15.01.2016

terapist

irvin david yalom

"uzmanların şu afra tafrası var ya, gösteriden başka bir şey değil. işin aslı, çoğu zaman ne bok yemekte olduğumuzu kendimiz de bilmiyoruz. ne diye sahici olmuyorsun, ne diye bunu kabullenmiyorsun, ne diye hastanın karşısında bir insan evladı olmuyorsun?"

"sana bahsetmiş miydim hiç?" diye devam etti paul, "zürih'teki analizimden? dr. feifer diye birine gitmiştim, eski zamanlardan kalma bir herif, bir zamanlar jung'un yakın çalışma arkadaşıymış. terapistin rüyalarını anlatırdı bana, hele bir de rüyada ben varsam, yahut benim terapimle uzaktan ilgili bir konuyla rüyanın uzaktan ilgisi varsa. jung'un 'anılar, rüyalar ve düşünceler' kitabını da okudun mu?"

ernest başını sallayarak doğruladı. "evet, tuhaf bir kitap. dürüst de değil ayrıca."

"dürüst değil mi? nasıl dürüst değil? önümüzdeki ayın gündemine alalım bunu. ama şimdilik, yaralı şifacı üzerine söylediklerini hatırlıyor musun?"

"ancak yaralı bir şifacının gerçek anlamda şifa dağıtabileceğini mi?"

"bizim moruk daha da ileri gitmiş. diyor ki, terapide ideal durum, hastanın, terapistin yarasına en iyi gelecek merhemi ortaya çıkarmasıyla oluşurmuş."

"hasta, terapistin yarasına şifa buluyor, ha?" diye sordu ernest.

"tam olarak böyle! bunun ne anlama gelebileceğini bir düşün! akıl alacak şey mi bu? ve de, jung hakkında başka ne düşünürsen düşün, allah biliyor ki ahmak değil herif. freud'un klasında değilse de ona çok yakındı. evet, jung'un çevresindekilerin pek çoğu bu düşünceyi bayağı ciddiye alıp terapide kendi meselelerini konuşur olmuşlar. senin anlayacağın, analistim bana kendi rüyalarını anlatmakla kalmadı; rüyalarını yorumlarken gayet kişisel mevzulara da girdi; mesela bir zamanlar bana karşı eşcinsel bir ilgi duyduğunu falan söyledi. işte o saat topuklarım kıçıma vura vura kaçtım muayenehanesinden. sonraları anladım ki aslında derdi benim kıllı götüm değilmiş, kadın hastalarından ikisini pompalamakla meşgulmüş herif."

"eminim bunu da işin duayeninden öğrenmiştir." dedi ernest.

"hiç şüphesiz. koca jung, kadın hastalarına atlama konusunda hiç tereddüt yaşamamış. o ilk analistlerin elinden bir uçanla bir kaçan kurtulurmuş zaten, hepsi öyle. otto rank, anais nin'i düzüyormuş; jung, sabina spielrein ile toni wolff'u düzüyormuş; ernest jones da tuttuğunu düzüyormuş, seks skandalları yüzünden en az iki şehri terk etmek zorunda kalmış. ve tabii ferenczi de hastalarından uzak durma konusunda epey zorlanmış. neredeyse bir tek freud yapmamış hastalarıyla."

"herhalde baldızı minna'yı becermekle meşgul olduğu içindir."

"yo, sanmıyorum" diye cevapladı paul. "bununla ilgili gerçek bir kanıt yok. bence freud, erbezlerinin sükunu evresine vaktinden evvel varmıştı."

14.01.2016

kafamda bir tuhaflık

orhan pamuk

bu şehirde herkesin bir kalbi, bir de sayacı vardır.

evli olmanın en müthiş yanı, insanın istediği zaman ve istediği kadar sevişebilmesidir.

iyi bir eğitim, zenginle fakirin farkını ortadan kaldırır.

en iyi aşk, değil tanımak, hiç görmediğin kişiye duyulan aşktır.

görücü usulü evlilikte zor olan şey, kadının hiç tanımadığı biriyle evlenmesi değil, hiç tanımadığı birini sevmek zorunda olmasıdır.

ülkemizde en aptal vatandaş bile rüşvet vermeyi en sonunda öğrenir.

aşkı diri tutan şey imkansız olmasıdır.

kafamda bir tuhaflık var, ne yapsam bu alemde yapayalnız hissediyorum kendimi.

mutlu musun gerçekten? bazen insan şuna niyet eder; ama şu değil de bu olur. gene de mutluyum der insan.

mesafe

murathan mungan

bazı mesafeler asla kapanmaz, en yakınınızdakiyle bile.

zaman, zamanında elinizden kaçanları size zalimce hatırlatmakta hiçbir fırsatı kaçırmaz.

bazı şeylerin gerçekten hiçbir açıklaması yoktur.

sürpriz kötüdür. özellikle de insanın kendi kendine yaptığı sürprizler. insan kendini şaşırtmamalıdır. bu tehlikelidir; içindeki taşlar yerinden oynar. insanın kendi hakkında yanlış da olsa bir kararı olmalıdır. ben buyum, dediği bir kararı. benim hayatımı kararlar yönetir.

aynı kumaştan olmayan insanların ahbaplığında gene de tuhaf bir sağlamlık vardır. benzerliğin tuzaklarına düşmezler. birbirlerini tamamlayan yanları, hayata ait farklı bir nesnellik duygusu sağlar onlara.

kapandı sanılan nice yara, ilk darbede, kendi hatırasını olmasa bile yılları yeniden kanatır.

bazı insanlar her şeyi iyi yaparlar. marifetleri tükenmez.

kimse kendi zamanının efendisi değildir.

bazı insanlar, kendilerini korumak için kendi hayat yollarına kazdıkları savunma kalelerine, siperlere, hendeklere başkalarını inandırmaya çalışmakla geçirirler bütün ömürlerini.

hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir tercih hakkı tanır, daha fazlasını değil.

