5.02.2018

türk medyası

turhan ılgaz

türkiye, gelişmiş bir demokrasi olmanın çok uzağındadır ama, oyunu gelişmiş batılı ülkelerinin koyduğu kural ve standartlara göre oynayan çok gelişmiş bir medyaya sahiptir. bu medya, tekelleşmiş bir medyadır.

bu medya, sorgulayan entelektüelleri pek az; ama salık veren, yol gösteren, dikte eden aydınları veya yarı aydınları epey çok olan bir ülkede, kültürün esasen son derece küçümen alanını, etkilemenin de ötesinde, işgali altında tutabilmektedir.

bu medya, bilimin daha da küçümen alanını bütünüyle yok sayabilmekte, onu kamudan soyutlayabilmektedir.

nihayet bu medya, siyasetin alabildiğine geniş ve kirli alanını, muhteşem bir iş birliği (hatta suç ortaklığı) bağlamında, ülkenin tek ve değişmez gündem maddesi yapabilmektedir.

böylece tek tek insanları ve giderek bütün bir toplumu kullanabilmekte (manipüle edebilmekte); bir yandan çetelerle savaşan robin hood görüntüsü verip bunun propagandasını yaparken, bir yandan da çeteleri yaratan düzen işlevinde ve onun içinde var olmaktadır.

çünkü -ve bourdieu'nün felsefe kökenli sosyoloji uzmanlığının olanca yetkinliği ve yetkisiyle gösterdiği üzere- medya alanında, başka alanları ve o alanların insanlarını ya da kamuoyunu en çok kullanan (manipüle eden) kişi, program, ya da kurumlar, genel mekanizmanın işleyiş mantığı gereği, aslında en fazla kullanılanlar (manipüle edilenler) olmaktadırlar. tehlike de işte buradadır. medya, liberal batı demokrasisini, yeryüzünde gelmiş geçmiş en tümel ve en mutlak totalitarizm haline getiren bir katalizör olup çıkmıştır.

öyle bir çağda yaşıyoruz ki, insanı insan yapan değerlerin korunması, insanın özgür bir birey olarak var olabilmesi, ancak ve ancak medyanın klişeleştirilmiş şartlandırmalarına başkaldırabilmekle mümkün olabilir.

dinlerin kökeni

raoul vaneigem

tanrılar ve din adamları surların toz, duman, çamur ve kanından doğdular.

ilahi kudret, ekonominin insanı yaşamdan koparıp çalışmaya indirgediği anda insanın mahkum olduğu güçsüzlükten doğmuştur. evrenin yaratıcısı, insanın efendisi ya da kaderinin tek buyurucusu bir tanrı fikri, özgül anlamda insani gerçek güç olan yaratıcılığın çalışma zorunluluğu nedeniyle yolundan saptırıldığı bir sistemin dalaveresidir.

toplayıcı uygarlıkların peşinden kâr ve iktidar arayışının egemenliğindeki bir uygarlık geldi. toprağın kârlılığına köle olmak göğün tiranlığının temeli oldu, din adamlarından ve krallardan oluşan it kopuk takımını doğurdu.

mitik manzaralar ne kadar çeşitli olsa da din, yok olmuş paleolitik toplumların belli belirsiz anısı ile yeryüzü varlığının ötesinde bulunan ve savaşçı kralların muzaffer ölümünün büyük kapısını açtığı, kölelerin sefil ölümünün ise küçük kapısını açtığı her yer ve hiçbir yer serabı arasında allak bullak edici bir kargaşayı besler.

dinler, arzuları sürgün edilmiş, zahmetle çalışan, mekanikleşmiş, ekonomikleşmiş bir bedenin mahkumu olan insanın ıstırabının, ölüme tapınmayla ve acıyı sevmekle sükuna erdiği sanal bir evrenden beslenirler.

insanın zayıflığı, kabul edilmiş bir güçsüzlükten başkası değildir, ekonomik mekanizmaların hoşnutlukla girmiş bir tevekkül halidir. semavi yalan, yeryüzünde sömürünün hakikatini imzalamakla ve buna boyun eğenlerin ödlekliğini onaylamakla yetinir.

ekonominin hakimlerinin üstlendikleri göksel vekaletin sahibi olan tanrılar, metayı per saecula saeculorum (sonsuza dek) üretmeye mahkum olan bireyin ve toplumun bağrında açılan uçurumdan doğarlar.

sahiplenme hazzın yerine geçer, iktidar da var olma erkinin yerini alır. var olmanın hazzı yerini sahip olmanın kaygı verici açgözlülüğüne bırakır. fetih tanrısı savaşçılara, din adamlarına, efendilere ve kölelere ihtiyaç duyar; onun insan varlıklarına ihtiyacı yoktur.

suç

jack london

maddeci ve ruha değil, mülke dayalı bir uygarlıkta, mülkün ruha göre daha el üstünde tutulması, mülke karşı işlenmiş suçların insana karşı işlenmiş suçlardan daha ciddi telakki edilmesi kaçınılmazdır. bir adamın karısını eşek sudan gelene kadar dövüp onun birkaç kaburgasını kırması, kira ödeyecek parası olmadığı için yıldızların altında uyumasına kıyasla hafif bir suçtur. toplumun nazarında, varlıklı bir demiryolu şirketinden birkaç armut çalan bir delikanlı, durup dururken yetmişini aşkın bir ihtiyara saldıran genç yabaniden daha büyük bir musibettir. sanki çalışıyormuş gibi bir eve yerleşen genç kız o kadar tehlikeli bir suç işlemiştir ki, ağır şekilde cezalandırılmadığı takdirde, onun gibiler yüzünden bütün mülkiyet yapısı yerle bir olabilir. bu kız gece yarısından sonra piccadilly ve strand caddelerinde dolaşsa hem polis kendisine karışmayacak hem de kirasını ödemesi mümkün olacaktır.

4.02.2018

saadet

filibeli ahmet hilmi

her insan, her izan ve vicdan sahibi hatta en önemsiz bir hayvan bile bu dünya ve yaratılış âleminde ihtiyaçları hissettiği andan itibaren saadet aramaya başlar. bu öyle değişmez bir kuraldır ki tabiat kanunları içinde her kanun sapmış olsa bile bu kural her şekilde bu sapma kanunundan uzaktır.

hayvanlar yaratılışlarındaki kanaat etme duygusuyla çoğunlukla göreceli bir saadet bulur. zira talepleri, zevki, düşüncesi sınırlıdır. lakin insan -insanıkamil müstesna olmak şartıyla- aradığı, istediği ve özlediği saadetin mahiyetini pek de bilmediği halde yine bilmediği bu meseleye bir had ve hudut tasavvur etmez ve tayin eylemez.

nice mesutlar vardır ki bu hırs ve tutku yüzünden mesut olmadığı zannında bulunur. kendi kendine fani hayatını cehennemi bir hale getirir. zaten en basit ve ilkel bir insanın, bir insan yavrusunun bile bitmez tükenmez bir emeli vardır.

