüfün denetlenemez gücü hakkında bir, veya birden fazla, teorisi vardır. biz "tamamen tesadüf" deriz. o "hesapçı bir niyet" der. o bilimin beklentisi olan neden-sonuç bağlantılarını göstermeyen olayları, yani nedensellik zincirini kıran akıl karıştırıcı şeyleri, yani olayların geri kalan yarısını oluşturan şeyleri vurgular. uzun zaman önce genel kurallara itaat ederken kendisini doğaya uydurmuştur; onu asıl korkutan şey içinde gücü nedeniyle, denetlenemez ve hesaplanamaz bir temsilcinin varlığını gördüğü beklenmedik rastlantıdır. ilkel insan burada da haklıdır. olağanın dışındaki her şeyin onu korkutmasını anlamak kolaydır.

ilkel insana kendi dünyasında güvenlik duygusu veren şey olağan hadiselerin düzenliliğidir. istisnai her durum kefareti ödenmesi gereken denetlenemez bir gücün korkutucu gösterisidir.

bir süre kaldığım, elgon dağı'nın güneyindeki bölgelerde çok sayıda karıncayiyen bulunuyordu. karıncayiyen ürkek, gece yaşayan, nadiren görülebilen bir hayvandır. bunlardan birisini gündüz görmek, yerliler için, bizim bir derenin yokuş yukarı aktığını görmemiz kadar şaşırtıcı ve olağandışı bir olaydır. derenin aniden yerçekimini yendiği bazı durumları biliyor olsak bile daha az şaşırmayız. büyük miktarda su ile çevrili yaşıyoruz ve suyun yerçekimine uymamaya karar verdiği zaman neler olabileceğini kolayca hayal edebiliriz. işte ilkel insan da kendi dünyasındaki olaylar hakkında böyle hisseder. karıncayiyenlerin alışkanlıklarını çok iyi bilmektedir, onlardan birinin doğa kurallarına uymaması hesaplanamaz bir hareket tarzını gösterir.

ilkel insan her şeyden o kadar etkilenir ki, dünyasının kurallarının bozulması onu öngörülemez olasılıklara karşı savunmasız bırakır. bu tür bir istisna bir kuyruklu yıldıza veya güneş tutulmasına benzer bir işaret, bir kehanettir. arkaik insanın bakış açısıyla, karıncayiyenin gündüz vakti görülmesinin doğal bir nedeni olamayacağına göre bunun arkasında gizli bir gücün bulunması gerekir. ve kozmik yasaları çiğneyen bir gücün alarm verici gösterisi elbette kendini savunmayı veya öfkeyi yatıştırmak için sıradışı şeylerin yapılmasını gerektirir. komşu köylerin uyarılması ve karıncayiyenin acılar içinde yakalanarak öldürülmesi zorunludur. karıncayiyeni gören adamın anne tarafından en büyük dayısı bir boğasını kurban verir. adam sunak çukuruna inerek hayvanın etinden ilk parçayı kopartır, sonra dayısı ve törendeki diğer katılımcılar da hayvanın etinden yerler. bu şekilde doğanın tehlikeli isteğinin kefareti ödenir.

düzenli bir şekilde gerçekleşeni gözlemek kolaydır, çünkü ona hazırlıklıyızdır. bilgi ve hüner ancak olayların düzeninin kavranamaz biçimde denetimsizce bozulduğu durumlarda gerekir.

pueblo yerlisi iyi bir ruh halinde değilse, erkekler konseyine katılmaz. eski romalı evinden ayrılırken eşiğe takılırsa o günkü planlarını değiştirirdi. bu bize anlamsız gelebilir, ama ilkel koşullar altında bir insanın bu kehanetlere karşı en azından tetikte olması gerekir.

dünya hâlâ tiksinilen insanlar ve günah keçileriyle doludur, aynı eskiden cadılarla ve kurt adamlarla dolu olduğu gibi.

