9.04.2019

cehalet

hüseyin rahmi gürpınar

bu yüzyılın ilerleyen düşünceler şelalesinin cereyanına az çok zıt düşecek düşünce besleyenlerin cümlesi benim gözümde gericidir.

bugünkü milletlerin en uygarlarında bile birer ceza kanunları, meclisleri, zindanları, cellatları vardır. insanlar henüz buna benzer cezalardan vazgeçecek dereceye yaklaşamamışlardır.

ilerici her fikrin bir uygulama yeri bulması için zaman ve mekan koşulları dikkate alınır. insanların geneli, daima yüksek düşünen küçük bir bilgin güruhuna oranla fikren pek geride bulunduklarından yeni bir fikir her ne kadar faydalı da olsa çok çabuk taraftar bulamıyor. her yerde halkın bu cehaleti o derecededir ki düşünürler, bilginler her düşündüklerini doğruca söylemekten bile çekinerek sözlerini daima halkın düşüncelerinin gidişine ılımlı düşecek şekilde söylemek mecburiyetinde bulunuyorlar.

özgürlük kelimesi hiçbir millette gelenek sayılacak bir noktaya henüz erişemedi. birçok konuda özgürlük söz olarak vardır, maddeten değil. özgürlüğümüzün her bir adımını kanuni bir engel kapatıyor. bunun pek farkında değiliz. kanun başkasının hukukuna saldırı sırasında varlık ve hakimiyetini ispat etmelidir. tabiat insanların keyfi baskılarının hizmetkârı değildir. kendi kanunlarına aykırı olan şeyleri reddederler ve daima iradeleri galip gelir.

8.04.2019

psikoz

william s. burroughs

bunalımdaki bir psikozlu iyileşmeye başladığında, daha doğrusu iyileşme olasılığı belirdiğinde, rahatsızlık son kez topyekün bir hücuma geçer, işte bu, intihar riskinin doruk noktasıdır. insanoğlunun şimdi bu noktada, bizi yok edebilecek bilgi sayesinde ilk kez kendi dayattığı kısıtlamalardan sıyrılma ve bütün hayatı bir hakikat olarak görme konumunda olduğu söylenebilir. dünyayı doğrudan doğruya gördünüz mü her şey müthiştir, can sıkıntısı ve mutsuzluk söz konusu bile olamaz.

imha ve ölüm saçan odaklar şimdi var güçleriyle intihar girişimlerine soyunuyorlar. dünyanın vatandaşları paranoyakça bir panik içinde umarsız. asıl düşman tereddüt içindeyken, önce biri, ardından diğeri düşman belleniyor. bunun nedeni belki de pusu gibi, fazlasıyla kolay görünmesidir. araplar arasında ve doğu'nun genelinde. batı (bilhassa amerika) ya da yabancıların tahakkümü düşman olarak görülüyor. batı'da ise düşman; komünizm, eşcinseller, uyuşturucu bağımlıları.

ceza kolonisinin mahkumları kasaba sakinleriyle kaynaşırlar; onları birbirlerinden ayırt etmek güçtür. yine de zihinlerini meşgul eden şeyin yalnızca kaçış fikri olmasının yarattığı, yerini bulmamış gerginlik er geç kendilerine ihanet etmeleriyle sonuçlanır. bir de ceza kolonisine has bir görünüş vardır: içsel sükunet ya da denge içermeyen bir denetim, olgunluk içermeyen acı bilgi, sıcaklık ya da sevgi içermeyen yoğunluk.

levâyih-i hayat

fatma aliye

bazı insanlar vardır ki altmış yaşına gelseler yine çocuk kalır, nasihate muhtaç olurlar.

insan denilen şey sıradan makineler gibi yalnız maddi vasıtalarla idare olunur bir şey değildir. bunun bir de manevi yönü vardır. manevi ihtiyaçlar bir açın ekmeğe, bir çıplağın elbiseye olan ihtiyaçlarından beterdir, daha şiddetlidir.

bazı insanların maddiyat yönü, maneviyat yönüne üstün gelir. insan da bir nevi hayvan değil mi? insanı hayvandan ayıran, üstün kılan faziletleri ve övgüye değer güzel huylarıdır. o şereften kimi çok pay almış, kimisi az. çok pay almış olanlar insaniyete daha fazla girmiş, öbürleri de derecesine göre yaklaşmış olurlar. hayvan cinsinden insaniyetle farklılaşan ve ayrışan insanlardaki yürekler, yalnız yaşam gücü olan nefesi alıp vermek gibi maddi bir görevin gerçekleşmesiyle yetinmezler. bir manevi gücün de idaresi altında bulunurlar ki bunun gereği, birtakım hisleri dökmek ve ihtiyacını gördüğü duyumları da almak ister. bunlardaki his ve hislenmeler onları sevmek ve sevilmek denilen şeye şiddetli ihtiyaçla muhtaç kılmıştır.

hayvanat bahçesi

ahmet haşim

paris'in büyük hayat sıtmasına tutulduktan sonra yapmaya hiç vakit bulamayacağım bir ziyarete ilk günümü ayırmayı uygun buldum. indiğim otelden pek uzak olmayan doğa tarihi bahçesindeki hayvanları görmek istiyordum. trenin yorgunluğunu sıcak bir banyo ve iyi bir kahvaltıyla geçirdikten sonra o tarafın yolunu tuttum.

eylül sonunun bu kapanık ve serin gününde bahçenin bütün ağaçları durgun ve karanlık. havuzların suları bulutlu semanın yansımalarıyla kirli bir katran renginde. neşesiz fıskiyeler havada tutunamıyor. derinden derine perişan feryatları, bin tempoda hayvan bağırmaları işitiliyor. insan daha kapıdan girerken bir gurbet ve ıstırap bahçesinin eşiğine ayak bastığını anlıyor.

evvela kuşların bulunduğu tarafa saptım. birer büyük oda genişliğindeki kafeslerinde hindiçin'den getirilmiş leylek biçiminde birtakım tüyleri dökük kuşlar boyunlarını çekmiş, nihayetsiz bir hüzün içinde düşünüp durmakta. bu bedbahtların kafesi yanında, açık bir saha üzerinde dikili kazıkların ucundaki halkalara tünemiş renkli papağanlar kafeslerde mahpus hasretli kuşların havaya dağıttığı anlatılmaz elemi bir dereceye kadar değiştiriyor.

