30 03 2015

Kızıl Darı Tarlaları

Mo Yan 

Önemli keşiflerin çoğu tesadüf sonucudur.

Nezaket olmadan da karı koca olunmaz, düşman olunmadan da. İyi günde, kötü günde. Horoza varırsan horozun, köpeğe varırsan köpeğin peşinden gidersin.

Kahramanlık insanın damarlarında dolaşan bir akıntıdır, dış dünyanın etkisiyle ortaya çıkar.

Konfüçyüs: Çürük bir ağaç oymaya gelmez, pis çamurdan yapılmış duvar badana etmeye değmez.

Erkeklerin onda dokuzu genelde iyi çıkmaz.

Bilge kişi kaderine boyun eğer. Akıllı bir kuş yumurtlamak için ağacı seçer, bir kahraman da efendisinin yolundan gider.

Her zaman bir çıkış yolu bulunur.

Aşıkların ve düşmanların kaderinde karşılaşmak vardır; para adam öldürür, kuşlar yem ararken ölür; gençler yaşlılara gülmemelidir, çiçeklerin kırmızılığı birkaç gün sürer; insan kendini ve yerini bilmeli; aptalca davranırsan sonra acısını çıkarırlar.

Fırtına uzun sürmez, sevenler uzun süre ayrı kalmaz.

Huzurlu ve barışçıl bir toplum insanların eğitim alanıdır; uzun süre kafeste kalmış kaplan, kurt ve leoparlar bile zamanla kendilerini kafese kapatan sahiplerinin insanlığından bir nebze de olsa nasibini alır.

Efendi olan, üzerinden on yıl geçse de intikamını alır.

Bazen insan ırkının bozulmasıyla gittikçe daha zengin ve daha rahat hayat koşullarının oluşması arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. Zengin ve rahat hayat koşullarının peşine düşmek insan ırkının hedefidir; ama bu hedeflere ulaşmak bazı koşullara bağlıdır, bu da kaçınılmaz olarak derin ve korkutucu bir çelişkiyi ortaya çıkarır. İnsanlar insan ırkına ait olan bazı mükemmel özellikleri kendi çabalarıyla ortadan kaldırırlar.

29 03 2015

Kaygı

Karen Horney 

Kültürümüzde, bir insanın kaygıya karşı kendini korumaya çalıştığı dört ana yol vardır: Sevecenlik, boyun eğme, güç, insanlardan uzaklaşma.

İlk olarak, herhangi bir türden sevecenlik kazanmak, kaygıya karşı güçlü bir konum aracı olarak iş görebilir. Parola şudur: "Eğer beni seversen beni kırmazsın."

Uysallık -boyun eğmecilik- tutumu herhangi bir kurum ya da kişiye bağlanmadığı zaman bütün insanların potansiyel arzularına uyma ve içerleme uyandırabilecek her şeyden kaçınma eşliğindeki çok daha genelleşmiş bir uysallık biçimini alır. Bu tür olaylarda birey kendi isteklerinin tamamını bastırır, kendini savunmaksızın başkalarının kendisinden yararlanmalarına göz yummaya hevesli ve başkalarına ayrım gözetmeksizin yardımcı olmaya hazır olur. Boyun eğmeciliğin parolası şudur: "Eğer teslim olursam kimse beni yaralamaz."

Temel kaygıya karşı korunma girişimlerinin üçüncüsü güç kazanmaktır. Gerçek ya da başarı veya mal mülk edinme ya da beğeni veya zihinsel üstünlük kazanarak güvenliğe ulaşma çabası. Bu koruma girişiminin parolası şudur: "Eğer güçlü olursam kimse beni yaralayamaz."

Dördüncü korunma aracı insanlardan uzaklaşmaktır. Önceki koruyucu araç grupları, dünyadan hoşnut kalma, dünyayla şu ya da bu yolla başa çıkma arzusu gibi ortak bir özelliğe sahiptir. Ancak yaşamdan çekilme yoluyla da korunma bulunabilir. Bu, başını alıp bir çöle gitmek ya da tam bir inzivaya çekilmek anlamına gelmez; bu, kişinin dış ya da iç ihtiyaçlarını etkileyen insanlara karşı bağımsızlık kazanması anlamına gelir.

