26.10.12

seksus

henry miller

öldürücü adımı atmak, her şeyi savurup fırlatmak, başlı başına, bir kölelikten kurtuluştur; sonuçları hiçbir zaman getirmedim aklıma. kişinin sevdiği kadına kendini bütün bütüne, kayıtsız şartsız bırakması, bağların en korkuncu olan onu yitirmeme isteği dışında, bütün bağları koparması demektir.

en evcil adamın, en zayıf adamın, en layık olmayan adamın bile, kanının son damlasını vermeye hazırsa, korunması gerekir. katıksız sevgiye karşı koyamaz hiçbir kadın.

hesabı ödedim, dolgun bir bahşiş verdim garsona, müdürle el sıkıştım, müdür yardımcısıyla, kabadayılarıyla, vestiyerci kızla, kapıcıyla, çanağını uzatmış bir dilenciyle. bir taksiye atladık, araba kalkar kalkmaz bacaklarını açıp oturdu üstüme. gözü kapalı sevişmeye başladık, beri yanda araba sarsılıp sallanıyor, dişlerimiz takırdayıp vuruyor, diller ısırılmış, sıcak çorba gibi sızıyor sıvısı mara'nın. ırmağın öbür kıyısında tam şafak vakti açık bir meydandan hızla geçerken, şaşırıp kalan bir polisle göz göze geldim. "mara, şafak söküyor." dedim, yavaşça kendimi kurtarmaya çalışarak. "dur, dur" diye yalvardı, soluk soluğa, çılgın gibi bana yapışarak, sonra uzun bir orgazma girdi, organımı öğütecek sandım. sonunda yana kaydı, köşesine çöktü, öylece sıvanmış duruyordu giysisi. eğildim onu kucaklamak için, bir yandan da ıslak çukuruna soktum elimi. bir sülük gibi yapıştı bana, çılgın gibi kendinden geçmiş sarsılıyordu kalçası. sıcak sıvının parmaklarımın arasından sızdığını duyuyordum. dört parmağımı birden sokmuştum içine, cereyana tutulmuş gibi sarsılan ıslak yosunları karıştırarak. iki üç kez daha boşaldı, sonra bitkin çöktü yerine, yorgun yorgun gülümsüyordu, kapana kısılmış bir tavşan gibi.

balzac: kitaplar insanoğlunun ölmüş eylemleridir.

her gün öldürüyoruz en güçlü itkilerimizi. onun için yüreğimiz sızlıyor büyük bir ustanın eliyle yazılmış satırları okuyup onları bizim diye kabul ettiğimizde, bu satırlarda, kendi gücümüze, gerçek ve güzel konusundaki değer yargımıza inancımız olmadığı için kırdığımız taze filizleri görünce. her insan sustuğu zaman, kendine karşı tehlikeli ölçüde dürüstleştiği zaman, derin gerçekleri kekeleme yeteneğine sahiptir. hepimiz aynı kaynaktan geliyoruz. hiçbir şeyin kökeni gizli değil. hepimiz yaratılışın bir parçasıyız, bütün krallar, bütün ozanlar, bütün besteciler: açılmamız yeter, zaten orada olanı bulmamız yeter.

başkalarını sevindiremezsiniz yalnızca sevinçli olmakla. insanın kendi içinde üretmesi gerekir sevinci, ya vardır ya da yoktur. anlaşılıp iletilemeyecek kadar derin bir temele dayanır sevinç. sevinçli olmak üzgün hayaletlerle dolu bir dünyada deli olmaya benzer.

senin zorun, şimdiye kadar yeteneklerine yakışır bir amaç gütmemiş olman. daha büyük sorunlar gerek sana, daha büyük güçlükler. gereğince işlemezsin iyice zorlanmadığın sürece. ne yaptığını bilmiyorum ama şimdiki yaşamının sana uygun olmadığına inanıyorum. tehlikeli bir yaşam sürmek için yaratılmışsın sen, başkalarından daha çok şeyi göze alabilirsin, çünkü.. kendin de biliyorsun belki bunu.. çünkü korunuyorsun. yaşadığın sürece korundun. biraz düşün bak.. ölüme yaklaştığın olmadı mı birkaç kere.. sana yardım edecek birini bulmadın mı her keresinde, bir yabancı çoğunlukla, tam her şeyin yittiğini düşündüğün sırada? daha şimdiden birkaç suç işlemedin mi, kimsenin senden kuşkulanmayacağı suçlar? çok tehlikeli bir tutkunun göbeğinde değil misin tam şu sıra, iyi bir yıldızın etkisi altında doğmuş olmasaydın senin yıkımın olacak bir serüvenin ortasında? aşık olduğunu biliyorum. bu tutkuyu doyurmak için her şeyi yapmaya hazır olduğunu biliyorum.

can sıkıcı bir şeyi güzelleştirebilir sanat. canavarca bir yaşamdan iyidir canavarca bir kitap. acı vericidir, bıktırıcıdır, yumuşatıcıdır sanat.

baştan çıkarma gücünü kullanarak saptamaya çalışma erkek olduğunu. bu çeşit güce ve çekiciliğe aldanmaz kadınlar. kafaca ele geçirilmiş olduklarında bile durumu yöneten kadınlardır. bir kadın cinsel yönden tutsak edilebilir, yine de üstün gelebilir erkeğe.

