19.07.2018
türkiye'nin realitesi
biz demokrasi geleneğinden uzak, anti demokratik, düşünce ve duygu fukarası, bireyin hak ve özgürlüklerinden söz bile etmeyen, vatandaşı itaat etmesi gereken bir "unsur" olarak gören, ilişkilerini güç erkine göre ayarlayan, ceberrut, yıkıcı ve yok edici bir anlayışın egemen olduğu bir zaman ve mekana aitiz. bölgemiz bir bütün olarak bugün belki de dünyanın en tutucu bölgesi. bölgemiz dünyanın gidişatına karşı direniyor; gelişmemek, uygar ve demokratik bir refah toplumu yaratmamak için, eksiksiz, her türlü çabayı gösteriyor. bireyin hak ve özgürlüklerini esas alan yeni yüzyıldaki dünyamızda, çin ile birlikte, bölgemiz bugün akhilleus'un topuğu. eğer uygar dünyaya ait bir ok, mızrak, kılıç o topuğa ulaşırsa, dünyadaki demokratikleşme, uygarlaşma süreci muazzam bir ivme kazanacaktır.
kürtlere, kürtçeye ve durumları kürtlerden de daha kötü olan mezopotamya'nın öteki kadim toplulukları asurilere, süryanilere, ermenilere, yahudilere, keldanilere, nasturilere, yezidilere, alevilere biçilmiş bir yaşam tarzı var. benim 7 yaşında yediğim tokata benzer biçimde tarihin tokadını yemiş bu topluluklar yok edilmeye mahkum edilmiş durumda. demokrasiden, insan haklarından, vicdan ve eşitlik duygusundan zerre kadar nasibini almamış ve "hak, hukuk, adalet tanımayan cahil ve kibirli askeri diktatörler, dini muhafazakârlığı en uç noktalara kadar götürmüş pervasız dini liderler ve sürekli uygarlıktan, mutlu gelecekten, adaletten söz eden, vatandaşlarına karşı duygusuz, her şeyi teknik, ekonomik gelişmeden ibaret gören pişkin sivil politikacıların yönettiği" bir bölgede tüm bu topluluklara söylenen şu: kaderine razı ol.
tasallutçu otoriter ideolojinin yok etmek istediği diller, sözcükler, anlatılar, şehirler.. uygarlıkların kaynağı olmuş, insanlık için çok şey ifade etmiş, varlıklarıyla bize kim olduğumuzu öğretmiş, şaşmaz insani değerler ve erdemler konusunda hep rehberimiz olmuş, tecrübeleriyle ruhumuzu zenginleştirmiş, bugün neredeyse yok olmakla karşı karşıya bir kültür mirası. bölgemizdeki bu kültür mirasının cahil diktatörler, et kafalı palabıyık generaller ve ruhunda tüm insani değerleri katletmiş sivil siyasetçiler tarafından yok edilmek istenmesi ne kadar acı!
diller, sözcükler, anlatılar, uygarlıklar, dinler, şehirler, bir kültür mirasını oluşturan her şey, zalimin zulmüne karşı dayanıklı, paslı zincirlere karşı inatçı, zamanın gürültüsüne karşı sabırlıdır. ancak insanın unutkanlığına karşı son derece kırılgan, kayıtsızlığına karşı çaresiz, ölü uykusuna karşı tümüyle savunmasızdır.
türkiye tek kültürlü değil, çokkültürlü bir ülkedir. resmi söylemin aksine, türkiye'nin realitesi budur. çokkültürlü bir ülkede "tek ulus, tek kültür" düşüncesinin resmi düşünce haline gelmesi ve bunda ısrar edilmesi her şeyden önce ülkeyi çok zayıflatır, dinamizmini keser, sağırlar diyaloğunun hakim olduğu bir çöl haline getirir, vatandaşları huzursuz, sıkıntılı, durmadan terleyen savcı-sanık haline getirir. kültürler arası ilişkiyi keser, kültürleri birbirinden ve dünyadan izole eder, onları fakirleştirir, basitleştirir, önyargılar yaratır, kültürler arasına nifak tohumları eker, çelişkiler çıkarır, kuşkular yaratır, gerilimi durmadan artırarak insanları birbirinden alabildiğine uzaklaştırır. kültür, bir yaşam biçimidir, bir yaşam için gerekli olan her şeydir. tek bir ulusal kültür yaratacağım diye kültürü, kültürleri eritmek, insanı, insanları, insanlığı eritmektir.
ödüllerim
para düşkünüyüm, karaktersizim, ben de bir domuzum.insanlar vazgeçmiyor ve oymayı sürdürüyorlardı. nereden oyacaklarını çok iyi biliyorlardı beni delirtmek için. sabah benimle buluşup ödülümü kutluyor ve bana devlet edebiyat ödülünün verilmesinin nihayet sırasının geldiğini söylüyorlar ve ardından konuşmalarına anlamsız bir ara veriyorlardı. o zaman ben ödülümün küçük devlet ödülü olduğunu, bir onurlandırmanın değil, bir hainliğin söz konusu olduğunu anlatmak zorunda kalıyordum. ama ardından ödüllerin onurlandırma olmadığını, onurlandırmanın sapıklık olduğunu, bütün dünyada ödüllendirme bulunmadığını söylüyordum. insanlar onurlandırmadan söz ediyorlardı; oysa hangi onurlandırmadan söz edilirse edilsin alçaklık söz konusuydu dedim. devlet çalışan vatandaşlarını onurlandırmalara boğuyor ama temelde onları sapıklık ve hainlikle boğuyor dedim.
