15.05.2015

edebiyat mutluluktur

zülfü livaneli

kanayan vicdanlar karşısında hiçbir rejim ayakta kalamaz.

çağın hakkını vermek, çağa uyum sağlamakla değil, ona direnmekle mümkün olabilir.

kurnazlık küçük insanlara özgü bir yaşam özelliğidir, büyük ruhlar buna tenezzül etmez. zeka, rüyaları olan büyük insanlara; kurnazlık ise "köşeyi dönmeye çalışan" küçük insanlara özgüdür.

gandhi: bir ulusun büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara nasıl davrandıklarına bakılarak anlaşılabilir.

süssüzlük büyük bir süstür. edebiyatta en büyük marifet, süsleme başarısını veya yazarın yeteneğini değil, hikayenin duygusunu hissettirmektir.

hans fallada: marksizm halkın kültür düzeyini yükseltir, entelektüellerinkini ise düşürür.

bir eserin nitelikli ve derin olması, onun geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesine engel değildir.

lenin: en doğru fikir bile abartılırsa saçmaya varır.

jorge luis borges: eğer bir kitabı okumaktan hoşlanıyorsanız, harika. hoşlanmadıysanız okumayın. edebiyat, size dikkatinizi çekecek başka yazarlar sunacak kadar zengindir.

kapitalizmin kafa karıştırıcı ürün pazarlama tekniklerinden kurtulmanın tek yolu, kendi okuma zevkinize güvenmektir. 

william faulkner: bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür. 

hepimiz bir parça böyleyiz: geceleri idealizmle ve yüce duygularla dolup taşarız; ama sabah, hayatın gerçekleri bizi birer sanço panza haline getirir.

jose ortega y gasset: tarih, insan gerçeğini anlamanın tek yoludur.

bir gerçeğin farkına varan insan, bir daha onun farkında olmadığı zamana dönemez.

insan soyunun en korkunç eylemi öldürmek, en kötü huyu ise alışmaktır.

kültür, kendi başına bir barış eylemidir. 

friedrich dürrenmatt: iyi bir istanbul entelektüeli paris'tekilerden daha üstündür.

"çok düşman, çok şeref demektir." (alman atasözü)

insan yaşamı ancak kültürle derinleşir, boyutlanır, tatlanır. biyolojik yaşam süreçlerine ve kısacık insan ömürlerine bir anlam katan boyut kültürdür.

woodrow wilson: eğer bir köpek yüzünüze bakıp da yanınıza gelmiyorsa vicdanınızı kontrol edin.

entelektüel olmak, dünyaya zihni olarak, düşünce süzgecinden geçirerek bakma refleksidir. entelektüel, yaşadığı ve yaşamakta olduğu her şey üstüne düşünür. dünyaya farklı bir disiplinle bakar. bir şeyler yazmış olmak, insanı entelektüel yapmaz.

jorge luis borges: dünyada okunmayı bekleyen o kadar iyi kitap var ki!

çimen türküsü

truman capote

dünya gerçekten kötü bir yer.

bazı insanlar vardır, sanki odadaki bir eşya, yahut köşedeki bir gölgecik gibi bir tarafa sinip adeta varlıklarını hissettirmez, kendilerince saklanıverirler.

belki de hiçbirimizin kendimize ait bir yeri yoktur. ama bir yerde bizim için bir yer olduğunu biliriz. o yeri bulur da bir an için orada yaşayabilirsek kendimizi şanslı sayabiliriz.

insanlar birbirlerinden kaçmak için ne kadar çabalarlar; çünkü içimizi belli etmeye korkarız.

özellikle de sıkışık bir yerde bir arada yaşarken nezaket en çok da sabahları önem kazanır.

bir fincan kahve içmedikçe insan, insan olduğunu hissedemez.

bazı çiçekler eğer açarlarsa bir tek defa çiçek açarlar, ondan sonra öylece kalırlar. yaşarlar; ama görüp görecekleri de o kadardır.

14.05.2015

iki iş

reşat nuri güntekin

şehirde iş aramaya gelenlere tecrübe için sorunuz:

"elimde iki iş var. birinin aylığı 15 lira.. sabahtan akşama kadar sokak süpüreceksin. boğazına karışmam. ötekisi rahat bir kapıcılıktır. oturduğun yerden giren çıkana bakıvereceksin. yemek, yatak, ateş, ışık bedava. ve lakin aylık 12 lira. gayri hangisini istersen.."

bu suali sorduğunuz köylülerin yüzde doksanı saflığınızla eğlenir gibi gülümseyecek:

"sorulur mu? elbette 15 liralık, diyecektir."

konuşmanız devam ederse aşağı yukarı şöyle bir sahne meydana gelir:

"yahu ayda eline 3 lira fazla geçecek diye akşama kadar sokak süpürülür mü?"

"ne konuşuyorsun efendi! biz rahat etmeye gelmedik. 3 lira az para mı?"

"öteki masrafları neye hesaba katmıyorsun. koskoca bir adamın boğazı, yatağı, ısınıp ışınma masrafı kaça patlar?"

gene hesapsızlığınızla alaya benzer bir gülümseme:

"biz fakir insanız. ne olsa yeriz, nasıl olsa başımızı sokup yatacak bir yer buluruz."

doğacak çocuklardan

ziya osman saba

-ibrahim münir mostar'a-

doğacak çocuklardan bahsedin bana
genç evliler
yeni kurduğunuz evden
delikanlılar! kalplerinizdeki alevden
çocuğum bana oyuncaklarını göster
küçük lokomotifleri yürütelim beraber
gel, memleketten konuşalım hemşerim
düğünden, şenlikten yana
bana sat elindekileri küçük satıcı
hastam, iyi olacaksın iç şu ilacı
yine eskisi gibi kırlarda gezeceğiz
sor bak: önümüz bahar
değil mi, gökler, ovalar

