17.03.2018

tılsım

roberto bolano

birleşen halk asla yenilmez.

insan riske girer. doğruya doğru. riske girer ve en beklenmedik anlarda kaderinin kurbanı olur.

bazı şairler ve şiirleri her şeye dayanır ama onlar istisnadır; çoğu dayanamaz.

açlığını çekmiyorsanız aşk yoktur.

sivil polisleri tespit etmenin ne kadar kolay olduğunu herkes bilir. bir trafik polisini ele alın, üniformasını çıkardığında rahatlıkla işçi numarası yapabilir, bazıları sendika liderlerine bile benzer; ama sivil polisler her zaman sivil polis gibi görünür.

mutlu insanlarla güzel yerleri gezmenin tadına doyum olmaz.

aşk böyledir dostlarım. bana, bütün şairlerin anasının sözüne kulak verin. aşk böyledir, argo böyledir, sokaklar böyledir, soneler böyledir ve sabahın beşinde gökyüzü böyledir. dostluksa, tam aksine, böyle değildir. dostu olan asla yalnız kalmaz.

kötü ödenmiş bir borçtan daha küçük düşürücü bir şey olamaz.

"çok önemli bir sırrı keşfetmiştim, evrensel gerçeklik denilen şeyin anlamını çözmeye yaklaşmıştım. ve bu yüzden beni yakalayıp ölüme mahkum ettiler." (remedios varo)

daha da kaybolmuş haldeydim; çünkü uyurgezerler her zaman eve dönüş yolunu bulur.

zaman geçtikçe bir şeyler değişiyor. bir şeyleri var edenin, değiştirenin, mekân değil zaman olduğunu biliyorum. daha önce de pek çok şey oldu; ama bir anlamda her şey her zaman ilk kez olur, hep ilk defadır; bu yüzden deneyimin hiçbir anlamı yok, ki sonuçta böylesi daha iyi; çünkü deneyim genelde sahtekârlıktır.

hiçbir şeyi mezara götürmenin anlamı yoktur.

yıkılan her duvarın küllerinden yenileri doğuyordu; her şey anlamsızdı, hepsi umutsuz, boş çabalardı, ağlamanın bile bir anlamı yoktu; çünkü zirvelerde yaşayanlar ağlamaz, sadece soru sorar.

machu picchu irtifasında ağlanmaz ya da belki soğuk gözyaşı bezlerini etkiliyordur veya mesele zirvelerin bakış açısıyla gözyaşlarının yararsız olmasıdır.

aşk "iyi"yi getirmez. aşk her zaman "daha iyi"yi getirir. ama kadınsan daha iyi bazen daha kötü demektir. hele ki mutsuz ispanyolların saldırısına uğramış ve yoldan çıkmış uzak doğuluların doluştuğu bu kıtada yaşıyorsan, daha iyi bazen felaket demektir.

zekâ, hiçbir zaman güçlü özelliklerimden biri olmamıştır.

16.03.2018

nakıp ali

ülkü tamer

on iki yaşındaydım. ilkokulu bitirdikten sonra öğrenimimi sürdürmem için babam istanbul'a göndermişti beni. yaz tatillerinde, yarı yıl tatillerinde gidiyordum antep'e. 1949'un ocak ayında yarı yıl tatili için antep'teydim yine. kentte son günümdü. ertesi akşam trenle istanbul'a dönecektim. o gece annemle babam sinemaya götürdüler beni, nakıp ali'nin sinemasına.

"iki film birden" izledik. sinemadan çıkarken, nakıp ali (ali nakıpoğlu) beni gördü. "nasıl, beğendin mi filmleri?" diye sordu.

"beğendim ama, gelecek program çok güzel. onu kaçıracağım." dedim.

"niye?" dedi nakıp ali. "önümüzdeki hafta oynatacağız."

"ben yarın akşam istanbul'a gidiyorum." dedim.

"talihine küs" dedi nakıp ali.

ertesi sabah dokuzda bizim kapı vuruldu. açtım. bir adam. "nakıp ali seni istiyor." dedi.

sinemaya gittim hemen. nakıp ali kapıdaydı. "gel, otur" dedi. salonda bir koltuğa oturttu beni. görmek istediğim filmi on iki yaşındaki o çocuk için, sadece benim için oynattı.

nakıp ali'nin ilk sinemasında, ahşap asri sinema'da yangın çıkmıştı bir gün. hemen söndürülmüştü. kimseye bir şey olmamıştı. ama bu olay uzun süre konuşuldu, belleklerden silinmedi.

yıllar sonra nakıp ali yeni bir sinema yaptırdı. günün birinde önemsiz bir elektrik kontağı oldu. ben de ninemle oradaydım. hepimiz kapılara saldırdık. nakıp ali sahneye fırladı hemen. başladı bağırmaya. "bire yo'orum, dayım dayım yangın m'olur?" dedi. "sizin için sinema yaptırdık işte. yanar mı bu?! altı beton, üstü beton!" sonra yangında nasıl davranılması gerektiği konusunda aydınlatıcı bir konuşma yaptı:

"bire yo'orum, dayım dayım yangın m'olur? bi alov gördünüz kimi hemen gaçmıya gahıysız. acık beklen ba'alım. gırmızı lombey orıya goyan niye gomuş? o yandı'ı na'al gaçarsı'ız. hemin a'am, siz kaçmey da bilmeysi'iz. biri öte'eni yitiy. öte'e de öte'eni yitiy. ta'aların cemleri gırfıcerf oldu. her daf'ada bi etek bellur parası veriyk. angeslek mi yapıysız yo'orum? bi şey yok dedikçe ambelbeter gaçışıysı'ız. h'albundahı gırmızı lomba yandı'ı na'al gapının yanındahılar usulladak gapıları açmalı. urgundahı çıkmadan arhadahı kimsey' yitmemeli. sıreynan dof dof çıkmalı."

meali: "a birader, her zaman yangın mı olur? bir alev gördüğünüz gibi hemen kaçmaya kalkıyorsunuz. azıcık bekleyin bakalım. kırmızı lambayı oraya koyan niye koymuş? o yandığı vakit kaçarsınız. hem ağam, siz kaçmayı da bilmiyorsunuz. biri ötekini itiyor. öteki de ötekini itiyor. pencerelerin camları hurdahaş oldu. her defa bir etek cam parası veriyoruz. halbuki kırmızı lamba yandığı vakit kapının yanındakiler yavaşça kapıları açmalı. önündeki çıkmadan arkadaki kimseyi itmemeli. sırayla bölük bölük çıkmalı."