şurası kesin ki masalların dönemi geçti, kentlerin ve devletlerin masalları ve bütün bilimsel masalların; felsefi olanlar da geçti. artık düşünce dünyası kalmadı, evrenin kendisi de artık masal değil. avrupa, en güzel olan öldü; gerçek ve hakikat bu. gerçek, tıpkı hakikat gibi, masal değildir ve hakikat hiçbir zaman masal olmamıştır.
müzisyenler pek formda değildi ve birçok yerde hata yaptılar, ama bu gibi durumlarda doğru bir icraya değer verilmezdi.
sanatçının bir genç adam olarak portresi
sanatçının hedefi güzeli yaratmaktır.yeryüzünde yazılagelmiş en derin cümle, zoolojinin son cümlesidir: çoğalma ölümün başlangıcıdır.
düşüncesiz coşkunluk, yolunu şaşırmış bir gemiye benzer.
erkeğin kadında beğendiği her fiziksel nitelik, kadının insan türünü devam ettirmek yönünde çeşitli işlevleriyle dolaysızca ilişkindir.
tennyson'ın en büyük şair olduğunu herkes bilir.
acıma, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve ıstırap çeken insanla birleştiren duygudur. dehşet, insan zihnini insan ıstıraplarında ciddi ve sürekli olan şey karşısında yakalayan ve gizli nedenle birleştiren duygudur.
zorbanın insan kardeşlerine çektirdiği en büyük işkence ateş işkencesidir.
kendi bilgeliğini başkalarından uzakta öğrenmekti alın yazısı ya da başkalarının bilgeliğini yeryüzünün tuzakları arasında tek başına dolaşarak öğrenmek.
nesneler merkezde uzak noktalarda olduğundan daha yeğindirler.
lirik biçimde sanatçı imgesini kendisiyle dolaysız bir ilişki içinde sunar; epik biçimde imgesini kendisi ve başkalarıyla dolaylı bir ilişki içinde sunar; dramatik biçimde, imgesini başkalarıyla dolaysız bir ilişki içinde sunar.
17.07.2018
profesör y ile konuşmalar
"yalnızca sefalet insandaki dehayı özgür kılabilir. sanatçıya acı çekmek yaraşır. bir tutamı asla kafi gelmez. avuç avuç anca keser sanatçıyı. çünkü sanatçı ancak acıların bağrında doğurabilir de ondan. ancak acıya, efendisine boyun eğdiği müddetçe." (alfred de musset)yazara düşen, avucunu yalamaktır. harbi sanatçı dediğin, sen kaç, zindan kovalasın, öyle geçirir ömrünü.
bir kere sanatçı dediğin sürüden ayrılmayı seçmiştir, milletin gözüne gözüne batmıştır. eh ötekilere ibret olsun diye cezalandırılmasından daha normal, daha doğal bir şey olamaz.
öfkesine yenilen, diline sahip çıkamaz. öfke iblisleri yapışır adamın yakasına. gün gelir, ciğerini sökerler adamın.
eh bakıyorum da size profesör y misal, rencide etmek için demiyorum da, hani siz de pek bir zeki gösteriyorsunuz dışarıdan! hani böyle bir mantıkçı havanız falan var hatta! takılıyordur o gençler peşinize muhakkak! bir güzel dolduruyorsunuzdur o kafalarını! ah o gençler yok mu o gençler, başınızın tacıdır hepsi kesin. eh olacak tabii, sayelerinde karnınız doyuyor! ah o sabırsızlıkları, o cüretkarlıkları, o tembellikleri! siz şimdi kazuistik falan da takılıyorsunuzdur tabii! kesin, kesin! abélard’ı sollamışsınızdır bile! oh mis, tam modası!
bunların sağı solu belli olmaz profesör y, bunlar, bu malum kitle, acayip "coşkulu anlar" yaşıyordur misal, sonra durup dururken, bir bakmışsın şalter atmış bunlarda! bir bakmışsın o coşku dönüvermiş vahşete, yağmaya, hatta cinayete, anında, oracıkta! insan denen tür, etle beslenir.
insanlar öyle çok değil, topu topu ikiye ayrılır, nerede olursa olsunlar, ne bok yerlerse yesinler, ya işçidir bunlar, ya pezevenk. ya biri, ya öteki! mucit dediğin adamlar da "memurların" en zavallı türüdür! daha baştan idamlıktırlar! çaktırmadan aşıramayan, adam gibi cilalayamayan, intihalden faydalanmasını beceremeyen yazar, belasını bulmuş demektir!
cümle alemin nefretine pek güzel nail olmuştur! artık insanlar kendisinden tek bir şey beklemektedir, o da bir an evvel nalları dikmesidir ki böylece zulasındaki numaraları yürütebilsinler! oysa intihalciler, aşıranlar, tam aksine, güven verirler insanlara.
lan zaten şu kadarcık coşku olsaydı profesör y beyefendi bunlarda, tek bir savaş yüzü görmezdi şu dünya yüzyıllardır! tek bir katliam yaşanmazdı! ama daha çok bekleriz!
şu yaşadığımız dünyada aslolan tek hakikat nedir bilir misiniz? ben söyleyeyim: bu dünya var ya, paranoyak olmuş! ya! bildiğin paranoyak! olmayan şeyleri var sanıyor, çizmiş işte kafayı!
15.07.2018
yaşama sanatı
davranışlarında ve düşüncelerinde bir başka insanın varlığını hesaba katmadan bir gün geçirebildiğin zaman kendini yiğit bir insan sayabilirsin.yaşama sanatı, sevdiklerimize onlarla birlikte olmaktan ne büyük bir zevk duyduğumuzu belli etmemekten başka bir şey değildir; bunu başaramadık mı, bırakıp giderler bizi.
hayatta becerikli olmanın yolu kurnazlıktan geçer.