bir kadına sahip olmak daha doğrusu herhangi bir şeye sahip olmak hiçbir şey değildir. önemli olan yaşamaktır bir insanla ya da sahip olunan şeylerle. sonsuza kadar tutkun kalınabilir mi insanlara ya da nesnelere? suç değildir sevmek ya da sevilmek. gerçekten suç olan şey, bir insanı, sevdiğiniz, sevebileceğiniz tek kişi olduğuna inandırmaktır.

insanın başı dertte oldu mu, en iyi tek nitelik, çılgınca acılı olmak, tutulacak en iyi yol, en görülmedik, bilinmedik olanıdır.

tek gerçek bağımız budur işte: ölümün sürekli varlığı, hepimizin içinde, her zaman.

yanıma gelip sarıldı. hemen kucaklayıp kaldırdım, divana götürdüm. giysisini sıvayıp kaldırdım, bacaklarını açıp dilimi daldırdım deliğinden içeri. bir anda üstüne aldı beni. kamışımı çıkarmıştı, iki eliyle amcığını açtı sokuvereyim diye. neredeyse girer girmez boşaldı, sonra bir daha, bir daha. kalkıp yıkandı çabucak. o bitirince ben de yıkandım. banyodan çıktığımda divanda yatıyordu, dudağında bir sigarayla. oturdum orada birkaç dakika, elim bacaklarının arasında, yavaşça konuşarak.

sürekli olarak mutlu olmak, dünyayı ateşe vermek demektir. dünyayı güldürmek başka, mutlu etmek başka. şimdiye kadar hiç kimse başaramadı bunu. dünyayı iyi ya da kötü etkileyen bütün büyük adamlar acılı kimselerdi.

kendini koyverip bütün bütüne kaptırmış bir adam kadar iyi hissedemez kimse kendini. akıllı olmak çok büyük bir sevinç olabilir ama bütünüyle güvenir, budalalık ölçüsünde aldanabilir olmak, hiçbir şeyi sakınmadan teslim olmak, yaşamın en üstün kıvançlarından biridir.

yaptığın şeyin karşılığını almasan bile yapmanın verdiği doygunluğu duyarsın. acınılacak bir şey, yaptığımız işlerin karşılığını almayı bunca önemsememiz.

sanırım benim en büyük derdim, hiçler arasında bir hiç olduğumu kendime yedirememek.

anlamsız bir şeydi bütün yaşamım -seni buluncaya kadar.

seviyordum. sevmekti benim tutkun olduğum. sevmek! insanın bütün varlığıyla teslim olması, kendini kutsal görüntünün ayaklarına sermesi, binlerce düşsel ölümü ölmesi, benliğin bütün izlerini yok etmesi, bir başkasının yaşayan görünümünde bütün evrenin kapsandığını görmesi. delikanlılık deriz. saçma! gelecek yaşamın çekirdeğidir bu, gizlediğimiz, içimize gömdüğümüz, ezerek, sararak boğduğumuz ve deneylerden geçtikçe, çırpınıp aranıp yolumuzu yitirdikçe yok etmek için elimizden geleni yaptığımız tohumdur bu. 

bana banyoyu hazırlamasını söylerdim. karşı koyacakmış gibi yapar ama gene de getirirdi isteğimi yerine. birgün küvette oturmuş sabunlanırken havluları bırakmayı unuttuğunu fark ettim. "ida" diye seslendim, "havlu getir bana!" banyoya kadar getirdi havluları, ipek bir sabahlıkla bir çift ipek çorap vardı üzerinde. havluları küvetin üstündeki askıya asmak için uzanınca kayıp açıldı sabahlığın önü. dizlerimin üstüne kayıp bacaklarının arasındaki tüylere gömdüm kafamı.öyle çabuk oldu ki, ne karşı koymaya ne de karşı koyuyormuş gibi yapmaya vakit bulabildi. göz açıp kapatıncaya kadar aldım onu da küvetin içine, çoraplarıyla falan. sabahlığını çıkarıp attım yere. çorapları bıraktım -daha şehvetli bir görünüşü oluyordu böyle, daha bir cranach havası veriyordu bu ona. arka üstü uzanıp onu üstüme çektim. iyiden iyiye kızışmış bir yosmaydı tam, her yanımı ısırıyor, soluyor, hırlıyor, olta iğnesine geçirilmiş solucan gibi kıvranıyordu. kurulanırken eğildi, kamışımın ucunu çiğnemeye başladı. küvetin ucuna oturdum, o da diz çöktü bütünüyle ağzına alarak. bir süre sonra ayağa kaldırdım, öne doğru eğdim, sonra arkadan verdim. küçücük sulu bir amcığı vardı, bana eldiven gibi uyan. ensesini ısırdım, kulak memelerini, omuzundaki aşırı duyarlı yeri, çıkarırken de dişlerimin izini bıraktım güzel beyaz kıçında. tek söz edilmedi. bitince odasına çekilip giyinmeye başladı. hafiften bir türkü mırıldandığını duydum. şaştım kaldım böyle bir duyarlılık belirtisi gösterebilmesine.

