29.12.19

kötülük üzerine bir deneme

terry eagleton

bir eyleme kötü demek, onun anlayışımızın ötesinde olduğunu söylemektir.

william golding, sineklerin tanrısı'nda, ıssız bir adada kendi başlarına kalmış bir grup öğrencinin haftasına kalmadan birbirlerini katledeceklerini iddia eder.

1991 yılında protestan bir ingiliz piskopos, uygunsuz kahkahayı, kaynağı açıklanamaz bilgiyi, sahte gülüşü, iskoçya kökenli olmayı, kömür madeninde çalışan akrabaları ve giysi ile araba rengi olarak siyaha düşkünlüğü bir insanın bedenine şeytanın girdiğini gösteren işaretler arasında sayıyordu.

on beş yıl önce ingiltere'nin kuzeyinde on yaşında iki çocuk, bir bebeği işkence edip öldürdü. halk dehşetle ayağa kalktı. oysa bu cinayeti niye özellikle korkutucu buldukları tam açık değildi. neticede çocuklar, kimi zaman oldukça vahşice davranmaları doğal karşılanan sadece yarı ehlileşmiş yaratıklardır. eğer freud haklıysa, çocuklar büyüklerinden çok daha zayıf birer süper egoya ve ahlak duygusuna sahiptirler. bu yüzden asıl şaşırtıcı olan, böyle korkunç olayların daha sık yaşanmamasıdır.

bir eylem anlamdan ne kadar uzaksa o kadar kötüdür.

bertolt brecht: bir banka kurmanın yanında, banka soymanın lafı mı olur?

polis memurunun "kötü" kavramını kullanması elbette ideolojiktir.

başkalarının gözünü oymak gibi ayırt edici hiçbir insani davranışımız, toplumsal belirlemelerden bağımsız anlamında özgür değildir. bir yığın sosyal beceri edinmeden işkence edemez, katliam yapamayız.

"canavar", eskil inançların kimilerinde, pek çok şeye ek olarak başkalarından tamamen bağımsız bir yaratık olarak tanımlanır.

insanoğlu gerçekten de belli bir derece özerklik elde edebilir. ancak bunu sadece başka insanlara hissettiği derin bir bağımlılık, onu her şeyden önce bir insan yapan bağımlılık bağlamında elde edebilir. katışıksız bağımsızlık kötünün rüyasıdır.

cehennem, jean-paul sartre'ın iddia ettiği gibi, başkaları değildir. tam tersi doğrudur, insanların en korkuncuyla, akıl almayacak kadar monotonuyla, yani kendinle, bir yere tıkılıp kalmandır cehennem.

nasıl yaşamışsanız öyle ölürsünüz. ölüm, eğer başarıyla gerçekleştirmek istiyorsanız, yaşarken provasını yapmanız gereken bir kendinden vazgeçiştir. aksi takdirde ölüm bir ufuk değil bir fasit dairedir.

kötülük sağlam ve dayanıklı görünse de örümcek ağı kadar uçucudur.

aşk hem gelişmek için ihtiyacımız olan hem de asla başaramayacağımız bir şeydir. tek umudumuz zamanla daha başarılı başarısızlar olmamızdır ama bu da neticede yeterince iyi olmayabilir elbette.

kaplumbağalar nasıl masumsa bebekler de o anlamda masumdur (başka bir deyişle zararsızdırlar); yoksa sivillere makineli tüfeğini doğrultmayı reddeden bir yetişkin anlamında değil. onların masumluğunun övülecek özel bir tarafı yoktur. biyolojimiz gereği ben odaklı doğarız. egoistlik doğal halimizdir; iyi olmak ise hayata dair bir dizi karmaşık beceri öğrenmemizi gerektirir.

eğer insan ırkı, türün devamını sağlayacak sağda solda kalmış birkaç sapkın heteroseksüel hariç neredeyse tamamen eşcinsel latinolardan oluşsaydı, tarihimizdeki pek çok kargaşayı ve katliamı kesinlikle yaşamak zorunda kalmayacaktık.