"dünyadan bir şey istemekten vazgeç; sana ne yapacağını bilemeyeceğin kadar çok şey verecektir dünya." sen her şeyden vazgeçince, sana kalan en küçük şeyler bile büyük önem kazanır. genellikle görmezlikten geldiğin önemsiz şeylerden bile en büyük tadı almanın yoludur bu.
politika, olabilecek şeylerin sanatıdır. hayat her yanıyla politikadır.
hayat yaşantı aramak değil, kendimizi aramaktır. kendi gerçek durumumuzu gördüğümüz zaman bunun yazgımıza uyduğunu anlar, huzura kavuşuruz.
tutarlı, kapsamlı ve canlı bir kalıba göre yaşanmış her hayat klasik bir hayattır.
yaşama sanatı, yalanlara inanmayı bilme sanatıdır. bunun korkunç yanı, doğrunun ne olduğunu bilmememize karşın, bir yalanın yalan olduğunu hala anlayabilmemizdir.
hayatın gizi, yokluğu bize acı veren şey bizde varmışçasına davranmaktadır.
"otuzumuza kadar köle gibi çalışıp her meteliğimizi biriktirelim; ondan sonra hayatın tadını çıkarırız." diyenler, otuz yaşına gelince kendilerini hırsa kaptırmış ve ağır işe öylesine alışmış olacaklar ki; artık hiçbir şeyin tadını çıkaramayacaklardır.
mutfak
hepimizin yürüdüğü bu tümüyle karanlık ve ıssız yolda aydınlatacağımız tek yolun kendimizinki olduğunu ne zaman anlamıştım? sevgiyle büyütülmüş olmama karşın her zaman yalnızdım.bir gün mutlaka herkes zamanın karanlığına dağılıp yok olacak. ben hep benliğime yerleşmiş bu anlayış ile yaşadım.
hayat çok zor olabilir. ama insan hiç gerçek üzüntü yaşamamışsa, hayatın içinde bulunduğu yerin kıymetini bilmeden, gerçek mutluluğun ne olduğunu anlamadan yaşlanır.
meydana gelen kötü olayların seni çok üzdüğü, önündeki dik yokuşa bakmaya cesaret edemediğin çok günler olur. aşk bile insanı bundan kurtaramaz.
ne olursa olsun, ben hayata öleceğimi bilerek devam etmek isterim. öyle olmazsa yaşayamam. su anda yaşadığım hayatı mümkün kılan budur.
karanlıkta, sarp bir kayalıkta yavaş yavaş hareket ederken: ana yola varınca insan rahat bir nefes alır. tam daha fazla dayanamayacakken insan ay ışığını görür. kalbe doluyor gibi görünen güzellik: bilirim bunu.
aşk eğlence değildir, aynı zamanda bir başkasının acısını da paylaşmaktır.
zamanın ve duyguların değişken med cezirleri içinde insanın hayatının çoğu belleğine gömülür. ve özel bir değeri olmayan ya da yeri doldurulamayacak şeyler bir kış gecesi, kafede aniden su yüzüne çıkabilir.
"rahatsız etmemek için ay ışığı gölgelerini
demirlemek üzere getirdim
burnun ucuna teknemi."
neden bu kadar az seçeneğim var? en aşağılık solucanlar gibi yaşıyoruz. her zaman yenik, yenildikçe yemek yapıyor, yiyor, uyuyoruz. sevdiğimiz herkes ölüyor. yine de yaşamdan vazgeçmek söz konusu olmuyor.
insanlar durumlara ya da dış kuvvetlere yenilmiyorlar, yenilgi içeriden hücum ediyor.
sevilen birinin öldüğü yerde zaman sonsuza dek durur, insan kendi kendine, dua eder gibi, eğer aynı yerde durursam onun duyduğu acıyı hissedebilir miyim, diye sorar.
derler ki eski bir şatoyu ziyaret ederken o yerin tarihi, yıllar önce orada yürüyen insanların varlığı, vücutta hissedilebilir.
ursule mirouet
balzac
din perdesi altında çok fırıldaklar döner.
güzel bir yaşam, en sağlam akılyürütmeden daha güçlüdür.
çıkarının tehlikeye düştüğünü görecek kadar zekidir herkes. diplomatın da, köylünün de kafası çıkara göre işler ve bu alanda en budala görünen, belki en güçlü olandır.
bazı imgelerin büyüleyiciliğiyle başa çıkılmaz.
kimbilir, belki duygularımız da doğanın yaratılarının ömrüyle ilgili yasalarına boyun eğmektedir: uzun ömürlü şeylerin çocukluğu da uzun sürer.
tavlanın gürültüsü, en zor oyunlardan biri olan bu oyunu bilmeyenler için dayanılmazdır.
saltık sevgiler her türlü anlaşmazlıktan nefret ederler, bu anlaşmazlık kendilerine yabancı düşünceler konusunda bile olsa.
her dostluğun, bu dostluk yitip gitmiş olsa da kolay kolay silinmeyen hakları vardır.
kin öyle sürekli ve uyanık bir güç ister ki, onu uzun zaman ayakta tutmak isterse birkaç parçaya bölünmelidir insan. bu yüzden de yalnızca bedenlerin belleği vardır.
borç deneyimin yatırımıdır. iyi bir üniversite eğitimi, hocaları ister eğlenceli ister sıkıcı olsun, size hiçbir şey öğretmez ve altmış bin franga çıkar. kibarlar dünyasındaki eğitimse iki katına patlar; ama insan, yaşamı, işleri, politikayı, insanları, kimi zaman da kadınları öğrenir.
bir müzik yapıtı ne kadar güzel olursa, bilgisizler o kadar az tadına varır.
içimizde öyle bir doğruluk duygusu vardır ki -en uygar insanda olduğu gibi en yabanında da vardır bu duygu- içinde yaşadığımız toplumun yasalarına göre haksız biçimde elde edilmiş bir maldan huzur içinde yararlanmamızı engeller.