daha biraz ötede başka bir büyük kafesi dolduran ufak senegal kuşları renkli tüyleriyle bir sonbahar bahçesinin keskin çiçeklerini andırıyor. bu masum mahluklar bulutlu havayı bir akşam başlangıcı zannederek dalları üzerinde sıralanıp uyumaya hazırlanıyorlar. daha ötede, yine büyük bir kafeste hasta ve dargın akbabalar var. hepsi de yüzlerini duvara çevirmiş uyuyor gibi duruyor. yusuf ziya ortaç, paris hayvanat bahçesinde akbabanın çirkin ve gamlı başını görseydi, neşeli gazetesine onun ismini vermeye mümkün değil razı olmazdı.

maymunlar tarafına geçtim:

iki genç şempanze, hapishanelerinin demir parmaklıkları arkasında birbirine sarılmış, ağlayan ve hıçkıran felaketzedelerin sallanışıyla mütemadiyen sallanıyor. ne hazin şey!

kafesinde tek başına yaşayan bir goril -biraz açılmak ve ısınmak için olacak- ikide bir tavandan sarkan trapeze takılarak birkaç jimnastik hareketi yaptıktan sonra tekrar büzüldüğü köşeye dönüyor. hele diğer kafeste bir cezayir maymunu ailesinin hatırası yüreğimde daima kanayan bir yara halinde kalacak: anne, bir aylık yavrusunu bağrı üzerinde sıkmış, ısıtmaya çalışıyor ve dalgın, boş, ümitsiz gözlerle bu esmer ve yabancı semaya bakıp düşünüyor.

ne talihsiz bir anne çehresi!

üzüntüm tahammül kabiliyetimi geçmişti. artık kafeslerin önünde çok durmadan geçiyordum: işte sürekli bir dil hareketiyle hapishanelerinin demir çubuklarını aşındırmaya çalışan aptal ayılar. işte öfke ve gazaptan kendi etine dişini geçirmeye çalışan hiddetli bir pars. işte serbest olsa bir hamlede kan ve kemik yığını na döndürebileceği gülünç bir seyirci kalabalığına esir çehresini göstermemek için ısrarla duvar tarafına bakan mağrur bir bengal kaplanı.

işte dalgın aslanlar. işte iğrenç sırtlanlar, işte kafeslerinde durup dinlenmeksizin dönen tesellisiz kurtlar..

yılanları ve timsahları da derin uykularında seyrettikten sonra bahçenin seine nehri tarafına açılan kapısından çıkmadan evvel heykeltıraş fremiet'nin bir ayı yavrusu avcısıyla iri bir ayı annesinin kanlı kucaklaşmasını temsil eden tuncu önünde durdum. esir ve gurbetzede hayvanların şifasız ıstırabından akan zehirle dolan ruhum, serbest canavarın zalim insan üzerindeki zaferini gösteren bu trajik şaheseri seyretmekle bir parça ferahladı.

sözde gerçek dünya

scott adams

deli bir insan, kendi dünyasının tutarlı olduğuna inanır. eğer hükümetin kendisini öldürmeye çalıştığına inanıyorsa, bu sözde gerçek dünya içinde inancını destekleyen yeterli kanıt görecektir. yanılacaktır; fakat onun kanıtı, senin bu sabah yağmurun yağması ile ilgili kanıtından daha iyi veya daha kötü değildir, ikiniz de, şimdiki zamanın kanıtını zihninizde depoladığınız izlenimlere dönüştürecek ve her ikiniz de kanıtınızın sağlam ve inkâr edilemez olduğundan emin olacaksınız. zihniniz, her şeyi yerine oturtana kadar, gerçekleri ve ipuçlarını şekillendirecek.

klinik psikologlar sıradan insanların, geçmiş anılarını kendi algılarına oturtmak için değiştirdiklerini kanıtlamışlardır. bütün normal beyinlerin olağan şartlar altında işleyişi böyledir.

7.04.2019

taammüden cinayet

witold gombrowicz

inanın dostlarım, eylemin fiziksel görünümü, gövdedeki belirtiler, odadaki dağınıklık, benzeri bütün izler, yalnızca ikinci dereceden ayrıntılardır, doğrusunu söylemek gerekirse, gerçek bir cinayetin basit tamamlayıcılarıdır; birer adli tıp formalitesi, adalet önünde suçlunun bir nezaket gösterisidir, hepsi o kadar. cinayet tam anlamıyla ruhlarda gerçekleşir.

dış ayrıntılar? pöh. size bir tek örnek vereceğim: bir yeğen otuz yıldır karıştırdığı haltları keşfeden amcasının sırtına şu eski, uzun şapka iğnelerinden birini saplıyor. görüyorsunuz: böyle büyük bir psikolojik suç ve böylesine küçük fiziksel, ayırt edilmez bir iz, sırtta küçücük bir iğne deliği. söz konusu yeğen sonradan, dalgınlıkla amcasının sırtıyla, kuzeninin şapkasını karıştırmış olduğunu açıklamayı denemişti. kim bunu ciddiye alır ki? evet, evet, fiziksel düzeyde, cinayet bir hiçtir, önemi ruhlar düzeyindedir. organizmanın son derece dayanıksız olması, rastlantıyla veya şu yeğenin yaptığı gibi dalgınlıkla birini öldürmek olasıdır, nasıl olduğunu bilemeden birden dannn! bir ceset.