Dış ihtiyaçlar bağlamında bağımsızlığa, örneğin mal mülk edinme yoluyla da ulaşılabilir. Ancak servetin bağımsızlık uğruna biriktirildiği yerde genellikle bu servetten zevk almaya engel olacak kadar fazla kaygı vardır ve sahip olunan şeyler bir cimrilik tutumuyla korunur; çünkü tek amaç, her olasılığa karşı tetikte hazır olmaktır.

Dışsal açıdan başkalarından bağımsız olmaya ilişkin aynı amaca hizmet eden bir başka yol da, kişinin kendi ihtiyaçlarını en alt düzeyle sınırlamasıdır. Vazgeçmenin amacı başkaları karşısında bağımsızlığa ulaşmaktır. Buradaki parola şudur: "Eğer uzak durursam hiçbir şey beni yaralayamaz."

28 03 2015

Kaçış

Nazım Hikmet 

Türkiye'deki okuyucularıma ve beni sevenlere, yurttaşlarıma, gerçek Türk yurtseverlerine bir hakikati açıklamak istiyorum: Ben eğer Türkiye'den çıkmasaydım öldürülmüş olacaktım, gayet basit.

Biliyorsunuz, birbiri ardınca 13 sene hapiste yattım. Bu on üç senelik hapis doğrudan doğruya işlediğim bir suçun karşılığı değildi. Uydurulmuş bir suçun, omzuma yüklenen bir suçun cezasıydı. Bu yetmiyormuş gibi, hapisten çıktıktan sonra elli yaşıma basmama ancak bir yıl varken ve yüreğim dehşetli hastayken beni askere almak istediler; yani 49 yaşında ve 13 yıl hapiste yatmış bir insanı askere almak istediler.

Ben askerden kaçan adam değilim. Ama o yüreğimle askere gitmek, basit bir nefer olarak talim meydanına çıkmak, elbette ki basit bir neferliğin büyük şerefi var; fakat bu şerefi hayatımla ödemem demekti. Sonra yine haber aldığıma göre, beni sadece askere alacak değillerdi. Askere almak bahanesiyle harcayacaklardı; sonra, "Nazım Hikmet askerden kaçtı ve kaçarken öldürdük." diyeceklerdi.

Şimdi burada açıklayamam vesikalarını; fakat Menderes hükümetinin bana böyle bir tuzak kurduğuna dair elimde gayet kuvvetli vesikalar da var, gün gelince bu da ortaya çıkar. Onun için, elbette ki memlekette kalsaydım, aranızda bulunsaydım çok daha faydalı olurdum; ama cesedim memlekette kalsaydı, size şimdi yaptığım hizmeti dahi yapamazdım.

Vatan Sağolsun

Johannes Mario Simmel 

Zamanla her şey alışkanlık haline gelir; hatta en alışılamayacak gibi görünen şeyler bile.

Friedrich Hölderlin: Cehennemlik olan, insanların soylu sınıfıdır. Ötekiler ancak kapıda durup ısınırlar.

Ortaya yeni bir şey koymak isteyen, dünyayı değiştirmek isteyen, şüpheci olmak zorundadır. Ne kadar şüpheci olsa yine azdır.

Bir insanın yaptıkları, daha önce yaptıkları bilinmedikçe anlaşılamaz. Bir insanın neden şöyle ya da böyle olduğu, ancak, daha önce nasıl bir insan olduğu biliniyorsa anlaşılabilir. İnsanların bugününü değerlendirebilmek için onların dününü bilmek şarttır.

Franz Gerlach: Şu yüzyıl iyi bir yüzyıl olabilirdi; ama bir şartla: İnsan düşüncesi varolalı insanın en amansız düşmanı olmuş, insanın yok olmasına ant içmiş şu yamyam türünün, şu pöstekisiz hayvanın, yine bizzat insanın kurduğu tuzaklar olmasaydı.

