15.04.2017

hüzün ve serseri

charles baudelaire


agathe, uçtuğu var mı ruhunun ara sıra
büyülü, mavi, derin ve ışıl ışıl yanan
bambaşka denizlere, bambaşka semalara
şu kahrolası şehrin simsiyah havasından
agathe, uçtuğu var mı ruhunun ara sıra

deniz, tek tesellisi günlük ıstırapların
acaba hangi şeytan veya hangi mucize
her ulvi çalkanışta muazzam bir rüzgarın
arzuyla uğuldayan denizi verdi bize
deniz, tek tesellisi günlük ıstırapların

hey trenler, vapurlar beni buradan götürün
ne var gözyaşlarından çamurlar yoğuracak
ara sıra der mi ki agathe'nin ruhu, üzgün
"nedametten, azaptan ve ıstıraptan uzak
hey trenler, vapurlar beni buradan götürün"

ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet
ey, sadece sevincin, aşkın ürperdiği yer
ey her ruhun içinde boğulduğu saf şehvet
ey bir ömür boyunca gönül verilen şeyler
ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet

ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların
o koşuşlar, demetler, o şarkılar, buseler
inildeyen kemanlar üzerinde dağların
akşam, korkuluklarda şarap dolu kaseler
ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların

o bilinmez zevklerin yüzdüğü masum belde
çok daha uzakta mı yoksa çin'den, maçin'den
beyhude bir arzu mu inildeyen dillerde
canlanan bir hayal mi billur sesler içinden
o bilinmez zevklerin yüzdüğü masum belde

sen ne zaman büyüdün

hasan hüseyin korkmazgil


eski duvar diplerinde karanlık sular
ay vurmuş gölgelenmiş kuytular
canım oğul, güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini
sana nasıl kıydılar!

ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum
bir külüstür mapusane zindanların en kötüsü
gözlerinin moru vurmuş ak mendillere
bir kelepçe sabahı ki türkülerin en acısı
ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum

akşamlar bir karakuş gibi sağılıp inerdi tenha yollara
yıldızlar dut kokardı, iğdeler ay kokardı
öflez ışıkları yol boylarında osmanlı karakolların
tilkiler üşüşünce akşam yıldızıyla bağlara
kelepçemin karasına bir ak güvercin
nazlı nazlı, canım yiğit, süzüm süzüm, canım oğul gelip konardı
ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum

ekmek yedim su içtim, ben nasıl yadsıyayım
nurhak dağlarının hemencecik eteğinde o yerde
toprak kına gibidir, etlidir, damarlıdır
sanırsın balla yoğrulmuştur kehribar üzümleri
kütükleri hititlerden, kan gütmesi osmanlıdan
ekmek yedim su içtim, ben nasıl yadsıyayım
taze peynir gibi taze, sarı yabangülü selam
ya nasıl yadsıyayım o ishaklı selvilerde ayışığını
ya bu kanlı gömleği ben kime giydireyim
ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum

sen ne zaman büyüdün de ne zaman kaptırdın gönlünü o nurhaklara
sen daha bebek bebek, sen daha baba baba
canım oğul, o kıraç topraklarımın yabangülü yiğidim
sen ne zaman büyüdün de düştün yollara
yolunu mavi kargalardan toylardan sorar oldun
hala duruyor mu telefon tellerinde o mavi kargaları maraş topraklarının
o karamuk çalıları, o çobandöşekleri, o müslüman kayalar
beni sordun mu gözüm, o kanlı toprakların menekşeli sabahlarından
çıkınımda kara zeytin bile yok
kara alman kelepçesi bileklerimde
ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum

bileklerim, canım oğul, yeni yeni başladı sızlamaya
sen büyüdün de demek, düştün demek o damar damar kınalı topraklara
tüketmişim yirmi yılı, canım yiğit, bir salkım üzüm gibi
ay vurmuş gölgelenmiş kuytular
canım oğul, güzel yiğit
al gel kanlı gömleğini
sana nasıl kıydılar!