ısmarlama iltifatlarda her zaman bir kabalık vardır.
gerçek düşünce, inceliğini de birlikte getirir; saflık, insanı çocukluk kadar etkiler; onda da çocukluğun çekiciliği ve dayanılmaz cilveleri vardır.
tutkulu bir adam bir kadının değerini, onu ele geçirmek için katlandıklarıyla ölçer.
askerlik erkeklerin hareketlerine, yürüyüşlerine, tavırlarına, ağırbaşlılıkla karışık öyle bir kararlılık, öyle bir tanımlaması zor diklik verir ki, en dikkatsiz insan bile, sivil giysileri altında bir askeri kolayca fark edebilir: bu da erkeklerin komuta etmek için yaratıldıklarının en güçlü kanıtıdır.
bir kez suç işleyen insan, bir daha kendini bundan alamaz artık. insan kötülük yapmaya başladı mı bitirmesi gerekir, ilk yarayı açan, öldürücü darbeyi de vurur.
budalalığın da kendi derinliği vardır. budalalar, zayıflıkları sayesinde, akıllıların güçleriyle kazandığından fazlasını elde ederler. yazgısına karşı koymaya çalışan büyük bir adama kimse yardım etmez; ama top atan bir bakkala hemen arka çıkılır. neden bilir misiniz? insan bir budalayı korumakla ondan üstün olduğunu sanır da ondan; oysa üstün yetenekli birine yardım eden kişi, olsa olsa onunla eşit olur ki, bu da can sıkıcı bir durumdur.
apaçık yüreğim
bir yığın küçük sevinçtir mutluluğu oluşturan.her gazete, ilk satırından son satırına değin bir dehşet örgüsüdür. uygar insanın her sabah kahvaltısından eksik etmediği bu iğrenç iştah açıcı. bu dünyada her şey suç saçar: gazete, duvarlar ve insanın yüzü. temiz bir elin bir gazeteyi iğrentiyle sarsılmadan alabilmesini anlayamıyorum.
bir gösteride, bir baloda herkes herkesten hoşlanır.
sevinç, güzelliğin en sıradan süslerinden biridir. melankoli ise onun ünlü yoldaşı.
sıskalık şişmanlıktan daha çıplak, daha sevimsizdir.
yaşamın gerçek bir büyüsü vardır: oyun büyüsü. ama kazanmak da, yitirmek de ilgilendirmiyorsa bizi.
ürkek bir kişilik için tiyatrodaki bilet denetimi cehennemde yargılanmaya benzer.
amacı olmayan hiçbir şey yoktur.
her değişimde rezil ve hoş bir şey birlikte bulunur; sadakatsizliğe ve taşınmaya benzer bir şey.
9.07.2018
j. g. ballard
"bilim kurgunun bir yan dal olmaktan çok xx. yüzyılın esas edebi geleneği olduğuna inanıyorum." diyen ballard'a göre "geleneksel roman, toplumların dinamizmini ve insanın evren içindeki yerini ihmal etmektedir. bilim kurgu ise, kaba ya da naif bir şekilde olsa bile, hayatı ve bilinmeyenleri felsefi ve metafizik bir çerçeve içine yerleştirmeye çalışır. günümüzün en önemli özelliği olan 'sınırsız olabilirlik' ve 'şimdideki gelecek' ile en iyi başedebilen edebiyattır."çağımızda "kitle iletişimi, imajlar, reklamlar ve reklamcılığın bir dalı olan politika gibi sayısız kurgular arasında yaşadığımızı" söyleyen ballard'a göre bilim kurgunun görevi bu kurgular arasında gerçekliği yakalamaktır ve "gelecek bugünü anlamak için geçmişten daha iyi bir anahtardır."
"bütün bu konularda yazarın görevi nedir?" diye sorar ballard. "yazar kişisel ilişkiler ve toplumsal davranışlardaki nüansları incelemekle yetinebilir mi? kendine yeterli ve içine kapalı, kendi egemenliğinde bir dünya yaratabilir mi? bu ahlaki yetkiye sahip mi? günümüzde yazarın herhangi bir ahlaki konumda olduğuna inanmıyorum. sadece okura zihninin içeriklerini sergiler, bir dizi hayali alternatif sunar. bilinmeyen bir bölgede safariye çıkmış ya da laboratuvarda bilinmeyen bir konuyla karşı karşıya gibidir. tüm yapabileceği hipotezler geliştirip olgular karşısında sınamaktır."
masumiyet ve tecrübe şarkıları
7.07.2018
eleştiri
şairler ne iddiada olularsa olsunlar, kendilerinden başka hiçbir şeye ölümsüzlük kazandırmadıkları açıktır. saygı ve hayranlıkla andıklarımız homeros ve vergilius'tur, akhilleus ya da aeneas değil. tarihçiler söz konusu olduğundaysa, durum bunun tam tersidir. düşüncelerimiz yalnızca okuduğumuz eylemlere, kişilere ve olaylara odaklanır; yazarlarınıysa hiç de öyle çok düşünmeyiz.bir öyküdeki bazı ayrıntıların değeri zaman gittikçe büyük ölçüde azalır. öte yandan öyle bazı küçük ayrıntılar da vardır ki hep değerli kalır. bir yazarın bu ikisini birbirinden ayırabilmesi için çok gelişmiş bir yargı gücüne sahip olması gerekir.