nakıp ali bir ara bir hac filmi getirtti. cami hocalarını toplayıp ziyafet çekti, sonra da özel olarak filmi oynattı onlara. ertesi gün, artık nereden kaynaklandıysa, bir rivayet yayıldı kente: "bu filmi yedi kere gören tam hacı, üç kere gören yarım hacı sayılır." film kapalı gişe girdi gösterime. haftalarca oynadı. arada bir yaşlı kadınlar geliyordu nakıp ali'nin yanına: "evladım, ben iki kere gördüm. üçüncüsüne param kalmadı. sevabına… bari yarım hacı olayım." "gir bacım" diyordu nakıp ali. "istersen dört kere daha gel. para mara istemez."

dinine bağlı bir adamdı; ama yobaz değildi. saza gider, rakısını içer, eğlenmeyi bilirdi. çıkarcı değildi. din sömürücüsü hiç değildi. hınzırlığına yapmıştı bu işi.

windsor'un şen kadınları

william shakespeare


umut dediğin güdük kuyruklu köpektir

para öne düşmüşse
tüm yollar açılır

aşk bir gölgedir
peşine düşersin kaçar
kaçarsın kovalar

ne kadar sevimsiz, çirkin olursa olsun
yılda üç yüz pounda
göze hoş gelmeyecek kusur yok

şen olsak da namusluyuz biz
gülüp eğleniriz ama, ahlaksızlık etmeyiz
ne demişler:
"yemin hepsini domuzun suskunu yer"

şehvet ateşi kanda oluşur
karanlık arzuyla tutuşur
yürekte beslenir, düşünceyle körüklenir
durulmaz hiç alevleri, hep yükselir

"kötülük düşünen kötülük bulur"

aşkta her şeyi ilahi güçler yönetir
mal mülk parayla alınır; ama eşleri felek satar

geceleri köpekler başıboş kaldı mı
kovalamadık geyik bırakmazlar

yaşam dediğin nedir ki, yürüyen bir gölge
bir zavallı kukla bu sahnede
bir saat baş sallayıp çekip gidecek
sonra bir daha asla görünmeyecek

az ve çok ne görüyor ve ne yapıyorsak biz
aynı zamanda hem oyuncu, hem de seyirciyiz

güzellik, eşkıyanın gözünü
altından daha fazla döndürür

çoğu insan, varlığının sınırlı olduğunu fark etmez

kış rüzgarının öfkeli sesi bedenime çarpıp
ısırgan dişlerini bedenime geçirdiğinde
soğuktan kaskatı kesilsem de
gülümsüyorum:
"hiç olmazsa yaltaklanma değil"
diyorum, "bunların hepsi
benim ne olduğumu anımsatan birer danışman"

en gerçek şiir, en güzel uydurulmuş olanıdır

aşk yüzünden yaptığın aptalca şeylerin
en küçüğünü bile hatırlamıyorsan
bence sen hiç sevmemişsin
sevdiğini övmekten karşındakini bıktırmadıysan
bence sen hiç sevmemişsin
ya da birden kaçıp gitmediysen
hiç sevmemişsin bence sen

gerçek aşıklar tuhaf kaprislerle gösterirler aşklarını;
ama doğada her şey ölümlü olduğuna göre,
aşkın doğasında da ölümcül bir aptallık vardır.

15.03.2018

umut

matthew arnold


ayak daha az istekli sabahın çiyine basmaya
yürek, yeni heyecanlarla çarpmaya
ve umut, bir kere kırıldı mı, daha zor doğar bir daha

hayatın esrarı

halil cibran

bir insanın yüreğini ve aklını anlamak için başardıklarına değil, başarmak istediklerine bak. insanın değeri ulaştıklarıyla değil, ulaşmayı arzu ettiği şeylerle bilinir.

yaşamın özüne ulaştığında her şeyde güzellik bulursun; hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

hayatın kalbine ulaştığında, kendini ne günahkarlardan üstün ne de peygamberlerden aşağı görürsün.

kendini yapılanı geliştirerek değil, daha yapılmamış olana ulaşarak geliştirebilirsin.

hayatın bütün esrarını çözdüğün vakit ölümü arzularsın; çünkü o da hayatın sırlarından biridir.

kişinin hayal gücüyle düşlerinin gerçekleşmesi arasındaki mesafe, yalnızca tutkuyla aşılabilir.

tanımlayamadığın rahmetleri özlediğinde ve nedenini bilmediğin hüzünlere kapıldığında, işte o zaman gerçekten tam bir verimlilikle serpilecek ve daha büyük benliğine doğru alabildiğine yükseleceksin.

umut devrimi

erich fromm 

devrim hiçbir zaman umutsuzluk temeli üzerine kurulmamıştır ve de kurulamaz.

ideolojiler ve kavramlar çekiciliklerini büyük ölçüde yitirdiler. sağ ve sol gibi, komünizm, kapitalizm gibi geleneksel kalıplar anlamlarını yitirdiler. insanlar kendilerine yeni bir yön, yeni bir felsefe, fiziksel ve tinsel açıdan ölümün önemini değil de yaşamın önemini konu alan yeni bir felsefe arayışı içindeler.

hareketsiz durduğumuz an kokuşmaya başlarız.

alfred north whitehead: mantığın işlevi, yaşama sanatını geliştirmektir.

geçmiş tarih boyunca sanatçılar saray dalkavuğu olagelmiştir. hakikati kendine özgü ama toplumsal açıdan kısıtlı sanatsal biçimde sundukları için doğruyu söylemelerine izin verilmiştir.

hırs, insanları belli bir amaca ulaşmaya dürten arzuların ortak özelliğidir. hırstan yoksun bir duyguda insan dürtülmez; edilgin değil, özgür ve etkindir.

siyasal özgürlük, tam anlamıyla insan olma durumunun gelişmesine katkıda bulunduğu ölçüde insan özgürlüğünün bir koşuludur.

karşılanmamış maddesel gereksinimlerin bulunmaması halinde insanla insan arasındaki sorunların, çatışkıların ve trajedilerin bulunmayacağı varsayımı, çocukça bir düştür.

eğitimle seçmenlerin siyasal görüşü arasında çarpıcı bir ilişki vardır. en az bilgilendirilmiş seçmenler daha çok akıl dışı, fanatik çözümlere kaymakta, eğitimli olanlarsa daha gerçekçi ve akılcı çözümlere eğilim göstermektedirler.

insanoğlunun tarihi boyunca yarattığı bütün duygular arasında, yalnızca insan olmanın katışıksız niteliğini yansıtma açısından sevecenliği aşan hiçbir duygu yoktur.

akılcı sevgi, kişi ile bir başka kişi arasında çok yakın ilişki oluşturan, aynı zamanda da onun bağımsızlığını ve bütünlüğünü korumasına engel olmayan sevgidir.