Kadınların bir muamma olduğunu düşünmek saçmadır. Onların değişik yanı, düşünmelerinde ve tepkilerindedir. Erkeklere mantıksız görünür böylesi.

Şurada, şunun içinde küçük bir oda var diye düşünürüm hep. Kurduğumuz düş o küçük odadadır. İnsandan insana değişen bir düş elbette. Genç miyiz, eh deriz, elbette gerçekleşecek, ya ne olacaktı! Yaşlandıkça, aklımız daha bir erdikçe, düşün gerçekleşmeyeceği kafamıza dank eder.

Bertolt Brecht: Alçaklığa duyulan nefretten yüzdeki çizgiler nasıl kasılırsa, haksızlığa duyulan öfkeden de sesler kısılır. Ah bizler, bizler ki dostluğun temelini atmak istedik, bizzat kendimiz dostça davranamadık.

Mutluluğun çok olduğu yerde çok da acı vardır. Mutluluğun az olduğu yerde acı da azdır. Fazla şeye sahip olan çok şey yitirebilir. Ama aza sahipsen kaybın da az olur. Ne zaman mutluluğu düşünsem küçük bir mutluluğu düşünüyorum, asla büyüğünü değil.

Teilhard de Chardin: İnsan denen şu bulmaca çok sınırlı bir sürenin eseridir. Bir başka bulmaca çok geçmeden onun yerini alacaktır.

Nietzsche: Ancak bir neden için yaşayabilendir ki, hemen hemen her nasıla tahammül eder.

Kolektivizm, bir rastlantı sonucu aynı görüşe sahip olmuş özgür insanlar topluluğu anlamına gelmez. Onun içindir ki kolektivizmde özgürlüğe yer yoktur. Özgürlük olmayan yerde de korku egemendir. Korku içindeki insan, korkudan kurtulmuş bir insan kadar verimli olamaz.

Bertolt Brecht: En kötü hayat bile en güzel ölümden daha güzeldir.

Sefalet, umutsuzları eninde sonunda müthiş kötülüklere iten bir şeydir. Sefalet, bütün kötülüklerin kaynağıdır.

27 03 2015

İnsanın Anlam Arayışı

Victor Emil Frankl 

İnsanın özleyebileceği nihai ve en yüksek hedef sevgidir. Bir başka insanı kişiliğinin en derindeki çekirdeğinden kavramanın tek yolu sevgidir.

Nietzsche: Yaşamak için bir nedeni olan kişi, hemen her koşula dayanabilir.

Başarıyı amaçlamayın. Bunu ne kadar amaç haline getirip bir hedefe dönüştürürseniz kaçırma olasılığınız da o kadar artar. Çünkü mutluluk gibi başarının da peşinden koşamazsınız; kendisi ortaya çıkmalı, kendisi oluşmalı ve sadece kişinin, kendinden daha büyük bir davaya kişisel adanışının amaçlanmayan bir yan etkisi olarak ya da kişinin kendini başka bir insana bırakışının bir yan ürünü olarak oluşmalıdır.

Spinoza: Büyük olan her şey ender bulunduğu gibi, kavranması da zordur.

Anlamlı olan sadece yaratıcılık ya da zevk değildir. Eğer yaşamda gerçekten bir anlam varsa acıda da bir anlam olmalıdır. Acı da yaşamın kader ve ölüm kadar silinmez bir parçasıdır. Acı ve ölüm olmaksızın insan yaşamı tamamlanmış olmaz.

Dostoyevski: Beni korkutan tek bir şey var: Acılarıma değmemek.

İnsanı en çok yaralayan şey, fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır.

Auschwitz toplama kampında fiziksel ve zihinsel yaşamın olabildiğince ilkelliğe zorlanmasına karşın, tinsel yaşamın derinleşmesi olasıydı. Zengin bir entelektüel yaşama alışmış olan duyarlı insanlar daha çok acı çekmiş olabilirler -bu insanlar çoğunlukla hassas bir yapıya sahipti- ancak benliklerinin maruz kaldığı hasar daha az olmuştur. Bu insanlar, çevrelerindeki dehşet verici dünyadan kopup içsel zenginlikten ve tinsel özgürlükten oluşan bir dünyaya çekilebilmişlerdir.