ben bu yürek yarasını bir gece elbistan'da duymuştum

tribnia krallığı

jonathan swift

tribnia krallığı'nda, yerlilerin deyimiyle langden'de yaşayanların çoğu, bakanların ve yardımcılarının emir ve yönetimi altında çalışan birçok uşak ve astlarıyla beraber, kaşif, tanık, jurnalci, suçlayıcı, davacı, itirafçı ve yalan yere yemin edenlerden oluşan bir sürü insandan oluşuyordu. bu krallıkta entrikalar genellikle derin politik güçleri ortaya çıkarmak, hasta düşmüş yönetime yeni bir can kazandırmak, genel memnuniyetsizlikleri bastırmak ya da insanları oyalamak, para cezalarıyla keselerini doldurmak, kendi özel çıkarlarına en uygun düşecek şekilde halktaki genel güven duygusunu yok etmek ya da artırmak isteyen kişilerin işidir. öncelikle kendi aralarında, kimleri bir entrika çevirmekle suçlayacaklarına oturup karar verirler. sonra, bu kişilerin bütün mektup ve diğer yazılarını ele geçirerek, seçtikleri bu kişileri zincire götürmek için en etkili düzenlemelere başvururlar. bu yazılar sözcüklerin, hecelerin ve harflerin neyi simgelediklerini deşifre etmekte çok usta olan bir grup sanatçıya iletilir. bunlar da, örneğin koltuğun özel meclisi temsil ettiğini, kaz sürüsünün senatoyu, topal itin işgalcileri, vebanın daimi paralı orduyu, şahinin başbakanı, gut hastalığının başrahibi, darağacının devlet bakanını, oturağın asilzadeler meclisini, kalburun saray hanımefendisini, süpürgenin ihtilali, fare kapanının memuriyeti, dipsiz kuyunun hazineyi, batakhanenin sarayı, çıngıraklı soytarı kukuletası ve zillerin gözdeyi, kefesi bozuk terazinin mahkemeyi, boş bir fıçının generali, kapanmaz bir yaranın yönetimi simgelediğini bulup ortaya çıkarmaya çalışırlar. bu yöntem işe yaramadığı takdirde, bilginler kendi aralarında akrostiş ve anagram dedikleri daha etkili iki farklı yönteme başvururlar. ilkinde, tüm baş harflerin bir siyasi anlamı olduğunu ortaya koymaya çalışırlar. böylece n suikastı, b süvari alayını, l de denizde donanmayı simgeleyecektir. ikincisinde ise, şüpheli bir yazıdaki harflerin yerleri değiştirilerek, memnuniyetsiz bir grubun en derin planlarını dahi su yüzüne çıkarabilirler. örneğin, bir arkadaşıma yazdığım mektupta, "our brother tom has just got the piles" desem, bu sanatta ustalaşmış biri, bu cümleyi oluşturan harflerin, şu sözcüklere nasıl dönüştüğünü de ortaya çıkarabilir: "resist, -a plot is brought home- the tour." işte buna da anagramatik yöntem denilmektedir.

14.04.2017

cezmi or kupası

ülkü tamer

bir ilkbahar günü inönü stadı'ndayız. adı o kadar değişti ki, inönü müydü, dolmabahçe miydi, mithatpaşa mıydı, şimdi hatırlamıyorum. 50'lerin hemen sonunda ya da 60'ların hemen başında bir beşiktaş maçı olduğunu biliyorum. maç beşiktaş maçı olunca mutlaka kemal özer'le gitmişizdir. o gün kemal'le miydik, doğrusu onu da çıkaramıyorum. ama belleğimde pırıl pırıl kalan bir anısı var maçın.

devre arasında eski açık tribünün altındaki dev kapı açıldı. herkes "ne oluyor?" diye birbirine sorarken hoparlörden yanıt geldi:

"sayın seyirciler, bugün ünlü atletimiz cezmi or'un ölüm yıl dönümü. sporcumuzun anısına bir koşu düzenlenmiştir. bebek'te başlayan koşu biraz sonra stadımızda sona erecektir."

aradan iki dakika geçti geçmedi, bir atlet göründü kapıda. alkışlar arasında piste girdi. arkasında 20-25 atlet daha.. koşu bitti. cezmi or kupası'nı kazanan atlete ödülü verildi. ikinci, üçüncü de madalyasını aldı. hepsi yine alkışlar arasında soyunma odasına gitti. takımlar sahaya çıktı. maçın ikinci yarısı başladı.

bitime on dakika kadar kala, stadın kapısında daha öncekilerden yaşlı bir atlet belirdi. piste girdi o da. maç oynanırken koşmayı sürdürdü.

kısa bir sessizlik oldu tribünlerde. şaşkınlık atlatılınca yuhalar yükseldi. millet ağzına geleni söylüyordu bağıra bağıra. burada yazabileceğim en hafif küfür iki sıra önümüzdeki palabıyıklı adamın savurduğu "ulan inek!"ti. bunu izleyen cümleyi hiç unutmadım: "kuruçeşme'de otlamaya mı daldın da geciktin?"

yaşlıca atlet, yuhalar arasında kapalı tribünün, şimdiki yeni açık tribünün önünden geçti; numaralının önüne gelince hoparlörden o tanıdık ses yükseldi yine:

"sayın seyirciler.. biraz önce stadımıza giren atlet, cezmi or'un kardeşidir. bu koşuya ağabeyinin anısına katılmıştır."

yuhalar yerini alkışlara bıraktı bir anda. gökyüzünü "yaşa!" çığlıkları sardı.

palabıyıklı, baba recep'in frikiğini seyretmeyi bırakmış, sesinin olanca gücüyle bağırıyordu şimdi:

"ağır ol.. acele etme.. yavaş yavaş.. yaşşşaaa, aslanım!"

kinyas ve kayra

hakan günday

herkesin kendine göre bir şeyi var.

ne yapmak istediğini bilememek kadar acı verici bir şey daha yoktur.

kadın suratını boyar; çünkü suratı kendisine değil, güzelliğini takdir edecek olan erkeğe aittir. kimse kendi yarattığı bir boku boyamaz.

en kötü kabus bile iyidir hayatın kendisinden.

"kitaplarımı asla okumam. ilgilendirmiyorlar beni. edebiyata büyük bir yeteneğim var ama ona inanmıyorum." (louis-ferdinand celine)

üçüncü dünya ülkelerinde rütbe yoktur. tanrı ve kulları vardır.

resmi kurumlar tanımlayamadıkları her şeyden korkarlar. eğer herhangi bir devlet, karşısına çıkan canlı hakkında bir bilgi kırıntısına sahip değilse deliye döner. kendini tecavüze uğramış gibi hisseder. otorite sadece bilinenler üzerinde kurulduğu için, tanınmayanlar doğal düşmanlardır.

yeterli miktarda komisyonla banka şubelerine yaptırılmayacak iş yoktur dünyada.

hiçbir yere ait olmayanları iyi tanırım. her yere aitmiş gibi davranırlar.

bitkilerin hayatının insanlarınkinden çok daha ilginç olduğuna eminim. en azından onlarda karakter denilen işe yaramaz bölüm yoktur. dolayısıyla birbirlerinden nefret etmek için de bir neden bulamıyorlar.