13.05.2015

eski uygarlıkların şiirleri


et kafalılar bile bilir ki
dünyanın tutar tarafı kalmamıştır
(mende/afrika)

insanların günleri sayılıdır
başarıları esip giden hava gibidir
hiçbir zaman hiçbir şey kalıcı olmamıştır
(akad-babil)

güçlü olmak istersen söz ustası ol
dil, yiğit elindeki kılıç gibidir
(mısır)

gözünüzü dört açın
denk alın ayağınızı
insanoğlunun ayağı dağa değil
tümseğe takılır da ondan düşer
(çin)

ortalama olmalı insanın aklı, en iyisi bu
fazla zeki ya da kurnaz olmamalı
çok bilen, derin düşünen akıllı adamın yüreği
mutluluk nedir bilmez çünkü
(izlanda)

sana abayı yaktım sanıyorsan
o senin hüsnü kuruntun
sizin eve gelişim
küçük kardeşini görmek için
(kızılderili)

kimseyi kınamayın durumu bozuldu diye
nice insanlara olmuştur bu
koca kahramanları sünepe yapar sarsıcı arzular
aptala çevirir en akıllı adamları
(izlanda)

tatlı duygular içinde yürek
sevgi yüzünden yaralı bereli
(kızılderili)

vakit, hiç durmadan uçup giderken
akıllıya her gün, bayram günüdür
(sulpicia/latin)

ölümsüz tanrılar bile bağışlar
güzel bir kadının yalanlarını
(ovidius/latin)

devletlim, buyurmuşsun, yoksulluk kanun dışı
olmuş bizim ülkede; ama haberin olsun
buyrukla kanun dışı ettiğin şu yoksulluk
ortalıkta kalınca sığındı bizim eve
(rajasekhara/sanskrit)

başarı istiyorsan altı kusurdan kaçın:
uyku ve uyuşukluk
korku ve azgın öfke
düzensizlik ve gevezelik
(rajasekhara/sanskrit)

dere tepe dolaşmakla geçti ömrüm
ölünce geziye çıkar gibi ölürüm
(lamba/afrika)

via talat sait halman

erdem

yorgo seferis

"bir ülkede artık mantıklı bir biçimde düşünemiyorsan o ülkeden ayrılmalısın."

hastane toptan üretimi; onarım altındaki insan gövdelerinin çaresizliği. aşk ayininin arındırmasını, verdiği kıvancı anlamak için onu birebir görmek gerekir.

günü gününe hayatımızı yaşarız; onu yazmayız. yazma eylemi, insan ne yazarsa yazsın, yaşamının yalnızca bir parçasıdır.

dünyanın tüm şairlerine yalnızca bir tek aynı sözcük kullanma izni verilseydi iyi şairler yine de ötekilerden ayrı bir yol bulurlar, bu tek sözcükle değişik, kişisel şiirler yazarlardı. 

haz verdikleri için iyi olan yapıtlar ya da haz versin vermesin iyi olan yapıtlar; bu ayrıma dikkat.

anadolu'nun yıkıntılarındaki keder tanımlanamaz. her şey bu kederi daha da kasvetli yapmak için bir noktada birleşiyor. konuşmak için ölüler canlı kana gereksinirler; burada eksik olan işte bu.

dünya orada burada, her yerde var, ilerlerken ve insan bir yere varamazken.

toplumsal yaşamımız, herkesin birbirini kurnazlık, iftira, korkaklık, utanmazlıkla suçlayarak boğazladığı bir cengel. bu insanları görünce bir dumanı çiğniyor duygusuna kapılıyorum.

erdemi fırlatıp attık hayatımızdan; bizde eksik olan bu.

yüzüncü ad

amin maalouf

din kindar olduğunda, hamdolsun kuşku duyanlara!

ancak yeniden yazmaya başlama gayretini gösterdiğimde yeniden yaşamaya da başladım. sözcükler yeniden sözcük oldu, güller yeniden gül.

aşk her zaman davetsiz bir konuktur. rastlantı ete kemiğe bürünür; tutku bükemediği bileği öper.

başkaları konuştukları gibi yazarlar, ben sustuğum gibi yazıyorum.

yalnızca bir iki kitap okudum; cahilliğime bir sınır koymak için.

biz, sen ve ben, yakınlarımızın aptallığının kurbanıyız.

bütün sırlar, sonunda açığa çıkar.

keşke her gün dünya bizden habersiz olabilse, bugün habersiz olduğu gibi! keşke her gün, böyle yarı gölgede, bütün kehanetlere boşverip yaşayabilsek, sevişebilsek! dinsizlerin şarabıyla ve hükümlü aşklarla sarhoş olabilsek!

eğer insanların her zaman akıllarıyla hareket ettiklerini varsayarsak, dünyanın gidişatından hiçbir şey anlayamayız. akılsızlık tarihin en güçlü ilkesidir.

ne tuhaf bir zaman bu bizimkisi; iyilik, kötülüğün yaldızları altında saklanmak zorunda kalıyor.

felaketlerin üstünden aşabilmek için kimi zaman, yeri doldurulmaz bir köprü kurmaktır kendi kendine yalan söylemek.

ölümlülerin onuru, kararsızlıklarındadır belki de.

nezaket, biraz yavaşlıkla çok daha iyi gider.

çiçekli bir çayırdı sevgili; ellerim, dudaklarımsa, bir kovanın arıları gibiydi.

düşler, evlerden ve edep gereklerinden bağımsızdır, her türlü yeminden, her türlü gönül borcundan bağımsızdır.

mektuplar

orhan burian

ben küçükken fenalıklardan fena muhitlerden men edildim. büyüdüğüm zamansa onlardan -yakınlarına gidemeyecek kadar- iğrenmiştim. insanlığın büyük ekseriyeti bu çukurlara düştüğü için onlardan da iğrendim; ben onun için "misanthrope"um.

ehliyetli insanlar elinde idaresi memlekete kanaat sahibi olmanın haysiyetini öğretebilir.

şu para denilen şeye bazen çok kızıyorum. kolaylıktan başka bir şey için icat edilmemişken mütemadiyen hayatımızı güçleştirmeye, abuslaştırmaya yarıyor. onun uyandırdığı hırstan kurtulabilsek yaşamak ve mesut olmak hiç de güç bir şey değil. mesela yemek: türlü türlüsünü yedikten sonra artık biliyorum ki en sadesiyle de insan aynı derecede besleniyor. tabağındakini kendine fazla düşünce mevzuu edinmezse zevkten yana da bir şey fark etmiyor. işin doğrusu hayatımızı, eğlencelerimizi çetrefilleştirmekle meşgulüz. buldukça bunuyoruz. tabi sonunda daima paramız eksik geliyor ve daima gayrimemnun kalıyoruz. kendi içimizde bir karara, bir ölçüye eremedikçe dünyanın bütün imkanları bize verilse yine nafiledir.