nasıl ki kutsal kişilerin sıkça "bu günahkâr çağ" demelerine alışıksak, yazarlar da sıkça "bu eleştirel çağ" sözlerini sarf eder.
içinde yaşadığımız çağın üyelerinin, bir sonraki çağa katkılarından bahsetmelerini izlemek oldukça eğlencelidir.
eleştiri, insanın önemli bir şahsiyet olması karşılığında ödediği bedeldir.
bir yazarın yazdıklarını okurken fikirlerimizin örtüştüğünü görürsem, ne denli harika bir gözlem diyorum. fikirlerimizin ters düştüğü bölümlerdeyse, onun yanıldığı konusunda hiç kuşku duymuyorum.
insan
insanlar, yeryüzünde geleceğin kehanetleri olarak gezinirler ve onların bütün eylemleri birer girişim ve deneme niteliğindedir; çünkü her eylem bir sonraki tarafından aşılabilir.zamanımızın insanları büyük bir şey yaratmayı asla başaramıyorlar.
insanın bir hedefi olmalı; sürekli olarak anneniz ve babanızla oluşturduğunuz karşıtlıkla yaşayamazsınız.
bu çağ paraya, düzene, bilgiye, hesaba kitaba, değerlendirmeye, ölçüp biçmeye, özetle paranın ruhuna ve akrabalarına tapmaktadır; ama aynı zamanda da bunlardan yakınmaktadır.
para, tinselleştirilmiş kaba güçtür; kaba gücün kıvraklaştırılmış, çok yüksek düzeyde geliştirilmiş ve yaratıcı nitelikteki bir özel biçimidir.
bu dünyada ciddiye alınabilmesi ve ciddi sayılması için biraz olsun yozlaşmayı ve insanların aşağılık denebilecek niteliklerine oynanmasına gereksinmeyen herhangi bir temiz amaç var mıdır?
hepimizin iç dünyasında bazı çıbanlar var. içimizde hastalıklı, tüyler ürpertici, yalnızlık kokan kötü yanlar var.
insanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. insan artık bir ağacın altına uzanıp ayağının baş parmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor; fakat bir şeyler yaratıyor. ayrıca becerikli olmak isteyen insanın aç kalmasına ve düşlere dalmasına izin yok; o, biftek yiyip yerinden kımıldamak zorunda. sanki eski, tembel insanlık bir karınca yığınının üstünde uyuyakalmış ve yeni insanlık uyandığında, karıncalar kanına karışmışlar ve sanki insanlık, o zamandan beri insanlık, bu hayvanlara özgü, berbat çalışkanlık duygusunu üzerinden bir türlü atamadan en büyük hareketleri gerçekleştirmek zorunda.
5.07.2018
zeka ve yaratıcılık
karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.her şeyden önce zeka ancak özgürlük varsa ortaya çıkabilir: düşünme, hissetme, gözlemleme, sorgulama özgürlüğü. ancak özgürlükten doğan zeka sayesinde birey zihnin ötesindekini keşfedebilir.
zeka olmadan ne kadar okursak okuyalım, ne kadar ders çalışırsak çalışalım, ne kadar bilgi toplarsak toplayalım, toplum yapısında ne kadar reform, küçük değişiklik yaparsak yapalım, asıl dönüşümü gerçekleştiremez, ebedi mutluluğa kavuşamayız.
toplayıcı bir merkez olmadan kişi kendini olduğu gibi bildiğinde, bu bilgi hayatı göğüsleyebilecek zekayı doğurur ve o zeka yaratıcıdır. hayatınıza şöyle bir bakın. ne kadar sönük, ne kadar ahmakça, ne kadar küçük değil mi? çünkü siz yaratıcı değilsiniz. büyüdüğünüzde çocuk sahibi olabilirsiniz ama bunda yaratıcılık yoktur. bürokrat olabilirsiniz ama bunda canlılık yoktur. ölü rutin, bitmeyen bir sıkıntıdır o. hayatınızı korku kuşatmış ve bundan dolayı otorite ve taklit var. yaratıcı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. yaratıcılıktan kastım resim yapmak, şiir yazmak ya da şarkı söyleyebilmek değildir.
özgürlük ancak zekayla gelir. zeka olmadan sadece bağımsızlığı aramak veya ilişkiden sıyrılmayı beklemek yanılsamaya düşmek olur. öyleyse önemli olan nokta ilişkideki psikolojik bağımlılığı anlamaktır. kalbin ve zihnin gizli yanlarını açığa çıkarmak, yalnızlığımızı, boşluğumuzu kavramak özgürlüğü getirir. ilişkiden sıyrılmak anlamında değil de çatışmaya, sefalete, acıya ve korkuya yol açan psikolojik bağımlılıktan kurtulmak anlamında özgürlüğü.
zeki bir insan hiçbir zaman durağan değildir, asla "ben biliyorum." demez. her zaman sorgular, araştırır, şüphelenir, bakar, keşfeder. "ben biliyorum." dediği anda çoktan ölmüştür. ve ister genç ister yaşlı olalım, çoğumuz gelenek, zorlama, korku, bürokrasi ve dinsel saçmalıklar yüzünden ölü haldeyiz; canlılıktan, coşkudan, özgüvenden yoksunuz. öyleyse öğretmenin de keşfetmesi gerekir. kendi bürokratik eğilimlerini ortaya çıkarıp başkalarının zihinlerini köreltmeye bir son vermelidir ve bu çok zor bir süreçtir. büyük oranda sabır ve anlayış gerektirir.