12.04.2017

osmanlı'da matbaa

daron acemoğlu / james a. robinson

1445'te alman şehri mainz'de johannes gutenberg iktisadi tarihi derinden etkileyecek bir yeniliği açıkladı: hareketli hurufata dayalı bir matbaa makinesi.

o zamana kadar kitaplar ya katipler tarafından elde kopya edilmek -ki bu son derece yavaş ve zahmetli bir işti- ya da bunların her bir sayfası belirli özelliklere sahip tahta kalıplarla basılmak zorundaydı. kitaplar son derece nadir ve çok pahalıydı. fakat gutenberg'in icadından sonra bu durum değişmeye başladı. kitaplar basıldı ve daha ulaşılır hale geldi. bu yenilik olmasaydı okuryazarlığın ve eğitimin kitlesel boyutta yaygınlaşması imkansızdı.

batı avrupa'da matbaa makinesinin önemi hemen fark edildi. sınırın ötesinde, fransa'nın strasbourg şehrinde daha 1460'da bir baskı makinesi kurulmuştu bile. 1460 sonlarına gelindiğinde önce roma ve venedik'teki, ardından floransa, milan ve torino'daki baskı makineleriyle bu teknoloji italya'ya yayılmıştı.

1476'ya gelindiğinde william caxton londra'da bir baskı makinesi kurdu, iki yıl sonra oxford'da da bir tane vardı. matbaa aynı dönemde benelüks ülkeleri üzerinden ispanya'ya, hatta 1473'te budapeşte'de ve bir yıl sonra krakow'da açılan matbaalarla doğu avrupa'ya yayıldı.

fakat herkes matbaayı cazip bir yenilik olarak görmüyordu. osmanlı sultanı ii. bayezid, daha 1485'te çıkardığı bir fermanla müslümanların arapça baskı yapmasını kesin bir biçimde yasakladı. bu kural 1515'te sultan i. selim tarafından daha da pekiştirildi.

1727'ye kadar osmanlı topraklarında matbaa makinesine müsaade edilmedi. daha sonra sultan iii. ahmet, ibrahim müteferrika'ya bir matbaa makinesi kurması için izin veren bir kararname çıkardı. bu gecikmiş adıma bile kısıtlamalar getirilmişti. kararname "bu hayırlı günde bu batılı usul tıpkı bir gelinin duvağını kaldırır gibi gün yüzüne çıkarılacak ve bir daha asla saklanmayacaktır." dese de müteferrika'nın matbaası sıkı bir biçimde izlenecekti. kararname şöyle diyordu:

"kitapları tashih için, hakiki ulema ve müdekkik fazıllardan, şer'i ilimlerde ve yüksek fenlerde ehilleri tam olan müslüman faziletli kadılardan eski istanbul kadısı mevlana ishak ve sabık selanik kadısı mevlana sahib ile galata eski kadısı mevlana es'ad (faziletleri ziyade olsun) ve büyük şeyhlerden olup hakiki alimlerin önde geleni kasımpaşa mevlevihanesi şeyhi musa (ilmi ziyade olsun) me'mur ve tayin olunmuşlardır."

müteferrika'ya matbaa kurması için izin verilmişti fakat ne basarsa bassın, din ve hukuk alimlerinden, yani kadılardan oluşan üç kişilik bir heyet tarafından incelenecekti. belki de matbaa makineleri daha yaygın olsaydı diğer herkes gibi kadıların ilim ve irfanları da ziyade olacaktı. fakat öyle olmadı, matbaa kurması için müteferrika'ya izin verildikten sonra bile.

beklenebileceği gibi, sonuçta müteferrika çok az kitap basabildi; matbaanın faaliyete geçtiği 1729'dan müteferrika'nın çalışmayı bıraktığı 1743'e kadar yalnızca 17 adet. ailesi geleneği sürdürmeye çalışsa da 1797'de pes edinceye kadar yalnızca yedi kitap daha basabildiler.

osmanlı imparatorluğu'nun türkiye'deki merkezinin dışında matbaacılık daha da geri kaldı. örneğin mısır'da ilk matbaa makinesi ancak 1798'de, napoleon bonaparte'ın ülkeyi ele geçirmeye yönelik başarısız girişiminin bir parçası olan fransızlar tarafından kurulabildi.

