20.04.2021
erotik edebiyat
yetişkinler müstehcen edebiyata, uzlaşmaların ezici gücünü yatıştırma faktörü olarak tıpkı çocukların peri masallarına gereksinim duyduğu gibi gereksinim duyarlar.
müstehcenlik hiçbir kitapta bulunmaz, hiçbir resimde yoktur; ona bakan ve onu okuyanın bir zihinsel niteliğinden başka bir şey değildir. erotik edebiyat yalnızca erotizm düşkününün zihnindedir.
yazarın okuru etkilemesini sağlayan yargı güçlerinin en etkili olanlarından biri de hiç kuşkusuz okura fizik düzlemde bir duygu yaşatmaktır. çünkü açık seçik görünen o ki bir metne fizik olarak koşullandığında, yalnızca beyin ucuyla ve dalgınca algılanabilen tamamen manevi bir spekülasyondan daha zor olur o metinden kopmak.
berbat, kötünün düşmanıdır. bir cinayetin anlatıldığı metin bizi sıkıntıya sokabilir. bir yatma sahnesinden bir ayrıntı bazı arzularımızın uyanmasına neden olabilir ama yüz bin yatma sahnesi veya yüz bin işkence, bize bitkinlik ya da tiksintiden başka bir şey vermez.
ne okumanız ve ne okumamanız gerektiğine karar veren ikiyüzlüler, yobazlar ve diğer psikopatlarla yıllarca süren savaştan sonra, theodore schroeder'a göre, hesaba katılan, kitabın esas niteliği değildir. hesaba katılan, -müstehcen olarak nitelendiğinde- geleceğin sorunsal bir anında, bu kitabı varsayımsal olarak okuyabilecek varsayımsal bir kişi üzerindeki varsayımsal etkisidir.
söylemek gerekir baylar bayanlar
aşınmaz değildir kamışın derisi
şaraplar masaya konulduklarında ayyaşları aşırı uyarır ama yetingen insanı bir hayli sakinleştirir. aynı şekilde, bu tür okumalar belki de bozuk bir hayal gücünü ayağa kaldırır; ama namuslu ve yetingen bir zihnin üzerinde hiçbir etki yapmaz.
erkek, dişi, eşek ya da bal kabağı
bu akşam düzeceğim her şeyi arkadan
sarışın bir kadınla aşk yapmak.. elbette iyi.. ama hiç siyahları denediniz mi? kim cesaret edecek buna? ya da: güzel bir kadınla yatmak.. evet evet.. ama çirkin bir kadınla yatmanın ne demek olduğunu biliyor musunuz?
oysa bazen yarık incirlerinizin taze sütü içinde kalkmaktan
koyu uçlu memelerinizi dişlerimizin arasına alıp ezmekten
karanlık köşelerinizi yumuşak ellerimizle ayırmaktan
ve dilimizi vajinanızın çukuruna sokmaktan hoşlanırdık bizler
mademki aşk, her şeye karşın, sağlıklı insanların çoğunluğunun ilgi merkezidir; devletçe de engellenmekte ve tıkanmaktadır. erotik edebiyatın, devrimci hareketin bugünkü tarzı olmasına şaşırmayız biz de!
erotik kitapları okumak, onları tanıtmak, yazmak; yarının dünyasını hazırlamak ve gerçek devrime doğru yol açmak demektir.
19.04.2021
düşünen insan
vahşiler, hükümdarlar, makam sahipleri, halkın ayaktakımı insanların en kötüleridir. çünkü insanların en az düşüncede, en az akıl yürütmede bulunanlarıdır.sofu asla düşünmez ve kendini akıl yürütmekten korur. bir görüş ileri sürmekten, her inceleme ve araştırmadan korkar, her sultayı izler. ve çoğunlukla toplumdan uzak bir vicdan, hatalı bir vicdan, ona, kötülük yapmayı kutsal bir görev kılar.
düşünen, muhakeme eden her insan çarçabuk inançsız olur. çünkü muhakeme kanıtlar ki ilahiyat bir hayal uykusu dokumasından ibarettir. din ise sağduyunun bütün ilkelerine karşıdır; insanlığın bütün ürünlerinde bir eğrilik, bir yanlışlık, renkten renge giren bir kararsızlıkla kendini gösterir. korku ve endişeden uzak rahat bir duyguya sahip olan insan, inanmaz olur. çünkü görür ki din, insanları mutlu etmek şöyle dursun, insan türü üzerine düşmüş en büyük karışıklıkların, en büyük felaketlerin birinci kaynağıdır.
"gerçek, çoğunlukla can çekişenlerin dudaklarında yer bulur."
dünyaya gerçekleri açıklayan her adam, din imamlarının öfkesini ve düşmanlığını üzerine çekeceğinden emindir. bunlar, avaz avaz bağırarak devletleri yardıma çağırırlar. kanıtlarını ve tanrılarını savunmak için kralların yardımına muhtaçtırlar. bu feryatlar, davalarının zayıflığını gereğinden fazla açığa vurur.