ruhsal yansıtma, psikolojinin en sık görülen olgularından biridir. lévy-brühl'ün ilkel insanın belirgin bir özelliği olarak gösterdiği participation mystique (gizemli ortaklık) ile aynı şeydir. biz sadece ona değişik bir isim veririz ve genellikle bunun suçlusu olduğumuzu inkar ederiz. kendimizde bilincinde olmadığımız her şeyi komşumuzda keşfederiz ve ona göre davranırız. uygarlığımızda ona zehir içirtmeyiz; onu yakmayız veya onu çivilemeyiz; ama onu en derin inançlarla vurgulanmış ahlaki yargılar kanalıyla yaralarız. onda mücadele ettiğimiz şey genellikle bizim kendi kötü yönümüzdür.

sanat

albert camus

sanatın amacı kanunlaştırmak ya da hükmetmek değil, her şeyden önce anlamaktır. anlamak için hükmettiği olur bazen. ama hiçbir deha eseri, küçümseme ve kin üzerine kurulmamıştır.

sanat, yalnızlık içinde tadılacak bir eğlence değildir. ortak sevinç ve kederlerin ayrıcalıklı bir görünümünü vererek en çok sayıda insana erişecek, onları heyecana getirecek bir araçtır.

sanatçı, çoğunlukla, kendi kendisinden ve varsa ayrıcalıklarından utanç duyar gibidir. her şeyden önce kendi kendisine sorduğu soruya cevap vermek zorundadır: "sanat sahte bir lüks müdür?"

toplumumuzda tanınmak isteyen bir sanatçı bilmelidir ki tanınacak olan kendisi değildir, kendi adını taşıyan bir başkasıdır; o başkası kendi iradesinden kurtulacak ve belki de günün birinde içindeki gerçek sanatçıyı öldürecektir.

insan hayatının gerçeği, sadece o insanın yaşadığı yerlerde değildir. o hayata biçim veren başka hayatlardadır; önce, çekilmesi gereken sevilen insanların hayatındadır; sonra, bilinmeyen, kuvvetli ya da zayıf vatandaş, polis memuru, öğretmen, iş arkadaşı, diplomat, diktatör, devrimci, din adamları, basit temsilciler, yaşayışımız için efsaneler yaratan sanatçıların hayatındadır; nihayet en düzgün hayat süren varlıklara bile egemen olan tesadüftedir.

şu halde, mümkün olabilecek tek bir gerçek film vardır: dünya perdesi üzerinde, her zaman gözlerimizin önünde seyrettiğimiz görünmez bir makine tarafından bize oynatılan film. varsa eğer, en gerçekçi sanatçı tanrıdır. öteki sanatçılar, ister istemez gerçeğe sadık olamayacaklardır.

balzac: "deha her şeye benzer, hiçbir şey ona benzemez."

muhteşemliği ile cisimleri ve heykelleri yaratan gerçek evren, aynı zamanda onlardan da göğün ışıklarını yaratan bir ikinci ışık alır. büyük üslup böylelikle, sanatçı ile konunun arasında yarı yolda kalmıştır.

oscar wilde hapishanede "bu sefil yerde benimle birlikte bulunan bahtsızların içinde, hayatın sırrı ile sembolik bağı olmayan tek bir kişi yok." diyordu. evet, ve işte, sanatla bir araya gelen de hayatın bu sırrıdır.

büyük eser, sonuçta bütün yargıçları birleştirir. sanatçı, büyük bir eserle, hem insanlığın en büyük çehresi karşısında saygı duyuyor hem de canilerin en sonuncusu önünde eğiliyor demektir.

chloe

boris vian

"neden bu kadar horlamayla bakıyorlar? diye sordu chloé. çalışmak öyle önemli bir şey değil ki.."