şimdiki anlamıyla mutluluk, insan varoluşunun doluluğuna eşlik eden bir koşulu değil de yüzeysel bir doymuşluk halini ifade etmektedir. mutluluğun, sevincin yabancılaşmış biçimi olduğu söylenebilir.

aristoteles: olası olmayanın gerçekleşmesi, olasılığın sınırları içindedir.

eğer fikir insanlara seslenebilirse en güçlü silahlardan biri haline gelir. çünkü onlarda heves, adanmışlık yaratır. insan enerjisini artırır ve yönlendirir. önemli olan fikrin bulanık ve genel değil, özgül, aydınlatıcı ve insanın gereksinmelerine uygun olmasıdır.

14.03.2018

haz kaynakları

arthur schopenhauer

üç fizyolojik temel kuvvet vardır: bu kuvvetler, her insanda bir ya da öteki kuvvetin baskın çıkmasına göre, kendisine uygun bir biçimde seçeceği olası üç tür hazzın kaynağı olarak karşımıza çıkmaktadırlar:

birinci türe girenler "yeniden üretme kuvveti"nin hazlarıdırlar: yemekten, içmekten, sindirmekten, dinlenmekten ve uyumaktan alınan hazlardır. hatta bu hazlar, tüm bir halkın ulusal zevkleri olarak, öteki halklar tarafından övülürler. ikincisi "heyecanlanabilme" hazlarıdır: doğada gezintiye çıkmaktan, sıçramaktan, güreş tutmaktan, dans etmekten, eskrim yapmaktan, ata binmekten, her türden atletik oyunlardan olduğu gibi, ava çıkmaktan ve hatta kavga etmekten ve savaşmaktan da alınan hazlardır. üçüncüsü ise "duyarlılık" hazlarıdır: seyretmekten, düşünmekten, duyumsamaktan, edebiyat, resim ve müzikle ilgilenmekten, öğrenmekten, okumaktan, buluş yapmaktan, felsefe ile uğraşmaktan vb. alınan hazlardır.

bilme kuvvetlerimiz, duyarlılığa dahildirler; bu yüzden, duyarlılığın ağır basması, bilgide var olan ve zihinsel denilen hazları almaya yetkin kılar ve bu ağır basma ne denli kesinse, bu hazlar da o denli büyük olur.

normal, sıradan bir insan, bir nesneyi ancak ona karşı şiddetli bir ilgiyle, istencini uyararak, yani o nesneye yönelik kişisel bir ilgi duyarak elde edebilir. ama istencin her kalıcı uyarılması, en azından karışık türdendir; yani acıyla bağlantılıdır.

istencin kasıtlı biçimde ve üstelik sadece anlık ve hafif, kalıcı ve ciddi olmayan acılara neden olabilecek küçük ilgiler aracılığıyla uyarılmasının bir yöntemi, istisnasız tüm bölgelerin "sosyete"sinin uğraşısı olan iskambil oyunudur. buna karşılık, zihinsel güçleri ağır basan bir insan, yalın bilgi yolunda, istencin hiçbir biçimde karışmadığı en canlı ilgiyi göstermeye yetkindir; hatta muhtaçtır. ama sonra bu katılım onu hemen, acının yabancı olduğu bir bölgeye, adeta rahat yaşayan tanrıların atmosferine götürür. buna göre, geri kalanların yaşamı sersemlik içinde geçer, akılları fikirleri bütünüyle kişisel esenliğin küçük ilgilerine ve böylelikle her türden pisliğe yöneliktir; bu yüzden bu amaca yönelik çalışma durduğunda ve kendi kendileriyle baş başa kaldıklarında, dayanılmaz bir can sıkıntısına kapılırlar; ancak tutkunun yabanıl ateşi, durmuş kütlesine bir nebze devinim verebilir; buna karşılık, ağırlıklı olarak zihinsel güçlerle donatılmış bir insan, düşünce dünyası zengin, kesinlikle canlı ve önemli bir varlıktır. onu, kendini onlara verebildiği kadarıyla değerli ve ilginç nesneler ilgilendirir ve kendi içinde de en soylu hazların kaynağını barındırır. doğanın ürünleri ve insanların çabalarının seyredilmesi, sonra da tüm zamanların ve ülkelerin üstün yeteneklilerinin çok çeşitli başarıları, ona dıştan bir heyecan verir; aslında bunların tadına yalnızca o varabilir; çünkü bunları yalnızca o tam olarak anlayabilir ve duyumsayabilir. buna göre, böyle birisi için onlar gerçekten yaşamışlardır; aslında ona hitap etmişlerdir; ötekiler ise yalnızca rastlantısal dinleyiciler olarak birini ya da öbürünü yarım yamalak kavrayabilirler. gerçi böyle birinin tüm bunların ötesinde, fazladan bir gereksinimi vardır; bu da öğrenme, inceleme, derin düşünme, alıştırma ve son olarak da kendisiyle baş başa kalabilme gereksinimidir; çünkü voltaire'in doğru bir biçimde dikkati çektiği gibi, "gerçek gereksinimler olmadan gerçek hazlar alınamaz."; bu yüzden bu gereksinim, doğa ve sanat güzellikleriyle, her türden zihin ürünleri olarak ötekilere kapalı duran hazların ona açık olmalarının da koşuludur. bunlar öteki kişilerin etrafında yığınla bulunsalar bile, onların gözünde ancak entelektüel fahişelerin bir yaşlı için taşıdığı anlam kadar bir anlam taşırlar. bunun sonucunda böyle seçkin bir insan, kişisel yaşamının yanı sıra ikinci, entelektüel bir yaşam da sürer ve yavaş yavaş bu ikinci yaşam onun asıl amacı haline gelir ve birincisini salt bir amaç olarak görmeye başlar. ötekiler için ise bu dışsal, boş ve kederli yaşam amaç olarak görülmek zorundadır. bu yüzden seçkin kişi, söz konusu entelektüel yaşamla uğraşmayı tercih edecektir ve giderek artan kavrayışının ve bilgisinin sonucu olarak, tıpkı oluşmakta olan bir sanat yapıtı gibi, bir bağlama, kalıcı bir yükselmeye, giderek kusursuzlaşan bir bütünlüğe ve olgunlaşmaya ulaşacaktır; buna karşılık ötekilerin salt pratik, salt kişisel refaha yönelik, derinlikte değil sürekli uzunlukta gelişmeye yetkin yaşamı, hazin bir biçimde akıp dökülür; ama söylediğimiz gibi, yine de onların öz amacı olarak kalmak zorundadır; seçkin kişi için ise sadece bir araçtır.