insan, işte şu devirde her şey oldukça anlaşılmışken, anlaşılmayan bir muammadır. nedense insan yaradılışça tuhaftır; birçok şeye sahip olur, oldukça hırsı artar.

acaba saadet nedir? işte bunu bilen yoktur. en doğru tabirle dünyanın telaşesinden habersiz mecnunlar mesut sayılabilir.

dizeler

oktay rifat



küçük bir lavanta çiçeği
sarışın arı
ve alabildiğine gelincik
düşünmeden sevdiğimiz bu anda
birdenbire başlayan gökyüzü

burası dalyan kahvesi
ortalık süt mavisi
apostol bu ne biçim meyhane
tabağımda bulut
kadehimde gökyüzü

bulutların çıkınında
mis kokulu güvercinleri gökyüzünün
çıldırtırlar insan gözlü kedileri
ay doğar kuyulara yalınayak
telgraf tellerinde gemi leşleri

köşebaşını tutan leylak kokusu
yakamı bırak da gideyim

3.02.2018

kanayan tekne

henry miller

batan bir gemi yavaş yavaş çöker; direkler, serenler, bayraklar, armalar su üstünde dağılır. kanayan tekne ölüm okyanusunun dibinde mücevherlerle donatır kendini, pişmanlık bilmeyen çözülüşü başlar yaşamın. adsız bir yok edilmezlik olmuştur artık gemi.

gemiler gibi insanlar da batar tekrar tekrar. anılarıdır onları tam bir dağılmadan kurtaran. şairler ilmiklerini bırakırlar: dokuma tezgahlarına bakıp giden insanlara, tutunmaları için uzatılan saman saplarıdır bunlar. hortlaklar tırmanırlar su içindeki basamaklara, imgesel çıkışlar yaparlar, baş döndürücü düşüşler yaparlar; sayıları, tarihleri, olayları ezberlerler, ağır sıvıdan gaza, gazdan sıvıya geçerler. değişen değişmeleri kaydedebilecek yetenekte beyin yoktur. hiçbir şey olmaz beyinde hücrelerin ağır ağır çürümesi ve çözülmesi dışında. ama kafalarda adlandırılmamış, belirlenmemiş, sınıflandırılmamış dünyalar oluşur, parçalanır, birleşir, erir ve karışırlar durmadan. düşünceler, iç yaşamın değerli taşlarla bezenmiş yıldız burçlarını yaratan, yok edilemez ögelerdir us dünyasında. bunların yörüngelerinde yürürüz, karmaşık çizgilerini izleyerek istediğimiz gibi dolaşabiliriz; ama ele geçirmek istediğimiz zaman onların tutsağı olur, onlar tarafından yönetilmeye başlarız. dışarıdaki her şey us makinesinin yansıttığı görüntülerdir.

sınır çizgisinde oynanan sonsuz bir oyundur yaratmak; kendiliğinden ve zorlanarak, yasalara boyun eğerek. aynadan uzaklaşır insan, perde açılır. séance permanente. yalnızca "akıllarını yitirmiş" dediklerimiz. çünkü bunlar, düş kurduklarını düşlemekten vazgeçemezler. gözleri açık, aynanın karşısına geçerler ve derin bir uykuya dalarlar; anının mezarına kapatırlar gölgelerini. yıldızlar söner içlerinde, hugo'nun "güneşin göz kamaştırıcı, yırtıcı hayvanları, aşk yüzünden, kendilerini yüceliğin finoları yaparlar." dediği duruma düşerler.

bize göre

ahmet haşim

seyahat, hele deniz seyahati ruhun bütün dertlerine devadır.

nietzsche'ye göre milletleri birbirine düşman yapan yegane kuvvet tarihtir. geniş bir insani anlaşmaya vücut verebilmek için yapılacak ilk iş tarih öğretiminin el birliğiyle ortadan kaldırılmasıdır.

eti tadan, artık kuru ekmeğe dönemez.

dünya basınına göz atılınca hükmedilir ki zamanımızda mide ve bağırsak beyinden çok daha şerefli birer organ derecesini almıştır.

on on beş seneden beri aynı nağmeyi geveleyip durduğumuzun bariz alametlerinden biri, okurun yeni ürünlere karşı gösterdiği hayretsizlik ve alışkanlıktır. bu alışkanlık ancak âdet şekline dönüşmüş bir hassasiyetin uysallığı değil midir?

"şimdi boyanmamış bir kadın yüzü, insana bir türlü medeni bir çehre hissini vermiyor."

çingene, insanın tabiata en yakın kalan güzel bir cinsidir. zannedilir ki bu tunç yüzlü ve fağfur dişli kır sakinleri insan şekline bürünmüş birtakım neşeli yeşil ağaçlardır.

âşık, yüz bulamayan adamdır.

maddi menfaatlerini müdafaada gösterdiği vahşet ve kabalık kabiliyetiyle yaradılışı hakkında akıllıyı bazen ümitsiz bırakan insan, ara sıra gösterdiği ulvi dayanışma manzaralarıyla, kurt ve sırtlanın iğrenç cinsinden olmadığını gösteriyor. ilkel hırsların çamurdan tabakası üstünde evrensel bir manevi ve medeni insanlık var.

leylek yaz mevsiminin kuşu değil, bizzat yazdır. kırmızı gagasının takırtısı sese dönüşmüş bir sıcak temmuzdur.

meyhane mukassi (kasvetli) görünür taşradan amma
bir başka ferah, başka letafet var içinde (nedim)

ciddi görünmek için soluk bir lisanla konuşmanın elzem olduğunu zannetmek, kibrin başlıca belirtilerinden biri ve belki de birincisidir.

ateşin kırk derecesi! bu çin, japon, amerika ve afrika'dan ziyade bir insan için görülmesi elzem, meraklı bir cihandır.

kadınlar için hakiki cazibenin ezeli düsturu bize göre daima şundan ibaret kalacaktır: çok konuşmamak ve yılışmamak. nice ilahi başların pembe dudakları her açılışta zihinden inen koca bir ahmaklık öküzüne yol veren bir kapı vazifesini görür. bu itibarla bazı kadın başları hakikatte altın, elmas ve yakuttan yapılmış tiksindirici birer alıklık yığınıdır.

seyahate çıkan bir dostunuzun size her vardığı yerden düzenli olarak mektup, kart yazarken birdenbire susması ya öldüğüne veyahut paris'e vardığına delalettir. paris'in havasına giren adam mektup yazmak için artık vakit bulamaz, böyle şeylerle meşgul olmayı hiç düşünemez.

bütün verimli hayat hırslarının harekete geçiricisi ettir ve hareketi ağır sebze yiyiciler etle beslenmeye alışıncaya kadar pençeli hayvanların aciz bir avı olmaya mahkumdur.

timur aydın: haşim'in üslubunu metaforik bir şölen olarak tarif etmek mümkündür. "üslup hakkında bir düşünce"de çocukluğunda çok sevdiği bir şiir dergisini yaşlılığında tekrar eline alan haşim, şiirlerdeki sıfatların, teşbihlerin, istiarelerin böcek koleksiyonlarında toplu iğneyle tutturulan ölü kelebekler gibi sayfalarda renkli birer naaş şeklinde durduğunu söyler.