birdenbire kalktı, banyoya gitti, bir küçük şişe getirdi. birazını eline döküp organlarımı ovmaya başladı, sonra birkaç damlasını kıllarıma döktü. ateş gibi yaktı. şişeyi kapıp her tarafına sıvadım, tepeden tırnağa. sonra koltukaltlarını yalamaya başladım, önündeki kılları çiğnedim, dilimi yılan gibi soktum bacaklarının kıvrımı arasına. hop oturup hop kalkıyordu çırpınarak. böylece gitti, öyle bir sertleşti ki kamışım sonunda, içine koca bir yük boşalttıktan sonra bile çekiç gibi dikiliyordu. korkunç heyecanlandırdı bu onu. her çeşit duruşta denemek istiyordu, denedi de. birkaç kere boşaldı arka arkaya, neredeyse bayılıyordu. küçük bir masanın üstüne yatırdım, tam patlamak üzereyken kucakladım, odanın içinde dolaşmaya başladım öylece tutarak; sonra çıkarıp elleri üstünde yürüttüm, kalçalarından tutup arada bir dışarı kaydırıyordum daha çok heyecanlansın diye.

insanlarda en hoşlanmadığım şey, görünüşteki ağırbaşlılıklarıdır. gerçekten ağırbaşlı olan insan neşelidir, umursamazdır biraz. en hoşlanmadığım insanlar, gerçek bir ağırlıkları olmadığı için, dünya sorunlarını üstlenenlerdir. durmadan insanlığın durumuyla tedirgin olan adamın ya kendi sorunları yoktur ya da onlarla yüz yüze gelmekten kaçınmaktadır. büyük çoğunluktan söz ediyorum; her şeyi iyice düşünüp taşındıktan sonra kendilerini bütün insanlıkla özdeşleyip kurtarmış olan, en büyük rahatlığın, hizmetin tadını çıkaran birkaç ayrıcalıklı kişiden değil.

şimdiye kadar okuduğum bir tutam kitaptan gözlemlediğime göre, yaşamın iyice içinde olan kişiler, yaşamı yoğuran kişiler, yaşamın ta kendisi olan kişiler, az yiyorlar, az uyuyorlar, ya pek az şeyleri oluyor, ya hiçbir şeyleri olmuyor. görevmiş, hısım akrabalığın sürdürülmesiymiş, devletin korumasıymış, böyle boş kavramlar yok kafalarında. gerçekle ilgileniyorlar, yalnızca bir tek eylem tanıyorlar: yaratmak. yaptıkları işte kendilerine buyuranlar yok; çünkü yalnızca kendi verdikleri sözü yerine getiriyorlar. tek gerçek verme yolu o olduğu için karşılık beklemeden veriyorlar.

batan bir gemi yavaş yavaş çöker; direkler, serenler, bayraklar, armalar su üstünde dağılır. kanayan tekne ölüm okyanusunun dibinde mücevherlerle donatır kendini, pişmanlık bilmeyen çözülüşü başlar yaşamın. adsız bir yokedilmezlik olmuştur artık gemi.

gemiler gibi insanlar da batar tekrar tekrar. anılarıdır onları tam bir dağılmadan kurtaran. şairler ilmiklerini bırakırlar: dokuma tezgahlarına bakıp giden insanlara, tutunmaları için uzatılan saman saplarıdır bunlar. hortlaklar tırmanırlar su içindeki basamaklara, imgesel çıkışlar yaparlar, baş döndürücü düşüşler yaparlar, sayıları, tarihleri, olayları ezberlerler, ağır sıvıdan gaza, gazdan sıvıya geçerler. değişen değişmeleri kaydedebilecek yetenekte beyin yoktur. hiçbir şey olmaz beyinde hücrelerin ağır ağır çürümesi ve çözülmesi dışında. ama kafalarda adlandırılmamış, belirlenmemiş, sınıflandırılmamış dünyalar oluşur, parçalanır, birleşir, erir ve karışırlar durmadan, düşünceler, iç yaşamın değerli taşlarla bezenmiş yıldız burçlarını yaratan, yok edilemez ögelerdir us dünyasında. bunların yörüngelerinde yürürüz, karmaşık çizgilerini izleyerek istediğimiz gibi dolaşabiliriz; ama ele geçirmek istediğimiz zaman onların tutsağı olur, onlar tarafından yönetilmeye başlarız. dışarıdaki her şey us makinesinin yansıttığı görüntülerdir.

sınır çizgisinde oynanan sonsuz bir oyundur yaratmak; kendiliğinden ve zorlanarak; yasalara boyun eğerek. aynadan uzaklaşır insan, perde açılır. séance permanente. yalnızca "akıllarını yitirmiş" dediklerimiz. çünkü bunlar, düş kurduklarını düşlemekten vazgeçemezler. gözleri açık, aynanın karşısına geçerler ve derin bir uykuya dalarlar; anının mezarına kapatırlar gölgelerini. yıldızlar söner içlerinde, hugo'nun "güneşin göz kamaştırıcı, yırtıcı hayvanları, aşk yüzünden, kendilerini yüceliğin finoları yaparlar." dediği duruma düşerler.

en mutlu halklar, tarihi olmayanlardır. tarihi olanlar, tarih yapanlar, çatışmanın sonsuzluğunu kuvvetlendirmekten başka bir şey yapamazlar başarılarıyla. sonunda bunlar da ortadan kalkar, hiçbir çabaya girişmeyip gününü gün edip eğlenenler gibi.