aslında bizim pratik, gerçek yaşamımız, tutkular tarafından yönlendirilmediği sürece can sıkıcı ve yavandır; onu tutkular yönlendirdiğinde ise, çok geçmeden acı vermeye başlar. bu yüzden yalnızca, istençlerinin hizmeti için gereken ölçünün üstünde herhangi bir zeka fazlalığına sahip olanlar mutludurlar. çünkü böylelikle, gerçek yaşamlarının yanı sıra, kendilerini sürekli olarak ve acısız ama yine de canlı bir biçimde meşgul eden ve eğlendiren, entelektüel bir yaşam da sürdürürler. salt bir boş zaman, yani istencin hizmetinde uğraşıda bulunmayan zeka, bunun için yeterli değildir; gerçek bir kuvvet fazlalığı gereklidir. çünkü ancak bu fazlalık, istencin hizmetinde olmayan, salt zihinsel bir uğraşıyı sürdürebilir: "zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölüdür ve diri diri gömülmektir." (seneca)

13.03.2018

öğütler

pittakos

iktidar insanın özünü ortaya koyar.

yapmayı düşündüğün şeyi önceden söyleme; çünkü başaramazsan gülünç olursun. 

gerçekten erdemli bir insan olmak zordur.

kimsenin talihsizliğini yüzüne vurma, tanrıların öfkesinden çekin.

zorunlulukla tanrılar bile savaşamaz.

zorluklar ortaya çıkmadan önlem almak akıllı insana vergidir; ortaya çıkan zorlukları göğüslemek de yiğit insanın harcıdır.

aldığın emaneti geri ver. dostun hakkında da kötü konuşma, düşmanın hakkında da.

kötü insanın üstüne yayla, içi ok dolu sadakla yürümek gerek.

ağzın içinde konuşan dil güven vermez, yüreğinde iki yanlı düşünce varsa.

ölçüyü sev! doğruluk, güven, deneyim, beceri, dostluk ve özen hep seninle olsun!

aşk ve öbür cinler

gabriel garcia marquez

yüz yirmi altın lira edecek ne zenci kadın vardır, ne de beyaz, meğerki elmas sıçıyor olsun.

insan bedeni, insanın yaşayabileceği yıllara göre yapılmış değildir.

atlarla olan iletişimsizlik yüzünden insanlık geri kalmıştır.

yazı ne kadar saydam olursa şiirsellik o kadar çok kendini gösterir.

bunca yıllık insanlık tarihinde, hiçbir kuduz hastası, nasıl olduğunu anlatacak kadar uzun yaşamamıştır.

mutluluğun iyi edemediğini iyileştirecek ilaç yoktur.

düşüncelerini kabullenecek olursanız, hiçbir deli, deli değildir.

her bir saat, tıpkı bir yer sarsıntısı gibi ta içimde yankılanıyor.

düşünceler kimsenin değildir, tıpkı melekler gibi, oralarda uçuşur dururlar.

hekimler ne derlerse desinler, insanlarda kuduz hastalığı, çoğu kez düşmanın onca düzenbazlıklarından biridir.

insan hiçbir zaman inancını tam olarak yitirmez, içinde hep bir kuşku kalır.

zenciler tanrılarına horoz kurban etmekten öteye geçmezler; oysa kutsal mahkeme, masum insanları işkence aletiyle parça parça etmekten ya da halkın gözleri önünde diri diri yakmaktan zevk alır.

aziz thomas söylemişti, "iblislere, doğruyu söyledikleri zaman bile inanmamak gerekir."

düşman, bizim yanılgılarımızdan çok, zekâmızdan yararlanır.

her zaman her şeyi anlamışımdır, ölüm dışında.

şeytanın sayısız kurnazlıkları arasında en sık görüleni, masum bir bedenin içine girebilmek için iğrenç bir hastalığın görünümüne bürünmesidir. ve bir kez girdi mi, onu oradan çıkartmaya kimsenin gücü yetmez.

12.03.2018

ayna

tom robbins

sessizlik bir aynadır. insanlara geri gönderdiği yansıma öyle sadık, bununla birlikte öyle umulmadıktır ki, aynada kendilerini görmekten kaçınmak için hemen her çareye başvururlar ve modern yaşamın her yerde bulunan hayhuyu suret çıkaran yüzeyinden geçici olarak silinip temizlenmezse, onu, kibar konuşma, mırıldanma, fısıldama, hayali diyalog, şizofrenik saçmalama ya da iş o noktaya varırsa kendi osuruklarının gizli yaylım ateşi gibi böyle ümitsiz kişisel ses araçlarıyla buğulandırmakta gecikmez. sessizlik yalnızca uyurken hoş görülür ve uykuda bile çoğu rüyanın tema müziği vardır.

meditasyon derin içsel sessizliğe kasıtlı bir iniş, esas aynaya suskun bir bakış olduğundan, homurdanan kitleler ona şüpheyle bakar; iş çevresi çıkarcıları düşmanca bakar (sessiz bir dinginlik içinde oturan insanlar nadiren tüketicidirler); işkilli yetkelerine zarar verdiği görülen, tumturaklı canlılığını kendileri için tehdit olarak algılayan papazlar aynaya kinle bakar.

10.03.2018

ölüm sevgi yaşam

paul eluard



bozup dağıtmak isterdim yaşamı
bölüştürmek isterdim ölümü ölümle
vermek yüreğimi boşluğa ve boşluğu yaşama
silmek her şeyi ne cam ne buğu kalıncaya dek
ne önde ne arkada bütün hiçbir şey
çıkarıp attım birleşmiş ellerdeki buzu
çıkarıp attım kemikleşmiş kışını
yürürlükten kalkan yaşama dileğinin

kırabildiğimi sandım derinliği sonsuzluğu
değinimsiz yankısız çırçıplak acımla
kapıları insan eli bilmemiş zindanıma uzandım
öleceğini bilmiş akıllı bir ölü gibi
yokluğundan başka taç giymemiş bir ölü
anlamsız dalgalarına uzandım
kül tutkusuyla emilmiş zehirin
kandan daha canlı göründü yalnızlık bana

9.03.2018

sokrates

diogenes laertios

"bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir."

satışa sunulmuş malların çokluğuna bakıp birçok kez kendi kendine "gerek duymadığım ne çok şey var!" demişti.