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar osmanlı imparatorluğu'nda kitap üretimi esasen mevcut kitapların elde kopyalarını çıkaran katiplerin üstlendiği bir işti. 18. yüzyıl başlarında istanbul'da böyle 80 bin katibin faaliyet gösterdiği sanılmaktadır.

matbaa makinesine gösterilen bu muhalefet okuryazarlık, eğitim ve ekonomik başarı için aşikar sonuçlar doğurdu. 1800'de ingiltere'de yetişkin erkeklerin yüzde 60'ı ve kadınların yüzde 40'ı okuryazarken osmanlı imparatorluğu'ndaki yurttaşların muhtemelen yalnızca yüzde 2 ya da 3'ü okuryazardı. hollanda ve almanya'daki okuryazarlık oranları daha yüksekti.

osmanlı toprakları bu dönemdeki eğitimsel düzeyinin son derece düşük olması yüzünden, tıpkı nüfusunun yalnızca yaklaşık yüzde 20'si okuma yazma bilen portekiz gibi, avrupa ülkelerinin çok gerisinde kaldı.

osmanlı kurumlarının son derece mutlakıyetçi ve sömürücü olduğu göz önünde bulundurulduğunda, sultanın matbaa makinesine gösterdiği düşmanca tutumu anlamak zor değildir. kitaplar fikirlerin yayılmasına neden olurlar ve böylece nüfusu kontrol altında tutmak güçleşir. bu fikirlerin bazıları ekonomik refahı artırmak için yeni ve değerli yollar sunabilir fakat bazıları da yıkıcı olabilir ve mevcut siyasal ve sosyal durum için tehdit oluşturabilirler.

ayrıca, kitaplar okuma yazma öğrenen herkes için bilgiyi ulaşılır hale getirdiğinden şifahi bilgiyi kontrol edenlerin iktidarını da sarsabilirler. bu da elitlerin kontrolündeki statüko için tehdit oluşturur. osmanlı sultanları ve din kurumları ortaya çıkabilecek yaratıcı yıkımdan korktular. getirdikleri çözüm ise matbaayı yasaklamak oldu.

10.04.2017

intihar

zülfü livaneli

yaratıcı insanlar arasında intihar oranı neden bu kadar yüksek?

kimsenin görmezden gelemeyeceği bir özelliği var bu kişilerin: "normal" insanlara göre çok daha duyarlılar; hayatın acılarını ve sevinçlerini herkesten daha fazla ve daha derinden duyuyorlar. bu yüzden de yaralanmalara, incinmelere daha açık oluyorlar.

mayakovski ve macar şair attila jozsef, büyük umutlarla "insanlığın kurtuluşu" olarak gördükleri rejimlerin başındaki politikacıların yarattığı hayal kırıklığına dayanamayarak kendilerini öldürdüler.

stefan zweig ise avrupa kültürüne inanan bir hümanist olarak, nazi zulmünün uygulamalarını ve o uygar avrupa'nın korkunç bir barbarlık bataklığına dönüşmesini kabul edemediği için karısı lotte ile birlikte aşırı dozda ilaç alarak canına kıydı.

eşiyle birlikte intihar edenler arasında, londra'da birlikte intihar eden arthur ile cynthia koestler'i anmak gerekir. karl marx'ın kızı jenny de kocası paul lafargue ile birlikte intihar etme yolunu seçenlerden.

ukraynalı büyük romancı ve hikayeci gogol birtakım ruhi ve akli sorunlarla boğuştuğu için, bir şey yemeyi ve içmeyi reddederek öldürmüştür kendini. bu acılı süreç dokuz gün sürmüştür.

rus şiirinin en büyüklerinden olan sergey yesenin de ruhsal depremler sonucunda hayatına son verenlerden. şair birkaç kez hastaneye yatırıldıktan sonra bir otel odasının duvarlarına kendi kanıyla veda şiirini yazdı ve kendini astı.

ingiliz dilinin en önemli romancılarından olan virginia woolf artık hayata dayanamadığı için evinin yakınındaki nehir kıyısına gitti, ceplerine ağır taşlar doldurarak suya girdi ve boğuldu.

9.04.2017

anneannem

fethiye çetin

çoğu kez bulaşıcıdır ağlamak.

bizi görenlerin ilk tepkisi, "fethiye babasına, handan annesine benziyor." olurdu. bu sözlerin ne anlama geldiğini çok iyi bilirdim. bunun anlamı, handan'ın güzel, benimse çirkin olduğumdu.

o cahil hocaların aptal sözlerini bu eve getirme.

bir gün, jandarmanın köye gelerek dedesi, amcaları, dayısı dahil bütün erkekleri götürdüğünü ve bir daha onlardan haber alamadıklarını, annesi ve kardeşleri ile yengesinin köyüne sığındıklarını ancak jandarmanın oraya da geldiğini, kadın erkek hepsini toplayıp palu'ya götürdüklerini, erkekleri kesip nehre attıklarını, nehrin günlerce kan aktığını ve sonra sürgün yolunu anlattı.

erkeklerin götürüldüğü günün akşamında, köy birtakım adamlarca basıldı. bu adamlar, köyün güzel, genç kızlarını, kadınlarını kaçırdılar. kaçırılanlardan ertesi gün ve öbür günler haber alınamadı.

köye döndüklerinde, evlerinin yağmalandığını gördüler. evleri, hiç vakit kaybetmeyen civardaki müslüman köylülerce yağmalanmış, yatak-yorganları dahi götürülmüştü.

jandarma tekrar köye geldi ve köyde kalan bütün nüfusun, yatalak kadınlar dahil olmak üzere sürgüne gönderileceğini söyledi ve hemen toplanmalarını emretti. işte bundan sonra o uzun, acılı ölüm yürüyüşü başladı.

ölüm yürüyüşü.. yol boyunca yaşlılar, hastalar, yürüyemeyenler, süngülenip oracıkta, açıkta bırakıldılar. dağ başlarında kurda kuşa yem edildiler.