üniversitenin hiç memleketin maddi imkanlarına ve ihtiyaçlarına bakmadan ve etraflı anketlerle herkesin fikrini almadan üniversite tahsiline bir iki sene ilave edivermesi bizim tepeden inme ve hatalı demokrasimizin acı cilvelerinden biridir.

12.05.2015

varolmanın dayanılmaz hafifliği

milan kundera

suç üzerine kurulu yönetimler mücrimler değil, cennete giden tek yolu bulduklarını sanan coşkulu yandaşlar tarafından kurulur.

her iki tarafı da mutlu edecek tek ilişki, duygusallığa yer vermeyen ve sevgililerden ne birinin ne de ötekinin birbirlerinin yaşamı ve özgürlüğü üzerinde hak öne sürdükleri ilişki biçimidir.

birisine merhamet duyarak sevmek gerçekten sevmek değildir.

bir kadınla sevişmek ve bir kadınla uyumak iki ayrı tutkudur; sadece farklı değil aynı zamanda zıt tutkular. aşk çiftleşme arzusunda duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur.

hiçbir karnaval sonsuza dek sürmez.

kendisi farkına varmasa da, birey en sıkıntılı anlarında bile güzelliğin yasaları uyarınca örer yaşamını.

üniversite mezunu ile kendi kendini yetiştirmiş kişi arasındaki fark, bilgi düzeyinden çok dirim gücü ve kendine güven düzeyinin yüksekliğinde ortaya çıkar.

ilk ihanet onarılmazdır. başka ihanetlerden oluşan bir zinciri harekete geçirir ve bunlardan her biri bizi ilk ihanetimizden uzaklara, daha uzaklara götürür.

bedensel sevgi şiddetsiz düşünülemez.

bir toplum zenginse bireylerin elleriyle çalışmalarına gerek yoktur; kendilerini zihin ve ruh etkinliklerine adayabilirler.

yaşam ne kadar acımasız olursa olsun, mezarlıkta hep huzur vardır.

gündüz okunsun diye yazılmış kitaplar vardır; bir de geceleri okunabilecek olanlar.

sevgi, insanın gücünden vazgeçmesi demektir.

aşklar da imparatorluklar gibidir; üzerine dayandırıldıkları düşünceler unufak olduğunda onlar da silinir gider.

terörle yönetilen bir toplumda hiçbir ifade ciddiye alınamaz. hepsi güdümlü, zorlamadır ve bunları görmezlikten gelmek her dürüst kişinin görevidir.

mutluluk, yinelenmeye duyulan özlemdir.

eğretilemelerle oyun olmaz. eğretilemeler tehlikelidir. tek bir eğretileme aşkı doğurabilir. aşk bir eğretilemeyle başlar. aşk bir kadının, dilindeki ilk sözcükle şiirsel belleğimize girmesiyle başlar.

aşk kaybettiğimiz yarımızı özleyişimizdir.

yüzyılların içinden yürüyüp duran coşkun bir kalabalığın parçası olduğumuzu düşlemek her zaman hoş bir şeydir.

hüzün, son duraktayız demektir. mutluluk, birlikteyiz demektir. hüzün biçimdir, mutluluk içerik. mutluluk hüznün uzamını doldurur.

cennete duyulan özlem insanın insan olmamaya duyduğu özlemdir.

the killing

gülümsemek bir politikacının en güçlü silahıdır.

ihtiyar bir adam için genç bir kızın hayranlığından daha cazip bir şey yoktur.

bazı politikacılar kendi pisliklerine o kadar aşıktır ki çenelerini kapalı tutamaz.

suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur.

başarılı politikacılarla ilgili şöyle bir söylem vardır: önce kazanırsın, sonra yardım edersin. kazanamazsan kimseye yararın olmaz.

geçmişimiz, bizi biz yapan şeydir.

bazen her şey olması gerektiği gibi gerçekleşmez. işler birbirine girer. düzen budur.

başımıza gelen tüm zorluklar geçmişimize bir pencere açar.

"tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona planlarından bahset."

eğer idealist biri olmak istiyorsan git ağaç falan dik. ama eğer bir lider olmak istiyorsan eline kan bulaşmasını kabulleneceksin.

herkes hata yapar. çoğu insan aynı hataları tekrar tekrar yapar.

hayattan yediğiniz her darbe, iyileşmeniz için bir fırsattır.

11.05.2015

ölüm

mine söğüt

yaşamanın ilk şartı bir gün mutlaka ölmektir.

ölüm ve süreklilik paralel olarak yaşamı belirler. insan bu paradoks yüzünden deliliğe bu kadar yakın yaşar.

insanlar devamlı ölümü yaşıyorlar. birbirlerini öldürmeyi düşünerek ve ölümden deli gibi korkarak, hayatın farkına varmayarak. çürüyen bedenlerinin, topraktan başka bir canlı olarak çıkacak olmasındaki harikuladeliği kavrayamıyorlar. kendilerine yalan cennetler, yalan cehennemler uyduruyorlar. sahip oldukları hiçbir şeyi yitirmek istemiyorlar. oysa yitirmek ilerlemektir.

sevdiğimiz birinin ölümü karşısında yaşadığımız acı, onun ölme ihtimalini düşündüğümüzde yaşadığımız acıdan daha hafiftir. bir şeyin korkusunu salmak, o şeyi yapmaktan daha çok yıpratır insanı.

dünyanın sonuna geldiğini ne kolay düşünür insan değil mi? sanki hemen kapımızda bekleyen ve gelmesi her an muhtemel bir son varmış gibi. sonsuzluğu hayal edemediğimiz için başımıza neler geldiğini düşündün mü hiç? sonsuzluğu anlayamıyoruz. çünkü bizim teker teker yaşadığımız hayatlar bitiyor. o yüzden zannediyoruz ki hayat bir gün toptan bitecek. hayır! bizim sonlanıp duran kısacık hayatlarımız sonsuzluğu besliyor. biz öldükçe sonsuzluk devam edecek.