önemli olan nokta, tüm bu sorulara birinin verdiği cevaplar değil, sizin kendi başınıza meselenin aslını sürekli araştırarak keşfetmenizdir. bu da herhangi bir inanca veya düşünce sistemine saplanıp kalmamayı gerektirir. inisiyatifi yaratan ve zekayı doğuran şey sürekli araştırmaktır. sırf cevapla yetinmek zihni köreltir. o halde sadece kabullenmekle yetinmeyip sürekli araştırmak ve hayatın anlamını kendi başınıza özgürce keşfetmeye başlamak sizin için çok önemlidir.
ancak bireyler olarak bizler güç peşinde koşmadığımız, kişisel hırslarımızı tatmin etmeye çalışmadığımız, karşımıza çıkan devasa sorunları apaçık anladığımız zaman mutluluğa erişebiliriz. bu ise büyük bir zekayı, yani belli bir kalıba göre düşünmeyen, kendi içinde özgür ve dolayısıyla doğru olanı görme, yanlış olanı bir kenara atma yetisine sahip bir zihni gerektirir.
içsel dünyası yetersiz ve boş olan çoğu insana ve çoğu ihtiyara göre gelenek çok önemlidir. sınavları geçebilir, çok iyi bir iş bulabilir, birbirinden şık kıyafetler giyebilir, pahalı takılar takabilir, arkadaşlara ve itibara sahip olabilirsiniz; ama geleneğin esiri olmuşsanız zekanız körelir.
birinin peşinden gitmek kesinlikle zekayı köreltir. hakikat takip edilebilecek bir şey değildir, keşfedilecek bir şeydir.
lodoslar kenti
sevda ender bir çiçektir
"al sazını sevdiceğim, çal hevesinle
çal söyle benim şarkımı sevdalı sesinle."
"kader şunca yaptığın yetmez mi bize
4.07.2018
dilenci
yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. bu zeki çehreli insan, yoklama defteri imzalamaya mahkum bir kalem efendisi düzeniyle her gün tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar da bir tek söz söylemeksizin, sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sessiz belagatiyle gelip geçenlerin merhametini avlar. merhametlerin birer şaşkın güvercin telaşıyla bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmek için nasıl kanat çırptıklarını görmek benim her sabahki eğlencemdir.sabır, tahammül, düzen gibi karakter faziletlerinin en çetinleriyle donanmış ve aynı zamanda ustalıklı bir sükutun boş bir belagate tercihedildiğini bilecek kadar zevk ve idrak sahibi olan bu insanın daha çetin sahalarda, daha kârlı avlar arkasında koşması mümkünken, bir dilenci kılığı altında gelip geçenlere el uzatmaya razı oluşunu büsbütün budalaca bir hareket saymadım.
bu insan haklıydı:
hayatın zevk kaynağı olarak kuvveti ve insanın yaşamak hususundaki kudreti nispetinde fakirin hali yamandır. işte bunun içindir ki new york veya londra gecelerinde kuru bir kemik parçasını açlıktan gözü dönmüş köpeklerin ağzından kapmaya muhtaç kalan korkunç hayat düşkünlerine verilen fakir ismi hindistan'da, ganj nehri kenarında yarı kutsal bir payenin unvanıdır. fakire merhamet saadet ve felaketleri görünmez kuvvetlerin keyfine tabi ve dolayısıyla her an refahtan sefalete düşmek tehlikesine maruz olanların bilinmezden bir tür medet ummasıdır. bu gibilerin dilenci avucuna sıkıştırdıkları her sadaka yarın istemekten korktukları bir sadakanın sermayesi gibidir.
her sabah sessiz bir trajedi çehresiyle karşıma çıkan dilenci, şüphesiz, hesabın henüz tesadüfe galip gelmediği bir âlemde yaşadığını biliyordu ve sınırsız bir saflık ve gaflet denizi içinde merhameti değerli inciler şeklinde kolayca avlamaktan zerre kadar mahcup görünmüyordu.
3.07.2018
aura
hale, ayla anlamına gelen "aura", walter benjamin'de sanat yapıtını ya da genel olarak bir nesneyi eşsiz, tekil kılan varoluştur. "tekniğin olanaklarıyla yeniden üretildiği çağda sanat yapıtı" adlı yazısında aura, "benzersiz bir uzaklık olgusu" olarak tanımlanır. sanat yapıtını özgün, tekil kılan, onunla kurulan ilişkinin benzersiz bir deneyim olmasını sağlayan, sanat yapıtına büyüsünü ve otoritesini veren de bu mesafe, bu uzaklıktır. bunu mümkün kılan ise gelenektir; sanatın ritüelden kaynaklanan yönleridir. sanat yapıtının yeniden üretimi işte bu uzaklığı, sanatın ritüele olan bağımlılığını ortadan kaldırır, onu daha yakına getirir: aura çözülmüş, sanat yapıtını çevreleyen hale kaybolmuştur artık. benjamin yukarıdaki yazısında ise aura'yı biraz farklı bir vurguyla, "bir uzaklığın bir kerelik görünüşü" olarak tanımlıyor: "bir nesnenin aura'sını duymak, ona bakışa karşılık verme yeteneğini tanımak demektir." fotoğrafçılık bu yeteneği ortadan kaldırır. çünkü burada insan aygıtın içine doğru uzun süre bakar; ama karşılıksız bir bakıştır bu: "öyle ya, aygıt insanın suretini çıkarır, onun bakışına cevap vermeden."
din
din, deneyimin mantık dışı gerçeklerine bağımlı olmak ve boyun eğmek demektir.en öldürücü silahlar ve görece en yüksek yaşam standardını sunan ağır endüstri bile dinsel fanatizmin yaydığı ruhsal enfeksiyonu kontrol altında tutmaya yetmez.