2.02.2018

mansur bey'den doktor mehmet efendi'ye mektup

mizancı murat

veliler çiftliği, 17 nisan 1876

kardeşim,

milli ahlakımızın güzel vasıflarını ben övdükçe, sen "daha dur, bir kere anadolu'nun içerilerine kadar gidip bir müddet otur, yabancı nüfuzunun tesirlerinden uzak kalmış kasaba ve köylerimizde yaşayan halkın ahlak ve davranışlarına dikkat et, ancak o vakit osmanlı milletinin faziletlerini öğrenmiş olacaksın." derdin. pek haklıymışsın.

her zamanki sözlerinin içinde hangisinin ciddi, hangisinin şaka olduğunu ayırt etmek güçtür. bunun için ben de şu sözlerinin aksini düşünürdüm. şimdi ciddiyet ve hakikatine tamamıyla vakıf oldum. milli ahlakı inceledikçe her gün bir başka lezzet alıyorum. hükümetçe bundan daha arzu olunacak ahlakı tasavvur edemiyorum. sadakat, kanaat, metanet, tahammül, bunlarla beraber dindarca itaat ve bağlılık.. bunlar bu derece kuvvetli olarak dünyanın hiçbir tarafında yoktur.

kara cahilliğe boğulmuştur. lakin iş bilir bir rehber şu karanlık denizde yuvarlanan mehmetlerimizi en ziyade gözü açılmış bir milletin fertlerine bile örnek olacak bir hale getirebilir.

burada açtığım mektebin üç sene zarfındaki gelişmesini görsen gözlerine inanamazsın. aslında gayem köyde imzalarını atmaya muktedir birkaç adam yetiştirmekken, bizim köy çocuklarının kabiliyet ve heveslerini görünce daha büyük arzular beslemekten kendimi alamadım. çocuklar şimdi okuyup yazdıktan başka matematik, coğrafya, tarih ilimlerinin ilk bilgilerini bile öğrendiler. bu halde ben de neye karar versem beğenirsin? köylü çocuklar için bir çeşit mahalle mektebi olacak mektebimizi ziraat mektebine çevirmeye karar verdim. sakın boş bir iddia zannetme! çocukların başarıları sebebiyle bu kararım tabii şeylerden sayılır.

şu kadar ki ben yalnız olsam, bunun yarısını bile başaramazdım. hayat arkadaşımın aklı fikri hep çocukların tahsilleriyle meşguldür. anlaşılan biz başka karı kocalar gibi rahat yüzü görmeyeceğiz. sevgimiz bile rekabet şeklinde ortaya çıkmaktadır. köy kızlarını, şehir hanımlarının gıpta edecekleri hüner ve marifetler sahibi etmeyi kurmuş. önünde küçük düşmemek için beni de erkek çocuklarının gelişmeleri hususunda çareler aramaya sevk ediyor.

mektep ziraat mektebi olunda yanında bir numune çiftliği de lazım olacak. eski mandırayı numune çiftliği haline getirdim. hollanda'dan bir çiftlik müdürü getirttim. mektep binası bitmek üzeredir. ziraat derslerine eylülde başlayabileceğiz.

şu tatlı meşguliyet içinde, az çok can sıkacak bir şey varsa, o da en ziyade teşvik ve takdirlerini beklediğimiz mahalli memurların bazı yersiz hareketlerinden ileri geliyor.

vergilerin toplanmasında güçlük çekilmekteydi ve toplama işi çoğu zaman gürültüsüz bitmezdi. vergi memurları vakitli vakitsiz ve pek çok defa köylere gelip gittikleri ve her defasında köylünün sırtından epey masrafta bulundukları için, vergilerin toplanması gibi mühim bir işi kolaylaştıracak bir tedbir bulmak fikriyle bazı teşebbüslerde bulunmuştum.

veliler'e okuryazar bir muhtar tayin ettirdim. herkesin vergisini gösteren çifte koçanlar hazırlayarak yarısını vergi sahiplerine verdim, hususi bir defter teşkil eden diğer yarısını muhtarın eline teslim ettim. zaten vergileri toptan kendim verip kazaya gönderdiğim için işime tabii kimsenin karışmaması icap ederdi.

muhtar, köylülerden her birinin vergisini ne vakit ödemeye muktedir olduğunu bildiği için vaktinde başvurarak köyün vergisini sene sonundan önce tamamen topladı ve elime teslim etti. kaza muhasebesinden öğrenildiğine göre vergilerin toplanma masrafları, herhalde yüzde altı derecesini bulurmuş. böyle olduğu halde, senesi içinde toplanamayıp ertesi yıla kalan vergi miktarı epey bir yekûn tutuyor. muhtar aralıksız olarak büyük bir kolaylıkla vergileri toplamıştır. bu hizmet için yüzde kaça razı olacağını sordum:

"yüzde bir bile çoktur, efendim. emrederlerse, padişah hizmetidir, allah rızası için de yaparız." dedi.

bütün vergiler, benim tarafımdan daha mart sonunda verilmişken, tahsildarın gelip bir haftadan beri veliler'de olduğunu ve şuna buna baskı yaparak para istemekte bulunduğunu haber alarak, sırf bu iş için köye kadar inmiştim. memura durumu anlattığım vakit, ekmeğini kesmekle kendisine gadretmiş olduğumu söyleyerek beni mahçup etmeye kalkışmasın mı?

"beyefendi, günahtır! çoluk çocuk sahibiyiz. geçineceğiz. ekmeğimizden edeceksiniz!" dedi.

cevap olarak, maaş almakta olduğunu ve verginin vezneye gönderilmesinden dolayı gelmek külfetinden ve yol masraflarından kendisini kurtardığım için müteşekkir olması icap edeceğini söyledim.

"efendi! yüz elli kuruşla bu gurbet elde ben ne yaparım? vergi almak üzere biz köylere geldiğimiz vakit paradan olmayız. bilakis her gelişimizde para kazanırız. bizi geçindiren maaş değildir, bu gibi gelirlerdir. toplanan veriler ne kadar az olur, biz de köye ne kadar çok gelmeye mecbur bulunursak, biz tahsildarlar o nispette istifade ederiz. hele zamanında ödenmeyen vergiler bizim velinimetimizdir. en dar vaktinde köylüye gelirsin, baskı yaparsın, öküzünü satacağını söylersin. sonunda pazarlığa girişirsin. üç ay sonra vergisini almak üzere geleceğini bildirerek, verginin miktarına göre bir iki mecidiyeye razı olursun. üç ay sonra gelmezsin. çünkü o vakit köylüde para vardır. parasını bitireceği vakti gözetirsin. öyle bir vakitte damlarsın ki evvel bir aldınsa bu mutlaka iki almanın yolunu bulursun. efendi, işte bunlar olmazsa biz açlıktan ölürüz."

kardeşim! şeytanın bile aklına gelmeyecek olan şu kaideleri izah eden memur, bir sıkılma alameti bile göstermedi. beni çiftlik sahibi, köylülerden farklı, yani memurlar derecesinde bir şey bildiği için arkadaşla hasbihal edercesine bunları bana anlattı. nihayetinde de "siz de köylülerin vergilerini babanızın hayrı için vermediniz ya? elbette iki misli olarak geriye alıp kârlı çıkacaksınız. bu halde bizim hissemizi de unutmamanız lazımdır." dedi.

herifi kovdum ve kaymakama şikayet yazısı gönderdim. cevap alamayınca bir münasebetle kasabaya gittim ve kendisini gördüm. tahsildara hak vererek, onu çiftlikten kovduğumdan dolayı gücendiğini söylemesin mi?