Lessing: Aklınızı kaybetmenize neden olacak şeyler vardır ya da kaybedecek aklınız yoktur.

Ortalama olarak, sadece yıllar boyunca o kamptan bu kampa taşınan, varoluş mücadelesinde bütün ahlak değerlerini kaybeden tutuklular yaşayabiliyordu. Bu tutuklular kendilerini kurtarmak için dürüst olsun olmasın her yola, her türlü acımasız güce, hırsızlığa, dostlarına ihanete başvurmaya hazırlardı. Birçok şanslı olayın ya da mucizenin yardımıyla geri dönmeyi başaran bizler biliyoruz: En iyilerimiz dönmedi.

Bismarck: Yaşam, bir dişçiye gitmeye benzer. Her an, daha kötüsünün henüz yaşanmadığına inanırsınız; oysa zaten yaşanmış bitmiştir.

İnsan, kendi acıları yoluyla bir şeye ulaşma şansıyla birlikte, her yerde kaderle karşı karşıyadır.

Hiçbir insan ve hiçbir kader, bir başka insanla ya da kaderle kıyaslanamaz. Hiçbir durum kendini tekrarlamaz ve her bir durum farklı bir tepki gerektirir. Her durum kendi eşsizliğiyle ayırt edilir ve eldeki durumun getirdiği soruna her zaman için sadece bir doğru yanıt vardır.

Nietzsche: Beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü kılar.

İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilkinde şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın.

Spinoza: Acı duygusu, buna ilişkin net ve kesin bir tablo oluşturduğumuz an acı olmaktan çıkar.

"Dünyanın bir şaka olduğunu anlamalısın. Adalet diye bir şey yoktur, her şey rastlantıdır. Ancak bunu kavradığın zaman kendini ciddiye almanın ne kadar aptalca olduğunu anlayacaksın. Evrende büyük amaç diye bir şey yok. Evren sadece evrendir. Bugün ne yapacağın konusunda verdiğin kararda özel bir anlam yok."

26 03 2015

Acılara Tutunmak

Hasan Hüseyin 


ne güzel gülüyordun o bahar
ince belli bir şişeden içki dökülür gibi
ellerin de bir sokulgan
ellerin de bir serin
erguvanlı sabahlardı çağrısı gözlerinin
bak işte özlüyorum görüyor musun
irkilerek özlüyorum o güzelliği

"kuru ağacı n'iderler
kesip oda yakarlar
her kim aşık olmadı
benzer kuru ağaca"
(Yunus Emre)

bir ülke ki hiç gitmedin
bir deniz ki hiç yüzmedin
bir orman ki yaslanmadın yeşil serinliğine
ya sen neyi özlersin ey kuzucuğum
anlat güzel günleri anlat bütün gücünle
ama özleme
çünkü sen hiç görmedin ki güzel günleri

üç etekli ak puşulu türkü bakışlı
kadınlar yürüyor dağlara doğru
gülkurusu leylak moru dağlara doğru
sivaslı mı urfalı mı bilemem gayrı
kadınlar kadınlar dağlara doğru
bilemezler avcının kim olduğunu
sezmişler tüfeğin doğrultusunu
kadınlar kadınlar dağlara doğru
acılarlı umutlarlı bütün bir anadolu
bu sıtmalı gecelere bu beşikleri
bakma turaç bakma bana el gibi

neye yarar telsizler telefonlar
mektuplar neye yarar
uçup gider yele karşı
savrulur ellerimizden yapraklar gibi
sevdiklerimiz