sincabın sakladığı sözcükler

peter laugesen



yalnızca şiirin ayaklarıyla
bulabilirim evin yolunu

tek gerçek şiirsel duygu derin hüzündür
onun içinde tomurcuklanır gülümseme
gözyaşı olur damlar kahkaha

sağduyu dedikleri
yakıp yıkıyor her şeyi

bir gün dönüp arkama baktım
hiçbir şey yoktu görünürde

tarihin yüreğidir
eyleme geçen düşüncedir şiir

ışık ile gölgeden
ses ile sessizlikten
doğmuş yaratıklardır
şiirler

gecenin imleridir sözcükler
gölgeleridirler düşüncenin
kağıttan bir kışlada

kötülükten de kötüsü
korkaklığın aldığı ürpertici öçtür
kötülüğün kurbanlarından

heyecanın acımasızlığı değil
acının öfkeli yüreğidir
karşıt yıldızlar gibi bizi alevlendiren
boş sokaklardaki kimsesiz güzellikte

dünya ile çakışması gerekmez sanatın
ama dünyadan kaynaklanması gerekir

yalın ve güzel bir şey
söylemek isterdim
nesnelerin ışığı kestiği yerde
oluşan gölgeler üstüne

otların nasıl büyüdüğünü
rüzgarın nasıl estiğini
bildiğim yerlerde
oturuyorum en çok

her şey yapılmış değildir daha
ama olan her şeyi
değiştirmek isteyenden
gelmez yenilik; yenilik ancak
daha olmayanda olabilenden
gelir

çamurlu bir çayırda
topraklı kemik parçaları
yığınıyla oynayan
bir köpek gibi
sıçrayıp oynar şair
dilin içinde
sözcükler yığınıyla

eski defterleri karıştırmakla geçiriyor ömrünü insan
karıştırılan bir eski deftere dönüşünceye dek yaşam

şiir kör bir midillidir
dilin maden ocağı geçitlerinde
sırtında bir kanarya

dil bir tansıktır
en yırtıcısıdır çalılıkların

yazıdır
oluşturan
beni ben kılan

neresi olursa olsun
burası olmasın da

13.01.2016

osho

anthony storr

bhagwan shree rajneesh (osho), 93 tane rolls-royce'a sahip olması kadar, cinselliği aydınlanmaya giden yol olarak göklere çıkaran bir guru olması ile de oldukça ünlüdür. diğer gurulardan farkı, öğretisinin tamamen eklektik olması ve neyin ona ait olduğunu belirlemenin zorluğudur.

11 aralık 1931'de, madhya pradesh eyaletinin küçük bir kasabası olan kuchwada'da, çocukluğunun büyük bir kısmını geçirdiği, annesinin ailesinin oturduğu evde dünyaya gelmiştir.

çocukken yalnız, içe dönük ve çok zekiydi. guruların tipik özelliklerinden biri olan "arkadaş edinmektense yandaş toplama" özelliği onda epey küçük yaşlarda ortaya çıkmıştı. diğer çocukları kandırmış ve sürekli otoriteye kafa tutmuştu. astımlı ve hastalıklı bir çocuktu. birçok defa ölümle burun buruna gelmişti. ölümle oyun oynar ve korkusunu yenme adına riskli hareketler yapardı. örneğin shakkar nehrindeki girdaba atlar, burgaç tarafından dışarı itilene kadar dibe dalardı.

diğer sağlığı bozuk, zeki ve yalnız kişiler gibi o da çok okumaya başladı ve bu alışkanlığı uzun yıllar sürdürdü. bu sayede doğu'nun kutsal yazılarını, batı'nın önemli filozoflarını yakından tanır hale geldi. dini inanç arayışları, her zaman başkaldırma ve dalga geçme ile son buldu. otoriteye itaat etmesi gereken hiçbir ideolojiyi kabul edemiyordu. kavgacı, saldırgan ve küstahtı.

rajneesh, gandhi'nin oruç tutmasının mazoşizm, cinsellikten uzak durmasınınsa bir çeşit sapıklık olduğunu ileri sürmüştür. rahibe teresa'nın da bir şarlatan olduğunu söylemiştir.

"fakir bir toplumda din anlamlı olamaz; çünkü onlar henüz başarısızlığı tatmamışlardır. yani ev sahibi olmanın, zengin olmanın ya da gönüllerinde hangi maddi çıkar yatıyorsa onun mutluluk getirmeyeceğini henüz anlamamışlardır."

rajneesh; dinin, maddi ihtiyaçlarını gerçekleştirmiş ve bu nedenle de yaşamın anlamını sorgulamaya gücü yeten kişilerin lüksü olduğunu belirtir. "ne kadar fazla şey toplarsanız yaşamınız o kadar boşa gider; çünkü bunların bedeli yaşamın kendisidir." der. bu açıdan, çarpıcı biçimde, kendi öğretisine ters düşmektedir.

rajneesh'e göre insanlar üçe ayrılır: nesne toplayan ve dışa dönük olanlar, bilgi toplayan ve daha az dışa dönük olanlar ile farkındalığa ulaşmaya çalışan içe dönükler. son gruptakilerin amacı, gittikçe daha fazla bilinçlenmektir.

rajneesh'e göre cinsellik, kutsallığa ulaşmanın yollarından biridir. bekareti yücelten ve cinselliği bastırmaya çalışan dinler, engellenmişlik duygusu ve nevroz yaratmaktadır. bir keresinde, insanların ona getirdiği sorunların %99'unun cinsellikle ilgili olduğunu söylemiştir.

rajneesh'e göre gerçeğe ulaşmanın üç ana yolu vardır: deneye dayalı bilimsel yol, akla dayalı mantık yolu ve kendisini şiir ile dinde ortaya koyan eğretileme yolu.

"şiir, nesnelle özneli birbirine bağlayan bir köprüdür. din de esasen şiirdir. tantrik öğretide yaşama her zaman 'evet' denir. gerçek ateist, yaşama 'hayır' demeyi sürdürendir."