ölülerden korkmayın çocuklar, onlar bir kötülük yapamazlar. kötülük yaşayandan gelir, ölülerden değil.

çermik'te yaşayan ermenileri öldürüp dipsiz kuyuya atmışlar. çermik'le çüngüş arasında, düden derler, dipsiz bir su vardı. ermenileri, kafalarını kestikten sonra düden'e atmışlar.

ölüm yürüyüşünü, koca aileden sadece iki kadın sağ olarak bitirebilmiş, ölüm yürüyüşünün sona erdiği halep'e sadece neredeyse açlıktan ölmek üzere olan iki kız kardeş varabilmişler. bunlar, isguhi ve kız kardeşi diruhi'ydi. diğerleri, yola beraber çıktıkları neneler, torunlar, kızlar, gelinler bu yürüyüşten sağ çıkamamış, cesetleri yol kenarlarında çürümeye terk edilmişti. 

12 eylül.. bazı omzu kalabalıklar, sürmekte olan sürebilsin diye bu kez kendi çocuklarını kurban seçtiler. gözü doymaz kurbanseverler, bu kez, gençliği, işkencehanelerinde sürüm sürüm süründürdüler; ama yine de içleri soğumadı.

ver elini çekelek
ben senden küselek
üç gün gittin ling linge
ben de senden küs linge
küs lingeye, bas linge

"o günler gitsin, bir daha geri gelmesin."

gün geçmiş devran dönmüş bir gün erzincan depremi olmuş, depremde taş üstünde taş kalmamış. binlerce insan ölmüş. işte o zaman müslümanlar birbirlerine demişler ki: "ermenilerin ahı tuttu."

dersim dört dağ içinde
gülüm bardağ içinde
dersimi hak saklasın
bir yarim var içinde

anneanneme ve benzerlerine, halk arasında "kılıç artığı" dendiğini söyledi. birinden söz edilirken, "o da kılıç artığıdır." dendiğini. kanımın donduğunu hissettim.

"tanrım, bu ne acı yazgıydı? biz burada richard olmuşuz; deborah olmuşuz. nancy, sylvia olmuşuz, virginia olmuşuz. o da orada kalmış. fethiye olmuş, mahmut olmuş ve 1915 yılı bir kez daha tüm korkunçluğu ile çökmüştü ailemizin tepesine."

aşk

ilhan berk



sen varken kötü bir şey bilmiyorduk
mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu
sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu
sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler
nicedir bir pencereden deniz güzel değil
nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden
sen gel bizi yeni vakitlere çıkar

8.04.2017

küçük ağaç'ın eğitimi

forrest carter

güz, doğanın merhamet saatidir.

iyi bir şeyle karşılaştığın zaman yapman gereken ilk şey, bulabildiğin insanla onu paylaşmaktır.

çobanaldatanlar gece huzuru ve iyi rüyaların işaretidir.

bazı insanlar ağaca baktıkları zaman kereste ve çıkardan başka bir şey görmezler; işte onlar yürüyen ölü insanlardır. 

geçmişi bilmezsen bir geleceğin olmaz. 

bir adama kendi başına yapmayı öğretirsen, o zaman iyi adam olur. oysa yalnızca bir şey verip hiçbir şey öğretmezsen, ona yanlış bir hizmette bulunmuşsundur; çünkü sana bağımlı olursa, onun kişiliğini çalmış olursun.

bazı insanlar yalnızca sürekli vermeyi sever; çünkü bu, onları kibirli kılar, verdiği kişiden daha iyi gösterir. 

bir ölüm yürüyüşü romantik değildir.

uzakta bir yerde, hatta büyük sularda ölürsen, dağlıysan, yas tutan güvercin tarafından hatırlanacağını bilirsin. bunu bilmek bir insana huzur verir.

hakikat

hüseyin rahmi gürpınar

insanlara hakikat kadar hayalin de lazım olduğunu hayatımın henüz yirmiyi bulmayan yılları içinde tecrübe ettim. hayalin lezzeti hakikate dönüşmesinde değil, o ilk şeklini daima korumasındaymış.

insan toplumu içinde itirafı zararlı olan hakikatler çoktur. henüz insanların anlama ve kavrama yetisi her hakikati sindirebilecek mükemmel terbiyeye erememiştir.

lakin gerçeği görenler, kendi zararlarına da olsa onu duyurmaktan çekinmeyerek hemcinslerinin olgunlaşması için uğraşmaya kayıtsız kalmamalıdır.

itirafı zor olan hakikatlerin saklanması daha zordur.

uzayda kaybolanlar

robert a. heinlein

gençlerin, bir kaç tatlı lokma için daima yeri vardır.

siz gençlerin en aptal tarafı, bir konuyu anlayamadığınız zaman, onun hakikat olamayacağını sanmanız. ihtiyarlarınızın hatası ise, anlayamadıkları bir konuyu, başka bir biçimde yorumlamaları ve böylece anladıklarını sanmaları. hiç biriniz, en basit konuları bile, yazıldığı şekilde kabul etmeye yanaşmıyorsunuz.

bu da sizlerin çok zeki (!) olmanızdan ileri geliyor. eğer bir şey yeteri kadar açık değilse, muhakkak başka bir anlamı olmalıdır sizce.

hayatın gayesi yaşamaktı. insan doğar, hayatını yaşar ve ölünce de konvertere atılırdı. her şey bu kadar basitti. hiçbir esrar, hiç bir mitolojik seyahat yoktu. bu romantik fikirler, insanların gerçeklere karşı korku duydukları eski zamanların saçmalıklarından başka bir şey değildi.