- öyle öğrenmişler bir kez, dedi colin. genellikle herkes bunu söyler. aslında kimse iyi bir şey olduğunu düşünmez çalışmanın. alışılagelmiş artık. kötü bir şey olduğunu düşünmemek için çalışırlar.

"her şeye rağmen, makinelerin yapabileceği bir işi insanların yapması çok aptalca bir durum."

- makineleri de yapmak gerek, dedi colin. kim yapacak onları?

"aslında öyle, dedi chloé. yumurta için tavuk gerek; ama tavuk olunca istediğin kadar yumurta alabilirsin. demek en iyisi tavuktan başlamak."

- makineler neden yapılamıyor, dedi colin, onu bilmeli. zaman kaybından olsa gerek. insanlar yaşamak için zaman kaybediyorlar, bu nedenle çalışacak zamanları kalmıyor.

"aslında tam tersi değil mi? diye sordu chloé."

- hayır, dedi colin, makineleri yapacak kadar zamanları olsaydı, sonrası hiçbir şey yapmaları gerekmeyecekti. yani çalışmamak için makineler kurmaya çalışacakları yerde yaşamak için çalışıyorlar, demek istiyorum.

"çok karışık bu, dedi chloé."

- hayır, dedi colin. çok basit. tabii bu, yavaş yavaş olacak bir şey. ama eskiyebilecek şeyleri yapmak için o kadar zaman kaybediliyor ki..

"evde oturmak, karılarıyla sevişmek, yüzme havuzuna ve eğlence yerlerine gitmek istemezler mi sanıyorsun sen?"

- hayır, dedi colin. çünkü bunu düşünmezler bile.

"eğer çalışmanın iyi bir şey olduğunu düşünüyorlarsa, bu onların suçu mu?"

- hayır, dedi colin, bu onların suçu değil. "iş kutsaldır, iyidir, güzeldir, her şeyden önce gelir ve yalnız çalışanların her şeye hakları vardır." demişler onlara bir kez. yalnız bunu söyleyenler onları hep çalıştırarak, sözü geçen bu haklardan hiçbir zaman faydalanmamalarını da sağlayacak yolları bulmuşlar.

"öyleyse aptallık ediyorlar.. dedi chloé."

- evet aptallık ediyorlar, dedi colin. bunun için onlar da, kendilerine çalışmanın iyi olduğunu söyleyenlere inanıyorlar. böylece düşünme güçlüğüne katlanmıyorlar ve ilerlemeyi araştırmıyorlar, bir daha hiç çalışmamayı akıllarına bile getirmiyorlar.

"başka şeyden konuşalım artık, dedi chloé. bu konular çok yorucu. söyle bana, saçlarım hoşuna gidiyor mu?"

- daha önce de sana söylemiştim..

dizlerinin üstüne çekti onu. gene kendini her şeyiyle mutlu hissetmeye başlamıştı.

- bütününle ve ayrıntılarınla seni sevdiğimi daha önce söylemiştim sana.

"öyleyse incele beni, dedi chloé, colin'in kollarına kendini bırakıp bir yılan gibi çöreklenerek."

kütüphane

jean-claude carriere / umberto eco

eco: evinize ilk defa gelen, heybetli kütüphanenizi görüp de size, "hepsini okudunuz mu?" diye sormaktan daha iyi bir şey bulamayan birine dostlarımdan biri şöyle cevap verirdi: "daha fazlasını beyefendi, daha fazlasını." kendi adıma, iki cevabım var. ilki: "hayır. bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler. okumuş olduklarım üniversitede." ikinci cevap da şu: "bu kitapların hiçbirini okumadım. yoksa niye tutayım ki?"

carriere: muhtemelen her birimizde, randevumuz olan kitapları bir kenara ayırma, bir yerlere koyma fikri vardır; onlarla buluşacağızdır ama ileride, çok ileride, hatta belki başka bir hayatta. son saatlerinin gelip çattığını anladıklarında, proust'u hala okumadıklarını fark eden o ölüm döşeğindeki insanların sızlanması korkunçtur.