18.04.2021
can sıkıntısı
boş zaman, ariosto'nun dediği gibi, cahillerin can sıkıntısıdır. sıradan insanlar sadece zamanı geçirmeyi düşünürler; herhangi bir yeteneği olan kişi ise ondan yararlanmayı düşünür. sınırlı kafaların, can sıkıntısına çok maruz kalıyor olmalarının nedeni, onların zihninin, istençlerinin konularının ortamı olmaktan daha fazla bir şey olmamasıdır. bunun üstesinden gelebilmek için, istencin önüne, onu uyandırmak ve böylelikle bu konuyu kavrayacak zihnin de etkinliğe geçmesini sağlamak için, küçük, salt geçici ve gelişigüzel kabul edilmiş konular sürülür. bu konular, sözü edilen amaca yönelik olarak uydurulmuş, iskambil vb. oyunlardır. bu oyunlar olmazsa, sınırlı insan çareyi eline ne geçirdiyse şıkırdatmakta ve tıngırdatmakta bulur. sigara da seve seve düşüncelerin yerine koyacağı bir şeydir. bu yüzden tüm ülkelerde, tüm toplumun baş uğraşısı iskambil oyunu olmuştur. bu oyun topluluğun değerinin ölçütüdür ve tüm düşüncelerin iflasıdır. insanların birbirleriyle alışverişte bulunacakları düşünceleri olmadığı için, iskambil kağıdı alıp verirler ve birbirlerinin parasını almaya çalışırlar. ah, acınası insanoğlu!nasıl ki en mutlu ülke az ya da çok ithalat yapması gerekmeyen ülke ise, iç zenginliği kendine yeten ve eğlenmek için dışarıdan az ya da çok bir şeye gereksinmeyen insan da en mutlu insandır; dışarıdan alınan pahalıya mal olur, bağımlılık yapar ve tehlike getirir, bıkkınlığa neden olur ve sonunda da, yerli toprağın ürünlerinin kötü bir ikamesidir.
17.04.2021
yazgı
hiç kimse bir başkasının yürüdüğü yolda ne kadar ilerlemiş olduğunu göremez. haydutların ve zar atıp kumar oynayanların içinde bekleyen bir buddha, brahmanların içinde bekleyen bir haydut vardır.insanların çoğunun gerçeğe bu kadar aykırı bir yaşam sürmesinin nedeni, kendileri dışındaki görüntüleri gerçek saymaları, içlerindeki dünyaya ise asla söz hakkı tanımamalarıdır. evet, bu mutlu kılabilir insanı. ama insan bir kez işin bilincine vardığında, çoğunluğun izlediği yolu seçmesi diye bir şey söz konusu olamaz.
herkes gün gelip kendisini babasından, öğretmenlerinden ayıracak adımı atmak, yalnızlığın tokadını bir bakıma yemek zorundadır; ne var ki, insanların çoğu buna pek katlanamaz; kısa süre sonra yine siner, kendilerine sığınacak bir yer ararlar.
insan kendi düşünü bulmak zorundadır. o zaman kolaylaşır yol. ama hep sürüp gidecek bir düş de gösterilemez; her düşün yerini bir yenisi alır; hiçbir düşü sımsıkı kavrayıp bırakmamaya kalkmamalıdır insan.
insanların yürüyüş yönünü etkileyen bütün kişiler, böyle bir gücü gösterebilmişlerse, nedeni, istisnasız tümünün de yazgı denen şeyi göğüslemeye hazır olmasıdır. musa ya da buddha, napolyon ya da bismarck; hepsinde böyle olmuştur.
16.04.2021
game of thrones
bir hastalığı tedavi etmenin tek yolu, o hastalığı anlamaktır. hastalığı anlamanın tek yolu da hasta üzerinde çalışmaktır.
din ve krallık, bu dünyayı ayakta tutan iki temeldir. biri çökerse diğeri de çöker.
bir soğanın yarısı çürürse, o soğan çürümüş demektir.
bir kılıcın nasıl bilenmeye ihtiyacı varsa, aklın da okumaya ihtiyacı vardır.
kralın etrafı aptallar ve fanatiklerle doluyken asıl hizmet, acı doğruları söylemekte yatar.
yeni bir dostluğu güçlendirmek için düşünceli bir hediye gibisi yoktur.
nüfuz elde etmek çoğunlukla sabır meselesidir. nüfuz bir ot gibi büyür.
krallığın ne olduğunu biliyor musunuz? aegon'un 1000 kılıcıdır krallık. yalan olduğunu unutana kadar birbirimize durmadan anlattığımız bir hikaye.
mucizeler en ilginç yerlerden çıkıyor.
bazen büyüklük için ödememiz gereken bedel şiddet olur.
ben güllerle süslü tabaklardan yemek yiyorum. güllerle süslü nevresimlerle uyuyorum. tuvaletimin üzerine altın gül işlenmiş. sanki daha iyi kokacakmış gibi.
ned stark'ın çok sayıda seveni vardı ama cellat onun başını almaya geldiğinde kaç kişi öne çıktı?