6.04.2017

yozgat

şükrü erbaş


yozgat bir kar kentidir
sürmeli bir türküdür
serttir soğuktur küçüktür
iki dağın dudağına kısılmış
incecik bir sudur! içinde zamandan başka her şeyin aktığı
güneşi bir nazlı konuktur yazlar içinde
ömrü çiçeklerin rengi kadardır
ağaçları çatılardan yüksek
avluları evlerinden geniş
bir rüzgâr kentidir yozgat
çam kokuları, bıçkın delikanlılarıyla
yıllardır kesilmeden esen
yoksullukla düşlerin iç içe büyüdüğü
dar sokaklar eğri evler boyunca kadim bir eski zaman resmidir
işin ve konuşmanın tutkun aynasında
erkeği odalar dolusu ağırlık
duruldukça rengini bulan sular gibi
çocukların büyüdükçe büyüklere benzediği
bir taşra kentidir yozgat
zor inanıp güç değişen
durur zamanın alnında donuk
bir basma entarinin eteğinde
soluk, eski desenler gibi günler içinde bir gün
dokundu parmakları hayatın
ufkumun bunalan perdesine
fırınları sinemaları minareleriyle
hareket ülkesi bir kent simgesi olarak
yozgat, girdi ömrüme

yol

friedrich dürrenmatt

şunu yapmak iyidir, şunu yapmak kötü; şu yol iyiye gider, şu yol kötüye: çok geç artık. ne yapacağımızı bilemiyoruz artık; baş eğmemiz ya da başkaldırmamız hangi hareketi ardından sürüklüyor; yediğimiz meyvelerde, çocuklarımıza verdiğimiz ekmek ve sütte hangi sömürme, hangi suç yapışıp kalmış, bilemiyoruz. hiç görmeden, kimin nesi olduğunu bilmeden kurbanı öldürüyoruz; katil tarafından hiç farkına varılmaksızın öldürülüyoruz. çok geç artık. bu varoluşun baştan çıkarılması çok büyük oldu; oysa insan, bir hiç olmaktan kurtulup yaşama lütfu, yaşamayı gerçekleştirecek acı için fazla küçük. yapıp ettiklerimizin kanseriyle kemirilip ölüm derecesinde hastalanmışız şimdi. dünya çürümüş, kötü serilmiş meyveler gibi bozulmuş. ne istiyoruz daha? dünya artık cennet haline getirilemez; zaferlerimizin, şan ve şerefimizin, zenginliğimizin rezalet dolu günlerinde başımıza bela ettiğimiz ve şimdi gecemizi aydınlatan cehennemlik lav ırmağı, çıkıp yükseldiği kuyulara def edilemez artık. yitirdiğimiz şeyi artık yalnız düşlerimizde, morfinle sağladığımız özlemin parlak düşlerinde geri alabiliriz.

5.04.2017

öncesiz yargı

paul eluard


okuma!
kitapların birçok satırındaki sözcükleri birbirinden ayıran aralıkların oluşturduğu beyaz biçimlere bak ve bundan esinlen.

saklasınlar diye başkalarına ver elini.

yokuşlarda yatma.

[us çağında çıkardığın zırhı yeniden giy.
düzeni olduğu yerde bırak, yoldaki taşları bozup dağıt.]

kanıyorsan ve bir insansan, taş tahtadaki son sözcüğü sil
gözlerini kapat, böylece biçim ver onlara.

[unuttuğun düşlere ver tanımadığın şeyin değerini.]

üç demiryolu fenercisi tanıdım ben, beş geçit bekçisi kadın, bir de geçit bekçisi erkek. ya sen?

[bağırdığın sözleri hazırlama.
boşaltılmış evlerde yatıp kalk. yalnız seninle şenlendi onlar.
bir okşamalar yatağı ser okşamalarına.]

kapını vururlarsa, son isteklerini anahtarla yaz.

sesteki anlamı çal, parlak giysilerin içlerine dek gizlenmiş davullar vardır.

ifritlerin büyük acımasını türküle. truva atının üstünde ayağa kalkmış bütün kadınları an.

[su içme.]

tıpkı o harfi gibi, t harfi gibi, ortaya doğru kanadı ve yılanı bulacaksın.

[seni kışkırtan deliliğe göre konuş.
parlak renklerle giyin, alışkanlık değildir bu.]

bulduğun şey, ancak elin uzandığı sırada senindir.

yargılarının kakumunu ısırırken yalan söyle.

yaşamını budayansın sen.

as kendini, yiğit crillon, onlar seni pek kulak asma'larıyla yere indirecekler.

[vefasız bacakları bağla.
bırak, düşlerinin pasını yeniden tutuştursun tan.]

ayakların önde beklemeyi bil. böylece çıkacaksın yakında, öpörtülü.

[yak, ışıt görüngülerini yorgunluğunun.]

yenecek neyin varsa sat, açlıktan ölecek ne varsa satın al.

olmak eyleminin gelecek zamanıyla etmek eyleminin geçmiş zamanını karıştırmayarak şaşırt onları.

yeni pencere camına yerleştirilmiş taşa cam ol.

avucunun içini görmek isteyene göğün daha bulunmamış gezegenlerini göster.