her soruna doğrudan doğruya ulaşmak istiyor başlangıçta insan. yaklaşım ne kadar dosdoğru ve zorlayıcı olursa, ağa tutulmamız da o kadar çabuk ve kesin oluyor. hiç kimse kahramanca davranan birisinden daha zavallı değildir. kimse bir kahraman kadar çok trajedi ve karışıklık yaratamaz. çabuk ve kesin kurtuluşlar müjdeler, gordion düğümüne kılıcını şaklatarak. bir kan denizinde sonuçlanan bir aldanma.

ona veremeyeceğim bir sevgi bekliyordu benden. onunla bir çocuk gibi oynamamı, kulağına sevimli saçmalıklar fısıldamamı, okşamamı, şımartmamı, eğlendirmemi bekliyordu. sapık bir biçimde kucaklayıp okşamamı istiyordu. onun bir amcığı, benim de bir kamışım olduğunu kabul etmeye yanaşmıyordu. sevgi dolu sözler, sessiz, gizli sıkıştırmalar, elle yoklanmalar bekliyordu. ben ona göre çok açık ve hayvancaydım.

hiçbir kadın ilgisiz görünmeyi sürdüremezdi, geleceği tehlikedeyken. hele hele kendini suçlu bulan bir kadın.

yalnızca köle olarak kalmayı istediğimizi kabul etmekten nefret ederiz. hem köle, hem de efendi! köle, sevgide bile her zaman kılık değiştirmiş bir efendidir. kadını ele geçirmesi, elinde tutması, isteklerine boyun eğdirmesi, bir biçime sokması gereken adam -kölesinin kölesi değil midir?

korkak olduğunu kendi kendine kabul eden bir adam, korkusunu yenmek için gereken ilk adımı atmıştır; ama bunu herkese açıkça söyleyen, başkalarının da görmesini isteyen, kendisiyle ilgili ilişkilerde bu durumu kolayca kabullenen adam artık kahraman olma yolundadır. çetin deney anı gelip çattığında hiç korkmadığını gördüğü zaman, kendi de şaşar kalır çoğunlukla. kendini korkak olarak görme korkusundan kurtulduğu için korkak değildir artık; değişimini belli edecek bir olay gereklidir yalnız. sevgide de böyledir bu. yalnızca kendi kendine değil, başkalarına, taptığı kadına bile, kadının parmağının ucunda oynayabileceğini, karşı cins söz konusu olunca güçsüz olduğunu söyleyen bir adam, çoğu zaman gerçekte güçlü olanın kendisi olduğunu görür. kadının bütün direnişlerini tam bir boyun eğişten daha çok kıran bir şey yoktur. karşı koymaya hazırlanmıştır kadın, kuşatılmaya hazırlanmıştır, böyle davranmak üzere yetiştirilmiştir. hiçbir dirençle karşılaşmayınca tepeüstü düşer tuzağa. insanın kendini olduğu gibi vermesi, yaşamın sağlayabileceği en büyük rahatlıktır. gerçek sevgi işte bu erime noktasında başlar. kişisel yaşam bütünüyle bağımlılık üstüne kuruludur, iki yönlü bir bağımlılık. herkesin birbirine bağlı olduğu bir insan yığınıdır toplum. büyük aşık, mıknatıs ve katalizör olmak, dünyanın körleştirici odak noktası ve esin kaynağı olmak için tam bir aptal olmanın derin bilgeliğini yaşamak gerekir.

çevreme bakındım, localar dizisine baktım; pirinç direklerin arasında sallanan kadife kordonlar, birbiri ardına oturmuş kuklalar, gözleri sahneye dikili, anlamsız yüzlerle, aynı maddeden yapılmış: alçıdan, adi alçıdan. bir gölge dünyasıydı, tüyler ürpertici bir biçimde mıhlanmış. hepsi birbirine yapıştırılmıştı -sahne, seyirciler, oyuncular, perde, müzik, duman- iç sıkıcı, anlamsız bir tabut örtüsüne. boğulacağım andım. of tanrım, çok sıkılmıştım. böyle sıkılmamıştım hiç. hiçbir şeyin olmayacağını fark etmiştim. hiçbir şey olamazdı, bir bomba fırlatsam bile. ölüydü hepsi, kokmuş ölüler, işte bu kadar. pis kokulu boklar içinde, bokların buharları içinde oturuyorlardı. bir saniye daha dayanamadım. dışarı fırladım.

insanın kendini kısıtlamadan şehvet serüvenlerine dalması tehlike duygusunu uyandırıyordu. kalabalık bir metroda parmaklarının erişebileceği bir yerde duran baştançıkarıcı bir kıçı okşamanın ya da bir memeyi sıkmanın baskısına boyun eğen bir sapığın çok iyi bildiği korkuyu ve büyülenmeyi yaşadım birçok kere.

kaç yüz kadının peşinden koşmuştum, kayıp bir köpek gibi izlemiştim onları, gizemli bir özelliği öğrenmek için -birbirinden ayrık duran bir çift göz, kuvarsla yontulmuş bir kafa, ayrı bir yaşamı varmış gibi duran bir kalça, bir kuşun ötüşü gibi ezgili bir ses, bükülmüş ince camlar gibi düşen bir saç çağlayanı, lastik esnekliği verilmiş bir gövde. dişinin güzelliğinin dayanılmaz oluşu tek bir nitelikle açıklanabilir. bu nitelik, fiziksel bir kusurdur çoğunlukla, öyle gerçek olmayan boyutlar kazanır ki, sahibinin kafasında kadının şaşkınlık veren güzelliği yok olur.