"gümüş sofra takımları ve erguvan giysiler yaşamda değil, tragedyada işe yarar."

insanın bilmediği bir şeyi öğrenmesinin hiç de tuhaf olmadığını söyleyerek ileri yaşta lir çalmayı öğrendi.

evlenmeli mi evlenmemeli mi, diye sorulduğunda, "hangisini yaparsan yap pişman olacaksın." diye karşılık verdi.

kendi dışındaki insanların yemek yemek için yaşadıklarını, kendisinin ise yaşamak için yemek yediğini söylerdi.

"atinalılar seni ölüme mahkum ettiler." diyene, "doğa da onları" diye karşılık verdi. kimilerine göre bunu anaksagoras söylemiştir.

karısının "haksız yere ölüyorsun." demesi üzerine, "yoksa sen ölümü hak etmiş olmamı mı isterdin?" dedi.

"falanca senin hakkında kötü konuşuyor." diyen birine, "iyi konuşmayı öğrenememiş de ondan." diye karşılık verdi.

ksenophon'un şölen'de dediğine göre, boş zamanı kazançların en güzeli olarak göklere çıkarıyordu. ona göre bir tek iyi vardı: bilgi; gene bir tek kötü vardı: bilgisizlik.

8.03.2018

masal

denis diderot

iyi masalcılara ender rastlanır.

bu dünyada aptal olmaktan daha acı bir şey yok.

bu dünyada neredeyse söylenen hiçbir şey olduğu gibi anlaşılmıyorsa bundan beteri de var: o da dünyada yapılan hemen hiçbir şeyin olduğu gibi değerlendirilmemesi.

iyi hizmet istiyorsan asla peşin ödeme.

konuşmayı kekemelerden, yürümeyi topallardan çok seven yoktur.

hayatta neyin mutluluk, neyin üzüntü getireceğini bilemeyiz. hayır şerri getirir, şer hayrı getirir. gecenin içinde, yukarıda yazılanın altında yürüyoruz; isteklerimiz de, neşemiz de, üzüntümüz de mantığa sığmıyor. ağladığım zaman sık sık aptallık ettiğimi fark ediyorum.

her parlayan, altın değildir.

gerçek onur ve erdemin onlara sahip olma mutluluğuna erişmiş kişilerin gözünde en ufak değeri yoktur.

ilk yapılan şey her zaman bağışlanır.

dünyanın bütün kitaplarını inceleyip, üzerine düşünüp kafa da yorsanız nafile; insan yüce kitabı okumadıysa bilgin bozuntusundan başka bir şey değildir.

7.03.2018

sanat

hans habe: ağaç, meyvesinden tanınır.

günter grass: sanat bir suçlamadır. bir dışavurum, bir tutkudur. sanat ak kağıtlar üzerinde dağılıp dökülen kara kalemdir.

romain gary: gerçek sanatçıları bilirsiniz: asla kendilerinden hoşnut değildirler.

descartes: çoğu zaman, ayrı ayrı ustaların elinden çıkmış, birçok parçadan kurulu eserlerde, bir ustanın tek başına meydana getirdiği eserlerdeki kadar mükemmellik yoktur.

walter benjamin: kitleler kendilerini oyalayacak bir şeyler ararlar; oysa sanat, izleyicisinden dikkatini toplayıp yoğunlaşmasını ister.

sadık hidayet: herkes güçlü bir alışkanlığa, bir tutkuya sığınır: ayyaş içer, edebiyatçı yazar, yontucu taşı yontar; acısını dindirmek için her biri en kuvvetli içgüdüsünden medet umar ve gerçek sanatçı, kendi bağrından şaheserler yaratır.

andrew crumey: düzenli bir ortam, düzenli bir zihin yaratır; yani boş bir zihin.

yann martel: sanatçılarımızı desteklemezsek hayal gücümüzü kaba gerçeğin sunağında kurban etmiş oluruz ve en sonunda hiçbir şeye inanmamaya, değersiz düşler görmeye başlarız.

henryk sienkiewicz: güzelliğin huzurunda küçüldüklerini duyabilenler yalnızca en yüce sanatçılardır.

maksim gorki: eğer ciddi bir şey yapacak gücünüz varsa ucuz şeylere alışmayın. daha çok çalışın, okuyun ve insanları gözleyin, sinirlenin. ve sonra sanatçı olmaya karar verirseniz gücünüzü sakınmayın!

benito cereno

herman melville

ah bu kölelik, ne çirkin hırslar üretiyor insanoğlunda!

ordularda, donanmalarda, kentlerde ya da ailelerde, hatta doğada bile sefalet kadar düzen bozucu bir şey olamaz.

hızlı, güçlü ve sıradışı bir zihinsel algılamanın yanı sıra, iyiliksever bir yüreğin insanı ne denli çaplı kılabileceği konusunda karar vermek kişinin kendi aklına bırakılabilir.

denizde, büyük ve kalabalık bir gemiye, özellikle de hintli ya da manilalılar gibi kolay kolay sınıflandırılamayacak tayfası olan yabancı bir gemiye ilk kez girmekle, yabancı sakinleri olan karadaki bir yabancı eve ilk giriş arasında daima bir farklılık vardır. her ikisi de, ev de gemi de, biri duvarları ve kepenkleriyle, diğeri kale duvarları gibi yüksek küpeştesiyle, son ana dek iç kısımlarını gözden saklarlar; ancak buna ek olarak gemide şu vardır: içerdiği yaşayan görüntü ansızın tümüyle gözler önüne serildiğinde, kendisini çevreleyen uçsuz bucaksız okyanusla karşıt düşmesinden kaynaklanan büyüleyici bir etki yapar.

gemi gerçek dışı gibi görünür, bu yabancı giysiler, hareketler ve yüzler tümüyle ta derinlerden ortaya çıkıvermiş, adeta yansıttığı görüntünün hemen silinivermesi zorunlu, gölgelerden oluşmuş bir tablodur bu.

yönetmekten aciz, yalnızca adı yönetici olan birini görmekten daha üzücü bir şey olamaz. 

yoğun ve sıcak soğuğun benzer duygular uyandırması gibi, -suçsuzluk ve suç da zihinsel acıyla sıradan bir ilişkiye girip de gözle görülür bir iz bıraktıklarında, aynı damgayı kullanırlar- ağır darbeler indiren bir damgadır bu.

