5.07.2018

zeka ve yaratıcılık

jiddu krishnamurti

karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.

her şeyden önce zeka ancak özgürlük varsa ortaya çıkabilir: düşünme, hissetme, gözlemleme, sorgulama özgürlüğü. ancak özgürlükten doğan zeka sayesinde birey zihnin ötesindekini keşfedebilir.

zeka olmadan ne kadar okursak okuyalım, ne kadar ders çalışırsak çalışalım, ne kadar bilgi toplarsak toplayalım, toplum yapısında ne kadar reform, küçük değişiklik yaparsak yapalım, asıl dönüşümü gerçekleştiremez, ebedi mutluluğa kavuşamayız.

toplayıcı bir merkez olmadan kişi kendini olduğu gibi bildiğinde, bu bilgi hayatı göğüsleyebilecek zekayı doğurur ve o zeka yaratıcıdır. hayatınıza şöyle bir bakın. ne kadar sönük, ne kadar ahmakça, ne kadar küçük değil mi? çünkü siz yaratıcı değilsiniz. büyüdüğünüzde çocuk sahibi olabilirsiniz ama bunda yaratıcılık yoktur. bürokrat olabilirsiniz ama bunda canlılık yoktur. ölü rutin, bitmeyen bir sıkıntıdır o. hayatınızı korku kuşatmış ve bundan dolayı otorite ve taklit var. yaratıcı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. yaratıcılıktan kastım resim yapmak, şiir yazmak ya da şarkı söyleyebilmek değildir.

özgürlük ancak zekayla gelir. zeka olmadan sadece bağımsızlığı aramak veya ilişkiden sıyrılmayı beklemek yanılsamaya düşmek olur. öyleyse önemli olan nokta ilişkideki psikolojik bağımlılığı anlamaktır. kalbin ve zihnin gizli yanlarını açığa çıkarmak, yalnızlığımızı, boşluğumuzu kavramak özgürlüğü getirir. ilişkiden sıyrılmak anlamında değil de çatışmaya, sefalete, acıya ve korkuya yol açan psikolojik bağımlılıktan kurtulmak anlamında özgürlüğü.

zeki bir insan hiçbir zaman durağan değildir, asla "ben biliyorum." demez. her zaman sorgular, araştırır, şüphelenir, bakar, keşfeder. "ben biliyorum." dediği anda çoktan ölmüştür. ve ister genç ister yaşlı olalım, çoğumuz gelenek, zorlama, korku, bürokrasi ve dinsel saçmalıklar yüzünden ölü haldeyiz; canlılıktan, coşkudan, özgüvenden yoksunuz. öyleyse öğretmenin de keşfetmesi gerekir. kendi bürokratik eğilimlerini ortaya çıkarıp başkalarının zihinlerini köreltmeye bir son vermelidir ve bu çok zor bir süreçtir. büyük oranda sabır ve anlayış gerektirir.

önemli olan nokta, tüm bu sorulara birinin verdiği cevaplar değil, sizin kendi başınıza meselenin aslını sürekli araştırarak keşfetmenizdir. bu da herhangi bir inanca veya düşünce sistemine saplanıp kalmamayı gerektirir. inisiyatifi yaratan ve zekayı doğuran şey sürekli araştırmaktır. sırf cevapla yetinmek zihni köreltir. o halde sadece kabullenmekle yetinmeyip sürekli araştırmak ve hayatın anlamını kendi başınıza özgürce keşfetmeye başlamak sizin için çok önemlidir.

ancak bireyler olarak bizler güç peşinde koşmadığımız, kişisel hırslarımızı tatmin etmeye çalışmadığımız, karşımıza çıkan devasa sorunları apaçık anladığımız zaman mutluluğa erişebiliriz. bu ise büyük bir zekayı, yani belli bir kalıba göre düşünmeyen, kendi içinde özgür ve dolayısıyla doğru olanı görme, yanlış olanı bir kenara atma yetisine sahip bir zihni gerektirir.

içsel dünyası yetersiz ve boş olan çoğu insana ve çoğu ihtiyara göre gelenek çok önemlidir. sınavları geçebilir, çok iyi bir iş bulabilir, birbirinden şık kıyafetler giyebilir, pahalı takılar takabilir, arkadaşlara ve itibara sahip olabilirsiniz; ama geleneğin esiri olmuşsanız zekanız körelir.

birinin peşinden gitmek kesinlikle zekayı köreltir. hakikat takip edilebilecek bir şey değildir, keşfedilecek bir şeydir.

lodoslar kenti

füruzan


nerdesin
çık gel
duruşuma sevinç ol
bu kent çok büyüktür
çaresizim
aratma beni

haşarı
dinmez
soluk soluğa bir yaz
içimizde uzuyordu keçi yolları gibi

kimseler bilmiyor
o bana sunduğun
barışçıl cömertliğin güzelliğini

sevda ender bir çiçektir
bir sevdaya yeter bir ömür ancak

hayat
sabrın caymaz büyük simyacısıdır

doğu hep yaşadığından, hata yapar
bu yüzden utanç onun ebedi nişanlısıdır

seni kendilerinden sanıyorlar
giderek de öyle

bir dönüş
her şeyi naftalini sevecenliklerinden
titiz ayrıntılardan
çıkarmak değil midir

dayanaksız yaşamasını bilenler
cesurdurlar
kişiyi korkutacak denli

bacak araları kanırtılırken çocuklar
ağlarlar düşlerinde bile
caymaz gülen alınlarıdır
çünkü
salt bellekte korurlar kendilerini

"al sazını sevdiceğim, çal hevesinle
çal söyle benim şarkımı sevdalı sesinle."

"kader şunca yaptığın yetmez mi bize
zaloğlu rüstem olsa gelirdi dize."

serviler bilgeleridir mezarlıkların
milyonlarca keder devşirmişlerdir

ah söyle biri gelsin
alsın yüzümün anlamını gitsin seninle

bir sevdaya yakılan ağıt
bir ölüye tutulana eştir
özlenen sevgidir sevgili değil

aldırmazlığı yoldaş edinmek
ehlileştirmek midir uygarlığımızı
yoksa yeni çağın adı bu mu olacak

çünkü coşku hayatın nikahsız yetimidir

çıkıp gelinmiş bir kentin yabancılığı
bir balkonun denize açılışı gibi

-hayat kavgadır beyler-

omuzlarına ürpertilerle
bir ikindide hayretle bıraktığım başımı
sağaltan ellerini unutur muyum hiç

günlük algılamanın dar bilincinde
sevda barınabilir mi hiç

hayatın
ölümü doğrulamak için olduğuna
kim inandırabilir beni

"şimdilerde sevdasını yitirmiş gibi duyuyor
insanoğlu kendini."

"hayat sürekli yatağını değiştirir
yeni yollar arar ve bulur."