kusursuz

balzac

birçok erkeğin sürekli uyumsuzluğa yol açan huysuzlukları vardır. bunlar evliliğin erişilmez güzelliği olan ev uyumunu bozarlar. erkeklerin çoğunun küçük kusurları vardır ve bunlardan sıkıntılar doğar.

kimi erkek görevlerine bağlı ve etkin ama sert ve geçimsizdir, kimi erkek iyi yürekli ama inatçı olur, kimi karısını sever ama isteklerinde kararsızdır, kimi bir şeylere göz dikip kapılır, duygularından borç öder gibi sıyrılır; kimi zengin eder ama yaşamda tat tuz bırakmaz. kısacası toplumsal ortamda yaşayan insanlar -onlara önemli kusurlar yükleyemesek de- kusursuz olmaktan çok uzaktırlar. düşünce insanları da barometreler kadar değişkendir. yalnızca dâhi, özünde iyidir.

gerçek mutluluk ruhsal basamakların yalnızca iki ucunda bulunabilir. yalnızca safdille dâhi biri zayıflığı, öteki gücüyle yaşamın bütün pürüzlerini yok eden sürekli bir tatlılık, inişsiz çıkışsız bir ruh hali yaratabilirler. birinde kayıtsızlık ve uyuşukluk vardır, ötekinde hoşgörü ve yüce düşüncenin sürekliliği. dâhi yüce düşüncenin yorumlayıcısıdır ve ilkede de uygulamada da kendi kendine benzemek zorundadır.

dâhi de, safdil de sade ve saftır; ne var ki birindeki boşluk, ötekinde bir derinliktir. işte bu yüzden akıllı kadınlar kusursuz bir adam bulamazlarsa safdilin birini seçmeye yatkındırlar.

aşk sayesinde ünlü olmuş kadınlardan çoğunun kusuru da vardır sakatlığı da. oysa çok güzel diye tanıdığımız kadınlardan çoğu aşklarının yıkımla bittiğini görmüşlerdir.

10.05.2015

statü endişesi

alain de botton

statü endişesi, başarılı bir yaşamla başarısız bir yaşam arasındaki farkı idrak ettiğimiz zaman ödediğimiz bedeldir.

henry david thoreau: insan, vazgeçebildiği eşya oranında zengindir. lüks ürünlerin ve sözümona bize rahat yaşamlar sunan hizmetlerin çoğu, hiçbir biçimde vazgeçilmez değildir. bütün bunlar insanlığın gelişimine ket vurur.

dünya azıcık iyiye gidiyorsa eğer, bunun nedeni, tarihte kendine bir yer edinememiş eylemlerdir. eğer her şey senin için ve benim için olabileceği kadar kötü bir hal almamışsa, bu, gizliden gizliye sadık hayatlar yaşamış ve şimdi hiç ziyaret edilmeyen mezarlarında yatan insanlar sayesindedir.

karl marx: her çağın egemen düşünceleri, egemen sınıfın düşünceleridir.

bir şeyi yüceltmeye son vermenin en hızlı yolu ona sahip olmaktır; tıpkı bir insanı yüceltmeyi engellemenin en hızlı yolunun onunla evlenmek olması gibi.

mizah, en güçlü eleştiri yollarından biridir; ukalalığa, zalimliğe, burnu büyüklüğe karşı bir silahtır; erdemden ve iyi duygulardan uzak kalındığında şikayet etmenin bir yoludur.

epiktetos: beni zengin yapan, toplumda edindiğim yer değil, kendi yargılarımdır, kendi yanımda taşıdıklarımdır. yalnızca bunlar tam anlamıyla bana aittir ve elimden alınamazlar.

hepimiz birtakım başarılar elde ederek ya da belli bazı şeylere sahip olarak sürekli bir tatmin hissine kavuşacağımız düşüncesini taşırız. hepimiz, mutluluğun dik ve yaman yokuşunu bir süre tırmandıktan sonra dümdüz ve uçsuz bucaksız bir platoyla karşılaşacağımızı zannederiz. o dik yokuşun sonunda sürekli bir tatmin bizi beklemektedir. oysa bize şu hiçbir zaman hatırlatılmaz: zirveye ulaştıktan çok kısa bir süre sonra yeniden inişe geçecek, kendimizi yine endişenin ve arzunun yere yakın topraklarında bulacağız.

la rochefoucauld: dünya, nitelikli olanı değil, çoğu kez nitelikli görüntüsü vereni ödüllendirir.

bütün o arzuladığımız hedefler, bize bir kere başarılı olduktan sonra durup dinlenebileceğimizi vaat ederler. ancak vaatlerini hiçbir zaman gerçekleştirmezler.

henry david thoreau: para, ruhun ihtiyaçlarından hiçbiri için lazım değildir insana.

sevgi, bir kişinin başka bir kişinin varlığına gösterdiği saygı ve hassasiyettir.

chamfort: doğa bana "fakir olma" demedi, "zengin ol" da demedi; ama "özgür ol" diye yalvarıyor.

araçların en zarifi ve en donanımlısı bile bize güzel bir ilişkinin yaşattığı doyumu sağlayamaz; bir kavganın veya ayrılığın yaşattığı hüsrana deva olamaz.

thomas browne: zamanın bize sunduğu afyonun panzehiri yoktur. nesiller gelir geçer, bazı ağaçlar yaşamını sürdürür, en eski aileler bile üç tane meşenin ömrü kadar yaşayamazlar.

otel

v.s. naipaul

büyük bir kentte birinci sınıf bir otele gitmek kadar güzel çok az şey vardır. insan lüks bir şekilde ağırlanır, tek sorumluluğu hesabı ödemektir. insanın etrafında faaliyetin kısılmış homurtusu vardır: bir sürü hizmet, kişinin belirsiz bir işaretini bekler. göz kamaştırıcılık herkese erişir: oda hizmetçisi, insanın aksanını ve vurgularını unutamayacağı santralci kız, resepsiyondaki adam, gazete bayiindeki kız. hepsi de o düş ülkesinin parçasıdır, ta ki, yanıp sönen santralinin başındaki santralci kızın, çamaşırhanelerdeki iskemlelere yığılmış oturan üniformalıların görüntülerini yakalayana, yüzü solgun gece bekçisinin buruşuk yağmurluğuyla gelişini görene dek; düş ülkesinin yapısı sadeleşene, havayolu şirketlerinin raflara dizilmiş programlarından kopup işyerine, havaalanı yolunda görülenler gibi evlere benzeyene dek düş ülkesi kalacak yerin parçalarıdır. bu, gitme zamanıdır; günler birbirini kovalar ve tatsız olmaya başlar. ne var ki o ana kadar otel, büyüsünü kente yansıtan bir yerdir.