15.04.2021
sessiz ev
georg büchner
gece dünyanın üstünde horluyor ve karmakarışık rüyalarda yuvarlanıyor. günün ışığı karşısında ürkekçe sinmiş olan dağınık ve şekilsiz düşünceler, hiç farkına varılmamış arzular şimdi şekle ve kılığa bürünüyorlar; rüyanın sessiz evine usulca giriyorlar. kapıları açıyor, pencerelerden bakıyorlar. yarı yarıya ete kemiğe bürünüyorlar, uzuvlar uykuda uzanıyor, dudaklar mırıldanıyor. ve bizim uyanıklığımız aydınlık bir rüya değil midir, uyurgezer değil miyiz, davranışlarımız rüyadaki gibi değil mi? biraz daha net, biraz daha belirli, biraz daha somut? kim kınayabilir bizi bu nedenle? zihnimiz bir saat içinde bedenimizin üşengeç organizmasının yıllar içinde yaptığından daha fazla düşünce faaliyeti gerçekleştirir. günah düşüncelerdedir. düşüncenin eyleme dönüşmesi, bedenin onu taklit etmesi bir tesadüftür.
ama zaman bizi kaybediyor. çok can sıkıcı böyle, önce gömleği giyip üstüne pantolonu çekmek ve akşamları yatağa, sabahları tekrar yataktan dışarı sürünmek ve bir ayağı hep böyle diğerinin önüne basmak. başka nasıl olması gerektiğine dair hiçbir fikrim yok. çok hazin bu, milyonlarca insanın hep böyle yapmış olması ve milyonlarcasının da hep böyle yapacak olması. üstüne üstlük iki yarıdan oluşmamız ve iki yarımızın da aynı şeyi yapması, böylece her şeyin iki kez gerçekleşmesi. çok hazin bu.
14.04.2021
kötülük ve çocuk
william golding, sineklerin tanrısı'nda, ıssız bir adada kendi başlarına kalmış bir grup öğrencinin haftasına kalmadan birbirlerini katledeceklerini iddia eder.on beş yıl önce ingiltere'nin kuzeyinde on yaşında iki çocuk, bir bebeği işkence edip öldürdü. halk dehşetle ayağa kalktı. oysa bu cinayeti niye özellikle korkutucu buldukları tam açık değildi. neticede çocuklar, kimi zaman oldukça vahşice davranmaları doğal karşılanan sadece yarı ehlileşmiş yaratıklardır. eğer freud haklıysa, çocuklar büyüklerinden çok daha zayıf birer süper egoya ve ahlak duygusuna sahiptirler. bu yüzden asıl şaşırtıcı olan, böyle korkunç olayların daha sık yaşanmamasıdır.
kaplumbağalar nasıl masumsa bebekler de o anlamda masumdur (başka bir deyişle zararsızdırlar); yoksa sivillere makineli tüfeğini doğrultmayı reddeden bir yetişkin anlamında değil. onların masumluğunun övülecek özel bir tarafı yoktur. biyolojimiz gereği ben odaklı doğarız. egoistlik doğal halimizdir; iyi olmak ise hayata dair bir dizi karmaşık beceri öğrenmemizi gerektirir.
13.04.2021
phaedrus
analitik bilgiyi oluşturup ilişkilendirecek sistematik düşüncenin kural ve yöntemlerini belirleyen klasik "sistemin sistemi"ni, yani mantığı çok iyi bilirdi. bunda çok ustaydı; özellikle analitik düşünme yeteneğinin ölçütü sayılan stanford-binet iq değeri 170'ti ki bu, ancak elli bin kişide bir rastlanan bir rakamdı.sistematikti; ama bir makine gibi düşünüp davrandığını söylemek, onun düşüncesinin doğasını yanlış anlamak olur. öyle pistonların, tekerleklerin ve dişlilerin birden çalışması gibi eşgüdümlü bir şey değil. bunun yerine lazer ışını imgesi düşünülebilir. bir kalem kalınlığındaki bu ışın öyle aşırı bir yoğunluktadır, öyle korkunç bir enerji içerir ki aya dek gidebilir ve yansıyıp tekrar dünyaya dönebilir.
phaedrus, zekasını herkesi aydınlatmada kullanmaya çalışmadı. o, uzaklarda belli bir hedef aradı, ona nişan aldı ve vurdu. hepsi bu. vurduğu hedefin herkesi aydınlatması ise bana kalmış gibi görünüyor.
zekasına oranla aşırı derecede yalnızdı. yakın arkadaşları olduğu hakkında kayıt yok. yalnız yolculuk etti. her zaman. başkalarının yanında da tümüyle yalnızdı. insanlar kimi kez bunu sezinler, onun kendilerini istemediğini düşünür ve ondan hoşlanmazlardı; ama onların hoşlanmamaları onun için önemli değildi.
en çok acıyı karısının ve ailesinin çektiği anlaşılıyor. karısı, onun içine kapandığı alanın bariyerlerini aşmaya çalışanların kendilerini bir boşlukla karşı karşıya bulduklarını söylüyor. ailesi, onun asla vermediği bir parça sevgiye hasret kalmıştı sanırım.
kimse onu gerçekten tanımadı. anlaşılan, o da böyle olmasını istemiş ve böyle olmuştu. yalnızlığı belki zekasının sonucuydu. belki de nedeniydi. ama bu ikisi hep bir arada gidiyordu. yapayalnız. tekinsiz bir zeka.