zencilerde, oyalayıcı bir işi, severek yapılan bir uğraşa dönüştürmek gibi tuhaf bir özellik vardır. çoğu zenci, tarağı ve fırçayı adeta kastanyet gibi hoş bir biçimde tutup, gösterişli hareketlerle kullanan doğuştan uşak ve kuaför gibidir. ayrıca, bu tür işleri yaparken, sessiz, hiç zorlamasız olağanüstü bir canlılıkla bezenmiş yumuşacık, incelikli tavırlarını izlemek ve bu el ustalığını yaşamak tuhaf bir hoşnutluk verir. bütün bunların üstündeyse yumuşak başlı oluşları gelir. burada değinilen yalnızca sırıtmak ya da gülmek değildir. zaten bunlar uygunsuz kaçardı. onlarınki sanki tanrı tüm zencileri hoş bir melodiye akort ederek yaratmış gibi, her bakışla, her davranışla uyum içinde kaynaşmış belirli bir neşeli haldir.

bir ispanyol gemisinde yaşanan bir köle ayaklanmasını konu alan "benito cereno"da melville, denizcilik ve gemicilik deneyimlerinin yanı sıra, insanın kötü güçlere karşı savaşımını sergiliyor, dramatik bir anlatım ve ahlaksal bir öykü kurgusu içinde. dramatik simgelerle bezenmiş süslü bir edebi dille yazılmış olan öyküde, aslında çoğu yazısında olduğu gibi, "göze görünenin" altındaki asıl büyük gerçeği irdeliyor melville.

6.03.2018

düzen

pascal

eşyanın üç düzeni vardır: ten, zihin, irade.

dünya ehli, zenginler ve hükmedenlerdir. ilgilendikleri bedendir, cisimdir.

meraklılar ve bilginler, onların ilgilendikleri de zihindir.

bir de bilgeler var; ilgilendikleri doğruluktur, adalettir.

her şeye hükmetmesi gereken tanrı'dır ve her şey onunla ilişkilendirilmelidir.

sıradan insanlar iyiliği servette, dışımızdaki nimetlerde ya da hiç değilse eğlencede sanırlar.

felsefeciler bütün bunlardaki beyhudeliği göstermiş ve fakat gerçek iyiyi kafalarına esen yere yerleştirmişlerdir.

5.03.2018

yürümek

frederic gros

yürümek, iyi olma hallerini farklı durumlara göre farklı derecelerde hissetme şansı vermek suretiyle bütün olasılıklara açıktır. yürümek, bütün büyük kadim bilgeliklere iyi bir girizgahtır.

yürüyen kraldır, dünya da onun krallığı. zaruri olanı bir kere kavradınız mı bir daha mahrum kalmazsınız ondan; zira o her yerdedir, herkese aittir ve kimsenin malı değildir.

yürüyerek, kimlik fikrinin kendisinden, biri olma, bir isim ve hikayeye sahip olma isteğinden kaçarsınız. biri olmak, herkesin kendinden bahsettiği yüksek sosyete toplantılarında ya da terapi seanslarında iyidir. oysa biri olmak, boynumuza ağır ve aptalca bir kurgu zincirleyen (bizi benlik tasvirimize sadık kalmaya zorlayan) toplumsal bir zorunluluk değil midir? yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız; çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket halindeki kadim yaşamdır.

dünyanın kapısını bir kez çaldınız mı sizi hiçbir şey tutamaz. adımlarınızı kaldırımlar -bin kere geçtiğiniz, hep kürkçü dükkanına varan o yol- yönlendirmez artık. dönemeçler yıldızlar gibi titrek titrek parlar, o kan donduran seçim yapma korkusuyla yeniden karşılaşırsınız: baş döndürücüdür özgürlük.

yürümek bir dönüşüm, bir çağrıdır. her şeyi ardımızda bırakmak ve kendimizi arındırmak için yürürüz: dünyanın keşmekeşini, mesuliyet dağını, didinmelerimizi ardımızda bırakırız. unutmak, artık burada olmamak için kara yollarının muazzam sıkıcılığından, orman yollarının monotonluğundan iyisi yoktur. yürüyün, bağlarınızı koparın, terki diyar eyleyin.

yürümek; kiri pası ovulmuş, safrası atılmış, sosyal becerilerden kurtulmuş, kofluklardan ve maskelerden sıyrılmış bir hayat yaşamaktır.

karabibik ve diğer hikâyeler

nabizade nazım

izdivaç muhabbetin mezarıdır.

asıl kahramanlık, uğursuz duygulara karşı koyabilme gücüdür.

bir an içinde vücuda gelip yokluğa giden böceklerin asırlar kadar sürekli, asırların tahammül edemeyeceği derece şiddetli bir azaba uğraması fikirlere durgunluk verir.

halkımızın çocuk terbiyesi gayet gariptir. terbiye edelim derken terbiyesini bozarlar da haberleri olmaz. bizde çocuk terbiyesi mutlaka umacıyla, çarşamba karısıyla sınırlıdır. bunun içindir ki hepimize ağırbaşlılık, cesaret denilen şeyler pek zayıf özelliklerden sayılır.

bahtiyarlık istirahat-i fikirdedir.

gönül arsız bir çocuk gibidir ki demin kendisini hakaret yumruğuyla ağlatan bir zalim eli, şimdi bir oyuncak gösterdiği için sevinçle öpmeye başlar.

kadınların ahlakını en ziyade bozan şey süse düşkünlüktür.

gönlüm bile onunla gizliden gizliye ittifak edip duruyor. o da aleyhime isyan eylediği takdirde ben yalnız başıma ne yapabilirim?

ah ekmeğimi güneş altında alnımın teriyle kazanır bir işçi olsaydım!

tecrübe ettim ki yaradılış bakımından mutlu olmayı bilmeyenlere tesadüf, bir bahtiyarlık gösterecek olsa bu bahtiyarlığın aşırılığı mutlaka işaret-i felakettir.

gençlerin hissiyatça en ziyade korkulacak zamanları yatağa girdikten sonra başlar. özellikle insanın yatak içindeki vaziyeti tahayyül için en müsait vaziyettir.