"şunlar ki çoktu malları
gör nice oldu halleri
hani mülke benim diyen
taşlar olmuş üstünleri"
(Yunus Emre)

yaşayanlar ölür elbet bilirim
biz adını koymadan da vardı o gerçek
dolaşırdı kanımızda o zorba
gülerdi gözlerimize o çayırçingenesi
yaşamayı günden güne gülleştirerek

işkenceden çıkar gibi çıkıyorum sabaha

ölümden
ölmekten değil korkumuz
daha güzel bir dünya
yaşanılır bir vatan
diye başlarken şarkımıza
vurulup kahpe tuzaklarda bir geyik gibi
düşmek boylu boyunca
cepte vergi makbuzumuz
bundan işte korkumuz
canım oğlum
güzel yavrum
gözümün ışıltısı
bundan kaygumuz

25 03 2015

Konuşmalar

Nazım Hikmet 

Benim bütün günahım, memleketimi ve milletimi çok, pek çok sevmekten ibarettir.

Asıl yaşayanlar, bir emel uğrunda ölebilen bahtiyarlardır. Yaşamak yalnız budur. İnsanla ot arasındaki fark buradadır. Ve asıl manasızlık bunu bilmemektir.

Sait Faik: Erkekler değil ama kadınlar muhakkak topraktan çıktı. Toprak ana! Her mahlukun dişisinde bir topraklık var. Biz erkek kısmı güneşin, havanın, suyun çocuklarıyız belki; ama kadınlar muhakkak topraktan.

Sanatkar, dış dünyayı pasif bir şekilde aksettiren alelade bir ayna değildir.

Çağımızın stili her şeyden önce realisttir. İnsanın yaşamını, alelade insanın, halkın yaşamını yansıttığından realisttir, özlüdür, direkttir; sahte duygusallıktan, abartmadan uzaktır, gayet dinamiktir. O kadar incedir ki, naylon bir çorap gibi, giyildiği zaman yalnız bacağın görünmesini önlemediği gibi, onun güzelliğini de ortaya çıkarır.

Şiir sadece bir gereklilik değil, çağdaş toplumumuzun en devrimci ilkelerinden biri; insanı, onun ruhunu ve sonunda insandaki temel değişimleri öğrenmenin en etkin bir aracıdır.

Klasik, yeniliğin düşmanı değildir. Klasik sanatkar, kendi devrinde yenilikçi olandır, yeniyi getirendir. Elbette bu yeniliğin yılların akışına karşı koyabilmesi gerek. Devrinde yeni olmayan hiçbir sanatkar klasik olamamıştır.

Sanat bahsinde sekterlik en büyük düşmanımızdır. Sekterlik nihilistliğin bir çeşididir. Sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkar eder.

Sanatkar, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. Bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. Olsun. Bazen yanılır. Yanılsın. Başı aylarca ağrımayan, sinirleri bozulmayan, yanılmayan sanatkar, olduğu yerde sayandır.


sen esirliğim ve hürriyetimsin
çıplak bir yaz gecesi gibi yanan etimsin
sen memleketimsin

sen ela gözlerinde yeşil hareler
sen büyük, güzel ve muzaffer
ve ulaşıldıkça ulaşılmaz olan hasretimsin

sende ben, kutba giden bir geminin sergüzeştini
sende ben, kumarbaz macerasını keşiflerin
sende uzaklığı
sende ben, imkansızlığı seviyorum

güneşli bir ormana dalar gibi dalmak gözlerine
ve kan ter içinde, aç ve öfkeli
ve bir avcı iştihasıyla etini dişlemek senin

sende ben, imkansızlığı seviyorum
fakat asla ümitsizliği değil

Çağımızın Nevrotik Kişiliği

Karen Horney 

Bütün olumsuz kibirliliklerin, isteklerin, düşmanlıkların arkasında acı çeken, yaşamı arzu edilir kılan her şeyden sonsuza dek dışlandığına inanan, istediği şeyi elde etse bile bundan zevk alamayacağını bilen bir insanın bulunduğunu görmek ilginçtir. 

Eski Yunan'da kendi ihtiyaçlarının gerektirdiğinden daha fazla çalışmayı isteme tutumu açıkça genel ahlaka aykırı olarak değerlendiriliyordu. 