12.04.2021
ürküten varlığa gazel
11.04.2021
münzevi
müzmin bekarın hayat tarzına yöneltilebilecek en ağır itiraz şudur: yemeklerini kendi başına yiyor.yalnız başına yemek yemek, insanı biraz sert ve kaba yapar. bunu bir alışkanlık haline getirenler, eğer kendilerini koyvermeyeceklerse bir spartalı hayatı yaşamak zorundadırlar. sırf bu gerekçeyle de olsa münzeviler sade yiyecekleri seçerler. çünkü yemenin hakkı ancak ahbaplar arasında verilebilir: tadına varılabilmesi için yemeğin bölünmesi, bölüştürülmesi gerekir. kiminle olduğu fark etmez: eskiden sofradaki dilenci ziyafete zenginlik katardı. asıl önemli olan sofradaki muhabbet değil, paylaşma ve vermedir. diğer yandan, belki de şaşırtıcı olan, yemek olmayınca ahbaplığın da tehlikeye girmesi. ev sahipliği etmek farklılıkları giderir, insanları birbirine bağlar. saint germain kontu tepeleme dolu sofrada hiçbir şey yemez, sırf bu sayede konuşmaya hakim olurdu. ama herkes perhiz yapıyorsa, işte o zaman rekabet ve çatışma vardır.
10.04.2021
game of thrones
size koyulan ismi hazmetmeniz gerekir: piç, cüce, küçük adam vs. böylece sizi incitmek için kullanılamaz.
en önemli şey bilgidir.
bir adamın kanı kaynadığında memesi olan her şey ona güzel görünür. çükü olan her şeyi kandırmak kolaydır.
savaş sayı bilgisi ile olsaydı, dünyayı matematikçiler yönetirdi.
bazı insanlar doğru ailede doğacak kadar şanslı oluyorlar. diğerleri kendi kaderlerini çizmek zorunda.
kimseye güvenmeyin. hayat öyle daha güvenli.
her kılıcın bir kına, her düğünün de gerdeğe ihtiyacı vardır.
güç, tuhaf bir şeydir.
yabani bir şeyi evcilleştiremezsin. yabani bir şeye güvenemezsin. yabani yaratıkların kendi kuralları ve kendi gerekçeleri vardır. onları asla tanıyamazsın. yabaniler gündüz vakti uyur, gece avlanırlar. güneş tepedeyken saklanacak iyi bir mağara bulurlar ve hava kararınca da avlanmaya çıkarlar. bütün yabaniler, hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlılığı olmayan vahşilerdir.
ayrılık
bir yaprağın düşmesinde, bir dalın acı acı sallanmasında, insan hayatından kopan bir an ve insan hayatını etkileyen acılar gizlidir.insanların isteklerine, niyetlerine bağlı değildir iyilik kötülük kavramı. iyilik yaptığını sandığımız bir adama belki de yaptığımız özünde kötülüktür. kötülük diye nitelendirdiğimiz bir davranışın özünde iyilik olabilir. her iyiliğin ya da kötülüğün verdiği ürün önemlidir aslında.
insan, hangi toplumda olursa olsun, öznel ve nesnel yapısıyla, o toplumun malı, o toplumun ürünüdür. onun için, yaptıkları yapacakları, düşündükleri düşünecekleri, toplumun genel özelliklerinden, çalkantılarından, eğilimlerinden, bu akış içindeki özgül yerinden, algılama ve etkilenme ve etkileme yeteneklerinden ayrı düşünülemez.
artık gitme zamanıdır. baba toprağını, evi, evin önündeki ağacı bırakıp uzaklara gitme zamanıdır. evlerin, ağaçların çizgileri karanlıkla silinir, sessizlik çöker, toprak uyur; gitme zamanıdır. dağ başlarına beyaz bulutlar dolanır, dorukları bulutlara gömülür, dağlar morlaşır, lacivertleşir. sisler evreni içine alır, yel saçları uçurur; yel saçları alır uzaklara götürür; çünkü gitme zamanıdır.
9.04.2021
umut
dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: umut.korkuyu beklerken'deki öyküleri anlatması istense, beceremezdi. ne adlarını sayabilir ne de konularını sıralayabilirdi. çünkü ne o kadar kelime vardı zihninde ne de o kelimeleri taşıyacak düşünceleri. ama dediği gibi, ölene kadar oradaydı. hatta öldükten sonra bile. orada. daima. gökyüzü ya da başka boyutların görünmez bir katmanında, yan yana, iç içe, iyilik ve adı konmamış bir huzurla harçlanmış biçimde. bilmekten öte hissetmekle gidilen bir yerde. enstrümanların adı bilinmese de, hayatta ilk kez duyulan klasik müzikten sulanan gözlerin yağmur damlası olup ışığı yedi renge böldüğü bir yerde. cehalet ve bilgeliğin hiçbir anlam ifade etmediği bir yerde. oğuz atay nerede duruyorsa, orada. tutunamayıp nereye düştüyse orada. belki de düşmeyip yer çekiminden muaf olduğunu fark ettiği anda. tutunarak değil, uçuşarak gittiği yerde.
belki de hayat, yanlış anlayınca güzeldi. sadece yanlış anlayınca. ama her şeyi..