bir gün, balayının tam ortasında, tırnaklarının ucuna kadar kocasına âşık olan çok erdemli, sadık bir kadın, adamın ahududu tabağının üzerine beyaz bir şey sarktığını fark eder: solucan. kocanın dünyada en nefret ettiği şeyin de bu iğrenç kurtlar olduğunu bilmekte yarar var. uyaracağına, muzip bir gülümsemeyle izleyip, sonra "solucan yedin" der, "olamaz" diye haykırır adam ürpererek, "yedin, yedin" diye karşılık verip bir güzel betimler: işte şöyle, böyle, tombul, bembeyaz, falan. güler şakalaşırlar, koca kızmış gibi yapıp ellerini göğe kaldırır ve karısının kötülüğünden yakınır. olay unutulur. ama bir iki haftaya kalmadan kadın şaşkınlık içinde kocasının zayıfladığını, kuruduğunu, bütün yediklerini çıkardığını, kendinden tiksinmeye başladığını, zamanını kusmakla geçirdiğini gözlemler. gitgide tiksinmeye, korkunç hastalığa kapılmaya başlar. günlerden bir gün ağlamalar, inlemeler: adam birden ölmüş, kendi kendini kusmuştur. bir kafa bir gırtlak kalmıştır, gerisini kovaya boşaltmıştır. dul umutsuzluğa kapılır. ancak sıkı bir soru yağmuruna tutulunca itiraf eder: benliğinin en gizemli derinliklerinde, ahududu meselesinden önce kocasının patakladığı buldog köpeğine karşı doğal olmayan bir eğilim duymuştur.

veya bir aristokrat ailede, alaycı bir tonla "lütfen otursanıza" diye hiç durmadan tekrarlayarak annesini öldüren oğul vakasını alabiliriz. adaletin önünde sonuna kadar masumları oynamıştı. ah, cinayet öylesine kolaydır ki, bu kadar insanın doğal olarak ölmesine şaşmamak elde değil. özellikle yürek işe karışırsa: yürek, insanlar arasındaki şu gizemli bağ, sen ve ben arasındaki şu dolambaçlı yeraltı geçidi, şu emme basma tulumba, emmesini de basmasını da ne güzel bilir! ardından yalnızca büyük yas, cenaze yüzleri, acının onuru, ölü hazretleri, ha! ha! bütün bunlar ıstırap "saygı görsün" de kazayla, gizlice öldürülen yürek incelenmesin diye!

6.04.2019

eksik

turgut uyar


sülünlerin soğuk akşamlara döküldüğü o ovalarda
kent uygarlığının akşamı otlara döner, küçük karaltılar
mor evlerde soğuk sobaların uzayan küllerini dağıtır
taşralı bir çocuğun eksik bilgisinde

4.04.2019

hayat

louis de bernieres: gün gelir, daima yüzümüze gülen talih bize arkasını dönüverir. kendi başımıza kalır ve son mücadelemizde ayakta kalmaya çabalarız. kimileri gerçekten de ölürken yapayalnızdır, kimilerinin başucunda bekleyen dostları, akrabaları vardır; ama ne olursa olsun, insan yaşamının sonuna geldiğinde o karanlık tünele girerken yanına kimseyi alamaz.

süheyla acar: ara ara dibe vurmak iyidir. vazgeçtiğimiz hayaller, yitirdiğimiz düşler ve aklımıza bile gelmeyen en parlak fikirler, hepsi orada, diptedir. batık kentlerin hazineleri gibi. suyun üstünden bakınca bir şey göremezsin ama hızla dibe doğru inerken, yaklaştıkça pırıl pırıl parlar, gökteki yıldızlar gibi göz kırparlar sana. hiç kimse dibe vurmadan çoktan yitirdiği düşleri su yüzüne çıkaramaz.

alper canıgüz: bazen dünyası yerle bir olur insanın. hayat, fazla kafa yormadan idare etmeyi sağlayan bütün anlamlarını yitiriverir. en akıllıca saydığınız fikirlerinizin saçmalığını, en içten duygularınızın yapmacıklığını kavrarsınız. aslında hiçbir konuda bir fikriniz bulunmadığını, aslında hiç kimseye karşı bir şey hissetmediğinizi ve tüm evrenin de size karşı aynı gaddarca kayıtsızlık içinde olduğunu. hep gözünüzün önünde durduğu halde o güne dek her nasılsa yok saymayı başardığınız bu gerçeği fark ettiğiniz anda ilahi işleyişi de çözmek üzeresiniz demektir.

robin sharma: yaşamda hatalar yoktur, yalnızca dersler vardır. olumsuz deneyim diye bir şey de yoktur. yalnızca kendi bilgeliğini kazanma yolunda olgunlaşmak, öğrenmek ve ilerlemek için fırsatlar vardır. güçlükten güç doğar. acı bile mükemmel bir öğretmendir.

mark twain: bırakın acımasız hayat elinden geleni ardına koymasın. tek bildiğim şudur ki, benim için de bir yerlerde bir mezar vardır. bu dünya nasıl dönerse dönsün, isterse her şeyimi alsın elimden -sevdiklerimi, mallarımı, her şeyimi- ama bunu benden alamaz. günün birinde o mezarın içine girecek ve her şeyi unutacağım, işte o vakit kırgın yüreğim huzura erecek.

2.04.2019

esrime

jack kerouac

sadece bir an için hep ulaşmak istediğim o esrime noktasına ulaştım: kronolojik zamandan zamansız gölgelere doğru bir adım, ölümlü alemin çıplaklığının yarattığı bir şaşkınlık, hareket etmem için topuklarıma vuran ölüm hissi, kendi kendini takip eden bir hortlaktı bu ve ben meleklerin, yaratılmamış boşluğun kutsal hiçliğine doğru kanatlandıkları tahtadan dayanağa doğru koşuyordum, aydınlık zihin özünde yanan güçlü ve tarifsiz ışıklara, cennetin büyülü pervane kurtçuğunda açan sayısız lotus çiçeğiyle dolu topraklara doğru. tanımsız bir uğultu duyuyordum, sanki bir kargaşa vardı; ama kulaklarımda değildi, her yeri sarmıştı, sesle ilgisi olmayan bir şeydi. kimbilir kaç kere ölmüş ve yeniden doğmuştum; ama hatırlamıyordum; çünkü hayattan ölüme ve ölümden hayata geçmek ürkütücü derecede kolaydı, hiçliğe doğru sihirli bir hareket, o kadar, milyonlarca defa uyuyup uyanmak gibi, mutlak bir kayıtsızlık ve derin bir bilinçsizlikle. şunu fark ettim: sırf içkin zihin durağan olduğu için böyle dalgalanıyordu ölüm ve doğum, tıpkı rüzgarın sakin, berrak, ayna gibi bir su birikintisine vurması gibi. tatlı ve canlı bir mutluluk hissediyordum, damardan yüksek dozda eroin basmış gibiydim veya akşamüstü bir yudum şarap içmiştim sanki ve içim ürperiyordu; ayaklarım karıncalanıyordu. o an öleceğimi sandım. ama ölmedim, tam yedi kilometre yürüyüp izmarit toplamaya devam ettim, bulduğum on uzun izmaritle marylou'nun oteldeki odasına döndüm ve tütünleri eskimiş pipomun içine boşaltıp yaktım. olan biteni anlayamayacak kadar gençtim.