Para kazanmaya gerekli olandan daha fazla zaman ayırmayı reddeden sanatçı, nevroza sahip olabilir ya da kısaca, rekabetçi mücadelenin akışına kapılmaya razı olmayacak kadar akıllı da olabilir. Öte yandan, yüzeysel gözleme göre varolan yaşama biçimine ayak uyduran birçok insan ağır bir nevroza sahip olabilir. 

Nevroz, korkular ve bunlara karşı kurulan savunmalar ve çatışan eğilimler için uzlaşmalı çözümler bulmaya yönelik girişimler tarafından yaratılan ruhsal bir rahatsızlıktır. 

Bir nevrozun yapısı karmaşık olsa da, nevrotik süreci devreye sokan ve etkinliğini sürdüren motor gücü kaygıdır. Korku, kişinin göğüslemek zorunda kaldığı tehlikeyle orantılı bir tepkidir; oysa kaygı, tehlikeyle orantısız bir tepkidir; hatta hayali tehlikeye yönelik bir tepkidir.

Sigmund Freud: Kuşkusuz, nevrotik dediğimiz insanlar tehlikeye yönelik tutumlarında çocuksu kalan ve eski kaygı koşullarından kurtulamamış olan kişilerdir. 

Normal insan, yaşadığı kültürde kaçınılmaz olandan daha fazla acı çekmez. Öte yandan nevrotik kişi değişmez bir biçimde, ortalama insandan daha çok acı çeker. Aslına bakılırsa nevrotik bir insan her zaman için acı çeken bir insandır.

Nevrotik çatışmaları bir kültürde varolan genel çatışmalardan ayıran şey, nevrotik insandaki çatışmaların daha keskin ve daha ağır olmasıdır. Nevrotik birey uzlaşmalı çözümler arayıp bulur; bu çözümler ortalama bireyinkilerden daha az doyurucudur ve kişiliğin tamamında büyük bir bedele mal olurlar. 

Nevrotik birey, kendi yoluna dikildiği -kendini engellediği- duygusuna sahiptir. Nevrotik sevecenlik ihtiyacının bütün tipik özelliklerindeki ortak nokta, nevrotik bireyin kendi çatışan eğilimlerinin, ihtiyaç duyduğu sevecenliğe giden yolu tıkadığı gerçeğidir.

Çağımızın nevrotik insanlarında ağır basan eğilimlerden birisi, bu insanların, başkalarının onayına ya da sevecenliğine olan aşırı bağımlılıklarıdır. Hepimiz hoşlanılmak ve takdir edildiğimizi hissetmek isteriz; ama nevrotik insanlardaki onaylanmaya ya da sevecenliğe olan bağımlılık, yaşamlarında karşılarındaki insanların taşıdığı gerçek önemle orantısızdır.

F. Kuenkel, nevrotik bir tutumun çevrede bir tepki yarattığı; bunun da başlangıçtaki tutumu pekiştirdiği ve sonuçta bireyin giderek nevroza daha çok tutsak olduğu ve bundan kaçmasının da o kadar zorlaştığı gerçeğine dikkat çekmiştir.


Nevrotik ebeveynler genellikle yaşamlarından hoşnut değildirler; doyurucu coşkusal ya da cinsel ilişkilerden yoksundurlar ve dolayısıyla çocukları kendi sevgilerinin nesnesi yapmaya eğilimlidirler. Kendi sevecenlik ihtiyaçlarını çocuklar üzerinde boşaltırlar.

İster farklı bir salata tarifi vermek, ticari eşya satmak, bir görüşü savunmak, ister insanlar üzerinde iyi bir izlenim bırakmak olsun, belli bir özgüven ölçüsü her başarının önkoşuludur. Nevrotik için başkalarının dize geldiğini görmek kendi başarısından daha önemlidir. 

Freud'a göre nevrozlar, insanlığın kültürel gelişme için ödemesi gereken bedeldir.