"insanoğlunun serüveni
özgül gelişmesinin kozasını örer sabırla."

sakatlanmış
yarım kalmışlığın
yazıklığını istemedim hiç
ezberletilen
alıştırılan şeylere kuşku duydum hep

ne ilkelliktir
ne doymazlıktır
beyaz adam
beyaz adam sen
tiksindirici inanılmaz acımasızlığınla
insanlığın topraklarını
ta precolomp'tan beri
bir mirasyedi şımarıklığıyla harcıyorsun

gürültülerle dönüp duran bu dünyaya
şiirin tam zamanıdır

zamanı dirilten böylesi katıksız şeylerdir

seninle birleşmelerimde
tüm evreni içime akıtıyorum
erkeği tanımanın günah olmadığını öğrendim

müthiş bir çağdan ötekine geçiyoruz
üstelik bu yılların insanıyız
biz ne mutlu

4.07.2018

dilenci

ahmet haşim

yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. bu zeki çehreli insan, yoklama defteri imzalamaya mahkum bir kalem efendisi düzeniyle her gün tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar da bir tek söz söylemeksizin, sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sessiz belagatiyle gelip geçenlerin merhametini avlar. merhametlerin birer şaşkın güvercin telaşıyla bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmek için nasıl kanat çırptıklarını görmek benim her sabahki eğlencemdir.

sabır, tahammül, düzen gibi karakter faziletlerinin en çetinleriyle donanmış ve aynı zamanda ustalıklı bir sükutun boş bir belagate tercihedildiğini bilecek kadar zevk ve idrak sahibi olan bu insanın daha çetin sahalarda, daha kârlı avlar arkasında koşması mümkünken, bir dilenci kılığı altında gelip geçenlere el uzatmaya razı oluşunu büsbütün budalaca bir hareket saymadım.

bu insan haklıydı:

hayatın zevk kaynağı olarak kuvveti ve insanın yaşamak hususundaki kudreti nispetinde fakirin hali yamandır. işte bunun içindir ki new york veya londra gecelerinde kuru bir kemik parçasını açlıktan gözü dönmüş köpeklerin ağzından kapmaya muhtaç kalan korkunç hayat düşkünlerine verilen fakir ismi hindistan'da, ganj nehri kenarında yarı kutsal bir payenin unvanıdır. fakire merhamet saadet ve felaketleri görünmez kuvvetlerin keyfine tabi ve dolayısıyla her an refahtan sefalete düşmek tehlikesine maruz olanların bilinmezden bir tür medet ummasıdır. bu gibilerin dilenci avucuna sıkıştırdıkları her sadaka yarın istemekten korktukları bir sadakanın sermayesi gibidir.

her sabah sessiz bir trajedi çehresiyle karşıma çıkan dilenci, şüphesiz, hesabın henüz tesadüfe galip gelmediği bir âlemde yaşadığını biliyordu ve sınırsız bir saflık ve gaflet denizi içinde merhameti değerli inciler şeklinde kolayca avlamaktan zerre kadar mahcup görünmüyordu.

3.07.2018

aura

nurdan gürbilek

hale, ayla anlamına gelen "aura", walter benjamin'de sanat yapıtını ya da genel olarak bir nesneyi eşsiz, tekil kılan varoluştur. "tekniğin olanaklarıyla yeniden üretildiği çağda sanat yapıtı" adlı yazısında aura, "benzersiz bir uzaklık olgusu" olarak tanımlanır. sanat yapıtını özgün, tekil kılan, onunla kurulan ilişkinin benzersiz bir deneyim olmasını sağlayan, sanat yapıtına büyüsünü ve otoritesini veren de bu mesafe, bu uzaklıktır. bunu mümkün kılan ise gelenektir; sanatın ritüelden kaynaklanan yönleridir. sanat yapıtının yeniden üretimi işte bu uzaklığı, sanatın ritüele olan bağımlılığını ortadan kaldırır, onu daha yakına getirir: aura çözülmüş, sanat yapıtını çevreleyen hale kaybolmuştur artık. benjamin yukarıdaki yazısında ise aura'yı biraz farklı bir vurguyla, "bir uzaklığın bir kerelik görünüşü" olarak tanımlıyor: "bir nesnenin aura'sını duymak, ona bakışa karşılık verme yeteneğini tanımak demektir." fotoğrafçılık bu yeteneği ortadan kaldırır. çünkü burada insan aygıtın içine doğru uzun süre bakar; ama karşılıksız bir bakıştır bu: "öyle ya, aygıt insanın suretini çıkarır, onun bakışına cevap vermeden."

din

carl gustav jung

din, deneyimin mantık dışı gerçeklerine bağımlı olmak ve boyun eğmek demektir.

en öldürücü silahlar ve görece en yüksek yaşam standardını sunan ağır endüstri bile dinsel fanatizmin yaydığı ruhsal enfeksiyonu kontrol altında tutmaya yetmez.

bu inanç artık kişinin kendi içsel deneyimine dayanan bir olgu değil, düşünmeksizin gelen bir inançtır. insan onu düşünmeye başladığı anda yok olmaya yüz tutar. inancın içeriği o zaman bilgi ile çarpışmaya girer ve inanan mantık dışılığı çoğu kez bilginin akılcılığı ile boy ölçüşemez. inanç, içsel yaşamın yerini tutmakta yeterli değildir ve içsel deneyimin olmadığı yerde güçlü bir inanç bir lütuf gibi mucizevi bir şekilde gelse de, yine mucizevi bir şekilde çekip gidebilir.

insanlar inancın gerçek dinsel deneyim olduğunu zannederler ve onun aslında ikinci derecede bir fenomen, daha önceden içimize güven ve bağlılık aşılayan bir şeyin olmasıyla ortaya çıkan bir fenomen olduğunu düşünmezler. bu deneyimin, mezhepsel imanların kavramlarıyla yorumlanabilecek kesin bir içeriği vardır. ama bu ne kadar çok olursa bilgi ile anlamsız çatışma olasılıkları da o kadar artar.

kolektif bir inanca kayıtsız şartsız boyun eğmeyi, ebedi hakkı olan özgürlüğünden ve yine ebedi görevi olan bireysel sorumluluğundan vazgeçmeyi bir kez öğrenmiş olan insan, bu tutumunu ısrarla sürdürecektir ve bir başka, görünüşte "daha iyi" bir inanç, onun sözde idealizmine zorla kabul ettirilmeye çalışıldığında, aynı safdillik ve eleştiri yoksunluğu ile aksi yöne çark edip o yolda yürümeye başlayacaktır.