çözüp bırakırsın her şeyi, makaradaki bir milyon metreyi. ve her zaman, çok değişken, renkli bir taşkınlıkla bakışlarını birinden öbürüne kaydırırken derinin altına işleyen şey, çekiciliğinin açıklanamaz doğasıdır. çekiciliğin gizemsel yasası! gizemsel bütünün olduğu gibi ayrı ayrı parçaların da ta dibine gömülü bir giz.

karşı cinsin dayanılmaz yaratığı, çiçekleşmekte olan bir canavardır. kadın güzelliği durmak bilmez bir yaratıştır, bütün benliği göğe doğru döne döne fırlatan kesintisiz bir ihtilaldir (çoğunlukla imgesel) bir eksiklik için yapılan.

bazen yaşam iksiri öyle bir dolup taşar ki görkemle, ruh dört bir yana saçılır böyle anlarda. ruhun canı sel gibi kapladığı görülür madonna'ların meleksi gülümseyişlerinde. dolgunlaşır yüzün ayı, denklem kusursuzdur. bir dakika, yarım dakika, bir saniye sonra geçmiştir mucize. anlaşılamayan, açıklanamayan bir şey verilmiştir dışa ve bir şey alınmıştır. bir insanın yaşamında ay hiç dolun olmayabilir. bazı insanların yaşamlarında da gözlemlenebilen tek gizemsel doğa olayı, sürekli bir ay tutulmasıdır. dehaya tutulanlarda görülür bu durum, ne biçime girerse girsin, ayın sürekli olarak parlatılıp sararmasından başka bir şey olmadığını görmek ürkütür bizi. sayıları daha da az olanlar kural dışında kalanlardır, dolgunlaştıktan sonra bu mucizeden dehşete kapılarak, kendilerini doğurup can veren şeyi söndürmeye çalışırlar artık yaşadıkları sürece. bölünen ruhun öyküsüdür usun savaşı. ay dolunayken, küçülerek solup gitmeyi, küçültülerek anlayışsız bir ölümle ölmeyi kabul edemeyenler vardı; kendi cennetlerinin doruğunda pırıl pırıl asılı kalmaya uğraşıyorlardı. yaşamın işleyişini tutuklamaya uğraşıyorlardı. yaşamın işleyişini tutuklamaya çalıştılar, kendilerini, kendi doğum ve ölümlerini, başarılarını ve değişimlerini etkileyen, varlığını böylece saptayan işleyişi. gelgite yakalanıp parçalandılar. gövdeden ayrıldı ruh, bunun savaşını zihinde sürdürmeyi, bölünmüş bir benliğin gerçeğe benzemeyen görüntüsüne bırakarak. kendi saçtıkları ışıkla kavrulmuş, hiç bitmeyen boş bir arayışla güzeli, doğruyu, uyumu arayarak yaşarlar. kendi parlaklıkları ellerinden gitmiş; onları kendilerine çekenlerin ruhlarını ele geçirmeye uğraşırlar. yakalarlar her bir ışını, yansıtırlar aç varlıklarının her bir yüzeyiyle. ışırlar hemen, ışık onlara yöneltildiğinde, aynı hızla da sönerler. üstlerine vuran ışık ne kadar yoğun olursa o kadar parlak -ve göz kamaştırıcı- olurlar. özellikle ışık saçanlar için tehlikelidirler; bu parlak ve tükenmez ışık kaynaklarının çekimine kapılırlar en çok, tutkulu bir kaptırışla..

ancak doğruya gömülebilir yalanlar. ayrı bir varlıkları yoktur, doğruyla birlikte yaşarlar. iyi bir yalan, doğrunun hiçbir zaman çıkaramayacağı kadar çok şey çıkarır açığa. doğruyu arayan görür bunu. böyle bir insan yalanla karşılaştığında, kızacağı ya da suçlayacağı bir şey olamaz hiç. acı bile; çünkü her şey apaçık, çıplak, açığa vurucu olur.

çocuklar, namus duygusuyla doğmazlar, özellikle şehir çocukları. bu çocuklar yeni yetişen haydutlardır. onlar büyümüş haberci çocuklardır. onları parmaklıklar ardına koyarsan gerçek hükümlülerle aralarındaki farkı ayırt edemezsin. allahın belası şehir, sadece dolandırıcı ve haydutlardan oluşmuş, başka bir şeyden değil. işte budur bir şehir: bir suçlu yetiştirme yeri.

yaşama dönüşün acı ve üzüntülü olduğu günler vardır. insan, isteği dışında çıkar düş aleminden; asıl gerçeğin biliçsizlik dünyasına ait olduğunun anlaşılmasından başka bir şey olmamıştır.