eco: kitap tıpkı kaşık, çekiç, tekerlek veya makas gibidir. bir kere icat ettikten sonra daha iyisini yapamazsınız. belki bileşimine giren unsurlar gelişim gösterecektir, belki sayfaları kağıttan olmayacaktır artık; fakat neyse o olarak kalacaktır.

carriere: kütüphanecilik anlayışına egemen olan yanlış düşüncelerden biri de şudur: bir kişinin kitaplığa, adını bildiği bir kitabı aramak üzere gittiği düşünülür. gerçekten de çoğu kez, kitaplığa adını bildiğimiz bir kitabı aramak üzere gideriz; ama kitaplığın temel işlevi, o ana dek varlığını aklımızdan bile geçirmediğimiz, bununla birlikte bizim için çok büyük önemi bulunduğunu gördüğümüz kitaplar keşfetmektir.

eco: kitaplık kocaman bir labirenttir. dünya labirentinin simgesi içine girersin; ama dışarı çıkıp çıkamayacağını bilmezsin. her kül tapınağının sütunlarından içeri girmemeli.

carriere: kim bilir değerli nice belge, nadir nice kitap sırf dalgınlık, dikkatsizlik, ihmal yüzünden yok olmaya terk edilmiştir. ihmalkarlar, yok edicilerden daha çok zarar vermişlerdir belki de.

şiir

ahmet ada: ben şiirden; dili, dini, ırkı, ulusu, rengi ne olursa olsun insanı, insanın varoluş bilgisini, hayatın kaynağını, hayatın anlamını araştırmasını beklerim. şiir çünkü, imgenin olanaklarıyla insanı araştırmaya, anlamlandırmaya yatkındır. şiir çünkü kendine ait bir dizgedir. şiir çünkü umar, umutsuz kalmışa umut olabilir. hayatın derin anlamını şiir yoluyla keşfetmek, insanlık değerlerine şiirin kanalıyla ulaşmak var olduğumuzu hissetmek demektir.

roman jakobson: bir sözcük, adlandırılan nesnenin salt bir temsili ya da bir coşku patlaması olarak değil de, bir sözcük olarak duyulduğu, sözcüklerle bunların düzenleyimlerinin, anlamlarının, dış ve iç yapılarının, dışarıdan gerçeği göstermek yerine kendi başlarına birer ağırlık ve değer kazandıkları durumlarda vardır şiirsellik.

melih cevdet anday: şiir, bilinmeyen bir dünyanın söylemidir; ozan bu bilinmeyen dünyayı yaratırken sözcüklerin arasında yeni bağıntılar kurar, başka bir deyişle imgeler yaratır; bu imgelerin karşılıkları yoktur. şiirin bir nesnesi yoktur; ama içeriği vardır; bu içerik, şiir yazıldıktan sonra ortaya çıkar, o da belki ve onu çoğun, okur yakıştırır, bulur.

hasan bülent kahraman: şiir, doğanın ya da bir başka nesnel gerçekliğin temsili değildir. şiir kendi içinde bir gerçekliktir. şiir bir öykü anlatabilir. şiir bir imlemede bulunabilir. bir düşüncenin uzantısı olabilir. fakat bunların hiçbirisi şiirin bir bağımlılık ya da karşılıklılık kısıtlaması içinde bulunduğunu göstermez. şiir bir kurguya dönüştürülerek, bir dil sorunsalı diye görülerek yepyeni bir aşamaya taşınmıştır.