birey geleneksel inançlara sıkıca sarıldığı ve zamanın koşulları bireysel özerkliği daha önemle vurgulamadığı sürece halinden memnun yaşayıp gider. ama dışsal koşullara endekslenmiş ve dini inançlarını kaybetmiş dünyevi zihniyetli insanlar kitleler halinde ortaya çıkmaya başladığı zaman, yani günümüzde olduğu gibi, durum köklü biçimde değişir. o zaman, inançlı kişi savunmaya itilir ve inancının temellerine dayanarak kendisini yeniden eğitmek zorunda kalır.

psikolojinin dinsel deneyimde bilinçdışı süreçlerin önemini ısrarla vurgulaması son derece karşı çıkılan bir tutumdur. politik sağ ile solun birbirlerine karşı çıktıkları kadar şiddetle karşı çıkılır. sağ için belirleyici unsur insana dışardan gelen tarihi bir vahiydir. sol içinse bu tam bir saçmalıktır. insanın parti doktrinine inanmaktan başka hiçbir dini fonksiyonu yoktur ve bu fonksiyonunu yoğun bir bağlılıkla yerine getirmesi istenir. üstüne üstlük, değişik imanlar farklı şeyleri öne sürerler ve her biri mutlak gerçeğe kendisinin sahip olduğunu iddia eder.

oysa günümüzde uzaklıkların haftalar ve aylarca değil, saatler içinde katedildiği bütünleşik bir dünyada yaşıyoruz. egzotik ırklar artık etnoloji müzelerinde camekanların ardında seyredilmiyor. onlar artık komşularımız oldu ve eskiden sadece etnologların yetki alanı olan konular bugün politik, sosyal ve psikolojik problemlerdir.

uçurum

pascal

hiç var olmamış bir şeyin olması mı yoksa bir zamanlar var olmuş bir şeyin yeniden var olması mı? varlığa gelmek, yeniden var olmaktan daha mı zor? birini bize kolay gösteren alışkanlıktır ve alışkın olmayışımız da diğerini bize imkansız gösterir.

kendimiz hakkında o kadar az şey biliyoruz ki, kimi sağlıklıyken ölmek üzere olduğunu sanıyor, kimi de ölümün eşiğindeyken iyi olduğunu zannediyor. bir hummanın kapıda, bir apsenin çıkmak üzere olduğundan habersiz.

oliver cromwell bütün hristiyanlığı mahvetmek üzereydi. kraliyet ailesi perişan olmuş, cromwell'in yakınları iktidara, hiç bırakmayacakmış gibi kurulmuştu; ama bu arada küçük bir taş parçası gelip idrar torbasına yerleşti. roma bile onun yönetimi karşısında titriyordu. ama o küçük idrar taşı, sebebi oldu. cromwell öldü, ailesi gözden düştü, sonra ortalık duruldu ve krallık yeniden tesis edildi.

büyük insanlar da küçük insanlar da aynı kazalara, aynı sıkıntılara, aynı tutkulara maruz kalırlar. fakat biri tekerin üstünde, diğeri ise merkeze yakın bir yerdedir ve o yüzden de aynı hareketin yarattığı sarsıntıdan daha az etkilenir.

önce önümüze uçurumu görmemizi engelleyecek bir şey koyar, sonra hiç aldırmadan uçuruma doğru koşarız.

bu dünyada kalıcı ve gerçek bir tatmine ulaşılamayacağını, bütün hazlarımızın boş, dertlerimizin sonsuz olduğunu ve bizi her an tehdit eden ölümün birkaç yıl içinde bizi ebediyen yok olma veya bedbaht olma gibi korkunç bir zorunluluğa kaçınılmaz şekilde mahkum edeceğini anlamak için çok yüksek bir ruh olmak gerekmez.

2.07.2018

şeytan

hüseyin rahmi gürpınar

insan insanın şeytanıymış derler. bu bir hakikat. daima insan insanı azdırır. ıslaha pek az meyli olan insan azmaya o kadar müsaittir ki bunun önüne ne kitap ne ceza kanunu geçebilir.

evliyalığa ermek isteyenler bile dağ başlarına çekiliyorlar; dergahları, tapınakları şehirlerden uzaklarda bina ediyorlar. ermeye kendilerinde istidat görenler bile kalabalığın fena tesirlerinden korkuyorlar. çünkü riyazetle, nefsini sefahat ve günahlardan temizleyerek hakkı kendinde bulmaya uğraşmakla erilir. riyazet midede, şehvette, dilde olur. mideni güç veren gıdalarla doldurursan damarların kuvvetle şişer, seni günaha sokar. her gördüğün kadına azgın bakışlarla bakarsın. fenalık fenalığı takip eder.

1.07.2018

burukluklar

emil cioran

mutlak'a kendini beğenmişin biri olarak daldım, mağara adamı olarak çıktım.

iç alemime dalma ihtiyacıyla tanrı'ya yol verdim, son bir münasebetsizden kurtuldum.

iktidarsızlar, tabiatın onlara karşı ne kadar anaç davrandığını bilseler, salgı bezlerinin uykusuna şükreder ve bunu sokak köşelerinde överlerdi.

her şeyi bozmanın, şeyleri tanınmaz hale getirmenin, kendi hakkında yanılmanın en emin yolu "yetenek"tir. hakiki varoluş yalnızca tabiatın hiçbir ihsanla bunaltmadığı insanlara özgüdür. bu yüzden edebiyat aleminden daha sahte bir alem ya da edebiyatçı kadar gerçeklikten yoksun bir insan hayal etmek güçtür.

temel bir yanılgı olmasından da evvel, hayat, ne ölümün ne de şiirin düzeltmeyi başarabildiği bir zevksizliktir.

yok olma krizlerine, hiçlik içinde soluksuz kalmaya, bir tükürüğün içindeki ruhtan başka bir şey olmamanın dehşetine karşı, umumi felçten kaynaklanan benlik genleşmesi dışında hiçbir çare yoktur.

bir zihni, karanlık fikirleri kavramaktan duyduğu tiksinti kadar hiçbir şey kurutamaz.

miskinlerin, o doğuştan metafizikçilerin önermesi olan boşluk, iyi yürekli insanların ve meslekten filozofların, kariyerlerinin sonunda hayal kırıklıklarının mükafatı olarak keşfettikleri kesinliktir.

boşluktan avuç dolusu yararlanmayı öğrendiğimizde artık yarından çekinmeyiz. sıkıntı harikalar yaratır: kofluğu cevhere döndürür, besleyici boşluğun ta kendisidir.

sadece bir kere bile sebepsiz yere hüzünlendiysen bütün hayatın boyunca bilmeden öyle olmuşsundur.

hazların aksine, acılar doygunluğa ulaştırmaz. biraz olsun bıkkın olan hiçbir cüzzamlı yoktur.

kim ki içgüdülerine karşı çıkmamıştır, kim ki kendine uzun bir cinsel yoksunluk devresi dayatmamıştır ya da imtinanın bozukluklarını hiç yaşamamıştır; o kişi cinayetin diline de vecdin diline de kapalı kalacaktır: marquis de sade'ın saplantılarını da, aziz jean de la croix'nın saplantılarını da hiçbir zaman anlayamayacaktır.