"insan, doğal olmayan tek hayvandır. bu nedenle de dine ihtiyaç duyar."

rajneesh'e göre, çoğu insan çocuk sahibi olmaya uygun değildir ve zaten dünyada da gereğinden fazla çocuk vardır. tüm dünyada yirmi yıl boyunca doğumlar yasaklansa, çoğu sorunun çözüleceğine inanır.

rajneesh, lord acton'ın düsturunun canlı bir örneğidir: "güç yozlaştırır. mutlak güç mutlaka yozlaştırır." rajneesh de bir hırs canavarı olana kadar yozlaşmıştır.

o, her zaman bir liderdi; küstah, otoriteye karşı hoşgörüsüz, kendi kendini yetiştirmiş, hiçbir üstada borcu olmadığını iddia eden biriydi. olağanüstü bir bilgi birikimi ve hayatın nasıl yaşanması gerektiği hakkında bir düsturu vardı. ancak maalesef, kendi görüşünü izlemede başarısız oldu.

en yüksek kulenin türküsü

arthur rimbaud


o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli

dayandım nasıl, nasıl da
unutamam bir daha işte
o korkular, kaygılardı
uçup gitti göklere
bir belalı susuzluk
karartıyor damarlarımı

o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli

bir çayır gibi tıpkı
unutulmuş bir kıyıda
karamukların, günlüklerin
boyatıp çiçek açtığı
o yabanıl uğultusunda
korkunç pis sineklerin

o sevdalar çağı dönmeli
dönmeli, geri gelmeli

yalnızlık dolambacı *

octavio paz

cennet diye bir şey varsa eğer, şimdi ve buradadır, bedensel kucaklaşmadadır; yoksa zamandan ve bedenden yoksun öteki dünyada değil.

novalis: şiir, insanın doğal dinidir.

bilmek, bilineni değişime uğratan bir eylemdir.

özgürlükten yoksun demokrasi bir despotizmdir; demokrasiden yoksun bir özgürlük de hayalden başka bir şey değildir.

"her şey boştur; çünkü her şey doludur. söz konuşmaz; çünkü konuşan, yalnızca suskunluktur." (sunyata)

özgürlük su kadar değerlidir ve üzerine titremediğimiz takdirde aynen su gibi akıp gider.

her şey bize bir konuda hizmet eder ve hepimiz birer aracızdır.

alışılmamışın ortaya çıkmasını sağlamanın bir yöntemi de, normal bir nesneyi hep ait olduğu yerden alıp başka bir yere koymaktır.

şiirle tarih, birbirlerini tamamlarlar; ancak bunun koşulu, şairin belli bir mesafeyi korumayı bilmesidir.

kendimize geri dönmenin koşulu, önce kendimizden çıkıp uzaklaşmaktır; ama boşlukta yitip gitmemenin koşulu da, yeniden çıkış noktasına geri dönmektir.

* "düşler boyunca yaratmak" ile birlikte.

mor bir serserinin gezi notları

osamu dazai

insanın azim gösterileri biraz gülünçtür.

hakikat insanın inandığı şeylerdir ama hakikat insanın bir şeylere inanmasını sağlayamaz.

insanlar şöhretten kolayca etkilenen zavallı yaratıklardır. bu gazetecilik müessesesi amerikalı kapitalistlerin icadı; bu nedenle hiçbir şeyi fazla ciddiye almıyor. zehir bu: meşhur olur olmaz seni budalaya çeviriyorlar. benim gibi mızmızlanıp duranlar da aslında içten içe meşhur olmak isterler, ne derlerse desinler.

insanlar sık sık ihanete uğrar ve herkesin arasında rezil olur. gençlerin yetişkinliğe geçerken ilk öğrendikleri, kimseye güvenmemeleri gerektiğidir. yetişkinler ihanete uğramış ergenlerdir.

insan, hayatının bir döneminde bir hastalığa tutulmamışsa hastalara nasıl davranması gerektiğini de tam olarak bilemiyor.

yüreklerimizin derinliklerinde hala küçük çocuklardık.

12.01.2016

aşk

ivan gonçarov

keşke insan hiçbir endişe yaşamadan aşkın sıcaklığını duyabilse! hayat seni rahat bırakmaz. nereye gitsen yanarsın! bir sürü duygu ve kaygı birden hayatını dolduruverir. aşk hayatın en zor okuludur!

aşkın insanı birden hastalık gibi etkileyen esrarlı ve uçarı bir duygu olduğu söylense de onun da bazı nedenleri ve kendine ait kuralları vardır. eğer bu kurallar şimdiye dek pek öyle incelenmediyse bunun nedeni aşka düşen kişinin bu duygunun ruhuna nasıl hakim olduğunu, sanki derin uykudaymış gibi duygularını uyuşturduğunu, ilk andan itibaren görme yeteneğini kaybettiğini, ne zaman kalbinin ve nabzının hızlandığını, nasıl ölene kadar bağlandığını, kendisini feda etmeye hazır olduğunu, "ben" kavramının nasıl "o" kavramına dönüştüğünü, zekasının nasıl uyuştuğunu ya da inceldiğini, nasıl baş eğdiğini, dizlerinin titrediğini, ateşinin yükselip gözlerinin yaşardığını bilmemesidir.

10.01.2016

şakşuka

salah birsel

orhon murat arıburnu içkiye pek yatkın değildir. ama evinde dostlarını ağırlayacak içki bulundurmayı da hiç eksik etmez. hem de içki şişelerini dolaplarda saklamaz, onları salonda iplerle tavana asarak konuklarının gözüne sokar. hemen hemen her koltuğun yanında tavandan sarkmış bir votka şişesi bulunur. içki içmek isteyenler yine yanındaki orta masası üzerinde duran bardağı alır, şişeden buraya içkiyi boca eder.