irlandalı romancı laurence sterne, tristram shandy'de, insanlar dünyadaki çok daha feci şeyleri düşünerek hiçliğe saygı göstermelidir, der.

muhtemelen dünyanın en karizmatik öğretmeni olmayan eriugena, (söylentiye göre öğrencileri kalemlerini vücuduna saplayarak öldürmüştür onu), "sadece kim olduğumuzu bilmediğimizde," der, "kendimizle ilgili bilgiye sahip oluruz." eriugena, dünyayı sonuçsuz veya amaçsız taşkın bir dans olarak görüyordu.

insan, tıpkı yaratıcısı gibi kendisinin zemini, davası, amacı ve kökenidir.

sonsuzluk, der william blake, zamanın yaptıklarına aşıktır. kötüler için ise, tam tersine, sonlu şeyler iradenin ve arzunun sonsuzluğunun önündeki engellerdir ve yok edilmelidirler.

alman filozof schelling kötülüğün iyilikten çok daha ruhani olduğu inancındadır; çünkü kötülük maddesel gerçekliğe yönelik kasvetli ve çorak bir nefreti simgelemektedir, nazilerin de az çok böyle düşündüğünü görebiliriz.

slavoj zizek, ölümsüzlük iyilikle bağlantılandırılsa da işin aslının hiç de öyle olmadığını belirtiyor. asıl ölümsüz olan kötülüktür: "kötü hep geri dönmekle tehdit eder bizi," der zizek, "fiziksel yok oluşunu mucizevi bir şekilde aşıp bizi bir türlü rahat bırakmayan hayaletimsi bir varlıktır kötü."

"evlenmek, ellere bulaşan gübre gibidir."

seçkin bir kulüpten atılmak, o kulübe hiç davet edilmemekten daha fiyakalıdır. kötü, ona sırtını dönebilmek için aşkınlığı bilmek zorundadır; oysa erdemliler, kucaklarına düşse bile aşkınlığı tanıyamazlar.

thomas mann'ın kahramanı "önceden kırılmayan hiçbir şey tam ve eksiksiz olamaz." der.

bir dostoyevski karakterinin karamazov kardeşlerin serkeş dmitri karamazov'u için dediği gibi "böylesi haylaz, serkeş insanlar için su götürmez alçalma tecrübesi, mutlak iyilik tecrübesi kadar gereklidir."

sanatçı kötülükle dirsek temasında olmalıdır çünkü her tür tecrübeyi, ahlaken doğru da olsa yanlış da olsa, sanat değirmeninde öğütmelidir.

bu yüzden, eğer sanatım geliştirmek istiyorsa, azizlik düşlerini bir kenara itip bir tür ahlaksız olmalıdır.

sanat sanki sanatçının iyiliğini emip bitirmektedir. sanat ne kadar yüceyse sanatçının hayatı o denli yozlaşmıştır.

19. yüzyılın -kafası dumanlı, ahlaksız, kederli, damarlarında apsent dolaşan- sanatçısı satanistlere ne kadar da çok benzer, ikisi de saygın orta sınıf için bir skandaldır. ve bunun sebeplerinden biri her ikisinin de sırf kendileri için var olmasıdır. ikisini de fayda ya da ticari değerle değiş tokuş edemezsiniz.

faşizmle birlikte "kendine yabancılık öyle bir noktaya gelmiştir ki," diye yazar walter benjamin, "insanlık kendi mahvını birinci sınıf bir estetik tecrübe olarak yaşayabilir."

thomas aquinas'ın iddia ettiği gibi var olmak kendi başına bir tür iyiliktir.

var olmak ve var olan ne denli zenginleşirse, çoğalırsa, dünya o denli iyi olacaktır. etrafımızda şalgamın, telekomünikasyonun ve güçlü bir umut duygusunun olması iyi bir şeydir.