aç sınıfın laneti

sam shepard

en güvenilir kişisel girişim, suç işlemek. tavsiye mektubu istemez. diploma istemez. masrafın yok, amortisman hesapların yok. doğrudan doğruya kâra geçiyorsun.

fazla rahata alışmanın en kötü yanı ne, biliyor musun? kökenlerini unutuyor insan. bağlantıyı koparıyor. bir yerlere varıyorum sanıyorsun; ama hep kaybediyorsun. her an biraz daha geride kalıyorsun. üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi oluyorsun. hipnotize edilmiş gibi. vücudun uyuşuyor. derken komaya giriyorsun. onun için, geri dönebilmen için, arada bir sert bi masada yatmanın yararı var. iyice sert bi masa, insanı yaşama döndürür.

peki, ben neden hep geri geri gidiyorum? çünkü ileriyi göremiyorsun da ondan. dünyanın kaç bucak olduğundan haberin yok. bitakım şeyleri öğrenmek gerek; yoksa adamın canına okurlar. insanlar gözünün içine baktıklarında kanmayacaksın. arkalarında ne var, ona bakacaksın. neyin önünde duruyorlar, neyi saklıyorlar, onu göreceksin. herkes kendini gizliyor, herkes. hiç kimse göründüğü gibi değil.

faturaları ödememenin sonu budur. bir şeyi ihmal edersin, sonra bir şeyi daha. bir de bakmışsın ki her şey çığrından çıkmış. yuvarlanıp gidersin ondan sonra. bir çöplükte bulursun kendini.

ucuz konut ihtiyacının karşılanması amacıyla tarımın gittikçe geri plana itildiğini görmek çok acı; ama n'aparsınız? çağın gereklerinden biri bu. gezegenimiz üstündeki insanların sayısı çok arttı. bütün mesele burada. basit matematik hesabı. insanlar çoğaldıkça barınak gereksinmesi artıyor. barınaksa toprak istiyor. basbayağı bir denklem işte. konut sağlamamız gerek insanlara. yeni insanlara. ne mutlu bize ki bunu sağlamanın mümkün olduğu bir ülkede yaşamak şansına sahibiz. bazı ülkelerde, örnekse hindistan'da, böyle bir şey imkansız. insanlar muz yaprakları altında barınıyorlar.

29.06.2018

uzun lafın kısası

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

marquis de sade: dinden sakınmalısın. hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.

jiddu krishnamurti: özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir." (via friedrich engels)

marcel proust: başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

homeros: şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur.

carl sagan: zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir.

erich fromm: insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

carl gustav jung: kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

martin luther king: insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.

26.06.2018

günübirlikler

cemal süreyya

orhan veli
şiirimize yüzyıllarca egemen olan romantizmi yıkan, somut ve belirgin bir hümanizmi sanatımıza getiren adamdır. ilk kentli halk ozanıdır o, ilk laik türk şairi, şiirimizde ironi sanatının ilk büyük temsilcisi; yapıtında "organik ilişki"yi, "estetik bütünlüğü" kuran ilk şair.

kötü edebiyat iyi edebiyatı kovabilir, ama bir süre için.

yahya kemal'in divan şiirinde bulduğu en büyük eksiklik bileşimdir. ona göre "eski şiirimizin en muteber divanlarını ele almaya gelmez. fuzuli ve nedim gibi şairler bile gözden düşer." en iyisi, bu büyük sanatçıların divanlarını değil, "berceste" dizelerini ya da beyitlerini bir güldestede okumaktır. divan şiiri yığma bir şiirdir. öyle ki çoğunca, bütün, parçanın güzelliğini bozmaktadır. "çünkü kestirme ve samimi bir hükümle denebilir ki eski şiirimizde manzume yoktur, terkip yoktur, hasılı eser yoktur, yalnız mısralar ve beyitler vardır."

thomas mann: faşizm bir ideoloji değil bir kötülüktür.

nietzsche'ye göre yalnız büyüklerin (soyluların, kahramanların) bir anlamı vardır, öbür insanların tümü kitleyi meydana getirirler. kitle nedir? "insanlığın kumudur bunlar: hepsi de eşit, hepsi de ufak, hepsi de yuvarlak.. kitle yalnız büyük adamların kopyası olduğu zaman benim dikkatimi çekebilir. ötesi şeytanın ve istatistiğin işidir, o kadar."

bernard shaw, zenciler konusunda, amerikalılara aşağıdaki sözleri söylüyordu: "hem adamları ayakkabı boyacısı olmaya zorluyorsunuz hem de sadece bu işe elverişli oldukları sonucuna varıyorsunuz."

roman yazanlara bir türlü akıl erdiremiyor ahmed arif: "roman yazmak hammallıktır." diyor.

lenin: sosyalizm, insanlığın baştan beri kazanmış olduğu bilgilerin bütününden doğmuştur. bu bakımdan proletarya kültürü, kapitalist toplumun, feodal toplumun, bürokratik toplumun da egemenliği altında sağlanmış bilgiler bütününü üstlenmeli ve onun mantıki bir gelişimi olmalıdır. sosyalist olmak için insanlığın yarattığı bütün düşünce zenginliklerini içine sindirmiş, belleğine işlemiş olmak gerekir.

"küçük bir yaşam ile büyük bir şiir kurulamaz." böyle diyor ömer faruk toprak.

şair, gerçeği, olduğu gibi, hatta olduğundan daha gerçek, daha tam, daha güzel, daha çirkin, daha coşturucu, daha yalın, daha karışık, daha aydınlık gösteren adamdır.

sanırım, 1957'lerdeydik. varlık dergisinde "kamyon" başlıklı bir şiir okumuştum. şairi oktay baloğlu. çarpmıştı beni.

hiçbir şey mektup kadar özgür olamaz.

sanırım 1956'lardaydı; bir gün yeditepe'ye uğramıştım. eflâtun cem güney yeni çıkan masal kitabını yazar arkadaşlarına imzalıyordu. bir ara gözü bana ilişti. adımı sordu. sonra da, "evladım sen ne yazarsın?" dedi. şiir yazdığımı söyledim. bir kitap da benim için imzaladı. sunu yazısı şöyleydi: "çok ince ve hassas şiirlerini öteden beri hayranlıkla okuduğum doğuştan şair cemal süreya'ya en halisane duygularım ve başarı dileklerimle."

"zindancıbaşı hey: yaşamak
kurşuna dizilmez ki
kurşuna dizilmez ki göğün mavisi
yağmur, şimşek ve tohum
ben çiçek açar
sesim sesim kurşuna dizilmez ki!"
(kemal burkay)

françois mitterrand: ben, müstehcen yapıtlardaki görüntülerin gerçekliğine değil de, onların dayandığı efsanelerin yalanına tutuluyorum.

kübik bir hayattır banka hayatı.