9.05.2015

filozof

friedrich nietzsche

yolunu yalnız yürümek, filozofun özelliğidir. onun yeteneği en nadir yetenektir; belli bir anlamda en doğal olmayandır; üstelik benzer yetenekleri dışlayıcı ve onlara düşman. kendi kendine yeterliği, eğer yıkılmaz ve bozulmaz olacaksa, pırlantadan duvarlarla örülü olmalı; çünkü her şey ona karşı hareket halindedir. onun ölümsüzlüğe doğru yol alışı, başka her şeyden daha zahmetli ve daha engellidir. ama yine de bu yolda hedefe varacağından filozof kadar hiç kimse emin olamaz; çünkü bütün zamanların iyice açılmış kanatları üzerinde durmayacaksa nerede durması gerektiğini hiç bilmez; çünkü şimdiyi ve anlık olanı önemsememek, büyük filozof doğasının niteliğinde vardır. o hakikate sahiptir: zamanın çarkları istediği yere doğru yuvarlansın, hakikatten kaçamayacaktır.

8.05.2015

aşk ve evlilik

charles baudelaire

aşkın en kötü yanı, suç ortağı olmadan suçun işlenememesi.

din, aşkı ortadan kaldıramadığı için, hiç olmazsa temizleyip arıtmak istedi onu ve evliliği buldu.

insansal bütün ilişkilerde olduğu gibi aşkta da içtenlikli uyum bir yanlış anlama sonucudur.

insan iki kişi olmak ister. dahi ise tek, dolayısıyla yalnız olmak ister. mutluluk tek olmaktır. insanın soylulukla sevme gereksinimi diye adlandırdığı işte yalnızlıktan duyduğu korkudur, başka bir bedende ben'ini unutma gereksinimidir.

6.05.2015

fargo

iyiliğimiz, tuttuğumuz sözlerle belirlenir.

romalılar kurtlar tarafından yetiştirilmiş ve adamın tekinin suyu şaraba çevirdiğini görüyorlar. ne yapıyorlar? onu yiyorlar. çünkü hayvanlar aleminde aziz yoktur. sadece kahvaltı ve akşam yemeği vardır.

hayatın püf noktası mutlu olmaktır.

tanıdığım bir adamın 50 kiloluk rottweiler'ı vardı. bir gece kızın teki eğilerek köpeğin ona girmesinin komik olacağını düşündü. köpek hadım edilmemiş. neyse, köpek biniyor buna ama hayvanın niyeti ciddi. onun bakış açısından karşısındaki azgın bir kevaşe. istediğini elde edene kadar da gidecek gibi değil. az sonra kız, geç de olsa yaptığı hatanın farkına vararak kalkmak istiyor. ama köpeğin başka fikirleri de var. bırakması için kulağının arkasından vurmak zorunda kaldık.

yalnızca bir aptal, dünyadaki tüm sorunları çözebileceğini düşünür.

insan gözünün, renkler içinde en çok yeşilin tonlarını ayırt edebildiğini biliyor muydun? yırtıcılar yüzünden. önceden maymunduk, değil mi? ve ormanda her şey yeşildir. panter ve ayı gibi şeylere av olmamak için onları ayırt etmemiz lazımdı çimen ve ağaç gibi şeylerden.

ya onlar yanlış yolda, sen doğru yoldaysan?

bazı yollara girmemelisin. eskiden haritalarda "burada ejderhalar var." yazardı. artık yazmıyor. ama yazmaması, ejderha olmadığı anlamına gelmez.

hayat bazen böyledir işte. başını yastığa tatmin olmamış bir şekilde koyarsın. televizyonda kazanan sayıları açıklarlar, sen ilk birkaçını tutturmuşsundur ve aklında şimdiden jettir, villadır almaya başlamışsındır ama kaderinde bu yoktur. lanet olası kaderinde bu yoktur.

5.05.2015

gora

rabindranath tagore

eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.

senin kendi gerçeğini keşfettiğin tapınakta ben ibadet edersem kendi yaşamımın amacını yitiririm. herkes kendine bir yol seçmeli.

soyut düşünceler fikirlere dönüştüklerinde yararlıdırlar; ama bu düşünceleri kişilere uygulamaya kalktığınızda güçlerini kaybederler.

cahillerden daha kötü yaratıklar da vardır. onlar da kalpsiz insanlardır.

fikirler önemli değildir. önemli olan, sakin bir şekilde olanları kavramaktır. bir tartışmada önemli olan doğru ya da yanlış değil, tartışmadan ne kazanıldığıdır.

haksızlığa boyun eğen de haksızlık yapan gibi suçludur. çünkü dünyadaki tüm kötülüklerin nedeni odur.

kendi kardeşlerini küçük görenler yüceliğe asla ulaşamazlar. onların tek elde edeceği, kendilerinin de küçük görülmesidir.

yalnızca kişinin kendi vicdanı, kimin ilerleyip kimin gerilediğini söyleyebilir. insanları görünüşlerine göre yargılamaya çalışır; ama çoğu kez yanılırız.

karşı çıkmayarak insanları kötülük yapmaya teşvik ediyoruz. kötülüğü yok etmenin tek çaresi, onunla savaşmaktır.

bu dünyada, yaşamlarında karşılaştıkları yeni sorunlarla yüzleşmeye ve onları çözmeye cesaret edebilecek insanlar, toplumu daha ileri taşıyacak kişilerdir! yalnızca kurallara göre yaşayanlar, toplumu ileriye taşıyamayacaklardır. onlar yalnızca toplumla birlikte yaşayıp giderler.

insanın kalbindeki boşluğu yalnızca sınırsız bir duygu doldurabilir.

dünya ancak birkaç tane gerçekten iyi insanı kaldırabilir. geri kalanların doğal olması gerekir. yoksa insanlar ne çalışırdı ne de yaşamlarından zevk alırlardı.