1.04.2019

birini bulurum

metin altıok


biraz elek, biraz da yelken
gömü ve gömüt birini
eski bir sandık
ki açmamış yıllardır
hiçbir anahtar kilidini
pasını teriyle pekiştiren
yüreği balık gibi dönen birini

gizli bir hüznü barındıran
dudağının kıvrımında
etine iliştirmiş incecik iğnesini
çiçeği yolunmuş birini
belki de dut gibi
yere döken meyvesini
çanı dilsiz birini

sevgisi yağmur yemiş
parmakları filizlenen
soluğu kuş tüneği
yanağında beni olan birini
ağlayan, ekmek kesen
bir şeyler bekleyen gelecekten
kedisi gebe birini

gölgesi yıldız dolu
gecesi peşinde
ve renkli donanma fişeği
ışıkla dolduran
bir çocuğun oyuncak sepetini
rüzgarı tarazlanmış
yol yorgunu birini

güneşi görünce unutan
bunca boyayla, bunca rendeyi
çatlağından sızdıran reçinesini
pervazına tutunmuş
tahta kapı olan birini
birini bulurum mutlaka
yangınımı körükleyen birini

biri mutlaka vardır
zonguldak'ta, sivas'ta
yakında ya da uzakta
binlerce baca arasında
dumanı lekesiz biri
ama ben anlaşılan
biraz karıştırıyorum kendimi

31.03.2019

uzun lafın kısası

trevanian: aşk dediğin şeyin yeri insanın kalbi değil, kasıklarıdır.

albert caraco: bizim dinlerimiz insan türünün kanseridir.

amin maalouf: her hata ölüme götürür ve yatağında ölen çok az emir vardır.

konfüçyüs: büyük ve üstün insanın yolu gerçekliktir. yemek onun hedefi olamaz. kıtlık olduğu zaman bile çift sürülebilir. böylece, bilgi ile kazanç elde edilebilir. üstün insan yoksul kalacağı için değil, gerçeği elde edemeyeceği için endişe duyar.

stendhal: zorbalara en çok yarayan düşünce, tanrı düşüncesidir.

ray bradbury: insanlığın en harikulade şeyi bu: hiçbir zaman her şeyi yeniden yapmasını engelleyecek kadar cesaretsizliğe veya iğrentiye kapılmaması. çünkü yaptığı işin ne kadar önemli ve yapılmaya değer olduğunu bilir.

ebu'l ala el-maarri: dünyada yaşayanlar ikiye ayrılır: beyni olup dini olmayanlar ve dini olup beyni olmayanlar.

"gerçekten aşık olduğun biriyle seks yapmak seni bambaşka bir boyuta taşır." (303)

yuval noah harari: modernite şaşırtıcı derecede basit bir anlaşmadır. tüm sözleşmeyi tek bir cümlede özetleyebilirsiniz: insanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

howard stern: tüm dinler beni hasta ediyor. din insanları birbirinden ayırmıştır.

vincent van gogh: gerçekten sevilmeye değer şeyleri sadakatle sevmeyi sürdürebilirse kişi; sevgisini anlamsız, değersiz, önemsiz şeylere ziyan etmezse,  zamanla daha çok ışığa kavuşacak, güçlenecektir.

wilhelm von humboldt: varlığımızın amacı, olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesidir. hayatın zirvesi her şeyin tadına bakmaktır.

29.03.2019

öğütler

konfüçyüs

bir insanın yaptığı işlere bak. onun davranışlarına dikkat et. dinlediği şeylere kulak kabart.

sana yapılmasını istemediğin şeyleri başkasına yapma.

bir şeyi biliyorsan onu bildiğini göster. bir şeyi bilmiyorsan onu bilmediğini kabul et. işte bu, bilgidir. doğru olan şeyi görüp de bunu uygulamamak korkaklıktır.

yüksek bir konuma sahip olmadığın için telaşlanma. elde edeceğin konumla yerleşikleşeceğinden kork. o konuma layık olup olamayacağından endişe duy.

değerli bir insan gördüğümüz zaman onun gibi olmayı düşünmeliyiz. değersiz birisine rastladığımız zaman geri dönmeli ve kendimize bakmalıyız.

bilginler arasında büyük ve üstün ol. küçük bir insan olma.

yurdundan, yuvandan uzakta olduğun zaman hatırlı bir konuğu ağırlıyormuş gibi davran. hoşlanmadığın bir şeyi başkalarına aktarma. ülkende ve evinde düşmanlığı barındırma.

sanki derin bir uçurumun kenarında ya da ince buz üstündeymişiz gibi sezgili ve ihtiyatlı olmalıyız.

içtenlik ve sadakatle öğrenmeye çalış. ölümle karşılaşsan da doğru yoldan ayrılma.

hedefine erişemeyecekmiş gibi öğrenmeye çalış. sanki onu kaybedecekmiş gibi korku içinde ol.

doğruya sadakati ve bağlılığı birinci ilke olarak ele al, doğruluktan ayrılma. işte bu, erdemi yüceltmektir.

arkadaşlarına karşı içten ol ve doğruyu konuş, onları iyiliğe yönelt. eğer sana uymazlarsa fazla çaba harcama ve onlar için kendini küçük düşürme.

işlerin yapılmasında aceleci olma. küçük şeylerden yararlanmaya çalışma. işlerin yapılmasında aceleci olmak en iyinin yapılmasını önler. küçük şeylerden yararlanmaya çalışmak büyük işlerin tamamlanmasını önler.

konuşmaya değer bir insanla konuşmazsan onu yitirirsin. konuşmaya değmez bir insanla konuşursan sözlerini boşa harcarsın. akıllı olan ne değerli insanı yitirir ne de sözlerini boşa harcar.

sana yararlı olanlarla ilişki kur. sana yararlı olmayanlardan uzaklaş.