[anılan günde, yaprak-böceğin o güzel mi güzel boyutlarını hesaplayacaksın.

sevdiğin kadının çıplaklığını gözünde canlandırabilmek için, ellerine bak, yüzü yere eğilmiştir.

tebeşiri kömürden, gelincikleri kandan ayırt et.]

ayaklarımın ucunda içeri girip çıkma zevkini bağışla bana.

noktalı virgül: noktalamada bile ne denli şaşırtıcı olduklarını gör.

yat, kalk, şimdi yine yat.

yeni buyruğa dek, manastırın yeni buyruğuna dek, diyeceğim en güzel genç kadınların çarmıh biçimindeki yakayı benimsemelerine dek: göğüsleri ortaya seren iki yatay dal, karnın altında çıplak çarmıhın hafifçe kızarmış ayak bölümü.

[omuzlarının üstünde başı olandan sakın.
yürüyüşünü fırtınalarınkine bakarak düzenle.
hiçbir gece kuşunu öldürme.]

gündüzsefasının çiçeğine bak: anlamak olanağı vermez insana.

yüreğini okla delmen gerektiğinde, görünür hedefe kaptırma kendini.

tansıklar gerçekleştir; ama yadsımak için.

kocamış karga "yirmi yıl" diyor, sen de yetiş onun yaşına.

[kötü beğeninin arabacılarından koru kendini.
içindeki sıkıntının bedavadan oyunlarını çiz tozlara.
yeniden başlama zamanını ele geçirme.]

başının, daha düşmediği için, hint kestanelerinin tersine, kesinlikle ağırlıksız olduğunu savun.

kıvılcımla yaldızla demir örsün onsuz kara hapını.

olası bir kırlangıçlar düşüncesine kılını kıpırdatmadan alıştır kendini.

ele geçirilmezi yaz kum üzerine.

[ananı babanı düzelt.
sağduyuya zarar vermeyen şeyi üstünde saklama.
düşün ki bu kadın üç sözcüğe sığar ve bu tepe bir uçurumdur.]

yazdığın gerçek aşk mektuplarını zındıkça davranılmış kutsal ekmekle mühürle.

şunu tabancaya söylemekten geri kalma: çok hoş; ama sanıyorum ki sizi bir yerlerde gördüm ben.

dışardaki kelebeklerin tek istedikleri içerdeki kelebeklere kavuşmaktır: sokak fenerinin tek bir camını; eğer kırıldıysa, kendinle değiştirme.

cehenneme yolla saf olanı; saflık sende cehennemliktir.

[aydınlığı körlerin aynasında gözlemle.]

dünyanın en küçük, hem de en kaygı verici kitabı senin olsun ister misin? yazdığın aşk mektuplarının pullarını ciltlet ve ağla, her şeye karşın varlık içindesin.

[hiç bekleme.
iyice bak şu iki eve: onda da ölüsün, ötesinde de.]

düşün seninle konuşan beni, yanıtlamak için kendini koy benim yerime.

[yalnızken ve sana seslenildiğini duyduğunda, duvar kaplamalarının önünden geçme sakın.]

gövdeni başka gövdelerin üstünde yiğitçe bur: bu sağlık ilkesini yiğitçe benimse.

yaprak biçimindeki kuşları yeme: hayvansal ağaç güze dayanabilir.

senin özgürlüğün beni kahkahalarla güldüren özgürlüktür.

[sisin önündeki sisi kovala.
nesnelerin ölümlü doğasının sana üstün bir zaman erki vermediğini göz önünde tutup kendini ağaç köküyle as.
seni uyandırma sorumluluğunu aptal yastığa bırak.]

ağaçları kes istersen, taşları kır; ama sakın kendini, yararlılığın mor aydınlığından sakın.

[gözünün biriyle bakıyorsan ötekini kapat.]

yok etme güneşin kızıl ışınlarını.

sağdaki üçüncü yola sapıyorsun, sonra soldaki ilk yola; bir alana varıyorsun, bildiğin kahvenin yanından dolanıyorsun, soldaki ilk sokağa sapıyorsun, sonra sağdaki üçüncü sokağa; kendi yontunu fırlatıyorsun yere ve kalıyorsun orada.

[kaldır şu kadının düşürdüğü yelpazeyi, ne yapacağını bilmeden.
vur kapıya, bağır: giriniz; ama girme.
ölmeden önce yapacak bir şeyin yok.]

4.04.2017

iyi adamın sorguya çekilmesi

bertolt brecht


öne çık: duyduk ki
iyi bir adammışsın
satılık değilmişsin ama
eve düşen yıldırım
satılık değildir o da
dönmezmişsin bir kez söylediğinden
neymiş söylediğin
onurluymuşsun, söylermişsin düşünceni açıkça
hangi düşünceni
yürekliymişsin
kime karşı
bilgeymişsin
kimin için
düşünmezmişsin kendi çıkarını
kiminkidir o zaman düşündüğün
iyi bir arkadaşmışsın
iyi insanlar da var mı arkadaşların arasında

dinle şimdi: biliyoruz
düşmanımız olduğunu. onun için
bir duvar önüne götüreceğiz şimdi seni
ama hizmetlerini
ve iyi yanlarını da göz önünde tutarak
iyi bir duvar seçeceğiz sana ve
seni iyi tüfeklerden çıkacak iyi kurşunlarla vurup
iyi bir kürekle iyi toprak atacağız üstüne