insanlar hatalar yapar, şaşkına dönerler ve sonunda acı çekerler; ama hiçbir zaman bir şey yapmadan duramazlar. böylece, toplum denilen nehrin kutsal suları, hiç dinmeyen bir akıntıyla taşınıp tamamen saf kalır. ara sıra, kısa süreliğine de olsa, nehrin kıyıları yıkılır ve bazı şeyler yitirilir; ama bunun olacağı korkusuyla, akıntıyı bir barajla engellemeye çalışmak, durgunluk ve ölümü davet etmektir.

eğer sevgi farklılıkları kabul edemeyecekse dünyada neden farklılıklar olsun?

içimizde neyin gizli olduğunu bilmiyoruz, kalplerimizde birikmiş olan duygularımızı dışarıya dökmeyi beceremiyoruz. bu yüzden herkes bu kadar mutsuz, mutluluğa bu kadar hasret. bu yüzden insanlar içlerinde nasıl büyük bir kuvvetin gizli olduğunu fark etmiyorlar. bu gerçeği kimse göremiyor.

insanlara acıma duygusuyla yaklaşmaya başlarsak gerçeği görme gücümüzü yavaş yavaş kaybederiz. acıma duygusu, dumanın ateşi gizlemesi gibi gerçeği gizler.

sevgi iyi bir şeydir; ama en iyisi değil.

gerçeğe ulaştığımızda, bu gerçek, mükemmel ya da tam olmasa bile ruhlarımız bundan hoşnut olur. gerçeği sahte malzemelerle süslemek bile istemeyiz.

4.05.2015

gölge

aslı erdoğan

olgular açık, uyumsuz, kaba. yüksek sesle konuşmaya hevesli. dev taşlar gibi yığılmış olguları, önemli şeylerle ilgilenenlere bırakıyorum. beni çeken yalnızca aralarındaki mırıldanma. belli belirsiz, saplantılı. kayalar dolusu olguyu eşeleyerek elde edebileceğim bir avuç hakikatin -ya da eskiden öyle denirdi; şimdiyse bir adı yok- peşindeyim. bir ışıltının ardından derinlere, en derinlere dalıp diplere ulaşır da geriye dönmeyi başarırsam, parmaklarımın arasından kayıp gidecek bir avuç kumun, kumların ezgisinin peşindeyim. "gerçeği söylemiş olur gölgeden söz eden." hakikat, gölgelerle konuşur.

hedefsiz bir yolculuk bu. yollar, sokaklar, duraklar, nesneler.. keskin gün ışığında çığ gibi eriyen yüz çizgileri, cilalı gülümsemeler, yalanlar.. herkes hoşnut mu kendinden, dünyadan? gaddarlığın önünde diz çökmüş bu dünyadan hoşnut mu gerçekten? yaşama bağlılık dedikleri bu olsa gerek, belki de yalnızca bir alışkanlık ya da refleks. yollar, sokaklar, insan yüzlerinin berisine götüren izler. kesinlikle hedefsiz bir yolculuk bu. çünkü hedef belirlersen, bir tek onu görür ve aslında her şeyi kaçırırsın: bin yaşındaki kökleri, altın parıltılı taşları, ağlayan kayaları, damarları, dehlizleri, karanlık ve anlaşılmaz çağrıları. oysa belki de gerçek öykün tökezlediğin taşta yazılı. eğilip bakmalısın ona, bir aynaya bakar gibi. ancak böyle başlarsın kendi yolculuğuna, dünyanın büyük yollarında. çorak ve ıssız, yabancı topraklarda, hep başkalarına ait topraklarda. yaydan çıkmış bir ok gibi dalınmıyor gerçeğe, kollara ayrışmayı, parçalanmayı, dağılmayı, her çatlaktan sızmayı göze almak gerek. vurulmayı göze almadan kimse firar edemez. ama kim bir mahkumdan daha iyi tanıyabilir ki zamanı?

ne yazık ki, klişelere karşı çıkışlar bile kendine ayrılan raflara yerleştirilmiş, klişeleşmiş. neye, ne şekilde, ne kadar muhalif olacağınız, neye el sürüp neye diş geçirebileceğiniz.. o altın diliniz, ne denli altın, ne denli sivri olursa olsun, hangi tanrılara tapıp hangi şeytanları lanetleyeceğini iyi biliyorsa, -isterse bir tek kendi 'cemaatimizinkiler' olsun- uslu çocukluktan kurtulamazsınız.

doğdum

georges perec

gerçeğini arayan yazı serüvenini satır aralarında belli eden şu nafile arayışın izidir kitap: kuralları son derece basit ama oynanışı fena halde umutsuzca karmaşık bir oyun.

varlığı üzerine yazılar döktürmek, kendi çelişkiler bulamacına yapışıp kalmak edebiyatçının mayasında var: bilinçli ve umutsuz, yalnız ve sorumlu, suçluluk duygusunu okkalı sözlere döken geveze vs.

"araç, sonuç kadar gerçeğin de bir parçasıdır."

aştığım birkaç yol var mı ölçebileceğim? eğer bir gün kendime gerçekten hedefler tespit etmişsem, tespit ettiğim bu hedeflerden birkaçını gerçekleştirdim mi? bir zamanlar ne olmak istediysem şimdi oyum diyebilir miyim bugün? içinde yaşadığım dünyanın benim hayallerime cevap verip vermediğini sormuyorum kendime; çünkü bir defa hayır diye cevap verirsem, fazla yol almamışım hissine kapılacağım. ama sürdürdüğüm hayat istediğimle, beklediğimle örtüşüyor mu?

gülmeden, bunun gülünç bir hadise, bir yanılsama ya da göz boyayıcı bir kahramanlık olduğu izlenimine kapılmadan kazma küreği, çekiç ya da malayı alabildiğimiz gün, biraz ilerleme kaydetmiş olmayacağız (çünkü işler de bu düzeyde değerlendirilmeyecek artık); ama dünyamız nihayet zincirlerinden kurtulmaya başlıyor olacak.