2.08.2021

dört yıldızlı şair

ülkü tamer

belki otuz yıl oldu. trendeyim. yolculuktan sıkılmışım. "bari restorana gidip bir çay içeyim." dedim. ingilizce bir şiir antolojisi vardı yanımda. onu alıp "yemekli vagon"a geçtim. masalar boş. çayımı söyleyip kitabımı okumaya koyuldum.

biraz sonra orta yaşlarda bir adam geldi yanıma. masaya oturmak için izin istedi. bir çay da o söyledi.

ben kitabımı okuyorum, adam çaktırmadan beni izliyor. bir süre sonra dayanamadı, "beyefendi" dedi, "bir şiir kitabı okuyorsunuz galiba.."

"evet" dedim.

"siz de şiir yazar mısınız?" diye sordu.

kazara "yazarım" desem yandık!

"hayır" dedim. "ben sadece okurum."

bir türk gencinin, hele kitap okuyan bir türk gencinin şiir yazmamasına pek akıl erdiremedi. daha önce hiç işitmediğim, bugün de hatırlamadığım bir ad söyledi. "ahmet filanca'yı nasıl bulursunuz?" diye sordu.

"bilmem" dedim. "hiç şiirini okumadım."

"peki, mehmet falanca'yı?"

"onu da bilmiyorum." dedim.

sınama sürüyordu:

"ali bilmemkim'e ne dersiniz?"

benim için telefon rehberinden rasgele seçilmiş adlar gibiydi bunlar. acaba gerçekten türk şiirinin bu kadar dışında mı kalmıştım?

onu da bilmediğimi söyleyince dayanamadı adam. "nasıl olur beyefendi!" dedi. "geçen hafta dört yıldız aldı!"

durumu nice sonra kavrayacaktım. bir gazetenin pazar ekinde okurların şiirlerine yarım sayfa ayrılıyor, gönderilen şiirler, üç yıldız, dört yıldız gibi değerlendirmelerle yayımlanıyordu.

masa komşum, bunun üzerine beni sınamayı kesti. bir daha da ağzını açmadı. öyle ya, dört yıldızlı bir şairi bile bilmeyen biriyle ne konuşabilirdi ki!

gevşemenin zevkleri

zygmunt bauman

laura potter -onları oraya getiren "acil iş" ne olursa olsun bekleme zorunluluğuna verip veriştiren- "her kaybolan saniyeye sövüp sayan tez canlı, huysuz, kızgın suratlı insanlar" bulacağını umarak, her çeşit bekleme salonuna ilişkin yaratıcı araştırmasına girişmişti. "anlık tatmin tutkumuz" yüzünden, birçoğumuzun "bekleme yetisini de kaybettiğini" düşünüyordu: "bekleme"nin kirli bir kelime haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. giderek herhangi bir şey için bekleme zorunluluğunu (olabildiğince) yitirdik ve yeni, favori sıfatımız "hemen" oldu. artık bir tencere pirinci kaynatmak için on iki dakika bile ayıramıyoruz, bu yüzden zaman kazandırıcı, iki dakikada pişiren mikrodalga modeli yaratıldı. bay veya bayan doğru'nun ortaya çıkmasını bekleyerek canımızı sıkamayız, bu yüzden flörtlere hız veriyoruz. görünen o ki, zamanla yarıştığımız yaşamlarımızda, yirmi birinci yüzyıl ingilizlerinin artık hiçbir şeyi beklemeye vakti yok.

gelgelelim, laura potter'ın (ve belki de çoğumuzun) şaşkınlığına karşın, potter çok farklı bir tabloyla karşılaştı. nereye giderse gitsin, aynı hissi duyumsadı: "beklemek bir keyifti. beklemek bir lükse, sıkıca programlanmış yaşamlarımızda bir pencereye dönüşmüş gibi görünüyordu. 'halihazırdaki' blackberry'ler, dizüstü bilgisayarlar ve cep telefonları kültürümüzde 'bekleyenler', bekleme salonunu bir sığınak yeri olarak düşünmekteydi." potter çalışmasını, "belki de bekleme salonu bize son derece zevkli olan, maalesef unutulmuş gevşeme sanatını hatırlatır." diye bitiriyor.