1946 yılında arıburnu, hacı emin efendi sokağında otururken bir pazar sabahı evine gelen behçet necatigil, oktay akbal ve salah birsel'i de yine böyle bir odada, duvardan duvara salıncak gibi sallanan içki şişeleriyle karşılamıştır. şişeler her üç konuğu iyisinden büyülemiş, şişelerin içindekiler ise onları yere sermiştir. bereket orhon içki şöleninin arkasından bol biberli bir şakşuka -meyhanelerdeki adı: menemen- şölenini de uygulama alanına koymuştur ki, bizimkiler iyice ayılmışlardır. o günden sonra içkiye değilse bile şakşukaya tövbe etmişlerdir.

edebiyat

louis baillot: sanatsal yaratışı sadece siyasal boyuta indirgemek, sanatı da yoksullaştırmaktır, politikayı da.

jean cocteau: ne masayı anlatacağım diye "masa" kelimesini kullanacaksınız ne kuşu anlatacağım diye "kuş" kelimesini ne de aşkı anlatacağım diye "aşk" kelimesini.

nazım hikmet: bir derecesini geçtikten sonra felaket denen şeyin acısı duyulmuyor.

jean-paul sartre: edebiyatı bilimsel iletişimden ayıran, tek sesli, tek anlamlı olmayışıdır; dil sanatçısı, üzerlerine düşürdüğü ışıkla, verdiği ağırlıkla, sözcükleri değişik düzeylerde, birkaç anlama gelecek biçimde kullanabilen kişidir.

lukacs: edebiyat gerçek yaşantıya dayanır; kararlar, ne kadar iyi niyetle varılmış olurlarsa olsunlar, yaşantının yerini tutamazlar.

reşat nuri güntekin: ne istediğini ve ne yapacağını bilen sekiz on münevver insan; karanlık fikirli, karanlık maksatlı hesapsız cahil sürülerini dilediği gibi sevk ve idare edebilir.

paul nizan: bir erkek, kendisine ancak bir kadınla başlar tekrar. ya da savaşla, devrimle.

cennet

a.l. kennedy

kimse tamamlanmış değildir, hepimiz katkılara ihtiyaç duyarız. alkol biraz katkıda bulunabilir ama esasen halihazırda mevcut olanı büyütür.

bir işe girmek uzun vadede kaçınılmaz. işin kötüsü, bunun bir zamanlar seçtiğin ve hala hazırlıklı olduğun tutkularla bir ilgisi yoktur; yani asla altın arayıcısı, öğretmen ya da arkeolog olamazsın, asla kalbinin gerçek sirkinde palyaçoluk yapamazsın. iş namına yapabileceğin şeyler, işe yaramazlığını günbegün kanıtlamaktan öteye gitmez.

hayattaki seçeneklerin de altı üstü iki tanedir: gülmek ya da ağlamak, ağlamak ya da gülmek. ister hızlı ister yavaş fark etmez, günün birinde kendinin ne korkunç, hiç gülünmeyecek bir fıkra olduğunu keşfedersin, hepimizin öyle olduğunu. bu durum çözümsüzdür, devasız, değişmez; kimsenin elinden bir şey yapmak gelmemiştir ama yine de burada durup vaktini doldurman gerekir.

çok yorgunum. günler, günler var ki yorgunum. bu endişe seviyeleri, yeni edindiğim, en kıymetli şeyleri şüphelerle, zehirli anılarla ve korkuyla mahvetme yeteneği, zihnimin bir türlü susmayışı, işimdeki sefillikler, her uykuma hücum eden dehşet taburları.. bıktım.

burayı bir an önce terk etmemiz gerek; bu kadarı yetti, hemen başlamamız gerek, kendimizi uyandırmamız gerek, kafamızı dağıtacak kadar soyunmamız gerek; elden, dilden, sevişmekten ibaret kalmamız, tuzda boğulmamız gerek. içimdeki değirmi aşındırması, ona çepeçevre tutunan direncim bizi silene, isimsizleştirene kadar ısırmalı, morartmalıyız.

rubailer

ömer hayyam



mevki sahipleri bildiğinden caymazlar
nice pisliğe gömülseler de aymazlar
şaşılacak bir iş ki, kendileri gibi
hırsa kapılmamışı adamdan saymazlar

bir yürek ki bilmez sevgi ne, acımak ne
ne manastır kurtarır onu ne seccade
aşk defterine adı yazılı olanlar
cehenneme aldırmaz, boşverir cennete

alaca "sabah-akşam" atının konağı
"dünya kervansarayı" denen şu durağı
bil ki, yüzlerce behram'dan kalmış bir köşk o
yüz cemşid'in sofrasının artık çanağı

derede akan su, çölde esen yel gibi
senin benim ömrümden bir gün daha geçti
iki günün gamını yememeli insan
geçip gitmiş gün biri, gelmemiş gün diğeri

şu evrende elinde oldukça fırsatın
şarapsız, sakisiz tek soluk alma sakın
niceleri sınadı senden, benden önce
dünya değmez kalbini kırmaya tek canın

hep söz eder durursun yasin'den berat'tan
yaz beratımı meyhaneye, kurtul ondan
beratımızın meyhanede olduğu gün
daha iyidir berat gecesi'nden, inan

şu dünyada en üstün söz, kuran denilir
sık ele alınmaz, okunur arada bir
ne ayetler yazılıdır ki şu kadehte
her an, her yerde, hiç durmadan hatmedilir

şu yaşamı gönül, yaşayarak öğrendin
çözümü ölümde tanrısal bilmecenin
bugün kendinde iken bir şey bilmiyorsan
yarın kendinde değilken ne bileceksin

tanrı cenneti, kevser şarabıyla över
akıl ermez dünyada nasıl yasak eder
hamza sarhoşlukla bir deve öldürmüş de
bize ne ki, ona "yasak" demiş peygamber

house m.d.

katolikler doğru söylüyor: gurur, insanı öldürür.

birbirimizi sevdiğimizi inkar ederek geçirdiğimiz her dakika başka bir yavru köpek gözyaşı döküyor.

hitler de dünyaya iyilik yaptığını sanıyordu.

evrimsel bir zorunluluk olarak ailelerimizi ve arkadaşlarımızı önemsemeliyiz. geri kalanlara ne olduğunu önemsememek evrimsel bir zorunluluktur. eğer ayırt etmeden tüm insanları seversek, işlevimizi yerine getiremeyiz. yani, büyük iyilikseverlerin hepsi en az bizim kadar bencil.

tuhaf güzeldir! sıradan şeylerin yüzlerce açıklaması olabilir. tuhafınsa çok zorlasan bir tane.

mesele kasların boyutu değil, kası nereye yerleştirdiğindir.

hayat, bitiş çizgisini ilk kim geçti sorusundan çok daha karmaşıktır.

insanların kendilerini öldürmelerine karşı değilim ama bu onları kahraman yapmaz.