3.05.2015

mercier ile camier

samuel beckett

her yerde insanlar çoktan işlerine başlamıştı. hava keyif ve küfür dolu bağırtılarla ve yaşamda kendileri için olumlu ya da olumsuz anlamda şaşırtıcı hiçbir şey kalmamış insanların ağırbaşlı sesleriyle doluydu. nesneler tüm hantallıklarıyla harekete geçiyordu. yağmurun kudurması boşunaydı, gök sanki masmaviymişçesine her şey capcanlı yeniden başlıyordu.

yelkenleri şişiren rüzgara güvenme sakın, bu oldum olası demode bir yöntemdir.

nedenleri kavrayamadığımda, rahatsızlık duymaya başlarım.

en küçük bir şey bile, yükselen ve yiten bir mırıltı, mevsim ne olursa olsun günün, güzü anımsatan gelgitlerinin tuhaf olduğunu söyleyen bir ses, durdurabilir bu dünyanın mercier'lerini. yeni bir başlangıç; ama yaşamdan yoksun bir başlangıç nasıl olabilirdi?

yan yana bile olsak, dedi mercier, şimdiki gibi kol kola, el ele, bacaklar tek ses, her an öylesine çok şey olup biter ki, kocaman bir kitap, senin ve benim kitabım, içeremez onca şeyi. bu nedenle hiçbir şeyin olup bitmediğini, hiçbir şeyin yapılamayacağı ve hiçbir şeyin söylenemeyeceğini duyumsuyoruz mutlulukla. çünkü insan sonunda itfaiyecinin hortumundan susuzluğunu gidermekten ve kendisine kalan birkaç mumun havanın ısısında birbiri ardından eridiğini görmekten yorulur. o zaman kendini sonsuza değin karanlık ve susuzluğa adar. daha az yıpratıcıdır böylesi. ama affet beni, öyle günler oluyor ki, ateş ve su, ikisi arasında bir bağıntı kurabildiğim ölçüde, düşüncelerimi ve sonuçta konuşmamı kaplıyor.

öyle anlar olur ki en basit sözcükler anlamlarını ele vermekte gecikirler.

geriye baktığımızda, kendimizin dışında her şeyden söz ettiğimizi görüyorum.

yaşlı adamlar genelde sanılanın aksine kolayca ağlarlar.

evler seyrekleşiyor, yollar genişliyor, gökyüzü büyüyordu, yeniden görebiliyorlardı birbirlerini, yalnızca başlarını çevirmeleri yeterliydi; birinin sağa, ötekinin sola, yalnızca başlarını kaldırıp çevirmeleri. sonra aniden, her şey açıldı önlerinde, sanki uzam çatlamış ve toprak gökyüzüne fırlattığı gölgede kaybolmuş gibiydi. ama bu eğlenceler çok sürmez, çarpıcı bir biçimde durumlarının bilincine vardılar. iki yaşlı adamdılar, biri uzun, biri kısaydı, bir köprünün üzerindeydiler. uzmanların dediğine bakılırsa büyüleyici bir köprüydü, büyüleyici bir köprü. neden olmasın? zaten adı da alavere havuzu köprüsü'ydü, yerinde bir addı, nedenini anlamak için korkuluklara yaslanmak yeterliydi.

2.05.2015

schopenhauer'a mektup

johanna schopenhauer

sevgili arthur,

zihninden zihnime akan 28 mart'taki mektubunun ciddi ve sakin tonu beni uyandırıp mesleğini tamamen kaçırma yolunda olduğunu fark etmeme neden oldu. bu yüzden seni kurtarmak için ne gerekiyorsa her şeyi yapmak zorundayım; insanın ruhuna tiksinti veren bir hayat yaşamanın ne demek olduğunu biliyorum ve eğer mümkünse seni bu bedbahtlıktan kurtaracağım sevgili oğlum.

oh, sevgili arthur, neden benim sesim hiç duyulmadı; senin şu anda istediğin şey aslında benim o zamanki en büyük dileğimdi; birinin bana söylediği gibi her şeyin bana karşı olmasına rağmen ne kadar çok çabaladım. onurlu filistin sınıfına* alınmayı istemiyorsan, sevgili arthur'um, ben senin yoluna engel çıkarmayı gerçekten istemiyorum; yolunu arayıp seçmesi gereken yalnızca sensin. sonra ben mümkün olan yerde ve şekilde tavsiyede bulunup yardım edeceğim. önce kendinle barış yapmaya çalış. sana iyi bir maaş getirecek alanları seçmen gerektiğini unutma, bu yalnızca yaşamanın tek yolu olduğu için değil, hiçbir zaman yalnızca mirasınla geçinebilecek kadar zengin olmayacağın için.

eğer seçimini yaptıysan bana söyle; ama bu kararı kendi başına vermek zorundasın. bunu yapacak gücü ve cesareti kendinde buluyorsan sana isteyerek elimi uzatırım. ama yalnızca çok bilgili bir adamın çok keyifli olacağı bir hayat düşünme. ben bunu etrafımda görüyorum artık, sevgili arthur. bir yığın işle dolu, yorucu, sıkıntılı bir hayat bu; çekiciliğini sağlayan şey onu yapmadaki keyif. insan bununla zengin olmuyor; yazar olarak insan yalnızca hayatta kalması için gerekeni zorlukla kazanıyor. yazar olarak hayatını kazanman için mükemmel bir şey üretmen gerekiyor. şimdi zeki kafalara her zamankinden fazla ihtiyaç var.

arthur, dikkatle düşün ve seçim yap; ama sonra sağlam dur; azminin yok olmasına izin verme, o zaman amacına ulaşırsın. istediğini seç; ama gözlerimde yaşlarla sana yalvarıyorum: kendini kandırma. kendine karşı ciddi ve dürüst ol. refahın risk altında, eski günlerimin mutluluğu da; çünkü yalnızca sen ve adele kayıp gençliğimi yerine koyabilirsiniz. senin mutsuz olduğunu bilmeye dayanamam; özellikle de aşırı esnekliğim yüzünden başına bu büyük talihsizliğin gelmesine izin verdiğim için kendimi suçlarsam.

görüyorsun ya sevgili arthur, seni çok seviyorum ve sana her konuda yardım etmek istiyorum. güveninle ve bir kez kararını verdikten sonra seçimini yerine getirme konusunda tavsiyeme uyarak beni ödüllendir ve asiliğinle beni incitme. inatçı olmadığımı biliyorsun. iddialar karşısında vazgeçmeyi bilirim ve hiçbir zaman senden iddialarla destekleyemeyeceğim hiçbir şey istemeyeceğim.

adieu sevgili arthur, mektup acil ve parmaklarım acıyor. sana bütün yazdıklarımı aklında tut ve kısa sürede cevap ver.