"beyefendi! tahsildarlar fukara adamlardır, onlara ilişmemeli." dedi. sonra kaza idaresinin de bu fikirde olduğunu öğrendim.

gelirlerimizin memleketin tabii serveti ve genişliği nispetinde olmayışının hikmetini kısmen şimdi anlamaya başladım.

ah kardeşim! buralarda öğrenmekte olduğum hakikatler pek müthiştir. taşrada idare teşkilatı bazı yerlerde adeta bir sorumsuzluk ve rüşvet kumpanyası halini almıştır.

rüşvet hem apaçık bir şekilde alınıyor hem de müracaat kapısı kapalıdır. babıâli'ye yahut daha yüksek makama şikayeti duyurmak imkansızdır. haklıya hakkını verecek mahkemeler yoktur. basının cismi, ismi gibi değildir.

merkeze başvurarak şikayet cesaretini gösterenleri mahv ve perişan ediyorlar. çünkü sorup sual eden bir kimse bulunmuyor. hakları korumaya yeterli açık mahkemelerin kurulması esasına dayanan adliye teşkilatı lazımdır. hele telgrafla saray'a başvurmak için salahiyet verilmesi birçok fenalıkların önünü alacaktır.

çünkü aşağıdan yukarıya herkesin bir adamı olması, bu işlere yeltenenlerin önüne geçilmesine ve cezalandırılmasına meydan bırakmıyor. hasılı vilayetlerdeki işlerin merkezce soruşturulması ve denetlenmesi için geçici olarak olağanüstü tedbirlerin alınması lazımdır.

bu tedbirler, eğitim bütün memlekete yayılıncaya kadar devam edebilir. zira uyanmış bir halkın herhalde rüşvet ve suistimale o kadar hedef olamayacağı şüphesizdir.

toplum

dostoyevski

toplum öğretisi toplumsal düzen içinde kişiyi her hatasıyla bağlarken, tam anlamıyla kişiliksizliğe, her çeşit kişisel ahlaki görevinden, karakter bağımsızlığından tam anlamıyla kopmasına ve imgelemi zorlayacak kadar rezilce bir köleliğe vardırır.

biliyor musunuz, böylesine alçakça bir toplum düzeni kurulmuşken ve insan ekonomik açıdan inim inim inlerken, kötülük yapmamasının olanaksız olduğunu, onun her davranışını günah hanesine yazmanın, ondan sabırlı olmasını bekleyerek onca görevler yüklemenin ve kendi istese bile, ondan mantıksızca ve acımasızca doğa yasalarına göre yerine getiremeyeceği işler beklemenin ne denli saçma ve insafsız olduğunu biliyor musunuz?

uluslar yüksek duygularla, insanları birleştiren ve aydınlatan büyük düşüncelerle, halkıyla kaynaşmakla ve nihayet yüksek sınıfı kendiliğinden yanında kabul ettiği zaman ayakta kalırlar; ulusal gücün kaynağı bunlardır. ulusu canlı tutan ne borsa spekülasyonu ne de paranın değerine takılıp kalmaktır. ulus tinsel olarak geliştikçe maddi olarak da zenginleşir.

iğrenç bir toplum düzeni kurulu olduğu için, böyle bir toplumda başkaldırmadan, suç işlemeden bir arada yaşamak imkansızdır. toplum iğrenç olduğuna göre, elinde bıçak taşımadan ondan kolay kolay kurtulamazsın.

1.02.2018

ekinoks

turgut uyar



yazı orda geçirdik kışa gerek kalmadı
safça acemice şarkılar söylendi oyunlar oynandı
sözde sevinç haline getirildi yıllanmış hüzünler
aşklar unutuldu ve bazılarına yeniden başlandı

"insan yaşlandıkça kurtulur" demiş birisi
korkudan belki yılgınlıktan ve başka bir şeylerden

oysa yaşlandıkça bulunur mavinin en iyisi
akasya çürür tren hızlanır eller ufalır gibi
kim yitirir söz gelimi bir başkasının bulduğunu
evet kim yitirir kim bulur
herhangi bir akşam alacası değil ki bu

imdi ey kış diyorum seni de orda geçirseydik
kim düşünecekti bir kumsalda
sabahın tanıksız kendi kendine olduğunu

"oysa" diyor birisi
"sabah yeniden hatırlamadır yaşamayı"
bana kalırsa "oysa" diyenlerden hep korkmalı
"oysa ölüm var" da diyebilir aynı kişi

oysa ölüm yakın olmamalı
süzgün ve uzun şeylerden de korkmalı bana kalırsa
uzun süren devrimlerden süzgün aşklardan
ve bunlara benzeyen başka şeylerden
akasya hemen çürümeli tren birden hızlanmalı
şimdi ey kış diyorum
ne kadar sürersen sür
yaz güzeldi ve sapsarıydı
herkes doydu ve eğlendi oyunlar oynandı
oteller ve sokaklar da sapsarıydı
kimler ne konuştu ne yitirdi ne kazandı

ama bir şey vardı eksilen ya da çoğalan
kumun altında mı denizin üstünde mi masalarda mı

"dünya bir sanrıdır" diyor birisi
"belki bir sancı"

ne bırakmıştım orda sahi
mor gibi soylu bir şey mi
bir eziklik mi yoksa

herkes ne kadar da mutluydu "oysa"
ne bıraktıysam o kadar kaldı orda

gönül bir değirmendir

hüseyin rahmi gürpınar

insana her cüreti veren, her fenalığı yaptıran zarurettir.

halkın en büyük, en vazgeçilmez ihtiyacı bu iki şeyden ibarettir: ekmek ve sevda.

iki alim birbiriyle iyi geçinemez. iki güzel, iki çirkin, iki zeki, iki ahmak daima uygun birer çift teşkil etmez. bu aynılıkta bir kaynaşma olmaz.

aşk daima ikiyi birleştiren bir cazibedir.

akıllı adam kendi menfaatine uymayan noktalarda hiddetlenmemeyi bilendir. öfkeyle ağızdan kaçan sözlerden insan genellikle büyük zararlara uğrar.

dünyada iyi veya kötü öyle tesadüfler vardır ki bunlar yıldırım gibi bir anda insanın alın yazısına hakim olurlar.