- ailesini görmekten neden nefret ediyor ki?
+ hayal kırıklığına neden olmaktan nefret ediyor.
- o dünyaca ünlü bir doktor. nasıl onları hayal kırıklığına uğratmış olabilir ki?
+ oğlunun mutsuz olduğunu görmek, onun bir topal olduğunu görmekten çok daha kötü.

freud'a göre bir objeye duyulan sevgi, objeye sahip olma isteğinden gelirmiş. insanlar objeyi kontrol edemediklerini düşündüklerinde ya da obje onları huzursuz ettiğinde olumsuz davranışlar sergilerlermiş. 8. sınıf öğrencisinin kız arkadaşını yumruklaması gibi.

dul kadının öyküsü

joyce carol oates

dulluk bir kadının eş olduğu için çarptırıldığı cezadır. kısır eleştiriler, her türlü aşağılanma da bir yazarın yazar olduğu için çarptırıldığı cezadır.

albert camus: yalnızca bir tane ciddi felsefi problem vardır, o da intihardır. yaşamın yaşamaya değip değmediğine karar vermek zaten felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır.

yas tutmak kendine acımaktır.

yaşam mücadelesinin daha "medeni" bir halinde en büyük korku, aklını yitirmektir.

franz kafka: hiçbir zaman istediğim yiyeceklere sahip olamadım. olsaydım ben de herkes gibi tıka basa yerdim.

bir yazarla editörün evliliği en idealidir.

insan kendisine güvenen birini terk edince, bu durumun hiç tesellisi olmuyor.

anne sexton: ister yaşa ister öl; yeter ki dünyayı başkalarına zehir etme.

ırk konusu insanda en ilkel ve sinir bozucu biçimlerde aşırı kaygı yaratır.

delirmek, bir şeyin inanmak istediğimiz gibi olduğuna inanmaktır, öyle olmadığını bilmemize karşın. delirmemek ise insanın en derin ve derinlikli isteklerinin gerçekte olanla hiçbir ilgisi olmadığını kabullenmektir.

8.01.2016

maske

sevan nişanyan

kişilik denilen şeyin başkalarının gözünde var olan bir maske olduğu; ardında ise koca bir boşluk -daha doğrusu, bir dizi kaçış- bulunduğu fikrini sevdim.

"din adamları arasında tanrıya inancını yitirmemiş olan azdır."

hem makam sorumluluğu taşıyan hem entelektüel kimliğini koruyabilen kaç kişi var bu ülkede? okumuş olanlar çoğu zaman karar vermenin yükünü bilmezler; yönetimde olanlar ise kalplerini ve beyinlerini çoktan hurdaya vermişlerdir.

"ahlakın temeli özgürlüktür."

eğer varsa gerçek özgürlük budur: seni esir alan nefsini, köle kılan çıkarını ve sosyal mecburiyetleri hepten bir kenara itip bir şeyi sadece "güzel" olduğu için yapabiliyor musun? "topluma faydalı bir şey yapsaydın" demeyin bana, "topluma faydalı" denilen şeylerin üstünde kaçınılmaz olarak çıkar hesabının gölgesi vardır.

"güzellik, her türlü çıkar hesabının üstünde olan şeydir."

sadece bir kişi bile haksız yere zulme uğramışsa türklerin özür dilemesi gerekmez mi?

bundan iki bin sene sonra türkiye cumhuriyeti'nin şu ilk evresinden geriye pek bir iz kalacağını tahmin etmiyorum. etrafımızda gördüğümüz her şey köksüz, her şey temelsiz, her şey çürük. yalnız binalar değil, kurumlar ve fikirler de öyle. ufak bir depremde moloz yığınına dönüşecek şeyler hepsi.

6.01.2016

burukluklar

emil cioran

daha büyük bir acı ümidi olmasa bu anınkine tahammül edemezdim, ölçüsüz dahi olsa.

kendimizi istediğimiz kadar bıkkınlığa kaptırmış olalım, habercimiz kserkses'in karikatürleri olarak kalacağız. yeni bir zevk keşfedene mükafat vereceğini fermanla ilan ettiren o değil midir? -antik çağ'ın en modern davranışı bu olmuştur.

aşağılanmayı yaşamamış kişi, kendinin son raddesine gelmenin ne olduğundan habersizdir.

kendi gücümüzü ancak aşağılanma durumunda ölçebiliriz. yaşamadığımız utançların tesellisini bulmak için kendi kendimizi utançlara çarptırmamız, bir yandan herkesin bizi tükürükleriyle şereflendirmesini beklerken aynaya tükürmemiz gerekirdi. tanrı bizi seçkin bir sondan korusun!

kendinin sınırlarında: "çekmiş ve çekmekte olduğum ıstırabı hiç kimse bilmeyecek, ben bile."

sabahın beşinde bir genelevin halini görmeyen kimse, gezegenimizin hangi bezginliklere doğru yol aldığını düşünemez.

kendimi yeryüzünün en mutsuz varlığı zannetme küstahlığı olmasaydı çoktan çökmüş olurdum.

gününü mucizelerle doldurmaya kararlı keramet sahibi biri olarak kalkmak, sonra da akşama kadar temcit pilavı gibi aşk ve para sıkıntılarını ortaya sürerek dönüp dolaşıp yatağına devrilmek.

ne çok yoğunlaşma, hüner ve davranış inceliği gerekir bize, varoluş nedenimizi yok etmek için!