kötüler meseleye böyle yaklaşmaz. "dünyaya gelen her şey ölüme yazgılı, her şey boş." der goethe'nin faust'undaki mefistofeles. nükleer bir kıyamet, ya da dünyanın kendi okyanuslarınca yutulması fikri kötüleri zevkten dört köşe yapmaktadır.

kötülerin, hayatın sürdüğü acı gerçeğine karşı yapabilecekleri tek şey yok etmektir.

sebastian barry gizli metin romanında şöyle yazar: "şeytanın trajedisi hiçliğin yazan ve boşluğun mimarı olmasıdır."

tanrı, üyeliğinden çıkamayacağın bir kulüp gibidir. o'na başkaldırmak, kaçınılmaz olarak varlığını kabul etmektir.

intihar insanın kendi varlığı üzerinde yan tanrısal bir inisiyatif uygulamasıdır.

tanrı bile kendini öldürmesini engelleyemez; bu konuda muhteşem ve anlamsız bir özgürlüğü vardır. özgürlük, nazilerin yaptığı gibi, kendini yok etmek için kullanılabilir. bu anlamda özgürlüğün en üst noktası özgürlüğü yok etmektir. sahip olduğun en değerli şeyden feragat edebildiğine göre oldukça güçlü olmalısın. tanrı, kullarının özgür eylemleri karşısında güçsüzdür; kullarının yüzüne tükürmelerini engelleyemez. intihar, kendilerine hayat verdiği için tanrı'yı bir türlü affedemeyenlerin sahte zaferidir.

kanlı ellerini kendine uzatarak tanrı'dan her zaman intikam alabilirsin. içinde zaten kayda değer bir şey yoksa pek büyük bir kayıp sayılmazsın.

fani ve sonlu şeyler, bedensiz sonsuzluk düşlerine ayak bağı olur. bu yüzden de dünyaya dair bütün fani başarılar otomatikman değersizdir.

muhteşem oyunundaki danton'un ölümünde "hiçbir şeyin kendini öldürmesi gerekmiyor, zaten doğuştan yaralılar." der george büchner.

hiçliğin ölümünden geriye sadece madde kalıyor. madde ise sanki boşluğun olması gereken yerde salınıp durmaktadır.

faustvari anlayışta herhangi bir başarı, her şeyin sonsuzluğuyla karşılaştırıldığında, hiçliğe özdeştir. arzularınızın sonsuzluğu, ihtiraslarınızın gerçek nesnelerini ıvır zıvıra dönüştürür.

dinin hükümranlığının bittiği bir toplumda kalan tek aşkınlıktır kötülük.

artık kimse cennetin melek korolarına aşina değil ama herkes auschwitz'i biliyor.

hiçbir şey hiçlik kadar kırılgan ya da kısıtlayıcı olamaz. bu yüzden de maddi gerçekliğe alerjisi olanlar hiçliğe meftundurlar. özgür ruhun nihai zaferi bütün dünyanın yok olmasıdır. işte o zaman dünya arzularınla arana giremeyecektir. bu açıdan bakıldığında, son kertede arzuladığımız hiçliktir.

gündelik varoluş öyle garipleşmiş ve sıradanlaşmıştır ki sadece bir doz şeytanilik onu galeyana getirebilir. hayat bayat ve tatsızlaştığında, sanat şeytanla yardımlaşmak zorunda kalabilir ve fark yaratabilmek için aşırılığa ve sapkınlığa akın edebilir. horgörülü, put kinci ve şeytani yöntemlerle köhneleşmiş geleneklerimizin üstüne gidebilir. sıra dışı ve aşın yollara başvurabilir. şeytani bir sanat orta sınıf kendini beğenmişliğimizi kırıp bastırmaya çalıştığımız enerjiyi ortaya çıkarabilir.

böylece kötülükten gerçekten de bir iyilik doğabilir.