8.04.2021
buğdayın türküsü
an
7.04.2021
milliyetçilik
milliyetçilik evrensel bir hastalıktır, ancak çılgınların ölümüyle şifa bulur. bu kadar zararlı düşüncenin iyice daralttığı bir dünyada varlığımızı sürdüremeyiz.geleceğin tarihçisi, doğanın halklara baş döndürücü bir ruh musallat ederek halklardan öcünü aldığını ve milliyetçiliğin çok kalabalıklaşmış hayvan topluluklarını ele geçirmiş olana benzer bir çılgınlık olduğunu söyleyecektir.
milliyetçilik en aşağılık edimleri gerektiğinde çoğaltarak kendimize itibar vermemizi sağlar. bizi kurban olmaya mecbur bırakarak kendi kendimize bakıp sarhoş olmamızı sağlar. bizi tüm saflığımızla canavarlaştırır, erdemlerimizin bütün erdemsizliklerin sıfatıyla donanmasını sağlar.
arzuladığımız ama seçmeye cesaret edemediğimiz şeyi bizim için o seçecektir. bizler adamakıllı hapı yuttuk. bu hastalık hiçbir ulusu esirgemez. bütün ülkeler onları birbirlerinin karşısına çıkartan ve boğaz boğaza gelecek denli harekete geçiren öfke türüne varana dek birbirine benzemektedirler.
milliyetçilik, yalnızca bir kitle olan toplumu teselli etme ve ona narcissus'un aynasını sunma sanatıdır: geleceğimiz bu aynayı parçalayacaktır.
6.04.2021
kriz
dostoyevski, ağustos 1870 tarihinde, yani cinler'i ilk düşünmeye ve yazmaya başlamasından bir yıl sonra, bir sara krizi geçirir ve sonrasında yeğeni sofya ivanova'ya bir mektup yazar."birden romandaki sorunun ne olduğunu ve nerede hata yaptığımı gördüm." der dostoyevski bu mektubunda. "aynı anda, sanki kendi kendine ve bir ilhamla, bütün boyutlarıyla yeni bir plan çıktı karşıma. her şeyi kökünden değiştirmeliydim.
bir an bile tereddüt etmedim. yazdığım her şeyi bir kenara attım ve birinci sayfadan romana yeniden başladım. bütün bir yılın emeği de silinip gitti."
66. sone
5.04.2021
yazı işleri
gençlik, ah gençlik! ilk eserimi sırtımda modası geçmiş bir elbiseyle, saygıdeğer bir yazı işleri odasına götürdüm. o sıra çok güç sayılan işi başarmış, bir elbise bulmuştum kendime. bir de gülünç kravat takmıştım.kendimi yazı işleri müdürünün karşısında bulunca gözlüğümü havaya fırlattım, büyük bir ustalık gösterip gözümle yakaladım sonra. bir yerlerde kelebek gözlüğüm ve arkaya taranmış briyantinli saçlarımla çekilmiş bir fotoğrafım olmalı.
dış görünüşüm yazı işleri müdürünü etkiledi sanıyorum. ama bu kadarıyla yetinmedim. yelek cebimden, büyük bir dikkatle büyükbabamın saatini çıkardım, düğmesine bastım, aile yadigârı cep saati, ulu tanrı adına "sion'da şarkı söyleyelim"i andıran bir hava çalmaya başladı.
çok sevdiğim, dış görünüşü beni titreten yazı işleri müdürüne bakarak, "ne oldu?" diye sordum. "ne olacak," dedi, "yazdıklarınızı geri alın ve edebiyattan başka neyle isterseniz uğraşın delikanlı." ardından doğrularak görüşmenin sona erdiğini belirtti.
giderken telaşlı sekreterine şu sözleri söylediğini gayet iyi duydum: "bizimkilerden değil."
4.04.2021
justine ve fanchon
hikâyemiz justine adında bir peri ile alakalı. bir manastıra girmiş en güzel kızlardan, sıkı ve hafif vücutlu. o vücudu tanrı yoluna adaması hakikaten de çok yazık. günün birinde piskopos elini kızın bacağına koymuş. "rahip! diye bağırmış kız. günahlarımı söylemeye geldim, yenilerini işlemeye değil."hikâyemiz fanchon adında bir fahişe hakkında. doğa kendisine dar ve yumuşacık bir yarık vermişti. güzel poposu ise tanrı'nın eliyle biçimlendirilmiş gibiydi. fanchon bir fahişeydi. bacaklarının arasında yumuşacık ve dar bir yarık vardı ve harika bir poposu vardı. günün birinde fanchon'ın ilk müşterisi bir doktor olmuş. parmaklarını çıplak teninde dolaştırmış. katmanları aralamış. hangisini hazırlayayım demiş. ağzım mı arkam mı yoksa sulu istiridyem mi? "hiçbiri" demiş doktor. neşterini eline alarak. "daha önce olmayan yerlerde delikler açacağım." bununla beraber fanchon öyle bir çığlık atmış ki doktor kızın dilini koparmak zorunda kalmış.