bazı maya tabletleri bana klee'nin tablolarını anımsattı. eskilerin yazıları, sembolleri, modelleri, sanat eserleri çarpıcı bir şekilde, çocukların yuvalarda yaptıkları şeylere benziyordu. aslında, deliler, en bilgilice yapılmış eserleri yaratanlardır.

yarım düzine iyi kitap, hayatının sonuna kadar ruhunu besleyecek yeterli gıdaydı. düşünceler yaşayan şeylerdi.

konuşma, daha ince ilişki biçimleri için bir bahaneden ibarettir. ikincisi olmazsa konuşma ölür. eğer iki kişi birbiriyle bağ kurmaya niyetlenirse, konuşma ne kadar sersemce olursa olsun, bu hiç önemli değildir. açıklık ve akıcılık üzerinde duran kişiler çoğu zaman anlaşılır olmaktan uzaklaşırlar. daima daha mükemmel bir anlatım biçimi ararlar, fikir değiş tokuşunda aklın tek araç olduğu düşüncesine kapılarak. insan, gerçekten konuşmaya başlayınca kendini iletir. kelimeler düşünmeden atılır; para gibi sayılmaz. kişi, dilbilgisi yanlışlarına, çelişmelere, yalanlara ve benzerlerine aldırmaz. kişi konuşur. dinlemeyi bilen birisiyle konuşuyorsa bile. bu konuşmalar azalırsa, evlilik huzuru ortaya çıkar. ister erkekle ister kadınla konuşuyor ol. erkekle konuşan erkeklerin de kadınlarla konuşan kadınlar kadar bu tür bir evliliğe ihtiyaçları vardır. evli çiftler, bilinen nedenlerden ötürü, bu tür konuşmanın tadına seyrek olarak varabilirler.

bir analizci olmak için insanın önce kendisinin analiz edilmesi gerekir.

şişman adamlar genellikle daha dinamik, içten, çekici ve duygulu olurlar. tembellik ve gevşeklikleri aldatıcıdır. beyinlerinde çoğu kez pırlantalar taşırlar; ve zayıf adamların tersine, tekne dolusu yiyeceği yuttuktan sonra düşünceleri ışıldar. açlıkları giderildiğinde en iyi durumdadırlar. diğer yönden, zayıf kişiler, çok yemek yedikleri zaman, sindirim organı çalışmaya başlayınca, miskin ve uykucu olurlar. bunların en iyi oldukları zamanlarsa, karınlarının boş olduğu anlardır.

insanların korunma yolları, aynı bir hayvan ve böcek dünyasındaki, somut korunma mekanizması gibi işler. insanın, benliğin yasak bölgelerini anlamaya başladığında fark edeceği gibi, fiziki yığınakların da bir dokusu ve maddesi vardır. en zor olanlarıysa, diyelim ki demir, çelik, teneke ya da bakırdan yapılmış, bir zırh arkasına saklananlar değildir her zaman. bunlar o kadar zorlu da değillerdir aslında; daha çok karşı koyanlar, kendilerini koruyanlar ve mirabile dictu, ruhun delikli engellerini kapama sanatına sahip görünenler olmalarına karşın. en çetin olanlar, benim "piscean hastaları" diye adlandırdıklarımdır. bunlar, bayat benliklerinin rahim bataklığında sessizce, bir dölüt gibi yatan sulu benliklerdir.  su torbasını patlattığınızda, bunu bir düşündüğünüzde, ah! yakaladım sizi en sonunda! bence işt bunlar dönek olanlardır. sürrealist düşün'ün "erimeye yatkın balıkları"dır. belkemiksiz doğarlar, istek üzerine de erirler. yakayalabileceğimiz tek şey, erimeyen, parçalanmayan çekirdek -yani hastalık tohumlarıdır. insan, bu tür kişilerin, beden, kafa ve ruh açısından mikroptan başka bir şey olmadıklarını düşünür. ders kitaplarının sayfalarını işaretlemek üzere doğmuşlardır. ruhsal alanda ise tek yaşantısı laboratuvar rafında duran salamuranınki gibi olan, jinekolojik canavarlardır bunlar.

en başarılı gizlenmeleri şefkattir. ne kadar da yumuşak olabilirler! ne kadar düşünceli! ne kadar cana yakın! ama onlara şöyle bir bakmaya kalkarsanız -gelişigüzel bir bakışla- ne büyük megalomanlar olduklarını görürsünüz. dünyadaki bütün ağlayanlarla birlikte kan ağlarlar -ama hiçbir zaman paralanmazlar. çarmıha gerilirken susuzluğumuzu giderir, sarhoş inekler gibi ağlarlar. eski devirlerdeki profesyonel yasçılardır bunlar; ortada ağlanacak hiçbir nedenin olmadığı altın çağ'da da öyleydiler. üzüntü ve acı, alışkanlıklarıdır. gündönümlerinde yaşamın bütün değişkenliğini tozlu bir zamk durumuna sokarlar.

herkes, kişiliğini unuttuğunda, başkaları için kurtarıcı olabilir! çevremizde algıladığımız ve suçunu yaşama yüklediğimiz hastalık, acı ve tiksinti, gerçekte içimizde taşıdığımız kötülüğün bir sonucudur. korunmalar bizi hiçbir zaman yeryüzü hastalığından kurtaramaz. çünkü dünyayı içimizde taşırız.