bu inanç artık kişinin kendi içsel deneyimine dayanan bir olgu değil, düşünmeksizin gelen bir inançtır. insan onu düşünmeye başladığı anda yok olmaya yüz tutar. inancın içeriği o zaman bilgi ile çarpışmaya girer ve inanan mantık dışılığı çoğu kez bilginin akılcılığı ile boy ölçüşemez. inanç, içsel yaşamın yerini tutmakta yeterli değildir ve içsel deneyimin olmadığı yerde güçlü bir inanç bir lütuf gibi mucizevi bir şekilde gelse de, yine mucizevi bir şekilde çekip gidebilir.
insanlar inancın gerçek dinsel deneyim olduğunu zannederler ve onun aslında ikinci derecede bir fenomen, daha önceden içimize güven ve bağlılık aşılayan bir şeyin olmasıyla ortaya çıkan bir fenomen olduğunu düşünmezler. bu deneyimin, mezhepsel imanların kavramlarıyla yorumlanabilecek kesin bir içeriği vardır. ama bu ne kadar çok olursa bilgi ile anlamsız çatışma olasılıkları da o kadar artar.
kolektif bir inanca kayıtsız şartsız boyun eğmeyi, ebedi hakkı olan özgürlüğünden ve yine ebedi görevi olan bireysel sorumluluğundan vazgeçmeyi bir kez öğrenmiş olan insan, bu tutumunu ısrarla sürdürecektir ve bir başka, görünüşte "daha iyi" bir inanç, onun sözde idealizmine zorla kabul ettirilmeye çalışıldığında, aynı safdillik ve eleştiri yoksunluğu ile aksi yöne çark edip o yolda yürümeye başlayacaktır.
birey geleneksel inançlara sıkıca sarıldığı ve zamanın koşulları bireysel özerkliği daha önemle vurgulamadığı sürece halinden memnun yaşayıp gider. ama dışsal koşullara endekslenmiş ve dini inançlarını kaybetmiş dünyevi zihniyetli insanlar kitleler halinde ortaya çıkmaya başladığı zaman, yani günümüzde olduğu gibi, durum köklü biçimde değişir. o zaman, inançlı kişi savunmaya itilir ve inancının temellerine dayanarak kendisini yeniden eğitmek zorunda kalır.
psikolojinin dinsel deneyimde bilinçdışı süreçlerin önemini ısrarla vurgulaması son derece karşı çıkılan bir tutumdur. politik sağ ile solun birbirlerine karşı çıktıkları kadar şiddetle karşı çıkılır. sağ için belirleyici unsur insana dışardan gelen tarihi bir vahiydir. sol içinse bu tam bir saçmalıktır. insanın parti doktrinine inanmaktan başka hiçbir dini fonksiyonu yoktur ve bu fonksiyonunu yoğun bir bağlılıkla yerine getirmesi istenir. üstüne üstlük, değişik imanlar farklı şeyleri öne sürerler ve her biri mutlak gerçeğe kendisinin sahip olduğunu iddia eder.
oysa günümüzde uzaklıkların haftalar ve aylarca değil, saatler içinde katedildiği bütünleşik bir dünyada yaşıyoruz. egzotik ırklar artık etnoloji müzelerinde camekanların ardında seyredilmiyor. onlar artık komşularımız oldu ve eskiden sadece etnologların yetki alanı olan konular bugün politik, sosyal ve psikolojik problemlerdir.
uçurum
hiç var olmamış bir şeyin olması mı yoksa bir zamanlar var olmuş bir şeyin yeniden var olması mı? varlığa gelmek, yeniden var olmaktan daha mı zor? birini bize kolay gösteren alışkanlıktır ve alışkın olmayışımız da diğerini bize imkansız gösterir.kendimiz hakkında o kadar az şey biliyoruz ki, kimi sağlıklıyken ölmek üzere olduğunu sanıyor, kimi de ölümün eşiğindeyken iyi olduğunu zannediyor. bir hummanın kapıda, bir apsenin çıkmak üzere olduğundan habersiz.
oliver cromwell bütün hristiyanlığı mahvetmek üzereydi. kraliyet ailesi perişan olmuş, cromwell'in yakınları iktidara, hiç bırakmayacakmış gibi kurulmuştu; ama bu arada küçük bir taş parçası gelip idrar torbasına yerleşti. roma bile onun yönetimi karşısında titriyordu. ama o küçük idrar taşı, sebebi oldu. cromwell öldü, ailesi gözden düştü, sonra ortalık duruldu ve krallık yeniden tesis edildi.
büyük insanlar da küçük insanlar da aynı kazalara, aynı sıkıntılara, aynı tutkulara maruz kalırlar. fakat biri tekerin üstünde, diğeri ise merkeze yakın bir yerdedir ve o yüzden de aynı hareketin yarattığı sarsıntıdan daha az etkilenir.
önce önümüze uçurumu görmemizi engelleyecek bir şey koyar, sonra hiç aldırmadan uçuruma doğru koşarız.
bu dünyada kalıcı ve gerçek bir tatmine ulaşılamayacağını, bütün hazlarımızın boş, dertlerimizin sonsuz olduğunu ve bizi her an tehdit eden ölümün birkaç yıl içinde bizi ebediyen yok olma veya bedbaht olma gibi korkunç bir zorunluluğa kaçınılmaz şekilde mahkum edeceğini anlamak için çok yüksek bir ruh olmak gerekmez.