4.03.2018

omerta

mario puzo

"mafya," arapçada, "sığınak" anlamına gelir ve sicilya diline, müslümanlar ülkeyi onuncu yüzyılda yönetirken geçmiştir.

sicilya halkı, tarih boyunca romalılar, papalık, normanlar, fransızlar, almanlar ve ispanyollar tarafından acımasızca baskı altında tutuldu. hükümetleri, yoksul çalışan sınıfı köleleştirdi, emeklerini sömürdü, kadınlarına tecavüz etti, liderlerini öldürdü. zenginler bile talan ve zulümden kurtulamadı. kutsal katolik kilisesinin ispanyol engizisyonu, muhalif oldukları gerekçesiyle mal varlıklarına el koydu. ve bu yüzden "mafya", intikamcıların gizli örgütü olarak yayıldı. kraliyet mahkemeleri, bir çiftçinin karısına tecavüz eden bir norman soylusunu cezalandırmayınca, köylüler çetesi onu öldürdü. polis şefi, küçük bir hırsıza, cassetta ile işkence ettiğinde, polis şefi de öldürüldü. nispeten iradesi güçlü köylüler ve yoksullar halkı savunmak için organize bir şekilde örgütlendiler ve gerçekte, ikinci ve daha güçlü bir hükümet oluşturdular. öyle ki, artık düzeltilecek bir hata olduğunda, insanlar resmi makamlara değil, probleme arabuluculuk eden yerel mafya liderine gitmeye başladılar.

bir sicilyalının işleyebileceği en büyük suç, yetkili makamlara, mafya tarafından yapılan herhangi bir şeyle ilgili herhangi bir bilgi vermekti. sessiz kalırlardı. ve bu sessizlik, omerta olarak adlandırıldı. yüzyıllar boyunca süren uygulama, kişinin kendisine karşı işlenen bir suç hakkında bile polise bilgi vermemesine kadar genişledi. halkla, mevcut hükümetin yasa uygulayıcıları arasındaki bütün bağlar kesildi, öyle ki küçük çocuklara dahi, yabancı birine köye giden en basit yolu ya da birinin evini bile söylememesi öğretildi. mafya'nın sicilya'yı yönettiği yüzyıllar boyunca, huzur, öylesine belirsiz ve görünmezdi ki, yöneticiler gücünün boyutlarını asla anlayamadı. ıı. dünya savaşı'na kadar, "mafya" kelimesi, sicilya adasında asla telaffuz edilmedi.

iletişim

adam phillips

ikili bir hayat ihtimali olmadan ahlak da olamaz.

iletişim kurmamak imkansızdır. iletişime taraftar ya da karşı olamazsınız. kendi standartlarınızla ya da başkalarının standartlarıyla az ya da çok iyi iletişebilirsiniz yalnızca; ama iletişim kurmamazlık edemezsiniz.

her zaman birilerine cinsel açıdan sadık olduğumuz için, her tercih bir ihanettir.

bizi başarı kadar yenik düşüren başka bir şey yoktur. başarı her zaman yenilgiden daha kafa karıştırıcı, esas olarak daha ironiktir.

ben kendisine sadık olmaktan kaçınamayacağım tek kişiyim.

en iyi, en sıcak saklanma yeri, neden saklanmakta olduğunuzu, ya da saklanıyor olduğunuzu unutabildiğiniz yerdir.

hiç kimse hak ettiği ilişkiyi elde edemez. bu kimi için sonu gelmez bir içerleme kaynağıdır, kimi içinse sonu gelmez bir arzu kaynağı.

başkalarına istediğini yaptırmak, kendine istediğini yaptırmaktan daha kolaydır çoğu kez.

tıpkı iki tür tek eşli olduğu gibi, iki tür yazar vardır esas olarak: kusursuz olan ve yanılabilir olan. kusursuz yazar için her cümle mükemmel olmalıdır, her kelime kaçınılmaz olmalıdır. bunlar için mesele her şeyi doğru yapmaktır. yanılabilir olan yazar içinse "yanlış", haklı olmaya ihtiyacı olan insanları niteler yalnızca. yani yanılabilir olanlar, beceriksiz olmaya cesaret ederler; iyi bir cümlenin nasıl olacağından hiçbir zaman emin değillerdir; üstelik kötü cümlelerin iyilerine bir şekilde kefil olduğuna dair bir batıl itikatları vardır.

3.03.2018

emir ve iktidar

elias canetti

emir verenlerin iktidarı her zaman büyür. ne kadar önemsiz olursa olsun her emir bu iktidara bir şey ekler; genellikle emir yalnızca emri veren kişiye yarar sağladığı için değil, emirlerin tam da doğası gereği -yani etkilediği alanın bütünündeki kesin açıklık ve kabul gerektirmesi- iktidarı her biçimde artırıp güvence altına alır. iktidar, emirleri büyülü bir ok yağmuru gibi boşaltır; bu emirlere hedef olanlar kendilerini teslim etmek zorundadırlar. emir onları yaralar, iktidar makamına teslim olmaya çağırır ve yol gösterir.

ne var ki emrin ilk bakışta mutlak ve sorgulanamaz görünen yalınlığı ve homojenliğinin, daha yakından bakıldığında yanıltıcı olduğu anlaşılır. bir emir parçalara ayrılabilir ve gerçekten anlaşılacaksa ayrılmalıdır da.

emrin kaynağı yabancı bir şeydir; ama aynı zamanda kendimizden daha kuvvetli bir şey olarak kabul edilmesi gerekir. savaşıp kazanma ümidi görmediğimiz için tabi oluruz, emir verenler geleceğin galipleridir.

bir emrin arkasındaki iktidar kuşkuya yer bırakmamalıdır, bu iktidar bir süre için hükümsüz kalırsa mücadele ederek kendisini yeniden kanıtlamaya hazır olmalıdır. yeni kanıtlara ne kadar seyrek başvurulduğu, en baştaki kanıtın ne denli uzun süre yeterli olduğu çok şaşırtıcıdır. kuşkulu bir hal alan başarının devamını emirler sağlar; boyun eğilen her emir, yeniden kazanılmış bir zaferdir.

emir altında hareket eden insanların en dehşet verici görevleri yerine getirmeye muktedir olduğu iyi bilinir. bu insanların emir kaynağı engellendiğinde ve geriye dönüp yaptıklarına bakmaya zorlandığında kendilerini tanıyamazlar. "böyle bir şeyi asla yapmadım." derler ve yalan söylediklerini hiçbir zaman açıkça fark etmezler. tanıklarla yüzleştirilip tereddüt etmeye başladıklarında, onlar hâlâ, "ben öyle değilim. böyle bir şeyi yapmış olamam." derler. görevlerinin izlerini kendileri ararlar ve bunları bulamazlar. bundan etkilenmemiş görünmeleri hayret vericidir. sonradan sürdürdükleri yaşam gerçekten de daha önceki eylemlerinden hiçbir biçimde etkilenmemiş başka bir hayattır. pişman olmazlar ve kendilerini suçlu bile hissetmezler. yaptıkları gerçekten onların içlerine işlememiştir.

bunun dışında kendi eylemlerini mükemmel bir biçimde yargılamaya muktedir insanlardır. kendi iradeleriyle yaptıkları şey onlarda beklenen izi bırakır. tanımadıkları, savunmasız, onları tahrik etmemiş birini öldürmekten utanç duyarlar ve herhangi bir kimseye işkence yapmak onlara iğrenç gelir. aralarında yaşadıkları insanların çoğundan daha iyi olmadıkları gibi, daha kötü de değildirler. günlük yaşam içinde onları iyi tanıyanlar, bu insanların haksız bir biçimde yargılandıklarına dair yemin etmeye hazırdırlar.