3.04.2017

aforizmalar

~criminal minds

orson welles: bizim cinsimizden olan kuşların tüyleri dişilerden albenilidir; çünkü erkekler varlıklarını kanıtlamak zorundadırlar. zamanımızın çoğunu "bana bak, bana bak!" diye bağırarak geçiririz.

euripides: iyi bir adamın canı yandığında iyi olarak bilinenlerin hepsi onunla birlikte acı çekmelidir.

robert oxton bolton: inanç, yalnızca aklın egemen olduğu bir fikir değil, akla egemen olan bir fikirdir.

robespierre: suç, hakimiyetini korumak için masumiyeti katleder ve masumiyet suça karşı her şeyiyle mücadele eder.

elbert hubbard: eğer erkekler yalnızca birbirlerini tanısaydı, ne sevebilir ne de nefret edebilirlerdi.

dale turner mused: en iyi dersleri geçmişteki hatalarımızdan alırız. geçmişteki hatalar, geleceğin bilgeliğidir.

helen keller: dünya ıstırap dolu olsa da yaşama sevinci çoğu zaman ağır basar.

gandhi: şiddete karşıyım. çünkü iyiliğe ulaşmak için şiddet kullanıldığında ulaşılan iyilik geçicidir. yol açtığı kötülük ise daimi olur.

2.04.2017

kayıtsızlık şenliği

milan kundera

mümkün olan tek bir direniş vardır: dünyayı ciddiye almamak.

dikkat çekici bir tip, bir kadını baştan çıkarmaya çalıştığında, kadın rekabete girdiği izlenimine kapılır. kadın da kendini dikkat çekmek zorunda hisseder. direnmeden teslim olmamak zorunda hisseder. oysa kayıtsızlık kadını özgür kılar. tedbir almaktan kurtarır. pratik zeka gerektirmez. kadını kaygılardan arındırır, böylece onu daha ulaşılabilir kılar.

kayıtsızlık varoluşun özüdür. her zaman ve her yerde bizimledir. kimsenin görmek istemediği yerde bile mevcuttur o: dehşette, kanlı savaşlarda, en kötü felaketlerde. dramatik durumlarda onu kabul etmek ve adlı adınca anmak çoğunlukla cesaret ister. ne var ki, onu kabul etmek yetmez, kayıtsızlığı sevmek gerekir, onu sevmeyi öğrenmek gerekir.

hem bir davetsiz misafir hem de müşfik olan biri, acımasız bir mantığın sonucu olarak, hayatı boyunca özür dilemeye mahkumdur.

yaşam ölümden daha güçlüdür; çünkü yaşam ölümle beslenir.

şu insanlara bak! bak! gördüklerinin en azından yarısı çirkin. çirkin olmak da insan haklarının bir parçası mı? peki, hayatın boyunca bu çirkinlikle yaşamanın ne demek olduğunu biliyor musun? hiç ara vermeden? cinsiyetini de kendin seçmedin. gözlerinin rengini de. yaşadığın yüzyılı da. ülkeni de. anneni de. önemi olan hiçbir şeyi kendin seçmedin. bir insanın sahip olabileceği haklar, uğruna savaşılmasını ya da meşhur beyannameler yazılmasını gerektirecek hiçbir neden bulunmayan zırvalardan ibaret!

kadın cinselliğinin bazı altın noktaları vardır: ben hep bunların üç tane olduğunu düşünmüşümdür: uyluklar, kalçalar, memeler.

harita

miroslav holub


harita üzerine bir şeyler bilen
albert szegent-gyorgi
hayatın şuraya buraya sürüklediği
hayatı şuraya buraya sürükleyen
savaş üzerine anlatmıştı bu öyküyü

alplerdeki küçük bir macar birliğinden bir teğmen
keşif ekibi göndermiş buzla kaplı yerlere
ardından kar başlamış
iki gün sürünce gelememiş ekip
çok üzülmüş teğmen
adamları ölüme gönderdim diye

üçüncü gün ama
keşif ekibi sağ salim dönmüş geri
"nerelerdeydiniz
nasıl buldunuz yolunuzu"
"evet" demiş adamlar
"kaybolduk diye biz de bekledik sonumuzu
sonra birimizin cebinden bir harita çıkmaz mı
yeniden doğduk sanki
bir barınak yaptık
karın dinmesini bekleyip koyulduk yola
işte döndük sonunda"

teğmen görmek istemiş bu değerli haritayı
alp haritası değilmiş
pirenelerinmiş harita

1.04.2017

çiçek

özdemir asaf

yoldan geçiyordu, durdu. bir bahçe vardı. donuk adımlarla, adım adım bahçenin duvarına yöneldi. donuk gözlerle çiçeklere baktı, baktı. çiçekler sıcaktı. donmuş bir sesle bahçıvana sustu. "bu çiçekler kesilecek mi? bu çiçekler gidecek mi?" bahçıvan dizlerine bahçeyi çöktü. yüzüne çiçekleri döndü. bir ışık yanmıyordu, yandı, söndü. elleri gözlerine baktı, gözleri ellerine aktı. gözleri ellerini gördü. elleri kördü. sönen ışık yandı. yanan ışık söndü. dün yağmur yağacaktı, gün döndü, yarın yağdı, bugün dindi. ağlayacaktı. kim anlayacaktı.