charles baudelaire'den jean genet'ye, sanatçı hep suçlularla, delilerle, şeytana tapanlarla ve yoldan çıkaranlarla ilişkilendirilmiştir. bu görüş bazı modernist sanatların hor gördükleri orta sınıf yaşamı kadar boş olduklannı rahatça göz ardı eder. saf biçim arzusunun peşinde koşarken modernist sanat yoklukla kirlenmiştir.

düzen ve nizama hastalıklı bir önem verenlerin bunu içsel bir kargaşayı bastırmak için yaptıkları bilinen bir şeydir.

kötülüğün işe yarar hiçbir amacı yoktur ya da öyle görünür. kötülük sapma kadar amaçsızdır. amaç gibi yavan bir şey onun ölümcül saflığını lekeler.

düşünür john rawls'un dediği gibi (ki kuru akademik tarzını bilenler şaşıracaktır): "kötü insanı harekete geçiren adaletsizliğe olan sevgisidir: eziyet ettiği insanların güçsüzlüğünden ve aşağılanmasından keyif alır ve o ezilen insanların başlarına gelenlerin kendisinden kaynaklandığını bilmelerinden haz duyar."

kötülük tamamen sapkındır. bir tür kozmik huysuzluktur. adaletsizlik hayran olunacak bir başarı haline gelsin diye geleneksel ahlak değerlerini alaşağı ettiğini söyleyebilir ama gizliden gizliye bu söylediğine de inanmaz.

güç, zayıflıktan nefret eder çünkü zayıflık güçlünün zaaflarını yüzüne vurur.

kötülük, korkunç bir içsel eksiklikten kurtulmaya çalışan bir zalimliktir.

başkalarının başarılan kendi başarısızlığımızı yüzümüze vurur.)

psikanalizin ortaya attığı gerçek skandal, çok uzun zamandır, özellikle de çocuklarca bilindiği üzere sübyan cinselliği değil, insanların bilinçaltlarında kendi yok oluşlarını arzuladıkları iddiasıdır. kimliğimizin merkezinde mutlak hiçliğe yönelik bir itki vardır, içimizde kendi yok oluşumuz için yaygara kopartan bir şey vardır. psikanalize göre kendimizi, var olmak diye bilinen yaradan korumak için, kendi yok oluşumuzu kucaklamaya bile hazırız.

kierkegaard "umutsuzluğun asıl acısı ölmeyi becerememektir." der.

kötülük bir tür kozmik küskünlüktür. kötüler, en çok dayanılmaz sefilliklerini ellerinden almak isteyenlere saldırırlar.

kötülük, garip bir şekilde, modem varoluşun bayağı özelliklerine karşı bir duruştur. kötü, modem yaşamı tatsız bulan elitist bir irticacıdır. modem hayat lanetlemeyi hak edecek kadar derin değildir ve kötünün amacı ona ruhen egzotik bir şeyler katmaktır.

öldürmek tanrı'nın insan yaşamı üzerindeki tekelini kırmanın en güçlü yoludur.

yobaz din propagandacıları ve sofu tüccarlar erdemi tutumluluk, ağırbaşlılık, iffet, perhiz, ciddiyet, alçak gönüllülük, irade ve nefse hakimiyet olarak tanımladıklarında, kötülüğün neden daha seksi bir tercih olarak göründüğünü anlamak zor değil.

adrian leverkühn'ün muhteşem müziğine bakılırsa şeytan bütün güzel melodileri bestelemiş gibi görünüyor. varoş erdemi, şeytani kötülüğün yanında sakil kalıyor.

hepimiz john milton'ın kayıp cennet'inde kabız bir memur gibi konuşan tanrı'yla sohbet etmektense dickens'ın fagin'iyle ya da emily bronte'nin heathcliff'iyle kadeh tokuşturmayı tercih ederiz. serserileri herkes sever.