4.01.2016

intihar

jack london

güçlü bir adamı temiz bir kılıç darbesiyle öldürmek, sinsi sanayi ve siyaset oyunlarıyla onu ve sonraki nesilleri hayvana çevirmekten iyidir.

zihin ve beden, çalışmanın yıkıcı etkileriyle sürekli yıpranır. manevi ve fiziksel takat tükenir. bir kere dibe doğru kaymaya başladınız mı kronik gıdasızlık, yaşama gücünü kesen ve düşüşü hızlandıran bir etmen halini alır.

insan, içgüdülerini eskiden olduğu gibi doğal bir sadakatle izlemiyor artık. akıl yürüten bir mahluka dönüşmüş durumda. hayat ona büyük hazlar ya da acılar verdiğinde zekasıyla hayata sarılabiliyor yahut ondan vazgeçebiliyor.

hayat bu kadar tekinsiz, mutlu olma imkânı bu kadar uzak olunca, hayatın ucuzlaması ve intiharların yaygınlaşması kaçınılmaz olur. bu olgu o kadar yaygındır ki, intihar haberi yer almayan günlük gazete bulamazsınız. mahkemelerdeki intihar girişimi davaları ise, ancak sıradan bir sarhoş kadar ilgi uyandırır ve aynı hızla, aynı ilgisizlikle görülüp geçilir.

armağan

alciatus


çocuklar cevizlerle oynayıp unuturlar zamanı, gençler zarlarla
yaşlılar gün öldürür iskambil kağıtlarıyla
biz boş vaktimizde bu remizleri nakşederiz
sanatçıların usta ellerinden çıkan bu simgeler
elbiselere iliştirilen süsler, şapkalara takılan rozetler gibi
biz de sessiz işaretlerle yazabiliriz
soylu imparatorumuz değerli madalyonlarla donatsın seni
eskilerin seçkin eserlerini versin eline
ben şairim, kağıttan armağanlar verebilirim ancak bir şaire
sevgimin nişanesi olarak, ey chonradus, kabul et bunları öyleyse

3.01.2016

bilim ve üniversite

oğuz atay

bilim nedir? efendim bilim, uğraştığımız şeydir. bilim, her şeyden önce, üniversiteyi bitirdikten sonra "bilim yoklaması" ve "yabancı dil sınavı" gibi engelleri aşarak doktora öğrencisi olmaya hak kazanabilmek için gerekli bir şeydir. sonra, bir süre kürsüye gelen yabancı kitapları ve dergileri izleyerek bakalım ne var ne yok diye durumu izlemektir. sonra durumu kollamak ve çok küçük bir mesele seçmek ve bu küçük şeyi büyüterek onu bir doktora haline getirmektir ve bu doktorayı yapmaktır. sonra doktora sınavında başarı göstermektir ve bu başarıyı gösterdikten sonra gülümsemeyi unutmaktır. bilimin, birinci ve en zor şartı budur. sonra karşınıza doçentlik sınırı gelir. bu sınırı aşmak ilk bakışta zor gibi görünürse de asıl zorluk doçent olmak değil, eylemli doçent olmaktır; yani bir kadro ayarlamaktır. bunun için, daha bilimin başında, yani kürsü seçerken boş kadrolu birine kapılanmak ve gereğinde profesörler kurulunda sizin hakkınızı arayabilecek dişli bir kürsü başkanı bulmaktır. sonra profesörlük bilimi gelir. bu bilime akıl erdirmek biraz zordur; onun için en iyisi sabırla beş yılı beklemeyi bilmektir. bu arada bilime oy verecek profesörleri gücendirmemeyi bilmektir. çünkü beş yıl sonra bilim seni içine almak için gerekli sayıda parmağı kaldırmaz. milli eğitim bakanı'nın onayı da bilimde önemli bir yer tutar. bakarsın kendin bile anlamadan biraz ilerici olmuşsundur; evrakın aylarca bakanlıkta beklemiştir, bilim için ne acılar çekmişsindir. profesör olan bir bilimin sonu gelmiş gibidir. onun için demişlerdir ki: "gençliğine doyamadan profesör oldu." çünkü bir insan olsa olsa ne olur? en çok profesör olur. daha sonra ne olur? hiç. işte öyleyse profesörlükten sonrası bir hiçtir. fakat çoğu zaman bilim burada kalmaz. bir de bakarsın yıllar geçmiş, kürsü başkanı olmak için sıran gelmiştir; fakat bir kürsüde birden fazla bilim olabilir ve genel kurullarda parmak sayısı birden önem kazanır. fakat ne de olsa, artık profesörsün; kürsü başkanı olamasan da artık senin için karada ölüm yoktur. profesörlük takdim tezini yazarlı yıllar geçmiş, artık ne doktora, ne tez, ne de kitap yazma engeli var önünde; bundan sonra olsa olsa öğrencilere ders kitabı yazabilirsin, maddi durumunu düzeltirsin ve profesörler yapı kooperatifine girerek yıllardır yorulan kafanı dinleyebilirsin; tabi dekanlık, rektörlük gibi yeni bilimsel aşamalar seni beklemiyorsa. görülüyor ki arkadaşlar, bilim uzun ve çetin bir yoldur.

evlilik

john milton: iyi bir evlilik, uyumlu ve mutlu bir muhabbettir.

maupassant: evlilik ve aşk birlikte var olamaz. insan bir aile kurmak için evlenir ve aileyi de toplumu oluşturmak için kurar. insan yalnızca bir kez evlenir; çünkü dünya böyle ister; ama yaşam içinde yirmi kez sevebilirsin; çünkü doğa bizi böyle yarattı.