sanatın başlıca maksadı duyguların ifadesidir. çünkü bütün hayatı canlandıran ve ona hakim olan duygulardır.

yaygın olarak yanlış bir kanı vardır. büyük yazarların dehalarının kıymetini eserlerinin çokluğuyla tartarlar. edebi şan ve şerefi eserlerin sonsuz çokluğunda ararlar.

insan kardeşlerine nasihat vermekle meşgul olanların cümlesi, sözlerini kendileri yarı yarıya tutmak insafını gösterselerdi çoktan bu âlem düzelmeye yüz tutardı.

alim, alimle kolay fikir teati eder ve çabuk anlaşırlar. hüner, cahili ikna edebilmektedir.

asıl hürmet edilecek adamlar zararlarına yaşadığımız kimselerdir.

sağlam, kuvvetli, dolgun bir hayat yaşamak estetiktir. hayatın yayılma vasıtası aşktır.

kolayca tatmin edilen sevdalarda şehvetin seri titremelerinden başka ne lezzet var? bütün bu tatminler kolaylıkları nispetinde aşkı öldürerek gönlünüzü çoraklık içinde bırakırlar.

seni büyük gösteren kendi ilmin değil, etraftakilerin cehaletidir.

ahlaksızlık en bulaşıcı hastalıktır.

kanun ve kamuoyu yanılmaz olsaydı o kanunun maddeleri daima hal ve zamanın icabına göre değiştirilmez ve çoğunluğun anlayışı orta çağ'daki bütün vahşet ve dehşetiyle sabit kalırdı. bunlar her milletin adet, ahlak ve medeniyetteki kıvamına göre değişen zihniyetlerdir.

genellikle çirkin şeyler saklanır.

hayatta bir hazır vardır, bir de gaip vardır. hazır görerek, hissederek, zevk veya ıstırap duyarak yaşadığımız andır. gaip ise hayal şeklinde yaşadığımız var olmayan bir ikinic hayattır. bu ikinci hayali yaşayışın da zevkleri, elemleri vardır. bazen insana pek garip şeyler hissettirir.

31.01.2018

uzun lafın kısası

marquis de sade: dinlerin temeli cehalet ve korkudur.

kierkegaard: herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.

zygmunt bauman: belirsizlik, ahlaklı insanın asıl zemini ve ahlakın filizlenip serpilebileceği tek topraktır.

lenin: demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

epikuros: eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olmayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız.

marcus aurelius: dünyevi şeyleri çok yüksek bir noktadan aşağı bakıyormuşçasına görün. tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir, insanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur.

jean-claude kaufmann: herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

raoul vaneigem: fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

sacher-masoch: insan sadece ondan yukarıda olanı gerçekten sevebilir; bizi güzelliğiyle, hararetli mizacıyla, ruhuyla, irade kuvvetiyle boyunduruğu altına alan despot kadını sevebiliriz ancak.

goethe: en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir.

emil cioran: şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa sanki beni ezelden beri bekliyormuş gibi kendiliklerinden geldiler, temel bir içe doğuş halinde.

fernando pessoa: hayatımdan zevk almayı amaçlamıyorum. sadece onun yüce olmasını istiyorum; bu ateşi sürdürmek için bedenimi, ruhumu yavaş yavaş yakmak zorunda kalsam bile.

29.01.2018

dinin insanlıkdışılığına dair

raoul vaneigem

fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

din, yıkıcılığa ve itaatsizliğe varana dek diz çökmedir. insanın insan tarafından yaratılmasını küçümseyen ve engelleyen her tutum, inkâr edilemez bir şekilde dinseldir.

william blake: çocuğun her korku çığlığında, tinin dövdüğü zincirlerin sesini işitiyorum.

ne kadar farklı olsalar da, bütün dinlerin ortak özelliği, dehamızın yaratma ayrıcalığına sahip olduğu lütuflardan hiç çekincesiz ve anında yararlanma yönündeki bitmek bilmez arzudan başkası olmayan bu insani ve dünyevi yaşam karşısında duyulan korku, aşağılama ve nefrettir.

jim thompson: insanın içi zaten ölüyse fikirler boştur; pisliği, korkuyu, gözyaşlarını, çığlıkları, işkenceyi ve kendi ölümünden, kendi boşluğundan utancı yaymaktan başka bir şey yapmaz.

alain: ey, çocukluğun peri masallarının icat ettiği ve yetişkinin keşfetmeye tenezzül etmeyerek yaşamını zehirleyen marazi hayaller halinde bastırdığı başkalaşımların harikulade dünyası! din bizi zehirledi. başkalarına ders olacak bir parça vaazla can çekişenlerin işini bitirmeyi amaç edinmiş, insani zaaf ve ıstırapları kollayan güdük kalmış arzular tanrıları doğurur, gelişkin arzular tanrıları güdük bırakır.

en berbatından da olsa kendiniz olun ki en iyisi olasınız. sizden pek daha sevimli ya da daha iğrenç olmayan kahramanlarla özdeşleşmeye son verin; bunlar sizden kopmuş imgelerdir, herhangi bir taklidiniz bile sizin gölgenizi hareketlendirebilir. kendinizi başkalarıyla kıyaslamaya son verin. tinin dayattığı fikirlerden kendinizi koruyun; çünkü tinin bedene kaydettiği şey ölümün silinmez damgasıyla bilinci kandırır ve tahrif eder.

din eleştirisinin sonunda varacağı yer, insanın insan için yüce varlık olduğu doktrinidir; keza insanın değersiz, köleleştirilmiş, terk edilmiş, aşağılık bir varlık olduğu bütün toplumsal ilişkileri yıkma yönündeki kesin buyruğa varır.

montaigne: insanlar tanrı'yı yarattı; ama dinin kendi toplumlarını bağlayacak icatlarının bir parçası olduğunun farkına varamadılar.

belki de en aşırı, bedendeki yeri en sağlam olan arzuların zamanın uçuculuğunun önüne geçmeyi sağlayacak kanatları vardır. ama kendisi için önem taşıyan şeyi gerçekleştirdiğini iddia etmeye kim cüret edebilir? böyle bir sav, yaşama iradesi güç iradesine dönüştüğünde iyi yürekli perinin kötülük barındıran bir varlığa dönüşmesi gibi, en samimi dilekleri tersine çevirmeye yetmez mi?

laik devletler, kilisenin müminlerden bekledikleri itaati yurttaşlardan beklediğinde, dinsel kurumların yerine hikmet-i hükümet aygıtını geçirmiş olurlar. sonuçta papalık, "vatikan mı? kaç tane zırhlı tümeni var?" diye alaya alan stalin'i haksız çıkardı. tanklar stalinci papalığı çözülmeden kurtaramazken, vatikan bugün avrupa'nın utanç verici bir şekilde müsamaha gösterilen tek totaliter devleti olarak kalmıştır.