insanoğlu ne kadar üstünleşse de, tümüyle, acı ve eksikliklerle dolu bir dış dünyaya teslim olmaktan kaçınamaz. kişiliğimizin ne denli bilincinde olursak, çevremize yenik düşme olasılığımız da o kadar artar. gerçekle yüzleşmek için ölüm gerekli değil. gerçek, bizim elimizin altında, her yerde, her algıladığımız şeyde vardır. toplum daha ciddi tehlikelerle karşı karşıya kaldığında, hapishanelerin ve akıl hastanelerinin boşaltıldığı, düşman yaklaşırken, siyasi sürgünlerin bile yurdu korumaya çağrıldığı görülür. ancak böyle durumlar, kalın kafamıza hepimizin aynı et ve kemikten olduğunu sokacak niteliktedir. insanın kendi yaşamı tehlike ile karşı karşıya kalmadan, yaşamanın ne demek olduğunu anlayamaz, ruhsal sorunları olanlar bile ancak böyle anlarda kendilerini kurtarırlar. tüm yaşantısı boyunca kavruk benliğini yaşayan insanlar için en büyük mutluluk, kendinden daha önemli şeylerin varlığını anlamaktır. çünkü o, benliğini yakan ateşi kendi elleriyle körüklemiş, can suyunu kendi elleriyle sağmıştır. kendini içindeki şeytanlar için kolay yutulur bir lokma durumuna getiren yine odur. işte, yeryüzü denen gezegen üstünde yaşam, bu kadar. nevroz; herkesin ortak özelliği, yeryüzündeki her dişi ve her erkek için bu böyle. onları sağlığa kavuşturacak kişi ise hepsinden beter. deva bulmak için mezarlarımızdan kalkmamızın gerekliliği ortada. kimse bir başkası için bu işi beceremez; ama beraberce çözülen özel bir sorun olarak görülebilir bu. bencilliklerimizle ölmeli, çevresiyle ilişkili bireyler olarak yeniden doğmalıyız.

gerçekten büyük olanların hiçbiri, bildiği konuda ne büro açar, ne konferans verir, ne de kitap yazar. bilmek, susmayı da beraberinde getirir ve gerçeği anlatmak için en etkili propaganda, kişinin kendini örnek olarak ortaya koymasıdır. böyleleri, kendine inanacak ve fikirlerini yayacak insanları kolaylıkla bulur. "büyük" olanlar en gerçek anlamıyla sıradandır, ilgisizdir. sizden inanmanızı istemez; fakat bu sonucu, davranışlarıyla elde ederler; uyarıcı ve uyandırıcıdırlar. miskin hayatınızı nasıl kullandığınız onları hiç mi hiç ilgilendirmez. çünkü bunun kendi uğraşınız olduğunu bilir görünürler. kısacası, yeryüzündeki görevleri, yalnız ve yalnız teşvik etmektir. bir insandan daha ne beklenir ki?

gelişmede acı ve uğraşı bulunur, başarıda neşe ve coşkunluk, tatminde ise huzur ve sağlamlık vardır. dünyevi olan ve olmayan varoluş düzlük ve küreleri arasında, merdivenler ve kafesler vardır.  yükselen, şarkı söyler. sarhoş olmuş ve beliren görüntüler tarafından yüceltilmiştir. emin adımlarla iner aşağıya; ayağı kaysa ya da tutunamasa, aşağıda onu nelerin beklediğini düşünmez de, ileride neler bulunduğunu merak eder. her şey ileridedir. yol sonsuzdur ve ilerledikçe de genişler. bataklıklar, pislikler, yosunlar ve çukurlar, tuzak ve kapanlar.. bunların hepsi kafada. ilerlemeyi bıraktığınız anda sizi yutmaya hazır bir şekilde pusuda beklerler. manevi dünya tamamen keşfedilmemiştir henüz. geçmişin dünyasıdır, hiçbir zaman geleceğin değil. geçmişe dayanarak ilerlemek, mahkumların ayaklarına bağlanan küreyi sürüklemelerine benzer. mahkum, suç işlemiş olan değildir, suça bağlanıp tekrar tekrar onu yaşayan kişidir. yaşama her yönüyle katılmadığımızdan, hepimiz suçluyuz; ama eylemlerimizde bağımsızız. yapmayı başaramadıklarımızı düşünmekten cayabilir ve gücümüz içindekileri yapabiliriz. içimizdeki güçlerin ne olduğunu sanırım gerçekten kimse düşlemeye cesaret edememiştir.

düşlemenin her şey demek olduğunu onayladığımız gün, bunların sonsuz olduğunu anlayacağız. düşleme, karşı koyuşun sesidir. tanrı'da tanrısal bir şey varsa eğer, o da budur. her şeyi düşlemeye cesaret etmesi!

kadınlar gerçeği nasılda bulandırırlar! sık sık bir yalanla, zararsız küçücük bir yalanla başlarlar işe; iskandil gibi bir şey. bilirsiniz canım, rüzgarın nereden estiğini ölçmek için. pek alınmadığınızı, incinmediğinizi fark ettiler mi, bir parçacık gerçeği tehlikeye sokar, birkaç kırıntıyı bir yalanlar örtüsüyle sarıp sarmalarlar.