26.03.2019

zafer

pablo neruda


basitlik, benimle kal, doğumuma yardım et
türkü çağırmayı bir daha öğret bana
erdem ve doğruluğun bir seli belirgin, saydam bir zafer

24.03.2019

şiir

aristoteles

şiir, temelleri doğada bulunan iki nedenle ortaya çıkmış gibidir. bunların ilki insanların doğuştan taklitçi olmasıdır; insan, içlerinde taklide en yatkın olmasıyla ve öğrenmenin başlangıçta taklit yoluyla gerçekleşmesiyle ayrılır diğer canlılardan. bunun bir kanıtı sanat eserlerini algılayışımızdır. gerçek hayatta bizde tekinsizlik uyandıran şeylerin gerçeğe olabildiğince sadık resimlerine bakmaktan zevk alırız. bunun nedeni, öğrenmenin sadece filozoflar için değil herkes için en hoşnutluk verici şey olmasıdır; ancak filozoflar dışındakiler buna pek zaman ayırmazlar.

23.03.2019

303

hans weingartner

kadınlar bizim kaderimizdir.

beyaz çorap ve sandalet giymiş erkekler: en kötüsü onlardır.

sadece aptallar kendilerini sever.

almanya'da ne kadar kişinin yalnız yaşadığını biliyor musun? %50. ve sana bir şey söyleyeyim mi? bence bunun arkasında bir strateji var: ekonomik sebepler. dört dairede yaşayan dört kişiyi al. ihtiyaçları: dört buzdolabı, dört elektrik süpürgesi, dört su ısıtıcısı, dört düz ekran tv. beraber yaşasalardı hepsinden sadece birer taneye ihtiyaç duyarlardı. yani yalnızken daha çok tükettiklerinden, bu, kapitalist ekonomi açısından daha mantıklı. bir arkadaşım tezini bu konuda yazmıştı: "kapitalizmin ayırma stratejisi."

yalnız olmak insan doğasına tamamen aykırı. insanlar sosyal yaratıklardır. yalnız kaldığımızda dakikalar içinde stres hormonları salgılıyoruz. kortizol gibi şeyler. kortizol bağışıklık sistemini zayıflatır. bu yüzden yalnız olmak sizi hasta eder. ama zaten istedikleri de bu. mutsuz olalım ki daha çok tüketelim. kapitalizm, temel prensiplerinden dolayı kaçınılmaz olarak izolasyonu öngörür.

küçük yaşlardan itibaren birbirimizle rekabet etmemiz öğretiliyor. bu, okulda başlıyor. kim en güzel görünüyor? kim en akıllı? ve daha sonra hayat devamlı seçmelere dönüşüyor. bir koleje bin kişi başvuruyor, sadece 10 kişi giriyor. 100 kişi ev başvurusu yapıyor, biri alıyor. 7/24 daha sert, daha hızlı ve daha güçlü olmalısın. ne stres ama! kesintisiz mücadele ve rekabet. tüm dünya lanet büyük bir sirke dönmüş durumda!

sermayenin sahibi olan ilk %5, dinlenmeye zaman bile bulamayan bu insanlardan faydalanıyor. diğer herkes kıçını düzeltmeye çalışıyor. mutsuz ve tamamen stresli.

darwin, "uyumluların hayatta kalması" der, "en güçlülerin hayatta kalması" değil. en güçlüler hayatta kalmaz, en iyi adapte olanlar kalır.

goriller sadece bir tanesi kalıncaya kadar savaşır: alfa erkeği. sadece alfa erkek üreyebilir. diğer erkeklerin bebeklerini bile öldürür. insan toplumu da benzer şekilde çalışıyor. bir hiyerarşi oluşana kadar savaşırız. ve ekonomik sistemimiz buna uydurulur.

komünizm de hiyerarşik bir sistemdir. çünkü herkes pastanın en büyük parçasını ister. bu yüzden gerçek sosyalizm asla var olmadı. ne doğu almanya'da, ne  rusya'da ne de çin'de. mao ve stalin, insanlar üzerinde zorla istemedikleri bir sistem oluşturdular. çünkü o da insan doğasına aykırı.

"benim bisikletim", "senin bisikletin" bu çok eskiden başladı. mülkiyetin icadı ile. eğer ben hiçbir şeye sahip değilsem beni kıskanamazsın, değil mi? bak: göçebeler, onlar paylaştılar. her şeyi paylaştılar. biz paylaşmayı seviyoruz. biz paylaşınca vücudumuz tonlarca mutluluk hormonu salgılıyor. bunu severiz.

kapitalizm insanlık dışı, insanları sevmeyen bir sistemdir. insanlığın geri kalanı mutsuz hissederken en üstteki %1'lik kesime fayda sağlar.

açlık mesela. dünya nüfusunu iki kez besleyebilecek kadar buğdayımız var. sadece düzgün bir şekilde dağıtılmıyor.

afrika'da, büyük sahra çölündeki çok küçük bir alan bile bütün dünyaya güneş enerjisi sağlamak için yeterli bir yer. güneş bu kadar güçlü. bu, bana eğer sadece kendimizi organize edersek neler yapabileceğimizi hatırlatıyor. işbirliği yaparsak. bizse bunun yerine yakıt kullanıyoruz ve gezegenimizi ısıtıyoruz. 

insanlar bu gezegende sürekli kendileri için endişelenerek yaşayabilen tek canlı varlıklardır. korkuları, ihtiyaçları ve açıkları hakkında. biz geleceği düşünüyoruz, geçmiş hakkında  düşünüyoruz; neyi yanlış yaptık, neyi doğru yaptık diye düşünüyoruz, düşünüyoruz. oradaki düşünceler, onlar sürekli olarak yaptığımız her şeyi değerlendirip yorum yapıyor. günde 16 saat, haftada yedi gün. buna sonsuza dek dayanamazsın. bu yüzden insanın doğal olarak uyuşturucu kullanmaya ihtiyacı var.