27.01.2018

kürklü venüs

leopold von sacher-masoch

bir erkeği, gözdelerini küstahça ve merhametsizce keyfine göre değiştiren şehvetli ve gaddar güzel bir despot kadından daha çok cezbedebilecek bir şey yoktur.

goethe'nin "ya çekiç olacaksın ya da örs." lafı, erkek ile kadın ilişkisine uyduğu mükemmellikte, başka hiçbir şeye uymaz.

erkeğin ihtirasında kadının gücü saklıdır ve kadın bunu, erkek dikkat etmezse iyi kullanır. erkeğin sadece kadının despotu veya kölesi olma seçeneği vardır. kendisini teslim ettiği andan itibaren boyunduruk altına girmiştir ve kırbacı hissedecektir.

gogol: gerçek komik ilham perisi, gülen maskenin altında gözyaşları akıtandır.

sadece bize ait olan miskin, soluk, holbein'ın resmettiği bakireyi, ne kadar ilahi güzellikte olursa olsun, bugün anchises'i, yarın paris'i, öbür gün adonis'i seven antik venüs'e yeğleriz; ve olur da içimizdeki doğa muvaffak gelir, kendimizi heyecanlı bir tutkuyla böylesi bir kadına teslim edersek, onun neşeli yaşam zevki bize şeytani bir gaddarlık gibi gelir ve cennetmekanlığımızı cezasını çekeceğimiz bir günah olarak görürüz.

doğa, kadın ve erkek arasındaki ilişkide süre tanımaz. değişken insan varlığının en değişken ögesine, aşka, kutsal merasimler, yeminler ve anlaşmalarla süre getirme çabalarının hepsi hüsranla sonuçlanmıştır.

yunanlıların olduğu gibi güzel, özgür, neşeli ve mutlu insanlar, ancak günlük yaşamın şiirsel olmayan işlerini yaptırdıkları ve öncelikle çalıştırdıkları köleleri varsa var olabilirler.

diyojen, yolunmuş bir horozu platon'un okuluna atmış ve şöyle bağırmıştı: "işte, alın size platon'un insanı!"

aşkım; içine daha çok düştüğüm, artık beni hiçbir şeyin kurtaramayacağı derin, dipsiz bir uçuruma benziyor.

bir kadın çok nadiren böyle olabilir. erkek gibi ne böylesine neşeli şehvani, ne de ruhen özgür olabilir. kadının sevgisi her zaman şehvaniyetle ruhi yatkınlığın bir karışımıdır. kadının kalbi, kendisi sürekli değişkenken, erkeği ebediyen bağlamak ister; işte bu yüzden iradesinden bağımsız ruhuna bir çelişki, yalan ve dolandırıcılık gelir ve karakterini bozar.

ruhun şehvani dünya ile kavgası, çağdaşlığın incil'idir.

her birimiz sonunda bir samson'uz ve herkes sonunda, istese de istemese de, sevdiği kadın tarafından aldatılacaktır, ister kumaş korse giysin, ister samur kürkü.

efsuncu baba

hüseyin rahmi gürpınar

her zamanın şairi lafını vaktinin gidişine uydurur. işte asıl kurnazlık da bundadır.

türkler için pösteki büyük bir şeydir. ne çıkarsa ondan çıkar. pöstekiye çok itibar ederler. sokaklarda "ya dost" bağıran saçaklı derviş babalar yok mudur ? işte onlar pöstekiyi sırtlarında taşırlar. padişahlar, şeyhler hep ona otururlar.

en kıyak defineler don içinde saklıdır.

bu dünya yüzünde gerçekleşen her hareketin uğurlu ve uğursuz olmak üzere iki manası vardır. rüzgârın uğultusu, ağaçların hareketi, bir kuşun ötüşü, kapı gıcırtısı, köpek havlaması ve bütün bu türlü sesler, hareketler hayır veya şerden haber veren birer faldır. insan uğursuzluklardan kaçıp rahat yaşayabilmek için tabiatın bu uyarılarını anlayarak her eylem ve hareketini "uğur" çerçevesine uydurmaya çalışmalıdır, aksi halde mahvolur, perişan olur.

mavi gözlülerle konuşmak insanı tehlikeye atar.

eski ve yeni dünyada en etkili ve kuvvetli sözlerin hangi dudaklardan çıktığını ve en ustalıklı entrikaların hangi fabrikaların ürünü olduğunu fark edenler hakikati sezmiş olurlar.

her insanı, hatta her toplumu hoşlandığı yemle avlarlar. mesele, böyle oltalara tutulmayacak kadar insanlığımızı terbiye edebilmektedir.

henüz çoğumuz hayatın özünü anlayamayarak havada saadet, kuyu dibinde cennet arayan, birbirimizden keramet bekleyen, boş şeylere kapılan, vaatlere aldanan saf kimseleriz.

bu dünya henüz büyük komik moliere çağından üç adım ileri gitmedi. daima üstadın ebedi komedyaları tekrarlanıp duruyor. yalnız sahnenin dekorları değişti. tarzlar başkalaştı. insanın mayası hep o maya. kötüler daha kurnazlaştı. birbirine arar verme ilerledi. fenalık büyüdü.

kum ve köpük

halil cibran

hepimiz mahpusuz; ama kimimizin hücresinde pencere var, kimimizinkinde yok.


inci, bir kum tanesinin çevresine acının bina ettiği bir mabettir. peki ya bedenlerimizi hangi arzu, hangi tanelerin çevresine inşa etti?

sözlerimizin hepsi aklımızdaki ziyafetten dökülen kırıntılardan başka bir şey değildir.

eğer var oluş var olmamaktan daha iyi olmasaydı hiçbir varlık olmazdı. insanlık, ezel vadilerinden ebed denizine akan bir ışık nehridir. hem sonsuz ölçüde büyük olan ve hem de sonsuz ölçüde küçük olan biziz; ve biz aynı zamanda ikisi arasındaki yoluz.

dünümüzün borçlarını ödemek için yarınımızdan ödünç alırız çoğu kez.

insanoğlunun gönlü yardımına koşacak birini arar, ruhu içini dökmeyi diler; ama biz tıkamışızdır kulaklarımızı onların feryatlarına; ne duyarız, ne anlarız. ve "deli" deriz onlara kulak verip anlamış olanlara; üstelik kaçışırız yanlarından.

gariptir ki, kimi zevklerin tutkusudur, acılarımızın bir kısmını oluşturan.

ne gariptir ki toplum olarak, aklı yavaş olana değil de ayağı yavaş olana, yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız.

samimiyet tüm eylemlerimizi onurlu ve güzel kılar.

doğa, hoş geldin diyen kollarıyla uzanır bize ve onun kadınsı güzelliğinden haz almaya çağırır bizi; ama biz onun sükunetinden ürker, kalabalık kentlere akın ederiz ve orada tıpkı vahşi bir kurdun önünden kaçışan koyunlar gibi birbirimizi sıkıştırarak yaşarız.

sen körsün bense sağır ve dilsiz; o halde elini ver ki, birbirimizin farkına varalım.