emirlere en çok maruz kalanlar çocuklardır. bu baskıya dayanabilmeleri, ebeveynlerinin ve öğretmenlerinin verdiği emirlerin yükü altında çökmemeleri bir mucizedir. buna karşılık onların da kendi çocuklarına aynı derecede zalim bir biçimde aynı türden emirler vermeleri kaçınılmazdır.

emirlerin çocuklar üzerinde yaptığı etkinin derinliği, korunuşlarındaki sağlamlık ve sadakat, çocuğun bireysel niteliklerine hiçbir şey borçlu değildir; zekanın ya da istisnai yeteneklerin bununla hiçbir ilgisi yoktur. hiçbir çocuk, en sıradan çocuk bile kendisine verilen emirlerin bir tekini bile ne unutur ne de affeder.

insanı başarı yönünde mahmuzlayan şey, bir zamanlar ona verilmiş olan emirlerden kurtulmak için duyulan derin istektir.

2.03.2018

sevda

hüseyin rahmi gürpınar

dünyada bir mevzu vardır. şairler, edebiyatçılar, hikâyeciler yalnız başlığı değiştirerek daima bu aynı şeyi anlatırlar. sevdanın meşru, gayrimeşru türlü türlü şekilleri sanat namını alır. kâh kadın erkeği aldatır, kâh erkek kadını, kâh ikisi birbirini. kâh bizi zalim, biri mazlum, kâh biri katil, biri maktul olur, kâh ikisi pata gelirler. bestekarlar nasıl bir oktavlık bütün ve yarım perdelerden türlü havalar terkip ediyorlarsa, kalem sanatkarları da bu sevda kelimesini evirip çevirerek halkı heyecanlandıracak hünerler gösterirler. bütün kalpleri, sanatı, ilmi, dünyayı dolduran hep bu sihirli sözdür. en meşhur komedyaları, faciaları incele. şimdiye kadar bundan başka bir şeye gülüp ağlamış olduğumuzu gösterebilirsen aşk olsun derim.

iki öykü

şevket rado

yaşlı bir adam, yolda iki kat olmuş, bastonuna dayana dayana güç halde gidiyormuş. babasının elinden tutup yürüyen bir ufak çocuk, onu yerde bir şey arıyor sanmış ve babasına dönüp: "baba! amca yerde ne arıyor?" diye sormuş. ihtiyarın neyi kaybettiğini çok iyi bilen babası da: "gençliğini arıyor yavrum!" diye cevap vermiş. 

12 yaşlarında görünen bir küçük kız 3 yaşındaki kardeşini sırtına almış, bir yokuştan yukarı doğru çıkıyormuş. yanlarından geçen bir kadıncağız kızın haline acımış: "bu arkandaki yük sana ağır gelmiyor mu evladım?" demiş. kız şöyle durmuş, yukarıdan bir bakışla kadını tepeden tırnağa kadar süzdükten sonra: "arkamdaki yük değil, benim kardeşim" demiş.

intihar

giovanni papini

genelde hiçbir mantığa hizmet etmeyen bir sebep yüzünden kendini öldürmek bir seçim değildir, bir düşüştür. dipsiz fakat tamamen özgür kafayla önceden hesaplanmamış bir uçuruma düşüş.

gerçekten intihar eden kişi, kişisel hiçbir sebep, menfaat içeren hiçbir gerekçe bulunmaksızın, evle alakalı hiçbir sıkıntı ya da hiçbir metafizik program yüzünden gözleri kör olmaksızın sakince ve tarafsızca hayat ve ölüm hakkında düşünmeye koyulan ve kendini tamamen özgürce, hiçbir sebep bulunmadan, salt istediği için buna karar verip öldüren kişidir.

1.03.2018

çil

özdemir ince

bir kadın. gebe. bırakılmış boğulmak için balkonda. "neden?" denir de, anlatmaz. muslin giysiler giyer, çivitler beyazları, naftalinler. o kıpırtılı ot yığınında gizli bir saat kulesi var anlaşılan. ikide bir irkilmesinin. kocamışları göçer kentin, uğurlar uray başkanı dış kapıdan, mühürlenir dükkanlar ve gider icracı.

gelir bir oğlan kapıya tavus perçemli. is ve tarçın kokar. saklar yüzünü, geçer bir elinde kapı tokmağı. penceresi eskimiş, yusufçuk yuva yapmış, yitmiş kiremitleri. ev gibi.

sırası mıdır artık bilmem düşünmenin inci çiçeklerini, rahat rahat yetmiş dördünü aşmış büyükanneyi?

şampiyonların kahvaltısı

kurt vonnegut

ancak fikirlerimizin insaniliği ölçüsünde sağlıklıyız.

bilinç, her hayvanın manevi özüdür. bütün mesajların alıcısı olan "ben". her birimizin; bir farenin de, bir geyiğin de, bir garsonun da içindeki yegane can budur. kendimizi hangi abuk sabuk maceranın ortasında bulursak bulalım, özümüz şaşmaz ve saftır.

dünya kıçı kırık bir gezegendir.

kafası çalışan insanlar, zengin olmanın en iyi yollarından birinin de insanların mecburen mıhlanıp kaldıkları toprak parçalarından birine sahip olmak olduğunu anlamışlardır.

komşumun inandığı çılgınca bir şeydir hakikat.

tanrı romancılardan razı olsun. her şeyi yazmak isteyen insanlara ne kadar teşekkür etsek az. onlar olmasaydı o kadar çok şey unutulur giderdi ki!

zaman, kendi kuyruğunu yiyen bir yılandır.

antika saatler ne kadar hissedebilir ve düşünebilirse, insanlar da o kadar hissedebilir ve düşünebilirler.

insanlar forma girmeye ya da biraz kilo vermeye hemencecik heveslenirler. ama programa yazıldıktan sonra yaklaşık bir sene içinde ilgilerini kaybeder ve kulübe gelmeyi keserler. böyledir insanoğlu.

umursadığın şey sana ait değilse neyi değiştirebilirsin?

şairler tarafından tutkuyla sevilen bülbülün ötüşüne o eşsiz güzelliğini kazandıran şey, bu kuşun ancak ay ışığında öttüğü gerçeğidir.

ilerleme, bizim en önemli ürünümüzdür.

mantıklı olsun diye yaratılmamış bir evrende durmaksızın mantık aramak yorucu bir iştir.