invictus
3.04.2021
kent
kalabalık kentlerde binlerce insanın nasıl duygusuz bir ifade ile ve telaş içinde geçip gittiklerini izlediğimde, hep şöyle derim: kendilerini çok kötü hissediyor olmalılar. bu insanların tümü için sanat, kendilerini daha kötü, daha duygusuz ve anlamsız veya daha telaşlı ve ihtiraslı hissetmeleri için vardır. çünkü hakiki olmayan duygular at koşturmakta ve hiç durmadan onları eğitmektedir ve bunun sonucunda sefaletlerini kendilerine bile itiraf etmelerine izin verilmez. konuşmak istediklerinde uzlaşı kulaklarına aslında söylemek isteyip de unuttukları bir şeyleri fısıldar; birbirleriyle anlaşmak istediklerinde ise, akıl güçleri sanki bazı büyü sözleriyle felce uğratılır; böylelikle de aslında mutsuzluklarını mutluluk olarak nitelendirirler ve bile bile mutsuzlukları içinde birbirlerine bağlanırlar. sonunda tamamen değişime uğrayarak hakiki olmayan duyguların köleleri haline dönüşürler.
2.04.2021
bir ayrılış hikayesi
soğuk beden
zekanın doruğu aynı zamanda zayıflığıdır.düşüp düşmeyeceğimi, elimin tümceyi bitirmek için gereken gücü bulup bulamayacağını bilmiyorum; ama amansız istenç baskın çıkıyor: her şeyi kaybettiğimde ve ezeli bir sessizlik eve hakim olduğunda, bu masada bir kırıntı olan ben, burada, belki de yıkıntı haline gelen; ama ışıldayan bir ışık parçası gibiyimdir.
yaşamın yaymadığı şeye, varlığın içtenliği içine gizlenen gülüşün bu yoksul sessizliğini çıplaklaştırma gücüne belki de ölüm -ender olarak- sahiptir.
kuşkusuz dünyanın özü olan şey: şaşırtıcı bir saflık, sınırsız terk ediş, sarhoş taşkınlık, şiddetli bir "ne önemi var!"
ölümün berrak kokusunun duyuları coşturduğu, parçaladığı ve korkutuncaya dek gerginleştirdiği uzamın boş bir bölümünde, ölü, ben ve ev, dünyanın dışında asılıydık.
yanlış anlamaların, yanılgıların, cam üzerindeki çatal gıcırdamalarının gerekliliği; tüm bunlar, tıpkı bir peygamberin kötülüğün yaklaştığını bildirmesi gibi, bir çocuk umutsuzluğunu duyuruyordu.
toprak soğuk bedenleri sever.
yalandan, duyarsızlıktan, dişlerin takırdamasından, anlamsız mutluluktan, gerçeklikten; körleştirici yaşamın reddedişin birikmesinden doğan en küçük parçası kuyunun dibinde, ölümün dişe dişliğinde; bu parçadan kaçıyorum, o diretiyor, alna şırınga edilen birazcık kan gözyaşlarıma karışıyor ve uyluklarımı yıkıyor; aldatmadan, yüzsüz cimriliklerden doğmuş en küçük parça; kendine ilgisizliği göğün yüksekliğinden daha az değil; ve celladın, çığlıksız bırakan patlamanın katışıksızlığı.
sersemleme. saate ve yorgunluğa rağmen yatağa gitmem imkansız. bundan yüz yıl önce kierkegaard'ın söylediği, "biraz önce bir oyun oynanmış tiyatro kadar boş kafam" sözünü kendim için söyleyebilirim.
şiirin parıltısı, ölümün düzensizliğinde eriştiği anların dışında ortaya çıkar.
tüm gerçek değersizdir, her değer gerçek dışıdır!
1.04.2021
ışıma
adam bozkırın ruh atlası. denizi susuyor. kız, kirpikleriyle sonsuzluk veriyor sulara. sonra bir söz oluyor, bir bakış. ışık gölgeye değiyor. dünyanın bütün karıncaları yürüyor parmak uçlarına. hayal oluyor. heves, ten ateşini düşürüyor kana. sarı zamanda masmavi bir ağız. kız, yaşını unutuyor. adam ömründen özgür. iki deniz bir uçuruma akıyor, korkarak, cesur. gözyaşı boncukları veriyor adam kıza. kız nar ocakları bağışlıyor. yaz değil, taşlarda çileyen bir yaşama tutkusu. salyangozlar ağustos böceklerine bırakıyor bahçeyi. yaprakların duasına tutunuyor adam. kızın saçları bir bulut türküsü ağzında. günah, başkaları artık. adam acıyla mutlu, kız korkuyla kanatlı. kırmızı bir soluk, kırmızı bir solukla halkalanırken, bütün zamanlardan sesleniyor ölüm: aşktan başka gerçeklik yok. her şey dünyada olur. sevincinizi sevin. iki denizde iki ayrılık usul usul ışıyor. aynı arzuyla çınlıyor iki soğuk zaman. ey uzaklığın salkım bıçakları! gün başlıyor yalnız gövdede.