25.01.2018

tanrıya karşı söylev

marquis de sade

günümüzde akıl yürütmeyi bilen tüm insanların tek sistemi ateizmdir.

tanrı'ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir.

devletlerde öyle ahlaksızlıklar vardır ki asla telafi edilemezler.

dinlerin despotizmin beşiği olduğundan kuşku duymayın. tüm despotların ilki bir rahipti.

hegel: en yüksek yaşamın içinde bütünlük, en uç noktadaki ayrılığın geri dönüşüyle mümkündür.

benim bahtsızlığım, boyun eğmeyi asla bilmeyen ve asla da boyun eğmeyecek sağlam bir ruhu gökten almış olmaktır.

anlamanın hiç etkili olmadığı yerde inanç ölüdür ve bu tür durumlarda inanç sahibi olduğunu ileri sürenler inancı dayatır.

sözde bir mucizeye itibar edebilmek için iki şey gerekir: bir hokkabaz ve her şeyden etkilenen birileri.

hayal mahsulü bir varlık olan tanrı ancak delilerin kafasında var olabildi; aklı başında hiç kimse onu ne tanımlayabilir ne de kabul edebilir ve akla bu denli ters bir fikri benimsemek için salak olmak gerekir.

insanlar her yerde birbirine benzer ve her yerde aynı zaaflarla aynı hataları işlerler.

ruhun ölümsüzlüğü kanaatinin en gözde olduğu yüzyıllarda bile ona kuşkuyla bakıp onu ortadan kaldırmak isteyecek kadar akıllı insanlar daima çıkmıştır.

bütün aklı başında insanlar, insanları sonsuza dek mutsuzluğa gömmek için yaratacak kadar acımasız, tutarsız, barbar bir tanrı kabul etmektense tanrıya inanmamayı çok daha kolay bulurlar.

insan soyundan bireylerin çok büyük bölümünün sonsuz bahtsızlığının mutlak bir kötülük olduğuna kuşku yoktur.

ölmüş insanın artık olmadığına inanmaktan daha doğal ve daha basit hiçbir şey olamaz. ölmüş insanın hâlâ yaşadığına inanmaktan da daha zırvası olamaz.

antik çağ halklarının iyi yanlarına sahip çıkmak yerine, öyle görünüyor ki hristiyanlar kendi dinlerini her yerde rastladıkları ahlaksızlıklarla doldurmuşlardır.

aklın yoluna gir, ahlak dersi meraklısı. senin isa'n muhammed'den daha iyi değildir, muhammed de musa'dan, onların üçü de konfüçyüs'ten daha iyi değildir. filozoflar onları alaya almıştır, ayaktakımı ise onlara inanmıştır. özgür insanlar artık bu çocuk oyuncağıyla eğlenmiyor.

23.01.2018

kahkaha benden yana

søren kierkegaard

yeryüzündeki bütün varoluşumuz bir tür hastalıktır.

herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.

kitleler kadın gibidir, onlarla asla doğrudan dövüşülmez.

arkadaşlık tehlikelidir, evlilik daha da beter; çünkü erkek kadınla sürekli bir ilişkiye girer girmez kadın erkeğin mahvı olur ve öyle de kalır. arap atı gibi ateşli bir genç adamı alın, evlensin, mahvolur. kadın önce gururludur, sonra zayıflar, sonra bayılır, sonra adam bayılır, sonra bütün aile bayılır. kadının aşkı riya ve zayıflıktan başka bir şey değildir.

iki insan aşık olup da birbirleri için yaratıldıklarını düşünmeye başladıklarında ayrılma cesaretini gösterme vakti gelmiştir; çünkü devam ederlerse her şeyi kaybedip hiçbir şey kazanamayacaklardır.

dünyanın gitgide kötüye gitmesinde, sıkıntı arttıkça kötülüklerin gitgide artmasında şaşılacak bir yan yoktur. can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır.

insan umudunu kesmeden sanatsal olarak yaşayamaz; çünkü umut insanın kendini kısıtlamasını engeller.

umudun güzel rüzgarıyla denize açılmış insanı görmek ne hoş bir manzaradır! insan yedekte çekilme fırsatını bile değerlendirebilir; fakat umudun gemiye çıkmasına asla izin vermemek gerekir; hele kılavuz kaptan olarak hiç; çünkü umut sadakatsiz bir dümencidir. umut prometheus'un güvenilmez hediyelerinden biriydi; ölümsüzlerin önceden bilme yeteneği yerine insanlara umudu verdi.

refet

fatma aliye

misafire en büyük ikram temiz yataktır. süslü, kıymetli yatak değil, temiz yatak.

ancak bizim gibi fakirler öğretmen olurlar. zenginler öğretmen olmak için okumazlar. bilgi edinmek için oraya gelirler.

benim kazanmaya çalıştığım huylar ve erdemlerin en büyük ve en güzel süsleri, derin düşüncelerle buruşmuş alın ve ilim uğrunda ağarmış saçlardır.

zannedilir ki genellikle kadınlar şirinlik ve güzellik konusunda kendilerini beğenmekte ve kendilerinden başka güzel görememektedirler. bu sanı doğrudur ama genelleme kısmı doğru değildir. pek çok şeyde veya her şeyde kadınla erkeğin farkı olmadığı gibi bu meselede de yoktur.

nice güzel olmayanlar vardır ki birtakım güzel duygularla hislendikleri, yüce düşünceler düşündükleri zaman hoş ve güzel olurlar. tavırlarına o anda düşündükleri ve hissettikleri şeylerin büyüklüğünün şanı ve heybeti yansır.

her cani, cinayet işlemeden önceki haliyle kıyaslanamayacak bir çirkinlik peyda eder.

asıl güzellik tende değil, candadır. ama candaki güzelliğin tene çarpması için o canın coşması gerekir.

her bakış insana her şeydeki hikmet ve ibreti göstermez. ancak dünyayı bir evren kitabı olarak görenler, her şeye dikkatlice ve ibretle bakanlar o kitabın sayfalarında neler görürler, ondan neler öğrenirler!

zenginlerin gösterişi ne kadar gözlerimizi kamaştırsa da fakirlerin üzücü ıstırapları da yüreğimizi acıtmalıdır.

zenginlik denilen şey sonradan gelir ve gidebilir şeylerdendir. aslında kibarlıkla zenginliği, fakirlikle adiliği fark edebilmeli. kibarlık, servet gittikten sonra da kaldığı gibi bazı fakirlerde de yaratılıştan kibar bir mizaç ve tabiat bulunur. nasıl ki bazı zenginlerde kibarlıktan eser olmaz.

okul bizi çalınmaz, kaybolmaz bir servet olan ilimle süsleyecek ve fazilet yolunu gösterecek bir edep evidir. okulun terbiye edemediğini dünya ve zaman terbiye eder. zamanın terbiyesine kalmaksa pek büyük bir felaket ve talihsizliktir.

darülmuallimat bir bilgi evidir. nice senelerden beri osmanlı kızları bilgi sahibi olmak için buraya koşuşuyorlar. bu kadar sürede birçok öğretmen meydana getirmişse yüzlerce de bilgili osmanlı kızı yetiştirmiştir.