yağmur damlaları kabuğuna damladığında, salyangoz da şaşırır. kendi yokluğunda garnizonunun yok olduğunu öğrenen general de şaşırır. insan denen hayvanın nasıl ahmak ve hissiz olduğunu gördüğü zaman, tanrı'nın kendisi de şaşırır. ancak meleklerin -kaçıkların önünde bile- şaşırdıklarına pek ihtimal vermiyorum.

seks, evrimi incelemek için arada sırada ziyaret edilen bir hayvanat bahçesine kapatılmış bir hayvandı.

düşünmek kişiyi asla bir yere götürmez. hayalden başka bir şey değildir. düşünmek insanı hastalıklı yapar.

umut zararlı bir şeydir, iktidarsızlık demektir. yüreklilik de yararsızdır! herkes yürekli olabilir; ama yanlış şeyler uğruna.

bir zamanlar buna sahiptik. bir zamanlar bütün insanların paylaştıkları doğal, ortak bir gelecek öngörüsü vardı. sonra akıl girdi işin içine ve onunla birlikte her şeyi tam olarak; hatta olduğunun da ötesinde görmemizi sağlayan o gözü beyin yuttu; ve bu kez bir başka şekilde dünyanın ve birbirimizin bilincine vardık. sevgili küçük egolarımız tomurcuklandı; kendi kendimizin bilincine vardık ve bunu hayal, yüzsüzlük, körlük izledi; daha önce körlerin bile tanımadığı bir körlük.

hayat her sahada daima piramit şeklinde yapılar inşa etmektedir. dipte isen, şeylerin ayrılığını vurgularsın; ama eğer tepede ya da ona yakınsan, şeyler arasındaki farkın bilincine varırsın. ve eğer bir şey -ve özellikle bir insan- karanlık ise, bütün iradene karşın çeker seni. boş bir kovalamaca olduğunu, orada bir şey bulunmadığını fark edebilirsin; ama gene de..

arada sırada olur bu. aniden insan yanıldığını fark eder ve bir zamanlar nefret ettiği şeyi çılgınca sevmeye başlar. öteki aşırı uca gider.

insanoğlu acayip, hayret verici bir çiçektir! elinde tutarsın ve sen uyurken büyür, şekil değiştirir, uyuşturucu bir koku salar.

birkaç saniye içinde tapacak duruma geldim. sürekli olarak suratına bakmak tahammül edilmez bir hal almıştı. ardımdan eve geleceğini, kendisine sunduğum yaşantıyı kabul edeceğini düşünmek, inanılmaz bir şeydi. bir kadın istemiştim; oysa bir kraliçe vermişlerdi.

su hayat iksiridir. eğer dünyayı ben yönetsem, yaratıcı insanlara yalnızca su ve ekmek verirdim. ahmaklara ise istedikleri her türlü yiyecek ve içeceği serbest bırakırdım. arzularını tatmin ederek zehirlerdim onları. yemek ruhun zehiridir. yiyecek açlığı, içki susuzluğu gidermez. cinsel ya da öteki türlü yiyecek, insanların iştahını tatmin eder. açlık ise başka bir şeydir. açlığı hiç kimse gideremez. açlık ruhun barometresidir. insanın kendinden geçmesi kuraldır. "öğlen saat 12'yi 1 dakika geçti mi, gece başlar." derler çinliler.

tek kurtuluş yolu çıldırmaktır.

seks, ruhun ölümden sonra bedene dönüşünün dokuz nedeninden biridir. geri kalan sekizi önemsizdir. seks üremeyi sağlar. üreme ise başarısızlığa yol açar. dünyanın seks gücü en yüksek insanları delilerdir derler. cennette yaşarlar; fakat masumiyetlerini kaybetmişlerdir.

eğlenmeyi bıraktığınız anda melankoliye saplanıyorsunuz. hayatınıza siz değil oranız yön veriyor. kalkmış bir organın merhametine kalmışsınız.

yeni ve değişik olan hiçbir şey yoktur. her şeyi daha önce en az bin kez görmüşsünüz gibi gelir size. her şey, görmekten gına getirdiğiniz bir kancık gibidir -her kıvrımını ve her buruşuğunu ezbere bildiğiniz. o kadar usanmışsınızdır ki içine tükürmek istersiniz. oh evet, ara sıra insanın aklından ateş etmek, bir makineli tüfeği adamlara, kadınlara ve çocuklara çevirip karınlarını kurşunla doldurmak geçer. bazen bir çeşit baygınlık gelir; kendinizi yere düşüyormuş ve yerde fıstık kabukları arasında yatıyormuş gibi hissedersiniz. bırakın, insanlar yağlı, pis kokan, boklu ayakları ile üzerinizden geçsin.

dans, ikinci açlık duygusunun, seksin ifadesidir. açlık ve seks, ölüm kalım savaşında kenetlenen iki yılandır. başı sonu yoktur bu savaşın. biri ötekini, yenisini yaratmak için yutacaktır. bu işlem de ete dönüşecektir. kendi kendine işleyen amaçsız bir makine; ama üretmek, daha fazla üretmek ve neticede daha az yaratmak.

kedi bağımsız, anarşist ve serbesttir. geceleri kümesi yöneten kedidir.