2.07.2018
şeytan
insan insanın şeytanıymış derler. bu bir hakikat. daima insan insanı azdırır. ıslaha pek az meyli olan insan azmaya o kadar müsaittir ki bunun önüne ne kitap ne ceza kanunu geçebilir.evliyalığa ermek isteyenler bile dağ başlarına çekiliyorlar; dergahları, tapınakları şehirlerden uzaklarda bina ediyorlar. ermeye kendilerinde istidat görenler bile kalabalığın fena tesirlerinden korkuyorlar. çünkü riyazetle, nefsini sefahat ve günahlardan temizleyerek hakkı kendinde bulmaya uğraşmakla erilir. riyazet midede, şehvette, dilde olur. mideni güç veren gıdalarla doldurursan damarların kuvvetle şişer, seni günaha sokar. her gördüğün kadına azgın bakışlarla bakarsın. fenalık fenalığı takip eder.
1.07.2018
burukluklar
mutlak'a kendini beğenmişin biri olarak daldım, mağara adamı olarak çıktım.iç alemime dalma ihtiyacıyla tanrı'ya yol verdim, son bir münasebetsizden kurtuldum.
iktidarsızlar, tabiatın onlara karşı ne kadar anaç davrandığını bilseler, salgı bezlerinin uykusuna şükreder ve bunu sokak köşelerinde överlerdi.
her şeyi bozmanın, şeyleri tanınmaz hale getirmenin, kendi hakkında yanılmanın en emin yolu "yetenek"tir. hakiki varoluş yalnızca tabiatın hiçbir ihsanla bunaltmadığı insanlara özgüdür. bu yüzden edebiyat aleminden daha sahte bir alem ya da edebiyatçı kadar gerçeklikten yoksun bir insan hayal etmek güçtür.
temel bir yanılgı olmasından da evvel, hayat, ne ölümün ne de şiirin düzeltmeyi başarabildiği bir zevksizliktir.
yok olma krizlerine, hiçlik içinde soluksuz kalmaya, bir tükürüğün içindeki ruhtan başka bir şey olmamanın dehşetine karşı, umumi felçten kaynaklanan benlik genleşmesi dışında hiçbir çare yoktur.
bir zihni, karanlık fikirleri kavramaktan duyduğu tiksinti kadar hiçbir şey kurutamaz.
miskinlerin, o doğuştan metafizikçilerin önermesi olan boşluk, iyi yürekli insanların ve meslekten filozofların, kariyerlerinin sonunda hayal kırıklıklarının mükafatı olarak keşfettikleri kesinliktir.
boşluktan avuç dolusu yararlanmayı öğrendiğimizde artık yarından çekinmeyiz. sıkıntı harikalar yaratır: kofluğu cevhere döndürür, besleyici boşluğun ta kendisidir.
sadece bir kere bile sebepsiz yere hüzünlendiysen bütün hayatın boyunca bilmeden öyle olmuşsundur.
hazların aksine, acılar doygunluğa ulaştırmaz. biraz olsun bıkkın olan hiçbir cüzzamlı yoktur.
kim ki içgüdülerine karşı çıkmamıştır, kim ki kendine uzun bir cinsel yoksunluk devresi dayatmamıştır ya da imtinanın bozukluklarını hiç yaşamamıştır; o kişi cinayetin diline de vecdin diline de kapalı kalacaktır: marquis de sade'ın saplantılarını da, aziz jean de la croix'nın saplantılarını da hiçbir zaman anlayamayacaktır.
aç sınıfın laneti
en güvenilir kişisel girişim, suç işlemek. tavsiye mektubu istemez. diploma istemez. masrafın yok, amortisman hesapların yok. doğrudan doğruya kâra geçiyorsun.fazla rahata alışmanın en kötü yanı ne, biliyor musun? kökenlerini unutuyor insan. bağlantıyı koparıyor. bir yerlere varıyorum sanıyorsun; ama hep kaybediyorsun. her an biraz daha geride kalıyorsun. üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi oluyorsun. hipnotize edilmiş gibi. vücudun uyuşuyor. derken komaya giriyorsun. onun için, geri dönebilmen için, arada bir sert bi masada yatmanın yararı var. iyice sert bi masa, insanı yaşama döndürür.
peki, ben neden hep geri geri gidiyorum? çünkü ileriyi göremiyorsun da ondan. dünyanın kaç bucak olduğundan haberin yok. bitakım şeyleri öğrenmek gerek; yoksa adamın canına okurlar. insanlar gözünün içine baktıklarında kanmayacaksın. arkalarında ne var, ona bakacaksın. neyin önünde duruyorlar, neyi saklıyorlar, onu göreceksin. herkes kendini gizliyor, herkes. hiç kimse göründüğü gibi değil.
faturaları ödememenin sonu budur. bir şeyi ihmal edersin, sonra bir şeyi daha. bir de bakmışsın ki her şey çığrından çıkmış. yuvarlanıp gidersin ondan sonra. bir çöplükte bulursun kendini.
ucuz konut ihtiyacının karşılanması amacıyla tarımın gittikçe geri plana itildiğini görmek çok acı; ama n'aparsınız? çağın gereklerinden biri bu. gezegenimiz üstündeki insanların sayısı çok arttı. bütün mesele burada. basit matematik hesabı. insanlar çoğaldıkça barınak gereksinmesi artıyor. barınaksa toprak istiyor. basbayağı bir denklem işte. konut sağlamamız gerek insanlara. yeni insanlara. ne mutlu bize ki bunu sağlamanın mümkün olduğu bir ülkede yaşamak şansına sahibiz. bazı ülkelerde, örnekse hindistan'da, böyle bir şey imkansız. insanlar muz yaprakları altında barınıyorlar.