22.01.2018

cinselliğin patolojisi

sigmund freud

antik çağların erotik yaşamıyla çağımızınki arasındaki en çarpıcı fark, eskilerin içgüdünün kendisine önem vermesine karşın bizim cinsel nesneyi vurgulamamız gerçeğidir. eskiler içgüdünün kendisini yüceltiyordu ve bu temelde daha aşağı bir nesneyi bile onurlandırmaya hazırdı; buna karşın biz içgüdüsel etkinliği küçümsüyor ve buna ancak içgüdünün nesnesinin faziletlerinde gerekçe buluyoruz.

nevrozlar; sanat, din ve felsefe gibi büyük toplumsal kurumlarla çarpıcı ve geniş kapsamlı benzerlikler sergiler. ama öte yandan, bunların birer çarpıtması gibi gözükür. bir histeri olayının, sanat çalışmasının bir karikatürü; saplantı nevrozunun dinin bir karikatürü; paranoid kuruntunun ise felsefi bir sistemin karikatürü olduğu söylenebilir. bu fark, nevrozların sosyal olmayan yapılar olduğu gerçeğinde çözümlenir; onlar, toplumun ortak çabayla elde ettiği şeylere kişisel yollarla ulaşmaya çalışır. nevrozlarda işbaşında olan içgüdüleri analiz ettiğimizde, belirleyici rolü cinsel kökenli içgüdüsel güçlerin oynadığını görürüz; öte yandan buna karşılık gelen kültürel oluşumlar, bencil ve erotik ögelerin birleşiminden kaynaklanan toplumsal içgüdülere dayanmaktadır. cinsel ihtiyaçlar, özkoruma gerekleri kadar insanları birleştirme yeteneğine sahip değildir. cinsel doyum özünde her bireyin kişisel sorunudur.

bazı kişilik özelliklerinde belli erotojenik bileşenlerle olan bağlantının izini sürmek mümkündür: örneğin inatçılık, açgözlülük ve düzenlilik, anal erotizmin kullanılmasından kaynaklanırken; hırsı belirleyen şey sidik yolları erotizmine yönelik güçlü bir yatkınlıktır. anal erotizm etkisindeki insanlar özellikle düzenli, cimri ve inatçıdır. "düzenli" terimi bedensel temizlik kanısını olduğu kadar ufak tefek işlerin yürütülmesindeki titizliği ve güvenilirliği de kapsar. bunun karşıtı "düzensiz, dağınık ve ihmalkar" olacaktır. cimrilik abartılı bir açgözlülük şeklinde ortaya çıkabilir; inatçılık ise öfke ve intikamcılığın kolayca birleştiği bir asiliğe kadar varabilir.

libidonun ensest yönelimli takıntısından kaçacak kadar şanslı olan bir insan bile etkisinden tamamen kaçamaz. genç bir erkeğin, ilk kez olgun bir kadına ya da genç bir kızın otorite konumuna sahip yaşlıca bir erkeğe ciddi bir şekilde aşık olması, sıkça rastlanan bir olaydır; çünkü bu şahıslar söz konusu kişinin annesinin veya babasının tablosunu yeniden canlandırabilmektedir. bir erkek, ilk çocukluk yıllarından itibaren kafasına egemen olan anne tablosuna karşılık gelen birisini arar.

bütün insanların geçmesi gereken gelişim seyrindeki her aşamada bazıları geri kalır; burada da ebeveynlerinin otoritesini hiçbir zaman aşamayan ve sevgilerini onlardan pek az geri çeken veya hiç çekmeyen bireyler vardır. bunlar çoğunlukla, ebeveynlerini memnun eden bir yönelimle çocuksu sevgilerinin tamamını ergenlikten sonra bile çok uzun süre koruyan kızlardır. daha sonra evlilikte kocalarına hak ettikleri şeyi verme yetisinden yoksun olanların da işte bu kızlar olduğunu görmek çok aydınlatıcıdır; bu kızlar soğuk birer eş olur ve cinsel açıdan duyarsız kalırlar. bundan, cinsel sevgi ile ebeveynlere yönelik cinsel değilmiş gibi gözüken sevginin aynı kaynaklardan beslendiğini öğreniriz; yani bu ikinci sevgi türü libidonun çocukluk takıntısına karşılık gelen bir sevgiden öte bir şey değildir.

evlilik öncesindeki katı cinsel perhiz kuralının kadının doğasında yarattığı zararlı sonuçlar özellikle belirgindir. eğitimin, genç kızın cinselliğini evliliğe kadar baskı altına alma işini çok önemsediği açıktır; çünkü en ağır önlemlere başvurur. cinsel ilişkiyi yasaklamakla ve kadınlık iffetinin korunmasına büyük bir değer vermekle kalmaz; yetişen genç kadını, oynamak zorunda olduğu rolün bütün gerçekleri konusundaki cehaletini sürdürerek ve onda evliliğe yol açmayan hiçbir aşk dürtüsüne hoşgörü göstermeyerek baştan çıkmasını da önler. sonuçta kızın ebeveynleri aşık olmasına ansızın izin verdiği zaman genç kız, bunu ruhsal olarak başaramaz ve kendi duygularından emin olmadan evlenir. aşk işlevindeki bu yapay geri bırakmanın sonucunda kadının, arzularını ona saklayan erkeğe hayal kırıklığından başka önerebileceği bir şeyi kalmaz. duygularında, cinselliğini baskı altına alan ebeveynlerine bağlılığını korur; fiziksel davranışında ise erkeği yüksek cinsel hazdan yoksun bırakan cinsel soğukluk -frijidite- geliştirir.

cinsel perhiz yapmakla övünen birçok insan bunu ancak ilk çocukluk yıllarının otoerotik cinsel etkinlikleriyle ilişkili olan mastürbasyon ve benzeri doyumların yardımıyla başarabilmektedir. ama bu tür ikame cinsel doyum yollarının zararlı olduğu da açıktır; bunlar kişiyi, cinsel yaşamın çocuksu türlerine gerilemeye bağlı olan çok çeşitli nevrozlara ve psikozlara yatkın kılar. ayrıca mastürbasyon, uygar cinsel ahlakın ideal beklentilerini karşılamaktan çok uzaktır ve bu nedenle gençleri, perhizle kaçınmayı umdukları eğitim idealleriyle aynı çatışmalara sürükler. dahası bu, kendini mastürbasyona kaptırma nedeniyle birkaç yoldan kişiliği zayıflatır. her şeyden önce bu, insanlara, önemli hedeflere enerjik bir çaba yerine kolay yollardan ulaşmayı öğretir, yani cinselliğin davranış yapısını belirlediği ilkesini izler; ikincisi, doyuma eşlik eden fantezilerde cinsel nesne, gerçeklikte kolay bulunmayan bir üstünlük düzeyine çıkarılır. nükteci bir yazar, karl kraus, bu gerçeği sinik bir sözle tersinden dile getirmiştir:

"cinsel birleşme, mastürbasyonun yerine konan ve doyurucu olmayan bir ikameden başka bir şey değildir."