* filistin sınıfı: almanya'da üniversitede öğrenci olamayan öğrenciler için kullanılan bir deyiş.

siyasalın kıyısında

jacques ranciere

edebiyat bir ıssızlaşma deneyimidir.

iyi siyasetçi, aynı anda oligarşi yanlısına oligarşiyi, demokrasi yanlısına da demokrasiyi gösteren siyasetçidir.

demokratik insan bir söz varlığıdır; yani aynı zamanda şeyler ile kelimeler arasına bir aldatmaca ya da kandırmaca olarak değil de bir insanlık ürünü olarak giren mesafeyi, temsiliyetin gerçekdışılığını kabullenebilen, poetik bir varlıktır. bu poetik fazilet bir güven faziletidir. mesele, eşitliğin bakış açısından hareket etmek, onu olumlamak, neler üretebileceğini görmek için varsaydığı şeyden hareketle çalışmak ve özgürlük ve eşitlik olarak verili ne varsa azamileştirmektir. tersine, güvensizlikten yola çıkan kimse, eşitsizlikten hareket edip onu ortadan kaldırmayı öneren kimse, eşitsizlikleri hiyerarşiye sokar, öncelikleri hiyerarşiye sokar, zekaları hiyerarşiye sokar ve eşitsizliği durmadan yeniden üretir.

demokrasi, yoksulların müsrifçe yatırımlar yapma olanakları bulunduğunu varsayan aldatıcı bir rejimdir. demokratik insan, biçimlerin istismar ettiği insandır; bölünme bu biçimler yoluyla kendini gizler ve daimi kılar.

"yaşamını kurtarmak isteyen onu kaybedecektir." (incil)

demokrasi cemaatin hesabını bulandırır. demokrasi cemaat fikrini bulandıran şeydir. demokrasi cemaate göre düşünülemez olandır.

emeğin ölçüsü arzunun ölçüsüzlüğüyle tamı tamına karşılıklı ilişki içindedir. emek ölçüsünün eşitliğine teslim olmak için emekçinin gereksiniminin sağlanmasına eklenen o artıdan başka bir sebep yoktur. her emekçi gücül bir oligarktır, küçük bir kapitalisttir.

"yazmak insanı kendinde barındırmaz." (franz kafka)

demokrasi terimini icat eden, demokrasinin karşıtları, yani yönetmek için yaşlılık, soyluluk, zenginlik, fazilet, bilgi gibi bir "sıfat"a sahip olan herkesti. bu alaycı terimle şeylerin düzeninin emsali görülmemiş tersyüz oluşunu dile getirmekteydiler: "demos'un iktidarı", ortak tek özgüllükleri yönetmek için hiçbir sıfata sahip olmamak olanların hükmetmeleri olgusudur. "demos" cemaatin adı olmaktan önce cemaatin bir kesiminin, fakirlerin adıdır. ama "fakirler" nüfusun ekonomik bakımdan zor durumdaki kesimini tarif etmez. sayılmayan insanları, arkhe'nin gücünü uygulamaya sıfatları olmayan, sayılacak, hesaba katılacak sıfatları olmayanları tarif eder.

1.05.2015

sanat ve teknik

charles lalo

tekniği meslekle karıştırmamalıyız. meslek, yeni başlayanlara ve sanatın işçilerine öğretilen geleneksel ve basit, pratik ve sanatın maddesel kısmıdır. her zaman aşılması gereken zorunlu ama yetersiz mekanizmadır; çünkü meslek katıdır ve her özel duruma iyi uyum sağlayamaz. onu zeka seviyelerinin üstüne çıkaran ama mükemmellerin seviyelerinin altına düşüren aptal bir kılavuzdur.

teknik, sürekli evrim içinde olan, uyum sağlayan canlı meslektir; mesleğin öğretemeyeceği, en zekileri de dahil olmak üzere her sanatsal değerin tüm göreceliliklerinin tam bilincidir; çünkü bu görecelilikler, her duruma, zeki bir duyarlılığın sezgisine sahip olduğu ve gerçek bir bilimin açıkladığı veya açıklayacağı her sanatsal kişiliğe göre değişmektedirler. bu, diplomanın üstünde olan kafadır.

mesleğin başarısı ustalıktır; yani duyarsız, mekanik ve zeki olmayan akrobatlıktır. tekniğin ideali, duygu ve özgürlük içeren egemen kavrayıştır. usta, tüm yaşamı boyunca iyi bir öğrenci olarak kalan ve bu şekilde mükemmel ve tehlikeli bir öğretmen haline gelen kişidir. basit öğrenimi aşan sanatçı, tüm yaşamında kendisinin efendisidir. ve genel olarak oldukça kötü öğretir. bilinçaltı iyi bir dosttur ve kötü bir öğretmendir. romain rolland, ünlü kişilerin kopya çekilecek modeller olarak değil, izlenecek örnekler gibi ele alınması gerektiğini söyler: onlar kadar yapmak; ama onlar gibi yapmamak.

bir şairin mesleği hemen hemen, eşit olarak kabul edilen heceleri saymak ve bir uyağın zenginliğini ölçmekle sınırlıdır. tekniği, bu mesleğin ona söylemediği şeyi verir: örneğin her hecenin tınılarının simetrisi veya ince zıtlığı, ritmin duraklarının ve art arda gelişlerinin mantıksal düşüncenin sınırlarına ve duygunun sıçramalarına uyumu, sunulmuş seslerin ve uyandırılmış görüntülerin uyumu: grammont'un ve çağdaş deneysel fonetiğin uygulayıcılarının bilimini kurmaya çalıştıkları şey.

teknik, bir anlamda daha bilimsel, diğer bir anlamda daha derin olarak sezgisel olan meslektir; bu şekilde anlaşıldığında tekniğin sanatın özü olduğunu söyleyebiliriz. teknik, sanatsal bir rutin değil, estetik düşüncedir; refleks değil, özgürlüktür. bir yapıt olan düzenli varlığın içinde, öğrenilmiş meslek bedendir, hayali ideal ruhtur; yaşayan teknik ise sanattır, bedendir ve ruhtur.