"deha, olgun yaşta gerçekleştirilen bir gençlik düşüncesidir." kim söylemiş bu cümleyi, anımsamıyorum.

"şiir yazmış bir kimse cinayet işleyemez." orhan veli mi söylemişti bunu?

georges rouault'nun şu sözlerini anımsatmak yerinde olacak: "geçmişteki ustaları ancak onlardan başka türlü olmakla, onlarınkine benzemeyen bir yapıt yaratmakla sevebiliriz."

her sağlam düşünce zinciri bir şeyleri bozar.

cemil çakır da enstitülerin kırk yıl öncesinin koşullarına göre kurulduğunu yazıyor: "bugün daha değişik bir yapıda devrimci demokratik kuruluşlara gerek var."

paul morelle: şiir, uyuşturucu maddeyle yer değiştirirse uyuşturucu madde onu öldürüyor. coleridge'in dehası afyonda sönmüştü.

düşünce, gerçeğin pragmatik bir işlevidir.

ölüm tarihini iyi seçeceksin. olanağın varsa genç öleceksin (en yetenekli sensin). kuşağının ilk öleni olacaksın (asıl önemli olan sensin). yetmiş yaşını, seksen yaşını bulduktan sonra ölürsen kimse yüzüne bakmıyor. yakup kadri'nin ölümü sessizlikle geçiştirildi. muzaffer tayyip ve rüştü onur bugün de çok şeylerini erken ölümlerine borçludurlar.

gustave flaubert: dünyada çıkan bütün dergiler kendi erdemlerine inanırlar; oysa içlerinde bir tanesi bile erdemli değildir.

çağımız edebiyatı bir dergi edebiyatıdır: dergiler izlenmeden bir ülkenin edebiyatı üstüne, hele türk edebiyatı üstüne tam kavrayıcı bir düşünceye ulaşılamaz. bunu da edebiyat öğretmenlerine söylüyorum.

"insanlar kadınlardan doğdukça kusurlu olmaktan kurtulamayacaklardır."

1965 goncourt ödülü verildikten hemen sonra, bu ödülün seçici kurul üyelerinden biri şöyle demişti: "ünlenmiş bir yazara, rastlanabilecek kitapların en cılızı için ödül verdik." aynı ödülün 1969'da verilmesinden sonra çok daha ilginç ve anlamlı bir olay oldu. aragon daha yeni girmiş olduğu akademinin kapısını çarpıp çıktı, bir daha da dönmedi oraya. şöyle demişti aragon, o gün: "böylesi bir yamyamlığa katılamam ben."

ne diyordu dostoyevski: "tanrı öldüyse, her şeye izin var demektir artık."

kargaşaya, gürültüye karışmadan büyük çalışmalar yapan kişiler vardır. siz farkında olmadan o çalışmalar büyür, çevrenizi sarar. bir gün apansız görürsünüz onu. çünkü ürünler görülmeyecek gibi olmaktan çıkmıştır.

25.06.2018

kolektif narsisizm

erich fromm

insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

bir toplum, üyelerinin çoğunu ya da büyük bir kesimini yeterince besleyemiyorsa, toplumsal huzursuzluğu önleyebilmek için hastalıklı bir narsisizmle doyum sağlamak zorundadır onlara. ekonomik ve kültürel açıdan yoksul olan insanlar için o topluluğun bir üyesi olmanın verdiği narsist kıvanç tek -ve çoğu zaman çok etkili- bir doyum kaynağıdır. yaşamları kendilerine "ilginç" bir şey getirmediği, ilgilerini geliştirecek olanakları sağlayamadığı için bu insanlar aşırı bir narsisizm geliştirirler.

ekonomik ve kültürel açıdan gelişmemiş -köhnemiş, can çekişen bir toplumun kalıntıları olduğu için- hiçbir gerçekçi gelişme umudu kalmamış olan geri kalmış bir sınıfın tek doyum yolu vardır: kendini dünyada en büyük hayranlığı toplayan topluluk sayarak, aşağı ırk diye damgalanan bir ırksal gruba üstünlük taslayarak kendi imgesini şişirmek. bu geri kalmış toplulukların üyeleri şu duygular içindedir: "yoksul ve kültürsüz olsam da önemli bir kişiyim ben; çünkü bugüne dek dünyanın gördüğü en üst topluluğun üyesiyim."

aşırı narsist bir topluluk kendisini özdeşleştirebileceği bir önder bulmak ister. topluluk, kendi narsisizmini yansıttığı bu öndere hayranlık duyar. aslında birlikte yaşama ve özdeşleşmeden başka bir şey olmayan bu öndere boyun eğme durumu içinde bireyin narsisizmi öndere aktarılır. önder ne denli büyükse onun izleyicileri de o denli büyük olacaktır.

bireysel yapıları yüzünden, özellikle kendilerine hayran olan kişiler önderin peşine takılmaya en yatkın olan kişilerdir. kendisinin büyüklüğüne inanmış ve bu konuda hiçbir kuşkusu olmayan önderin narsisizmi, kendisine boyun eğenlerin narsisizmine son derece çekici gelir. yarı deli önderler çoğu zaman en başarılı olanlardır; ama nesnel yargıdan yoksun olmaları, yenilgi karşısında gösterdikleri öfkeli tepkiler, her şeyi yapabilen bir insan imgesini koruma gereksinmeleri yüzünden bunlar yanlışlara düşerek kendi yıkımlarını hazırlarlar. ne var ki narsist kitlenin isteklerini doyuracak, yetenekli ama yarı psikozlu kişiler her zaman bulunabilir.

topluluk narsisizmini görebilmek bireysel narsisizmi görebilmekten daha zordur. birisinin çıkıp da başkalarına şunları söylediğini düşünelim: "ben ve benim ailem dünyanın en üstün insanlarıyız; bizden temiz, bizden zeki, bizden iyi, bizden dürüst insan yoktur; öteki insanların hepsi pis, aptal, ahlaksız ve sorumsuzdur." pek çok kimse bu insanın kaba, dengesiz, giderek deli olduğunu düşünecektir.

oysa bağnaz bir konuşmacı, kitlenin karşısına çıkıp da "ben" ve "benim ailem" yerine ulus -ya da ırk, din, siyasal parti vb.- koyarak bir konuşma yaparsa ülkesini, tanrı'yı vb. seven bir insan olarak övülecek, değerli bulunacaktır. öte yandan başka uluslardan ve başka dinlerden olanlar, hor görüldükleri için böyle bir konuşmaya kızacaklardır. yüceltilen topluluğun içinde her bireyin kişisel narsisizmi doğrulanacak, milyonlarca kişinin paylaştığı bu yargılar akla uygunmuş gibi görünecektir.