insanlık tarihindeki tüm insanlar uyuşturucu kullandılar: hintliler, mayalar, inkalar, romalılar, yunanlılar, hepsi. ormandaki yerliler bile uyuşturucu kullanıyor. her zaman kendimizden uzak durmalıyız. aksi takdirde deliririz. aslında kendinden tatile çıkmanın başka yolları da var. örneğin meditasyon, dans, yoga, spor, seks, her şey. ama uyuşturucu daha kolaydır. ve insanlar doğası gereği tembeldir. bu, termodinamiğin ikinci prensibidir.

ama ben kimim o zaman? gerçek benliğimin yeri neresi? derinlerde bir yerde, lisan ile ulaşamayacağın bir yerde. varlığının çekirdeğinde. sadece rüyalarda görülür. veya sadece psikanalizde. uyuşturucu ile yorumcuyu kapatabilirsin; ama gerçek seni değil. ancak uyuşturucularla sadece yorumcuyu kapatmazsın; aynı zamanda gerçek kendine de zarar verirsin. yıllarca uyuşturucu alan insanlara bak. hepsi bir noktada tamamen boş, artık orada bile değil.

22.03.2019

bu dünyanın bilgisi

giambattista vico

bizden onca uzaktaki ilk zamanları örten böylesi kapkara bir gecede bile hiçbir şekilde şüphe götürmeyen şu gerçeğin sönmez ışığı parlar: siyasi dünya hiç şüphesiz insanların eseridir; bu yüzden de ilkeleri kendi insani ruhumuzun değişikliklerinde bulunabilir ve bulunmalıdır. bu konu üzerine kafa yoran herkes şu durum karşısında hayrete düşmek durumundadır: bütün filozoflar ciddi ciddi doğanın dünyası hakkında bilgi edinmeye çalışmışlar; halbuki bu bilgiye, yaratıcısı o olduğu için, sadece tanrı sahip olabilir; halkların dünyasını ya da siyasi dünyayı ise ihmal etmişlerdir; halbuki bunu yaratan kendileri olduğu için insanların bu dünyanın bilgisini edinmesi mümkündür.

21.03.2019

hayata dair

goethe

günlük yaşam en etkili kitaptan daha öğreticidir.

bir destan yazmaya karar verirseniz ona küçük şiirlerle başlamalısınız. 

birkaç insan eğer birbirlerinden pek memnunlarsa, çoğunlukla emin olabiliriz ki yanılmaktadırlar.

az ümit edip çok elde etmek hayatın hakiki bir sırrıdır.

herhangi bir devletin niteliği hakkında en doğru bilgiyi veren, oradaki mahkeme ve ordunun niteliğidir.

yabancı dil bilmeyen kendi dilini de bilmiyordur.

milyonlarca lüleli peruk da taksan, arşınlarca yüksekteki kaideye de çıksan, neysen osundur.

üç bin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan günübirlik yaşayan insandır.

deliler ve akıllılar aynı derecede zararsızdır; yalnız yarı delilerle yarı akıllılar çok tehlikelidir.

ve budalalar, anlamadıklarını ve anlayamayacaklarını yok ederler.

her şeyden bıktım, yoruldum artık; bütün acı ve sevinçlerin anlamı nedir?

dilenci

pascal mercier

kişinin ne pahasına olursa olsun yapmayacağı ya da izin vermeyeceği şeylerin olması: belki de onurlu olmak budur. ahlaki sınırlar olması gerekmiyor. onur başka yollardan da kaybedilebilir. müzikholde horoz ötüşü taklidi yapan bir öğretmen.. kariyer uğruna yalakalık yapanlar. sınır tanımayan fırsatçılık. bir evliliği kurtarmak için yalancılık yapmak, tartışmadan kaçınmak. bunun gibi şeyler.

ya dilencilik? insan, onuruyla dilencilik yapabilir mi?

belki, eğer hikayesinde bir zorunluluk varsa, kaçınılmaz bir şey, çözümleyemeyeceği bir durum varsa. ve eğer o da ona sahip çıkıyorsa. kendine sahip çıkıyorsa.

20.03.2019

insan

dostoyevski

insanlar gün gelir gemilerini yakar ve geri dönmezler.

aptalca bir mutluluk içinde yaşamaktansa mutsuz olmak; ama bilmek daha iyidir.

dünyada bir işe -ne çeşit olursa olsun- başlamaktan akıllıca bir şey yoktur.

ezilmekten kurtulan aşağılık bir insan, bu kez başkalarını ezmeye başlar.

insanın yaptığı yanlışlardan en büyüğü, başkaları karşısında gülünç olmaktan korkmasıdır.

bilinç hastalıktır. her şeyi fazlasıyla anlamak hastalıktır.

kapılarını kilitlemelerini gerektirecek bir şeyleri olmayan insanlar ne mutludurlar!

ben prensip bakımından yardımların aleyhindeyim. çünkü yardım, ıstırabın kökünü kazımaz; bir süre daha sürüklenmesine hizmet eder.

köpekler başka köpeklerin kendilerine boyun eğmelerinden hoşlanırlar.

insanlar beni yüreklendirmek için, "burada yalnızca sıradan insanlar var." diyorlar. oysa benim karmaşık bir insandan da çok korktuğum şey, sıradan bir insan zaten.

hiçsizliğe

turgut uyar


tanrı sen ne kadar güzelsin
bir hiç olarak
ormansın belki bilmiyorum
belki ormanda bir ağaçsın şuncacık
bir pazartesi günüsün
insanları dupduru edemeyen
bütün karayollarında ve demiryollarında
gider gelirim bütün dünyada
ama biliyorum kırşehir'de mezarsın
bir kilisesin kapadokya'da
söz gelimi yumurtada zarsın
ustasın sabahları yapmada
en katı yoklukları koyarak insanın içine
akşamüstlerinde biraz gaddarsın
sular ve zamanlar kararırken

ne yapalım
bari bağışlayalım birbirimizi

aslı yok

ali püsküllüoğlu


acının ve korkunun
önün ve sonun
yani hiçbir şeyin aslı yok
yalnızca büyüklük
yalnızca yaşama sevgisi aşk sonra
ve bir büyük dünya ortasında
yüreğimde duyduğum yokluğum