cehennem ağza alınmaz uygunsuzlukların sahnesi değildir. öyle olsaydı, kapısında kuyruğa girmeye değerdi. cehennem, güney dakota'nın bütün kanalizasyon sistemini ezbere bilen takım elbiseli bir adamın size sonsuza kadar süren bir nutuk atmasıdır.

blake gerçek inancını bir dizede özetlemiştir: "yaşayan her şey kutsaldır."

tanrı "hiroşima felaketini, belsen toplama kampını, lizbon depremi'ni veya veba salgını"nı üstümüze salmakta haklıdır; yoksa gerçek dünyada değil de oyuncak bir dünyada yaşıyor olurduk, der richard swinburne.

olguların kendi başlarına anlamlı olmadığını anladığımız gün, onlara istediğimiz anlamı yükleyebiliriz.

nietzsche seslendirir: keyif dolu bir ana rıza gösteriyorsanız, dünyadaki bütün üzüntü ve kötülüğe de razısınızdır demektir çünkü dünyada her şey birbirine bağlıdır.

çoğu kötülük kurumsaldır. bireylerin kötü niyetli eylemlerinin değil de menfaatlerin ve insanlardan bağımsız işlemlerin ürünüdür kötülük.

siniklerin dediği gibi din gündelik gerçeklerle çelişmeye başladığında, dinden vazgeçme zamanı gelmiştir.

schopenhauer insan yaşamını korumaya değer bulan herkesin derin bir yanılgı içinde olduğunu söylüyor. ona göre insan yaşamı uğraşmaya değmezdir çünkü sadece "anlık tatmin, ihtiyaçlardan kaynaklanan kısa süreli keyif, yoğun ve uzun süren acı, sürekli mücadele"den ibarettir,

hegel tarihin "halkların mutluluğunun, devletlerin bilgeliğinin ve bireylerin erdeminin kurban edildiği kanlı bir sunak," mutluluk dönemlerinin ise boş sayfalar olduğunu söyler. ayrıca yazdıklarında "kötülük, şeytanilik ve insan ruhunun yarattığı en görkemli imparatorlukların düşüşü" ve "insanoğlunun dile gelmemiş sefaletinden bahseder.

"satırları arasında," diye yazar schopenhauer, "ağlama, inleme ve diş gıcırtısı, halkların korku dolu patırtısı ve kan davası görülmeyen bir felsefe, felsefe değildir."

insanlık tarihinin "bitimsiz yıkımları"ndan bahseden theodor adorno da schopenhauer'la aynı görüştedir.

hayranlık duyduğumuz değerler -merhamet, şefkat, adalet, iyilik- çoğunlukla kişiye özel alanlara mahsustur. çoğu kültür çapulculuk, açgözlülük ve sömürü anlatılarından oluşur.

insanlar çoğunlukla yoz, tembel yaratıklardır ve insanlardan kayda değer bir şey elde etmek istiyorsanız, onları sürekli disiplin altında tutmanız gerekir.

bu yönden bakıldığında insanlardan çok şey bekleyenler -sosyalistler, özgürlükçüler ve benzerleri- feci hayal kırıklığına uğrayacaklardır. zira onlar insanı aşırı bir şekilde idealleştirme eğilimdedirler.

muhafazakarların, öte yandan, insanda gördükleri gelişme potansiyeli de moral bozacak kadar azdır. muhafazakarlar ilk günaha inanırlar ama kefarete inanmazlar; pembe gözlüklü liberaller ise kefarete inanır, ilk günaha inanmazlar.

erdemlilik belli bir oranda maddi refaha bağlıdır. açlıktan ölmek üzereyken, başkalarıyla makul ilişkiler kuramazsınız.

kötüyü yıkıcı ve yok edici davranışından vazgeçiremezsiniz; çünkü yaptığının bir amacı ve anlamı yoktur.

politik bilgeliğin bütün kökleri gerçekçiliktedir. thomas hardy, sadece en kötüyü soğukkanlılıkla değerlendirdiğimizde daha iyiye doğru gidebileceğimizi söyler.