topluluk narsisizmi hastalığıyla ilgili en belirgin, en çok rastlanan belirti, bireysel narsisizmde de görüldüğü gibi nesnelliğin ve akla uygun yargıların bulunmamasıdır. küçük küçük gerçekler bir araya toplanır; oysa bu yolla oluşturulan bütün, yalanlar ve uydurmalarla doludur.

siyasal eylemler narsist bir biçimde kendini yüceltmeden kaynaklandığında nesnelliğin bulunmaması yüzünden büyük yıkımlar doğar. yüzyılımızın ilk yarısında ulusal narsisizmin sonuçlarının en belirgin iki örneğine tanık olduk:

birinci dünya savaşı'ndan yıllar önce fransızlarca benimsenen resmi stratejik öğretide fransız ordusunun ağır toplara ya da çok sayıda makineli tüfeğe gereksinme duymadığı savunuluyordu; fransız askeri fransızlara özgü gözüpeklik ve saldırganlık ruhuyla öylesine doluydu ki düşmanı yenebilmesi için yalnızca süngüsü yeterdi. sonuç binlerce fransız askerinin alman makineli tüfekleriyle biçilmesi oldu; fransızları yenilgiden kurtaran tek şey almanların stratejik planlarındaki bazı yanlışlarla daha sonra yapılan amerikan yardımı olmuştur.

ikinci dünya savaşı'nda da buna benzer bir yanlışı almanlar yapmıştır. aşırı kişisel narsisizmi yüzünden hitler milyonlarca alman'ın topluluk narsisizmini kışkırtmış, almanya'nın gücünü olduğundan çok büyütmüş, yalnızca birleşik amerika'nın gücünü değil -öteki narsist general napoleon gibi- rusya'daki kışın etkisini de küçümsemişti. zeki olmasına karşın hitler gerçekliği nesnel bir gözle göremiyordu; çünkü onun kazanma ve yönetme tutkusu silahların, iklimin gerçekliklerine ağır basıyordu.

topluluk narsisizmi de tıpkı bireysel narsisizm gibi doygunluğa gereksinme duyar. bir düzeyde bu doygunluk insanın kendi topluluğunun üstün, öteki bütün topluluklarınsa aşağı olduğuna ortaklaşa inanmakla sağlanır. dinsel topluluklarda bu doygunluk şu kolay varsayımla kazanılır: "benim topluluğum gerçek tanrı'ya inanan tek topluluktur; bu yüzden tek gerçek tanrı benim tanrım olduğuna göre öteki toplulukların hepsi saptırılmış, inançsız kişilerle doludur."

bununla birlikte narsist bir üstünlük duygusu içinde olan topluluğun karşısında narsist doygunluğun nesnesi olarak kullanılacak küçük, çaresiz bir azınlık yoksa topluluğun narsisizmi kolaylıkla askeri fetihlere kayacaktır; 1914'ten önceki pan-almancılık ve pan-slavcılık fikirlerinde izlenen yol bu olmuştur. her iki durumda da uluslar "seçkin ulus" olma rolünde ötekilere karşı üstünlük duygularıyla doluydular, bu yüzden üstünlüklerini kabul etmeyen uluslara saldırmakta kendilerini haklı görüyorlardı.

topluluk narsisizmi zedelendiği zaman da bireysel narsisizmde de gördüğümüz öfke tepkisiyle karşılaşabiliriz. tarihte topluluk narsisizmi simgelerinin aşağılanmasının deliliğe yakın bir öfke yarattığını gösteren pek çok örnek vardır. bayrağa karşı saygısızlık; tanrı'nın, imparatorun, önderin aşağılanması, savaşın ya da toprağın yitirilmesi -bunların hepsi kitlelerde şiddetli öç alma duyguları uyandırmış, sonunda yeni savaşlara yol açmıştır. zedelenen narsisizm ancak saldırganın ezilmesiyle, narsisizme yöneltilen aşağılamanın ortadan kaldırılmasıyla kurtarılabilir. ister bireysel isterse ulusal olsun öç alma duygusu, çoğu zaman zedelenmiş narsisizmden, bu zedelenmeyi saldırganı ortadan kaldırarak bir anlamda "tedavi etme" gereksinmesinden doğar.

topluluk narsisizminin localar, küçük dinsel mezhepler, "eski okul arkadaşlıkları" vb. gibi küçük toplulukları içeren daha zararsız biçimleri vardır. bunlarda narsisizmin yoğunluğu büyük topluluklara göre az olmasa da narsisizm o denli tehlikeli değildir, çünkü toplulukların gücü sınırlı, bu yüzden de zarar verme olanakları küçüktür.

tam ve kesin denetim altında canlılar yaşamın tek temel niteliğini  -özgürlüğü- yitirirler.

halkın çoğunluğunun akla uygun olarak kabul ettiği şey halkın tümünün değilse bile büyük bir kesiminin kabul ettiği bir şeydir; pek çok insanın gözünde "akla uygunluk" yargısını akıl değil toplumun onayı belirler.

öğrenim, "eğitilmiş" birçok insanı çağdaş topluluk narsisizminin belirtileri olan ulusal, ırksal ve siyasal eylemlere coşkuyla katılmaktan alıkoyamamıştır.

insanın bütünüyle olgunlaşabilmesi için hem bireysel hem de toplumsal narsisizminden kurtulması gerekir.

öylesine bir aşk

dino buzzati

aşk korkunç bir hastalıktır.

bir erkeğin ne kadar derin de olsa uykusundan uyanacağı zaman gelir. o zaman ne kadar sevdalı olsa da, ne pahasına olsa da gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmalıdır.

yatağa girmeden kimse kimseyi sevemez.

kadınların sezgileri çok güçlüdür. en aptalı bile erkeğin kendisi hakkında ne düşündüğünü hemen anlayabilir. benliklerinde erkeğin ruhunu aydınlatıp gözleri önüne seren esrarlı bir meşale vardır sanki.

tüm bayram günleri sevinç ve umutla başlar; penceresiz, havasız küçük bir odada akşamleyin düş kırıklığıyla sona erer.

polisleri ya da papazları kendimiz gibi insanlar olarak düşünebilir miyiz? belki bizden üstün ama başka bir dünyanın kişileri. rahibeleri kadın olarak düşünebilir miyiz? hayır. başka türden kutsal yaratıklar. aynı şeyler kerhane kadınları için de geçerlidir. ne kadar genç ve güzel de olsalar onlarla bizim aramızda geçit vermez sıradağlar vardır. geleneklerimiz, önyargılarımız, özellikle yasalarımızın gücü öylesine katıdır.

bazen siz erkekler öyle budala oluyorsunuz ki!..

tüm erkekler bir kız, hatta bir kız çocuğu bile gördüklerinde hemen aynı şeyi düşünürler. ne var ki kimse bunu söylemez. daha doğrusu, kimse bunu söylemeye ve itiraf etmeye cesaret edemez. evet, kimse bunu kabullenmeye yanaşmaz. çünkü erkeklerin hepsi sahtekârdır.