19.03.2019

bir kadının ufku

esther vilar

erkeklerin kadınları etkilemek için yaptıkları önemli değildir. kadının dünyasında erkeğin yeri yoktur. onun dünyasında sadece başka bir kadın önemlidir.

elbette bir erkek dönüp ona baktığında memnun olacaktır. bir de bunu yapan erkek şık giyimliyse ve pahalı bir spor araba kullanıyorsa gerisi can sağlığı. onun bu durumda duyduğu hoşnutluk, senetlerinin değerinin yükseldiğini gören bir hissedarınkiyle kıyaslanabilir. söz konusu erkeğin çekici veya zeki olup olmaması kadın için kesinlikle önemsizdir. hissedar, temettü kuponlarının rengiyle kesinlikle ilgilenmez.

bir şirket, belli bir alanda uzman olan birisini kendine çekmek istediği zaman, olabilecek her yoldan söz konusu kişinin gönlünü okşar. sözleşme imzalandıktan sonra işveren artık rahat bir nefes alabilir. uzman artık o şirkete bağlıdır. kadın da erkek konusunda aynen böyle davranır. onu, sadece onunla hayatın ne kadar güzel olduğunu kanıtlamaya yetecek kadar serbest bırakacaktır. buna inanan erkek, onunla yaptığı sözleşmeden hoşnut olacaktır.

kadınlar birbirleri için ideal hayat arkadaşı olurdu. duyguları ve içgüdüleri aynı ilkel düzeye gerilemiştir. çünkü kaç tane bireyci veya kural dışı kadın vardır? birlikte yaratacakları cenneti ve varoluşlarının ne kadar heyecan verici olacağını hayal etmek zor değil. entelektüel düzey sersemletici ölçüde düşük bile olsa hiç kimse gerçekten kaygılanmayacaktır.

kadınlar kesinlikle zarif cins olarak adlandırılamaz; çünkü sadece fiziksel düzlemde değerlendirilmediği sürece aptal bir insana kesinlikle zarif veya güzel denemez.

kadının en büyük ideali işsiz ve sorumsuz bir yaşam sürmektir. ama böyle bir yaşamı çocuklardan başka kim sürer? yakaran gözleriyle, gamzeleriyle, o bebeklere özgü yağ dokulu sevimli küçük bedeniyle, temiz, kadife gibi teniyle küçük bir çocuk. yani bir erişkinin sevimli bir minyatürü. kadınların özendiği de işte bu çocuktur: kolay kahkahaları, çaresizliği, korunma ihtiyacı. çocuğa bakmak gerekir; çünkü kendine bakamaz.

bu değerli bebek görünüşünü korumak için özel olarak geliştirilen kozmetiklerin ustaca uygulanışının, çaresizliğin, anlamsız gevezeliğin, şaşkınlık ve hayranlık ifade eden "oh!" "ah!" ve "harikulade!" gibi nidaların da yardımıyla ve deli saçması gevezelikle kadınlar, dünyanın, eskisi gibi tatlı, sevimli küçük kızlar olduklarına inanmaya devam etmesini sağlamak için olabildiğince uzun süreyle bu "bebeksi görünüşlerini" korumaya çalışırlar ve erkeğin kendilerine bakmasını sağlamak için de ondaki koruma içgüdüsüne güvenirler.

hangi kadın yirmi beşinden sonra böyle bir bebeksi görünüşü koruyabilir ki? kozmetik sanayinin her türlü hilesine, magazin dergilerindeki düşünmeye ve gülmeye karşı verilen öğütlere -çünkü her ikisi de kırışıklık yaratma eğilimi gösterir- rağmen, sonunda gerçek yaşını göstermesi kaçınılmazdır. o zaman sadece çaresiz, sevimli küçük kızların güzellik timsali yaratıklar olduğuna inanmaya şartlandırılmış olan erkek, yetişkin bir yüzle ne yapabilir ki?

erkek, yumuşak hatları et torbalarıyla şişkinleşen, derisi sarkıp kırışan, çocuksu ses tonu çatlaklaşan ve kahkahası at kişnemesini andıran bir kadınla ne yapsın ki? yüzü artık dikkatsiz saçmalıklarını telafi edemeyecek kadar bozulan, "ooh" ve "aah" nidaları embesilce gelen bu bostan korkuluğu neye benzer ki? mumyalaştırılan bu "çocuk" artık erkeğin erotik fantezilerini kamçılamayacaktır.

tercih şansı tanındığı takdirde erkeğin, "yetişkin-çocuk" karısını daha genç bir modelle değiştireceği rahatlıkla söylenebilir. parası bol olanların ve gösteri dünyasında çalışan erkeklerin eski karılarını atıp genç modellerle yaşamak gibi bir alışkanlığı vardır ve yüklü bir nafaka alan eski eşleri de durumdan şikayetçi olmaz. aslında sıkı bir pazarlık ettikleri için de muhtemelen çok memnundurlar.