24 03 2015

Baba

Mario Puzo 

Büyük Mali Kriz, Corleone'nin durumunu güçlendirdi, ilerlemesini sağladı. İşte Corleone'nin "Don" diye tanınıp çağrılması bu döneme rastlar. Kentte doğru dürüst iş bulabilen pek azdı. Namuslu kişiler boş yere dürüst bir iş arıyor, mağrur kişilerse iğrenç bir devlet memurundan iş istemek için kendilerini ve ailelerini küçültüyorlardı. Oysa Corleone'nin adamları sokakta yürürken başlarını dimdik tutuyorlardı. Cepleri para doluydu. İşlerini kaybetmek gibi bir korkuları yoktu. Polisçe tutuklanan bir adam, dilini tuttuğu, Omerta yasasına [mafyanın suskunluk yasası] uyduğu sürece çoluğuna çocuğuna çok iyi bakılacağından, hapisten çıktığı zaman da eski işine dönebileceğinden emindi.

İş hayatının tam bu döneminde Don Corleone'nin aklına, kurduğu saltanatı, yolunu sürekli olarak tıkayan dış dünyanın yöneticilerinden daha iyi yönetmek düşüncesi geldi. Bu düşünce, durmadan kendisinden yardım istemeye gelen mahallenin yoksulları tarafından da desteklendi. Don Vito Corleone hiçbirini geri çevirmedi. İstedikleri yardımı yaparken onların duygularını da incitmemeye çalışırdı. Bu kişilerin kongreye, belediyeye, çeşitli devlet kademelerinde kendilerini temsil edecek kişileri seçerken Baba'ya danışmalarından daha doğal bir şey olamazdı. Don Vito Corleone ileriyi görerek, zekice davranıyordu; yoksul İtalyan mahallelerinde yaşayan ve bir gün avukat, doktor, savcı hatta yargıç olabilecek çocukların öğrenim masraflarını karşılıyordu. İmparatorluğunun geleceğini büyük bir lider gibi planlıyor, hazırlıyordu.

İçki yasağının kaldırılması Don'un imparatorluğu için önemli bir darbe oldu. Ama Baba, her şeyi önceden sezinleyerek tedbirlerini almıştı. 1933 yılında Manhattan'ın bütün kumar işlerini, doklardaki crap [zarla oynanan bir kumar] partilerini, at yarışlarında ve diğer sporlardaki müşterek bahisleri, poker oynatan kanun dışı kumarhaneleri yöneten adama elçiler yolladı. Adamın adı Salvatore Maranzano'ydu. Tam bir Pezzonovante [mevki ve güç sahibi kimse], New York caniler dünyasının en güçlü kişisiydi. Baba'nın elçileri Maranzano'ya ortaklık teklif ettiler. İki taraf da eşit haklara sahip olacaktı. Vito Corleone'nin örgütü, polis ve siyasi hayattaki tanıdıklarıyla Maranzano'ya çok yararlı olabilir, çalışma alanının Brooklyn'e, Bronx'a kadar yayılmasını sağlayabilirdi. Oysa Maranzano uzağı görebilen bir kişi değildi. Don Corleone'nin teklifini küçümsedi. Büyük Al Capone, Maranzano'nun dostuydu. Üstelik kendisi 1933 savaşının çıkmasına ve New York'taki gangsterlerin bağlı bulunduğu yeraltı örgütünün temelinden değişmesine yol açtı.

Görünüşte taraflar birbirine eşit değil gibiydi. Maranzano'nun daha da takviye edebileceği güçlü bir örgütü vardı. Chicago'da bulunan Al Capone yakın dostuydu. Ondan yardım isteyebilirdi. Tattaglia ailesiyle de ilişkisi vardı. Tattaglia ailesi genelev işletiyor, aynı zamanda ufaktan ufağa beyaz zehir kaçakçılığı yapıyordu.