şimdi bu gizemi çözmüştü. çok basit bir gizem: aşk. bu ölümlü dünyada var olan her şeyi saran o esrarlı duygu. ormanları, yaylaları, dağları, ırmakları, denizleri, vadileri, bozkırları, hatta hatta kentleri, sarayları, taşları, daha öteye gökyüzünü, gün batışlarını, fırtınaları, artı karları, geceyi, yıldızları, rüzgârı bile etkileyen büyüleyici güç. kendi başlarına boş ve duygusuz görünen bunların tümü, bizler için birtakım anlamlarla doluydular. yüreklerinde bizler bilmeksizin aşkın meşalesini taşıyorlardı.

genç kadınlar açık arabalara bayılırlar. bu tür arabaları gençliğin, sporculuğun, çağdaşlığın ve bol paranın simgesi sayarlar.

siz erkekler hep aynısınız. sizce tüm kadınlar birer orospudan başka bir şey değildir.

dünyada kadınlardan daha önemli öyle çok şey var ki!..

film, birbirinden yaramaz üç velede bakmak zorunda kalan genç bir adamın öyküsüydü. basit kafalara seslenen tam bir çocuk filmi.

savaşlar sona erince kuşatılmış bir ordu bile rahat bir soluk alır. sessizlik ortalığı kaplar. yürekler artık korkuyla gümbürdemez. ancak şurada burada, yıkıntılar üzerinde tüten duman sütunları. eh, o kadar da olacak!

23.06.2018

okuma üzerine

marcel proust

bizim için büyülü anahtarları olan, içimizdeki derin, nüfuz edemeyeceğimiz yerlerin kapılarını açan bir yol gösterici olduğu sürece, okumanın yaşamımızdaki rolü sağaltıcıdır.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir.

başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

yaşayanlar, henüz göreve başlamamış ölülerden başka bir şey olmadığımız için bütün bu nezaket, bir evin holünde giriştiğimiz bütün o selamlaşmalar, ki adına saygı, minnet ya da bağlılık deriz ve içine onca sahtekarlık karıştırırız, bunların tümü bezdirici ve kısırdır.

okuma, eğlencelerin en soylusundan, özellikle en soylulaştırıcısından başka şey değildir. racine'in bir trajedisi, saint-simone'un hatıralarının bir cildi artık yapılmayan güzel eşyalar gibidir.

gerçek seçkinlik zaten adetleri bilen seçkin kişilere hitap edermiş gibidir daima; bir şey "açıklamaz." anatole france'ın bir kitabı bir yığın derin bilgiyi üstü kapalı dile getirir, cahil insanın fark etmediği ve öbür güzelliklerinin yanı sıra kıyaslanamaz soyluluğunu da meydana getiren sürekli imalarda bulunur.

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

eğer schopenhauer'in beni çok uzaklara sürüklemesine izin vermiş olmasaydım, bu küçük tanıtımı, "yaşam bilgeliği üzerine aforizmalar"ın yardımıyla bitirmek isterdim. bildiğim bütün kitaplar arasında bu, yazarındaki azami okumayla, azami özgünlüğü önkoşul olarak sunan tek kitaptır; hatta her sayfası birçok alıntı içeren bu kitabın başında, schopenhauer büyük bir ciddiyetle şöyle yazabilmiştir: "derlemek benim işim değildir."

bir kitap güçlü bir bireyselliğin aynası olmadığında bile zihnin tuhaf hatalarının aynasıdır.

klasiklerin en iyi yorumcuları romantiklerdir. gerçekten de sadece romantikler klasik eserleri okumayı bilir; çünkü onları yazıldıkları gibi, romantik olarak okurlar. çünkü bir şairi ya da bir yazarı iyi okuyabilmek için insanın kendisinin bir allame değil, şair ya da yazar olması gerekir. bu, en az romantik eserler için de geçerlidir. boileau'nun güzel dizelerini bize işaret eden retorik öğretmenleri değil, victor hugo'dur:

"ve güzelliğiyle kirlenmiş dört mendil içinde
çamaşırcıya gönder güllerini ve zambaklarını."

bağbozumu şarkıları

şükrü erbaş


sevgilim
hangi acıyla yaprak dökersek dökelim
insan kendini seveceği bir dünya buluyor

"git kurtar kendini dostum. kurtar canını tüm bağların zulmünden. ve bırak evleri, onları yapanlara mezar olsunlar. git. seninkinden başka toprak bul. kendi ülkenden başka ülkeler. ama asla kendi canından başka can bulamazsın. düşün; tanrının toprakları sonsuz genişlikteyken, seni alçaltan bir ülkede yaşamanın ne kadar anlamsız, ne kadar şaşırtıcı olduğunu."
(binbir gece masalları)

"ben, bir başkasıdır."
(arthur rimbaud)

"cennet mavi olabilir ama insanın çilesi daha güzeldir."
(van gogh)

damla damla akıyorsun gözlerimden

"yaşlı dünyanın sessiz atları
otlamaya devam edecekler bozkırda"
(gerard chaliand)

ey mazlum hayal, kanatlı yalnızlık
sensin bütün arzulardan esen

"bilmez misin ki bu dağların ağaçları kayalardır."
(ferit edgü)

sevgilim
önce ölümden, sonra senden doğdum ben.

"evlerin pencerelerini tamamıyla açabilen tek bir rüzgar biliyorum: ortak keder."
(max horkheimer)

"dağlar dilsiz ustalardır ve suskun öğrenciler yetiştirirler."
(goethe)

insan ruhunun pazarı, sevgilim
insan ruhuna kurulurmuş yine

"her şey daha çok zaman olsun diye hızlandı.
zaman ise gittikçe azalmakta."
(elias canetti)

kimse kendinden bir yere gitmiyor
yaşıyoruz sessizce yaramızı severek

20.06.2018

arap alemi

amin maalouf

1967 bozgununun ertesinde geçen bir öyküde, mısırlı üst düzey bir sorumlu, olan biten karşısında öfkeden deliye dönmüş bir halde, sovyet büyükelçisine patlıyordu: "bize sattığınız silahlar beş para etmez!" diplomatın yanıtı şöyleydi: "aynı silahları vietnamlılara da verdik."

bir sünni militan şii ailelerin gittiği bir pazar yerini havaya uçurmak üzere bomba yüklü bir kamyonun direksiyonuna geçince ve bu katil, bazı fanatik vaizler tarafından "direnişçi", "kahraman" ve "şehit" olarak adlandırılınca, başkalarını suçlamak artık hiçbir işe yaramaz, asıl vicdan muhasebesi yapması gereken, arap alemidir. neyin savaşını vermektedir? hala hangi değerleri savunmaktadır? inançlarına nasıl bir anlam yüklemektedir?

bin yıl, üç yüz yıl ya da elli yıl öncesiyle karşılaştırıldığında, batı'nın kimi alanlarda hala devam eden, hatta hızlanan göz alıcı ilerlemeler kaydettiği yadsınamaz. oysa arap alemi bugün dibe vurmuş durumda; evlatlarını, dostlarını ve aynı şekilde tarihini utandırıyor.