montaigne: iyi bir evlilik, eğer varsa, arkadaşlığı ve aşk koşulunu reddeder.

balzac: kadın sözleşme yoluyla elde edilen bir maldır; taşınır cinstendir; çünkü kim kullanıyorsa onun malıdır; açıkçası erkeğe eklentiden başka bir şey değildir.

montaigne: dini ve dindarlığı gösteren bir bağdır evlilik. işte bu yüzden, ondan alınan haz bastırılan, ciddi ve birtakım zorunluluklarla karışık bir hazdır.

george sand: evlilik, toplumun hazırladığı en barbar kurumlardan biridir.

pascal bruckner: çiftleşme aynı zamanda hem topluma karşı isyandır hem de insan doğasının gereğini yerine getirmektir. özgürleştirme hareketinin öncülerinin coşkuları ve kavgacı tonları, duygululuğun kaynağına müdahale etmeye can atıyor olmalarından kaynaklanır.

georg c. lichtenberg: aşk kördür, onun görmesini sağlayan, evliliktir.

2.01.2016

ütopya

emil cioran

yolum hangi büyük şehre düşse orada her gün ayaklanmaların, katliamların, aşağılık bir kasaplığın bir dünya sonu kargaşasının başlamıyor olmasına hayran olurum. bu kadar kısıtlı bir alanda nasıl oluyor da onca insan birbirini yok etmeden birbirinden ölesiye nefret etmeden bir arada yaşayabiliyor?

aslında birbirlerinden nefret etmekte, ama nefretlerinin hakkını verememektedirler. bu vasatlık, bu güçsüzlük toplumu kurtarır; sürmesini ve istikrarını teminat altına alır. ama toplum bu haldeyken bazılarının büsbütün başka bir toplum tasarlamak için çabalayıp durmalarına daha da çok hayranlık duyuyorum. bunca safdillik ya da bunca çılgınlık nereden gelebilir?

ancak imkansızın büyüsüyle harekete geçeriz: bir ütopya doğurup kendini buna hasredemeyen bir toplum köhneleşme ve yıkım tehdidiyle karşı karşıyadır adeta. ama hatırlayalım ki, ütopya, "yokistan" anlamına gelir. peki kötülüğün akla bile gelmediği, çalışmanın kutsandığı ve hiç kimsenin ölümden çekinmediği o siteler nereden çıkacaktır? mükemmel bir dünya, mamul bir dünya gösterisinin zorunlu olarak sunduğu geometrik idillerden, kurala bağlanmış vecdlerden, iç kaldıran binlerce harikadan oluşmuş bir mutluluğa katlanılır orada. nitekim ütopya, pembe gülünçlüktür. mutluluğu, yani inanılmazı oluşla birleştirme mutluluğu ve bir görüşü kendi başlangıç noktasına, savaşmak istediği kinizme vardıracak kadar iyimserleştirme ve havaileştirme ihtiyacıdır. eninde sonunda canavarımsı bir peri masalıdır. ama yaşam kopmadır, sapmadır, maddenin kurallarına aykırılıktır. insan da yaşam nazarında ikinci dereceden bir sapmadır. bireyselin, kaprisin zaferidir; uykuda canavarlar tutarı olan toplumun doğru yola getirmeyi hedeflediği bölücü hayvandır, saçma sapan bir hayalettir.

bana göre fransız devrimi'ni berbat eden şey devrim destekçilerinin birer aktör olarak doğması ve giyotinin yalnızca bir dekor olmasıdır. fransa tarihi bir bütün olarak ısmarlama bir tarih gibi görünür, sahnelenen bir tarih gibi: her şey bakıldığında teatral olarak yerli yerinde durur. bu, bir dizi jest, mimik ve olayın acı vermesi için değil, izlenmesi için sergilenen ve sahnelenmesi yüzyıllar alan bir performanstır. terör olaylarında bile görünen bu hoppalık izleniminden dolayı araya bir mesafe giriyor.

bir pesimist olarak birçok yanılsamanın esiri olamazsınız.

via bir nevi dipnot!

1.01.2016

laura

margaret atwood

laura'nın dünyaya gelmeye karar vermesi uzun zaman aldı, demişti reenie. doğmanın akıllıca bir iş olup olmadığına karar veremiyordu sanki. başlarda zayıf, hastalıklı bir bebekti, az kalsın kaybediyorduk onu. sanırım hala tam karar verememişti. ama sonunda bir denemeye karar verdi, hayatı yakaladı ve iyileşti.

laura'nın doğumundan sonra annem her zamankinden daha yorgun bir kadın oldu. irtifa kaybetti, direncini yitirdi. iradesi zayıfladı, günlerini sürüyerek yaşıyor gibiydi. daha fazla dinlenmeye ihtiyacı var, diyordu doktor. iyi değil, diyordu reenie, çamaşıra yardıma gelen bayan hillcoate'a. sanki elf cinleri eski annemi kaçırıp götürmüşler, yerine bu daha yaşlı, daha gri, pörsümüş ve cesaretini kaybetmiş kadını bırakmışlardı. daha dört yaşındaydım o zaman ve annemdeki bu değişiklikten korkmuştum, kucaklanmak ve güven tazelemek istiyordum ama annemin bunu verebilecek enerjisi yoktu artık.

bağırıp çağırmalıydım. sinir nöbetleri geçirmeliydim. ağlamayan bebeğe meme verilmez, gıcırdamayan tekerleği yağlamazlar, derdi reenie.

laura kolay bir bebek değildi, huysuz olmaktan çok vesveseli bir bebekti. çocukluğu da kolay geçmedi. gardırop kapakları, yazı masası çekmeceleri ürkütürdü onu. sanki sürekli bir şeye kulak kabartır gibiydi, uzaktan ya da döşemenin altından gelen, sessizce yaklaşan bir şeyi, bir rüzgar trenini dinler gibi. sürekli krizler yaşardı, ölmüş bir karga, ezilmiş bir kedi ya da gökyüzünde karanlık bir bulut görse ağlamaya başlardı. öte yandan, fiziksel acıya karşı acayip bir direnci vardı: ağzını yaksa ya da bir yerini kesse, kural olarak ağlamazdı. onu mutsuz eden şey kötü niyetti, evrenin kötü niyeti.

