23.6.13

sınıfta

oğuz atay

zil çaldı, tekrar sınıfa girdim. teneffüsü koridorda, murat'la birlikte geçirmiştim. çok konuşulmamıştı. zil çalar çalmaz sınıfa girdiğim için öğrencilerimi beklemek zorundaydım: insanlarımıza hiçbir işaret gerekli uyarıda bulunamıyordu. zil çalmıştı, bu sadece bir hatırlatmadan ibaretti. ön sırada, ayakta duruyordum. sıraların üzeri matematik formüllerle doldurulmuştu. çeşitli soru ihtimalleri düşünülerek çeşitli kopyalar hazırlanmıştı. temizliğe düşkün hocalarımız için "utanç verici bir manzara"ydı bu. batılı okul sıralarında görülmeyen bir manzara. batılı öğrenciler kopya kelimesini duymamışlardı bile. bu kelimeyi biz icat etmiştik. fakat nedense icat ederken de italyancadan ya da fransızcadan almıştık.

sıranın tahtasını bir örümcek gibi kaplayan formüllere baktım: bazılarının üzerine daha koyu ve kalın yazılar yazılmıştı: devrimci ya da karşı devrimci -yani bir bakıma kendi açısından devrimci- çözümler, tutucu matematik formüllerini ezip geçmişti. tek yol devrimdi, hayır islamdı, hayır milliyetçilikti. kopya formüllerinde büyük bir uyum içinde sıraların üzerini süsleyen öğrenciler ülkenin kurtuluşuna çıkan yollar bakımından derin anlaşmazlıklar içindeydiler. hepsi çok ciddi, hepsi asık suratlıydı bu yazılarda. karşılıklı tehditler de eksik değildi. çapraz yazılmış dört satır ilgimi çekti: bu daha ürkek bir yazıydı, daha da ince yazılmıştı:

"gönül derdiyle düştüm gurbete ben kaç yıldır
aşk kapısında girdim nöbete ben kaç yıldır
yarime kavuşunca allaha şükreyledim
doydum sevda denilen şerbete ben kaç yıldır"

hadi ordan yalancı, dedim; acemi şair! gurbete çıkışının tek nedeni, sefaletten kurtulma içgüdüsüdür. babanın kaderini yaşamak istemediğin için şimdi sıraların üstünü kirletiyorsun. çok para getiren bir üniversiteye de giremedin. insanlardan kaçtığın için de "karşıt gruplar" içinde yer alamadın. pis ve küçük bir odada kim bilir kaç arkadaşınla birlikte sefalet çekiyorsun. aman allahım dedim, bu ne karışık düzen!

başımı kaldırdım: sınıfa girilmişti, küçük konuşmaların gürültüsü bile kesilmek üzereydi. tebeşiri aldım, kolumu tahtaya uzattım: işte size matematik şerbeti. içen bir daha ayılmaz.