gevşemenin zevkleri, başka şeylerin peşine düşmek için zaman kazanma uğruna hızlandırılan bir yaşamın sunağına serilmiş tek şey değildir. kendi becerimiz, adanmışlığımız ve zor kazanılan marifetlerimiz sayesinde bir zamanlar elde edilmiş sonuçlar yalnızca havalı bir kredi kartı ve bir tuşa basmayı gerektiren bir cihazda "taşeronlaştırıldığında", birçok insanı eskiden mutlu kılan ve muhtemelen herkesin mutluluğu açısından yaşamsal olan şey ("başarıyla kotarılmış iş", ustalık, maharet ve beceri karşısında, yıldırıcı bir görevin yerine getirilmesi, inatçı bir engelin üstesinden gelinmesi karşısında duyulan gurur) zamanla yitirilir.

daha uzun vadede, bir zamanlar elde edilen beceriler ve yeni beceriler kazanma ve uzmanlaşma hüneri de yitip gider ve bunlarla beraber, özsaygının açığa çıkardığı mutluluğun yanı sıra, yerine başka bir şey koyması çok güç olan izzetinefsin yaşamsal şartı, yani ustalık yeteneğini tatmin etme zevki de yitip gider.

güneş delisi

necati cumalı


akan suyu severim ben
ışıldayan karı severim
bir yeşil yaprak
bir telli böcek
yeşeren tohum
güneşte görsem
sevinç doldurur içime
bir günü
güzel bir günü
güneşli bir günü
hiçbir şeye değişmem
onun için savaşı sevmem
onun için zulümü sevmem
onun için yalanı sevmem
bilirim yaşamaz yanyana aşkla
ne haksızlık
ne korku
ne açlık

oktay'a mektuplar

orhan veli kanık


kış, kıyamet
macar lokantası'nda yazıyorum
ilk mektubumu
oktay'cığım
bu gece sana
bütün sarhoşların selamı var

şu anda dışarda yağmur yağıyor
ve bulutlar geçiyor aynadan
ve bugünlerde melih'le ben
aynı kızı seviyoruz

bir aydan beri iş arıyorum, meteliksiz
ne üstte var ne başta
onu sevmeseydim
belki de beklemezdim
insanlar için öleceğim günü

breaking bad

bilgi, güç demektir.

2. dünya savaşı'nda almanların bir ağır topu vardı. dünyanın en büyük topu. adı gustav topu. 1000 ton ağırlığındaydı. gustav 37 km mesafeden 7 tonluk bir mermiyi fırlatacak ve hedefi isabetli bir şekilde vuracak güçteydi. bir ay boyunca her gün üstüne bomba atabilirdiniz; ama yine de çalışırdı. fakat bir komando indirirsen, bir poşet "termit" taşıyan bir adam, 10 cm kalınlığında som çeliği eriterek topu sonsuza dek imha edebilirdi.

monoalkenler, diolefinler, trieneler, polyeneler.. sadece terminoloji bile başınızı döndürmeye yeter. ama kafanız karışmaya başladığında, ki karışacak, tek bir elementi aklınızda tutun: karbon. her şeyin merkezinde karbon var. karbonsuz hayat olamaz. evrenin bildiğimiz hiçbir yerinde. yaşayan, yaşamış ve yaşayacak her şey için karbon gerekli. parmaktaki elmas ve onu parmağına takan kadın aslında aynı malzemeden oluşuyor. elmas ve onu yaratan adam aynı. elması icat eden adam: tracy hall. dr. hall ilk sentetik elmas üretimi işlemini icat etti. uzun zaman önce, 1950'lerde. şimdi, günümüzde, sentetik elmaslar, petrol aramalarında, elektronik aletlerde, multimilyar dolarlık sektörlerde kullanılıyor. o zamanlar, dr. hall general electric için çalışıyordu. ve şirkete büyük bir servet kazandırdı. yani hesaplanamayacak kadar çok. general electric'in, dr. hall'ı nasıl ödüllendirdiğini bilmek istersiniz değil mi? 10 dolarlık birleşik devletler tasarruf bonosu vererek. karbon bazlı kağıda basılı bir tasarruf bonosu, karbondan yapılmış bir adama verildi; hem de karbondan yaptığı bir şeye istinaden.