sokak köşelerinde takılan sakat savaş gazilerinden, aylak insanlardan, kalem satıcılarından, dilencilerden, hiçbir iş yapamayacak kadar perişan insanlardan ürkerdi. tahta bir kutunun içinde kendini sürükleyerek giden bacakları kopmuş, sert bakışlı, kırmızı yüzlü o adam ödünü kopartırdı. kimbilir, adamın gözlerindeki öfkeydi belki onu korkutan.

bütün çocuklar gibi, laura da kelimelerin gerçek anlamlarıyla söylendiğine inanırdı ama bunu aşırıya götürürdü. "yok ol" ya da "git kendini göle at" diyecek olsanız, sonucuna katlanmak zorunda kalırdınız. "laura'ya ne söyledin? hiç öğrenmeyecek misin?" diye azarlardı beni reenie. ama reenie'nin kendisi de tam olarak öğrenememişti. bir keresinde, o kadar soru sormasın diye, dilini tut biraz, demişti de, laura günlerce yemek yiyememişti.

laura, annemin çocuğuydu. bazı bakımlardan, aynı sofuluğu taşırdı; yüksek, temiz bir alnı vardı.

geceleri laura odama girip beni sarsarak uyandırır, yanıma yatardı. uyuyamıyordu: tanrı yüzünden. annemin cenazesine kadar laura'yla tanrı'nın arası gayet iyi olmuştu. annemin bizi gönderdiği ve sonrasında reenie'nin de prensip olarak göndermeye devam ettiği metodist kilisesi'nin pazar okulu'ndaki öğretmen, "tanrı sizleri sever" diyordu. laura buna inanıyordu. ama artık emin değildi.

tanrı'nın bulunduğu yeri tam olarak bilmek istiyordu. öğretmenin kabahatiydi bu çünkü tanrı her yerdedir, demişti. şimdi laura bilmek istiyordu: tanrı güneşte miydi, ayda mıydı, mutfakta mıydı, banyoda mıydı, yatağın altında mıydı? laura, hiç beklemediği bir anda tanrı'nın birden karşısına çıkmasını istemiyordu, başımıza getirdiği son olaydan sonra laura'nın bundan korkması anlaşılır bir şeydi. "ağzını aç, gözlerini kapa. sana büyük bir sürpriz vereceğim" diyordu reenie, arkasında bir kurabiye saklayarak. ama laura artık bunu yapmak istemiyordu. gözlerini sürekli açık tutmak istiyordu. reenie'ye güvenmediği için değil, artık sürprizlerden korktuğu için.

tanrı herhalde süpürge dolabındaydı. en muhtemel yer orası gibi görünüyordu. dolabın içinde acayip davranışlı ve muhtemelen tehlikeli bir amca gibi gizleniyordu. ama laura onun her an orada olup olmadığından emin değildi; çünkü dolabın kapağını açmaya korkuyordu. "tanrı sizin yüreğinizdedir." demişti pazar okulu öğretmeni ve bu daha da kötüydü. çünkü tanrı süpürge dolabında olsa, bir şeyler yapılabilirdi, örneğin kapısını kilitlemek gibi.

laura'ya en çok uyuduğu zamanlar şefkat duyardım. ağzı biraz aralık, kirpikleri hala ıslak olduğu zaman. huzursuz uyurdu, uykusunda inler ve tekme atardı, bazen horlardı ve uyumama engel olurdu. yataktan kalkar, ayak uçlarıma basarak pencereye gider, dışarısını seyrederdim. gökyüzünde ay olduğu zamanlar, çiçek bahçesi gümüşsü gri bir renk alırdı, sanki bütün çiçeklerin renkleri solmuş gibi. havuzun kenarında, karanlıkta boyu kısalmış taştan peri heykelini görürdüm, zambak havuzuna ay'ın şavkı vururdu, peri kızı havuzun soğuk ışığına ayak parmaklarını daldırırdı. soğuktan ürpermiş halde tekrar yatağa dönerdim ve perdelerin hareket eden gölgelerini seyrederek ve uykudaki evin çıtırtılarını ve homurtularını dinleyerek yatardım. ne kabahat işlediğimi düşünerek.

ara perde

juan goytisolo

yalanın en büyük düşmanı gerçek değildir, bir başka yalandır.

var olmuş bir şeyi asla olmamışa çevirmek tanrının elindeki güçlerden değildir; ama unutuşun güçlerinden biridir.

tarih yalanın krallığıdır.

zaman kimsenin atının terkisinden alaşağı edemediği bir kör süvaridir. yolunun üstünde kalıcı gibi gözüken her şeyi ezip geçer, doğal manzarayı değiştirir, düşleri kül eder.

özgürlük ancak kitaplardadır.

sizler öyle bir böcek sürüsüsünüz ki, her biriniz bir yana çekiyor, başkalarının sırtından kendi çıkarınızı kolluyorsunuz. içinizden bazılarının düşlediği kardeşçe eşitlik ham hayal olmaktan öteye geçmiyor. hayatta bir tek kesinliğiniz var; ama onunla da yüzleşmeyi istemiyorsunuz; o da ölülerin eşitliği.

hayat; anıları yutan bir delik, doymak bilmez bir kara kuyudur.

bir tek kişi, aile, soy, ulus, öğreti ya da devlet yoktur ki, yasallık iddialarını apaçık bir sahtekarlığa dayandırıyor olmasın.

rastlantının hikmeti dünyanın en iyi saklanan sırrıdır.

yoğunluk iğretiliğin çaresidir. öyle yaratıklar vardır ki günleri saniyelerdir; yine de alevlerinin parıltısı gözümüzü kamaştırır.