19.06.2018

akşam saatleri

arthur rimbaud

ışıklı bir esenlik bu, ne sayrılık ateşi, ne de can sıkıntısı, yatakta ya da çayırda.
dosttur bu, ne ateşli, ne güçsüz. dost.

sevilen kadındır bu, ne acı çektiren, ne acı çeken. sevilen kadın.
hiç aranmamış hava ve dünya. yaşam

- sahi bu muydu?
- düş serinliyor.

direğe yeniden vuruyor ışık. iki ucundan salonun anlamsız süslerle uyumlu yükseklikler kavuşuyor birbirine. gece bekçisinin karşısındaki duvar, ağaç kesme, freze sanatlarının, hava şeritlerinin, yerbilim olaylarının birbirini izleyen ruhsal bir zinciridir. duygusal kümeler düşü, yoğun ve hızlı, tüm görüntüler arasındaki her türden insanlarla.

gece, güvertenin çevresinde tekne boyunca, dalga dalga uğulduyor akşam saatlerinin lamba ve halıları.

akşam saatlerinin denizi tıpkı amelie'nin memeleri.

duvar halıları yarıya kadar, akşam kumrularının içine atıldığı zümrüt renkli dantela korular.

kara ocağın kapağı, gerçek güneşleri kumsalların; büyülerin kuyuları, oy: şu biricik görünümü şafağın.

18.06.2018

bilginin gücü

jared diamond

"evrensel tarih, insanın bu dünyada neler başardığının tarihi, temelde dünyada başarılı olmuş büyük adamların tarihidir." (thomas caryle)

bilgi güç demektir. bu yüzden de yazı, çok daha uzak ülkelere ve çok daha eski zamanlara ait çok daha fazla bilgiyi çok daha sağlıklı ve çok daha ayrıntılı bir biçimde aktarma olanağı verdiği için çağdaş toplumlara güç kazandırır. elbette bazı halklar (özellikle inkalar) yazıları olmadan da imparatorlukları yönetebilmişlerdi ve "uygar" halklar, hunlarla karşılaşan roma orduları gibi, her zaman "barbarları "yenemezler. ama amerika kıtalarının, sibirya'nın ve avustralya'nın avrupalılarca ele geçirilişi en yakın geçmişteki sonuçların tipik bir örneğidir.

bir patent avukatının gözüyle bakarsak en kusursuz icat, tam biçimini almış olarak zeus'un alnından fırlayan athena gibi, öncesi olmayan bir icattır.

insanın yaratıcılığı olmasaydı bugün hepimiz hâlâ yiyeceğimiz eti taş aletlerle kesiyor ve çiğ yiyor olacaktık, tıpkı bir milyon yıl önceki atalarımız gibi. bütün insan toplumlarında yaratıcı insanlar vardır. ancak bazı yaşam çevreleri başka yaşam çevrelerine göre bize daha fazla başlangıç malzemesi ve icatları kullanmak için daha olumlu koşullar sunar, hepsi bu.

17.06.2018

clarissa

stefan zweig

"milyonlarca lüleli peruk da taksan, arşınlarca yüksekteki kaideye de çıksan, neysen osundur." (goethe)

düşüncelerin yalnızca sözlü olarak dile getirildiği bir yüzyılda yaşamıyoruz. sıradan insanların ihtiyacı olan, bir şeye dahil olma hissidir, zamanın akışına sözde varlıklarıyla katılmaktır.

büyük dehalar düzeni, daha küçükler ise insani olanı kurar.

içedönük doğaların gizli bir gücü vardır; onlar dışadönük insanlarda kısa süreliğine de olsa ciddiyeti açığa çıkartmayı ve ağırbaşlılıklarıyla onların temeline inmeyi bilirler.

hayatta yalnızca bir şey dört dörtlük yapılabilir. yalnızca bir şey; ama onu da tam yapmak gerekir. bunun ne olduğu önemli değildir, kimse kendini aşamaz; ama hayatını bir tek şeye odaklayan, doğru bir şey yapmış olur. bu şey yalnızca doğru, dürüst, temiz bir şey olmalıdır ve insanın kendi kanıymış gibi kanıksadığı bir şey olmalıdır. eğer insan kendi yaptığını doğru buluyorsa, diğer insanların buna saçmalık ya da aptallık demeleri önemsizdir.

insanlar her zaman kendilerine en yabancı olan şeye hayran olurlar.

eğer ciddiye alındığını fark ederse nevrozlu bir hasta karşısında bitmişsiniz demektir.

büyük insanlar hayranlık duyar; ama belli bir mesafeden; çünkü yakınlığın iyi olmadığını düşünürler.

her etki zamanla yıpratır.

milliyetçilik her şeyi mahvediyor. tek bir vatanın her şeyin üstünde olması ne kötü! vatanlarımızın aptallıklarının içine sürükleniyoruz. dürüst ve iyi niyetli olmak neye yarar; eğer tepedeki bir avuç insan böyle olmak istemezse. boğa kırmızı bez parçasına baktığında ne görüyorsa onlar da başka bir bayrağa baktıklarında aynısını görüyorlar. bu vatanperverlikten sıyrılmalıyız. vatanların canı cehenneme!

vasat yetenekler için yüksek makamlar tehlikelidir; kişi kendini aşmak zorunda kalırsa kişiliği bozulur.

insan kendisinden daha öte bir şeyler olmak zorundadır.

goethe: insanlar kızıldeniz gibidir; asa onları ayırdıktan hemen sonra tekrar bir araya gelirler.

başkalarını iyi tanımadığımız halde onlar hakkında fikir sahibi olduğumuzu sanarak kendi kendimizi kandırırız.

düzene ayak uyduramayan yapayalnız kalır.

insanın bir şeyi yaptığı ya da yapmadığı için kendisinden utanacağı birilerinin olması iyidir. bu, bazı şeylerin üstesinden gelinmesinde yardımcı olur.

en içten hisler karşısındakine anlatılmadıktan sonra ne değer taşır ki?

birine düşünce yoluyla yoğunlaşıp onunla ilgili bir şeyi dürüstçe ve içtenlikle düşünürsek düşündüğümüz şey gerçek olur.

korkmak binlerce defa ölmek demektir, ölümün kendisinden beterdir.

bir türk hapishanesi, hafife alınacak bir şey değildir.