18.03.2019

kral

elias canetti

afrikalı bir kralın belli başlı özelliklerinden biri hayat ve ölüm üzerindeki mutlak iktidarıydı. etrafına yaydığı dehşet çok büyüktü. "sen şimdi ata'sın, hayat ve ölüm üzerinde iktidarın var. senden korkmadığını söyleyen herkesi öldür"; igara kralı'nın resmen göreve atama formülü buydu. canının istediği gibi öldürürdü ve bunun için hiçbir sebep öne sürmezdi. onun istemesi yeterliydi; açıklama yapmak zorunda değildi. pek çok vakada onun şahsen kan dökmesine izin verilmezdi; ama onun yerine öldüren cellat, saray mensupları arasında vazgeçilmez bir görevliydi.

bu makamda bulunan insan ister sonunda, dahomey'de olduğu gibi başbakan olsun; ister asanti'deki gibi, bir kast oluşturan yüzlerce cellat bulunsun; ister idamlar sık sık yapılsın ya da nadir olaylarla sınırlı olsun, idam cezasının ilan edilmesi her zaman kralın tartışılmaz göreviydi ve bunu uygulamadan uzunca zaman geçirirse, iktidarı için temel önem taşıyan dehşet yitirilirdi; artık ondan korkulmazdı ve küçük görülürdü.

bu hayvanın onun atası olduğu düşünüldüğünden mi yoksa yalnızca, doğrudan onun soyundan gelmese de onun niteliklerini taşıdığından mı bilinmez; ama kral bir aslan ya da leopar olarak kabul edilirdi. kralın aslan ya da leopar doğası taşımasının anlamı onun, bu hayvanlar gibi, öldürmek zorunda olmasıydı. onun öldürmesi, bu hayvanlar gibi dehşet saçması doğru ve uygundu; kralın öldürme eğilimi yaradılışından geliyordu.

uganda kralı tek başına yemek yerdi ve hiç kimsenin onu yemek yerken görmesine izin verilmezdi. eşlerinden biri ona yemek getirmek ve o yerken arkasını dönmek zorundaydı. "aslan yalnız yer." denirdi. yemeği beğenmezse ya da yemek yeterince çabuk getirilmezse, ona bu hakareti yapanı çağırır ve mızrakla öldürürdü. ona hizmet eden karısı, o yemek yerken öksürürse o da öldürülürdü. elinin altında her zaman iki mızrak bulunurdu. kral yemek yerken yanlışlıkla içeriye girip kralın karşısına çıkan kişi oracıkta mıhlanırdı. bunun üzerine insanlar, "aslan yemek yerken şunu ya da bunu öldürmüş." derlerdi. kralın bıraktığı yiyeceklere hiç kimsenin dokunmasına izin verilmezdi. bu artıklar kralın en sevdiği köpeklere verilirdi.

yağmurun altında

melih cevdet anday


yirminci yüzyılı yaşadım
ertelenmiş bir yüzyıldı bu
yıkık bir sur yazgımızın uydusu
bekletir ömrü yürüyen ayla birlikte
bırakmaz günün adını koyalım

yanıtsız bir yaşamdı erdemimiz
herkes içindi ve kimse içindi
okunmamış bir yazı, umudu doyuran
duaları düşünmek neye yarar
kurgular tutuşturdu bacalardan

yirminci yüzyılı taşıdım
tedirginliğimizin zorbalığıdır sanrılar
ve tohumun beklenmedik gürültüsüyle
çıplak su gibi yinelenir zaman
gökyüzünde usumuzun dirliği

aklın başarısızlığa uğradığı içtenlik
bir şive gibidir insan, ey öldürülmüş insan
bilinmeyen bir hayvana özgü bir ses gibi

sabırsız testi, hep dolar gibisin
her şeyin sese dönüşeceği bilinemez ki

bilip de diyenimiz yok

yirminci yüzyılı yaşadım
parlak suyunda boğulmuş sahipsiz
insan yeryüzünde durur, bulutlar
bulutlar düşümüzde doludizgin
soylu bir çılgınlıktı gündemimiz

ellerinde oyuk gözlü idoller
yüreğimin yalanını besler üç güzel
bir dağın tepesinde buldum üç güzeli
ama ses yok, sessizlik yok, önce erte yok
bir mezar gördüm içinde kimse yok

yirminci yüzyılı taşıdım
golgota'ya, dirilemem ki
taşlar arasında yabanıl erinç
ölümü diriltiyorduk hep
yaşam tabular arasında bir esinti

mevsimler kurgularla oyaladı bizi
tarlaya bırakılmış bir at gibi
bağlı, yalnız ve özgür
umudumuz sabrın tutamadığı ırmak
umutsuzluğumuz insan kalmak içindi

yirminci yüzyılı yaşadım
dingin karşıtlıkların adını bulmalı
sel gibi kuruyor yaşlılık, gençlik
sanki melekleri gördük uzun saçları
tanrının unutkan kuzgunu idik

nasıl unuturum ey doğa
bana bir diyeceğin vardı, kalakaldım
vaktim yetmedi, ölüm kalım
bütün yüzyılları yaşadım
vaktim yetmedi anlamaya

yirminci yüzyılı taşıdım
atalardan kalma huysuzluk
kuşku, yeryüzü deliliği
kralımız doğuştan yarım
ama tanrımız ara ara idi

yaşayamadım yirminci yüzyılı
kim yaşadı ki kendi yüzyılını
akarsuyun dilinden sezenimiz yok
orpheus'tan sonra ben geldim
giz dönüp baktığımız yerde kaldı

görüp de bilenimiz yok

ah acımasızdır uykusuz soru
delice zeytin yerdi atamız homeros
biz yemezdik, aşılı zeytindi bizimki
suskun arpa, uyur uyanık harlı toprak
ama yüzyılımız hamdı, delice idi

yirminci yüzyılı yaşadık
o çağa bu çağa gömüldük
bir şey var, susar, bakar durur
ölümün soluduğu denizle varolan
gökyüzünden başka çağ yoktur

oysa ne çok geçmiş var ne de çok zaman
ne çok gelecek ne az zaman
benzerlikle karşılaştık, susalım
kapalı bir avuçtur sözcük
neden açıp da sormak ister insan

sorup da dönenimiz yok

hiçbir yüzyılı yaşamadım
tüy kuşun ruhudur, ses teni
hep anlar gibi oldum duvara vuran güneşi
nesne ve bilinç birdir, çağ atlattı beni
bir hoş bilmece içinde yaşadım

dingin ol ruhum, belki uzaklarda
bir yerde nicedir ilk dizeleri
yaratılıyor acıklı destanımızın
çağlar sonra hayranlıkla okunmak için
belki benzer umarsızlığımız kahramanlığa

kalk dostum ormana gidelim
geyik sesleri içine çökelim
yeniden doğuş, kıvanç, uyum
kurgular bir yana, biz bir yana
ilk kez düşünmeden görelim

martılar gibi yağmurun altında