31.03.2021
uzun lafın kısası
30.03.2021
romancı
kehanetleri peygamberler (bedavaya), falcılar (bunlar genellikle belli bir ücret isterler; bu yüzden de peygamberlerden daha çok saygı görürler) ve fütürologlar (bu işten maaş alırlar) yaparlar. kehanet peygamberlerin, falcıların ve fütürologların işidir. romancıların işi değildir. bir romancının işi yalan söylemektir.
meteoroloji bürosu size gelecek salı havanın nasıl olacağını, rand şirketi 21. yüzyılın nasıl olacağını söyleyecektir. bu tür bilgiler edinmek için yazarlara başvurmanızı tavsiye etmem. bununla hiçbir alakaları yoktur onların. bütün yapmaya çalıştıkları, size kendilerinin nasıl olduğunu, sizin nasıl olduğunuzu, neler olduğunu, havanın şimdi, bugün, şu anda nasıl olduğunu anlatmaktır. "bak işte yağmur, işte gün ışığı! aç gözlerini; dinle, dinle." bunu der romancılar. neyi görüp işiteceğinizi söylemezler. size bütün söyleyebilecekleri bu dünyada, üçte biri uyuyarak ve düş görerek, bir diğer üçte biri de yalan söyleyerek geçirilen kendi ömürleri içinde görüp işittikleridir.
işin aslı, bir roman okurken deliririz biraz, kafayı buluruz. olmayan insanların varlığına inanırız, seslerini duyarız. onlarla birlikte borodino savaşı'nı seyre dalar, napolyon bile oluruz. aklımız başımıza -çoğunlukla- kitabı kapadığımızda gelir. gerçekten saygın hiçbir toplumun, yazarlarına güvenmemiş olması hayret edilecek bir şey değildir.
sanatçı, sözcüklerle söylenemeyecek olanla uğraşır. sanat yaptığı araç kurmaca olan sanatçı ise bunu sözcüklerle yapar. romancı, sözcüklerle söylenemeyecek olanı sözcüklerle söyler.
gerçeğin, hayal gücüyle ilgili bir mesele olduğunu öğrettiler bana. en kesin bir olgu bile anlatılış üslubu yüzünden yok olup gidebilir ya da parlayabilir. tıpkı bir kadının üzerinde iyice parlaklaşıp da başka bir kadının üzerinde silikleşen, toza gömülen denizlerimizin o eşsiz organik mücevheri gibi. olgular incilerden daha kesin, daha katı ve daha gerçek değildirler. üstelik onlar gibi duyarlıdırlar.
29.03.2021
kölelik
sevan nişanyan
araplar afrika'da "afrika'da batılıların köleciliği müslüman araplardan öğrendiği tezini ilk senden duydum" diyen bir arkadaşıma email. genelde bilinen bir konu olduğunu zannediyordum, en azından batılı kaynaklarda. türkçede afrika tarihine dair zırnık yok ki piyasada, nereden bilinecek? senegal'den dahomey'e kadar sahil boyunca köle ticaretini yapanlar 13. yüzyıldan itibaren müslüman mali sultanlığı, merkezi timbuktu. önceleri fas ve cezayir'e (oradan da mısır, anadolu ve avrupa'ya) satıyorlar. 16. yüzyıldan itibaren direkt ispanyol ve portekizlilere satış yapmaya başlıyorlar.
ingilizler 1700'lerin sonunda buralara köle ticaretini önlemek amacıyla geldiler. şurada ayrıntılı bilgi ve harita var:
http://en.wikipedia.org/wiki/arab_slave_trade
romalılarda anlaşılan köle kaynakları daha çok orta doğu-anadolu ve kuzey avrupa. zenci köle piyasası arap/islam fetihlerinden sonra açılmış. haritaya bakınca mekanizma anlaşılıyor. asıl köle kaynakları (körfez sahili, orta afrika ve kongo) ile araplar arasında aracılık yapanların bulunduğu yerlerde (sahra güneyi, doğu afrika sahili) afrika'nın ilk "devlet" yapılanmaları ortaya çıkmış. tabii ki rantın olduğu yerde bunun paylaşımı için mutlaka bir otorite gerekir.
bu devletlerin galiba hepsi müslüman egemenliğinde yerler. arapların bir kısmı belli ki bu yerlere yerleşmiş, ve/veya kendilerine sadık bir yerli egemen zümre yaratmışlar. avrupalılar 1870-80'lere dek afrika içlerine hiç girmemişler. orta çağda ve 1510-1520'lere dek lazım olan köleyi araplardan temin etmişler. portekizli seyyahların anlatımlarında gayet net görülüyor, hint okyanusu'nda çeşitli limanlara uğradıkça araplardan beşer onar zenci satın alıyorlar.