üvey

küçük iskender


bildiğim
üvey sarsıntılar gezdirir mülteci serseriliğinde
kırık çekingenliktir kışını alçıya aldıran bir zehri
yorumlamak son mahcup sıradanlıklarla
öyle seviyorum ki seni
bir tavşanın ürkek kaldırıp başını dağda
yağan yağmuru seyretmesi gibi

v for vendetta

james mcteigue

halk devletten korkmamalı. devlet halktan korkmalı.

bina da, onu havaya uçurmak eylemi de birer simge. simgelere güçlerini insanlar verir. bir simgenin tek başına bir anlamı yoktur ama yeterli sayıda insanla bir binayı havaya uçurmak dünyayı değiştirebilir.

şiddet, iyi amaçlar için de kullanılabilir.

sanatçılar gerçeği söylemek için, politikacılarsa gerçeği örtbas etmek için yalana başvururlar.

"yaşarken gerçeğin gücü sayesinde evreni fethettim." (faust)

bu kadar uzun süre maske takınca ardındaki gerçek kişiliğini unutuveriyorsun.

kişisel bütünlüğümüz, sahip olduğumuz tek şey ama çok az değer görüyor.

etkinin, aynı oranda ters tepki yaratacağı evrenin temel bir kuralıdır.

danssız bir devrim, yapılmaya değmez.
dans edemediğim devrim, devrim değildir.

bu maskenin ardında, bir yüzden ötesi var. bu maskenin ardında bir düşünce var. ve düşünceler kurşun geçirmez.

31.07.2021

uzun lafın kısası

adam phillips:
insanlarda âşık olduğumuz özellikler, sonunda bizi öfkeden kudurtan özelliklerle aynıdır çoğunlukla.

apostolos doxiadis: dünya üzerindeki hiçbir şey gerçekten yeni değildir. insan ruhunun soylu dramları da öyle.

cromwell: kimse nereye gittiğini bilmeyen bir insan kadar yükseklere çıkamaz.

emerson: bir yalanı yutarsanız, peşinden gelen her şeyi de yutmak zorunda kalırsınız.

gabriel garcia marquez: seks, insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellidir.

john fowles: bütün haz deneyimlerimiz zayıf ancak korkunç şekilde, bir mahkumun son kahvaltısı unsurunu, öleceğini bilen şairin, savaşta ölmeye yazgılı genç askerin yoğunluk duygusunun bir yankısını içerir.

mario puzo: siz kadınlar eşitlik istiyorsunuz ama daha iktidar oyunlarından habersizsiniz. tek kozunuz şu deliğiniz; onu da rakiplerinize tabak gibi açıyorsunuz. bedavaya veriyorsunuz. oysa şu delikleriniz olmadan hiçbir kudretiniz yoktur sizin.

octavio paz: yaşamın bir döneminde varlığımızın sadece kendimize özgü ve çok değerli bir şey olduğunu anlarız. 

şükrü erbaş: hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. eşitlik özgürlük ister.

cenap şahabettin: yeteneğin güçlü bacakları vardır, emin adımlarla yürür ama ancak dahiliktir ki kanatlıdır ve uçabilir.

goethe: önemli bir şey, ancak insan kabuğuna çekilirse yaratılabilir.

halil cibran: tanımlayamadığın rahmetleri özlediğinde ve nedenini bilmediğin hüzünlere kapıldığında, işte o zaman gerçekten tam bir verimlilikle serpilecek ve daha büyük benliğine doğru alabildiğine yükseleceksin.