8.4.19

hayvanat bahçesi

ahmet haşim

paris'in büyük hayat sıtmasına tutulduktan sonra yapmaya hiç vakit bulamayacağım bir ziyarete ilk günümü ayırmayı uygun buldum. indiğim otelden pek uzak olmayan doğa tarihi bahçesindeki hayvanları görmek istiyordum. trenin yorgunluğunu sıcak bir banyo ve iyi bir kahvaltıyla geçirdikten sonra o tarafın yolunu tuttum.

eylül sonunun bu kapanık ve serin gününde bahçenin bütün ağaçları durgun ve karanlık. havuzların suları bulutlu semanın yansımalarıyla kirli bir katran renginde. neşesiz fıskiyeler havada tutunamıyor. derinden derine perişan feryatları, bin tempoda hayvan bağırmaları işitiliyor. insan daha kapıdan girerken bir gurbet ve ıstırap bahçesinin eşiğine ayak bastığını anlıyor.

evvela kuşların bulunduğu tarafa saptım. birer büyük oda genişliğindeki kafeslerinde hindiçin'den getirilmiş leylek biçiminde birtakım tüyleri dökük kuşlar boyunlarını çekmiş, nihayetsiz bir hüzün içinde düşünüp durmakta. bu bedbahtların kafesi yanında, açık bir saha üzerinde dikili kazıkların ucundaki halkalara tünemiş renkli papağanlar kafeslerde mahpus hasretli kuşların havaya dağıttığı anlatılmaz elemi bir dereceye kadar değiştiriyor.

daha biraz ötede başka bir büyük kafesi dolduran ufak senegal kuşları renkli tüyleriyle bir sonbahar bahçesinin keskin çiçeklerini andırıyor. bu masum mahluklar bulutlu havayı bir akşam başlangıcı zannederek dalları üzerinde sıralanıp uyumaya hazırlanıyorlar. daha ötede, yine büyük bir kafeste hasta ve dargın akbabalar var. hepsi de yüzlerini duvara çevirmiş uyuyor gibi duruyor. yusuf ziya ortaç, paris hayvanat bahçesinde akbabanın çirkin ve gamlı başını görseydi, neşeli gazetesine onun ismini vermeye mümkün değil razı olmazdı.

maymunlar tarafına geçtim:

iki genç şempanze, hapishanelerinin demir parmaklıkları arkasında birbirine sarılmış, ağlayan ve hıçkıran felaketzedelerin sallanışıyla mütemadiyen sallanıyor. ne hazin şey!

kafesinde tek başına yaşayan bir goril -biraz açılmak ve ısınmak için olacak- ikide bir tavandan sarkan trapeze takılarak birkaç jimnastik hareketi yaptıktan sonra tekrar büzüldüğü köşeye dönüyor. hele diğer kafeste bir cezayir maymunu ailesinin hatırası yüreğimde daima kanayan bir yara halinde kalacak: anne, bir aylık yavrusunu bağrı üzerinde sıkmış, ısıtmaya çalışıyor ve dalgın, boş, ümitsiz gözlerle bu esmer ve yabancı semaya bakıp düşünüyor.

ne talihsiz bir anne çehresi!

üzüntüm tahammül kabiliyetimi geçmişti. artık kafeslerin önünde çok durmadan geçiyordum: işte sürekli bir dil hareketiyle hapishanelerinin demir çubuklarını aşındırmaya çalışan aptal ayılar. işte öfke ve gazaptan kendi etine dişini geçirmeye çalışan hiddetli bir pars. işte serbest olsa bir hamlede kan ve kemik yığını na döndürebileceği gülünç bir seyirci kalabalığına esir çehresini göstermemek için ısrarla duvar tarafına bakan mağrur bir bengal kaplanı.

işte dalgın aslanlar. işte iğrenç sırtlanlar, işte kafeslerinde durup dinlenmeksizin dönen tesellisiz kurtlar..

yılanları ve timsahları da derin uykularında seyrettikten sonra bahçenin seine nehri tarafına açılan kapısından çıkmadan evvel heykeltıraş fremiet'nin bir ayı yavrusu avcısıyla iri bir ayı annesinin kanlı kucaklaşmasını temsil eden tuncu önünde durdum. esir ve gurbetzede hayvanların şifasız ıstırabından akan zehirle dolan ruhum, serbest canavarın zalim insan üzerindeki zaferini gösteren bu trajik şaheseri seyretmekle bir parça ferahladı.