1540'larda amerika kıtasına toplu halde köle sevkiyatı başlayınca bu sefer arapları baypas edip, batı afrika sahilinde yerli aracılardan mal temin etmeye başlamışlar. dolayısıyla ekli haritada gördüğün dağıtım kanalları tersine dönmüş. bunun direkt sonucu olarak sahra güneyindeki yerli krallıkların hepsi iflas edip batmış. onun yerine 18. yüzyılda batı afrika sahilinde dahomey vs. gibi çok daha küçük çapta, ufak yerli krallıkları belirmiş.
kemalizm
sevan nişanyan
türkiye'de totalitarizm tehlikesi her zaman vardır. bunun ideolojisinin ne olduğu hiç fark etmez. sosyalist de olsa türkiye totaliter olur, müslüman da olsa olur, kemalist de olsa olur.
o yüzden türkiye'de birbirinden hoşlanmayan grupların varlığı iyi bir şeydir. totalitarizmin önündeki en önemli engel bu zıtlıktır.
evet, kemalizm totaliter bir ideolojidir; fakat kemalizm'in ortadan kalkması, totaliterliğin fiilen oluşmasına zemin hazırlar.
çelişkili gibi görünüyor ama değil: türkiye'ye kemalizm lazım değil belki ama kemalistler lazımdır.
bilinç
yaşam ancak ölümü yanlarına alanlar için boş değildir.gerçekten de bu dünyada duygularını anlamaya çalışan bir kadın görüntüsünden daha olağanüstü bir şey olamaz.
bir şeyin bilincine varmak acı vericidir.
bakire olmak berbat bir şeydir, lisede olgunluk sınavını verememek gibi bir şey. ondan kurtulmak istersin ama, bir yandan da bu önemli deneyimi sevdiğin biriyle yaşamak istersin; yoksa senin iç benliğin için hiçbir değer taşımayacaktır.
aşkların en bereketlisi, zamanın yargıçlığına bırakılandır.
bir sanat yapıtı hayata, hayatın benzemediği kadar benzer.
roman insanın bütün duyarlığıyla giriştiği bir kehanet olmalı, yoksa bir papaz evinin çimenliğinde oynanan kroke oyununun titizce yazıya geçirilmesi değil.
kitap ya insanın etiyle kanıyla yazılır ya da yazılmaz.
korkunç çeşitliliği içinde uçar gibi giden gerçeğin imgesini yakalamayı düşlemeye kim cesaret edebilir?
mutlu bir tanrı
eğer tanrı esasen mutluysa kendi kendisine yeter ve herkesten ve her şeyden gönlü tok ise aciz yaratıkların kendisine ibadet sunmalarına ne ihtiyacı vardır?âlemi yaratmadan önce tanrı, ezeli ve ebedi olarak mutlu idiyse âlemi yaratmaksızın mutlu olmaya devam edebilirdi. insanın acı ve sıkıntı çekmesi neden gereksin? insanın varlığı neden gereksin? onun varlığının tanrı için ne önemi vardır? hiç önemi yok mudur? ya da biraz önemi var mıdır? eğer insanın varlığı tanrı için hiç yararlı ya da gerekli değilse tanrı onu neden yoklukta bırakmadı?
eğer insanın varlığı tanrı'nın şan ve büyüklüğü için gerekliyse bu, tanrı insana muhtaçtı, insan var olmadan önce kendisi için bir eksiklik vardı demektir.
bu dünyada, tavır ve hareketleri kendilerine ahirette sonsuz cezalar çektirebilecek insanlar yaratmaktansa duygulu canlıları hiç yaratmamak büyüklüğe, akla, insafa, hakka daha uygun olmaz mıydı? tek bir insan yaratacak ve sonra onu lanetlenmek tehlikesine uğratacak kadar bölücü bir tanrı'nın, olgun bir zat olarak değil, bir haksızlık, adaletsizlik, kötülük ve kıyıcılık ifriti olarak dikkate alınması gerekir.
insan fiziği sayısız hastalıklara ve nihayet ölüme maruzdur. insan ruhu ve maneviyatı kusurlarla doludur. bununla birlikte insanın, yaratılanların en olgunu ve mevcutların en şereflisi olduğunu söyleye söyleye bitiremiyorlar.
28.03.2021
pil
27.03.2021
cinayet
eskiden insanlar birinin asıldığını seyretmeyi iyi bir yemeğe yeğlerdi. günümüzde insanlar katillerin öldürülmesinden eskisi gibi haz duymuyorlar. onları tiksindiriyor, kendilerini kötü hissetmelerine neden oluyor. fakat çocuk katilleri? onların peşine düşmekten hâlâ büyük haz duyuyorlar.belki size mantıklı geliyordur. benim görebildiğim kadarıyla, bir hayat bir hayattır. maximilian sherman ve benim adil jürilerim yüzlerini çıkmaz ayın son çarşambasına kadar ekşitebilir; fakat toplumsal cinsiyet okuyan yirmi altı yaşında bulimik bir öğrenciyi ya da boş zamanlarında şiir okumayı seven altmış sekiz yaşında bir limuzin şoförünü öldürmenin, üç yaşında bir sümüklünün canına kıymaktan hiçbir farkı yoktur.













.jpg)