Bütün bunlara karşılık Don Corleone, Clemenza ve Tessio tarafından yönetilen iki küçük ama iyi örgütlenmiş Regime [çete] çıkartabilirdi. Üstün yanları düşmanın, Corleone imparatorluğu hakkında yeterli bilgi sahibi olmamasıydı. Gangsterler Baba'nın gerçek gücünü bilmiyor, Brooklyn'de yalnız başına çalışan Tessio'nun Don'la ilgisi olmadığını sanıyorlardı.

Yine de taraflar birbirine eşit değildi. Ama Vito Corleone, aleyhine olan noktayı ustaca bir darbeyle silip yok etmeyi başardı.

Maranzano, New York'taki isyanı bastırması için Al Capone'dan iki adamını yollamasını istedi. Corleone ailesinin Chicago'da adamları vardı. Al Capone'un iki adamının trenle yola çıktığını haber verdiler. Vito Corleone, Luca Brasi'yi çağırttı. Ona gereken emirleri verdi.

Brasi ile adamları dört kişiydiler. Chicago'lu haydutları istasyonda karşıladılar. Brasi'nin adamlarından biri bir takside bekledi. İstasyon hamalı Capone'un adamlarının bavullarını bu taksiye taşıdı. Adamlar da geldiler. Arabaya bindiler. Peşlerinden de Brasi ile adamları bindi. İki Chicago'lu gansteri arabanın içine yatırdılar. Araba Brasi'nin daha önce kararlaştırdığı limandaki ambarlardan birine gitti.

İki gangsterin elleri kolları bağlanmış, ağızlarına birer küçük havlu tıkılmıştı.

Brasi duvarda dayalı duran baltayı aldı. Capone'un adamlarından birini doğramaya başladı. Adamın ayaklarını, tam dizlerinden bacaklarını, sonra da kalça kemiklerinden geri kalan bölümü ayırdı. Brasi çok güçlü bir adamdı; ama işini tamamlayabilmesi için baltayı birkaç kere savurması gerekiyordu. Her yan kandan görünmez olmuştu. Kesilen yerlerden sel gibi kan akıyordu. Brasi ikinci kurbanına döndüğünde artık kendisine iş kalmadığını gördü. Çünkü adam duyduğu dehşetle ağzındaki küçük havluyu yutmuş, boğulmuştu. Morgda, ölümün nedenini bulmak için yapılan otopsi sırasında havlu adamın midesinden çıktı.

Birkaç gün sonra Al Capone, Vito Corleone'den bir telgraf aldı: 


"Düşmanlarıma karşı nasıl davrandığımı gördünüz. Bir Napolili, iki Sicilyalı arasındaki anlaşmazlığa niçin karışıyor? Sizi dost olarak kabullenmemi istiyorsanız, dilediğiniz zaman ödemek zorunda olduğum bir borcum var. Sizin gibi bir insan, yardımınıza koşabilecek, kendi işlerini kendisi çevirebilen bir dosta sahip olmanın ne kadar yararlı olabileceğini takdir eder. Dostluğumu istemezseniz siz bilirsiniz. Yalnız bu kentin havasının çok nemli olduğunu size haber vereyim. Napolililerin sağlığına zararlıdır böyle hava; buraya asla gelmemenizi öğütlerim."

Mektubun her kelimesi, her satırı uzun uzun düşünülerek yazılmıştı. Baba, Capone çetesine değer vermiyor, onların kafasız, zalim katiller olduklarını biliyordu. Aldığı bilgilere göre Capone, küstahlığı, aşırı davranışları yüzünden siyasi hayattaki bütün dostlarını kaybetmişti. Siyasi güç, toplumun koruyucu örtüsü olmadan Capone ve onun gibilerin dünyasının yıkılmaya mahkum olduğunu biliyordu. Capone'un etkisi Chicago sınırlarını da aşmıyordu.

Mektup etkisini gösterdi. Capone, iki Sicilyalının savaşına katılmayacağını bildirdi.

Şimdi taraflar eşittiler. Üstelik Vito Corleone, Capone'un adamlarını rezil ederek ABD içindeki bütün gangsterlerin "saygısını" kazanmıştı. Tam altı ay, Vito Corleone, Maranzano'nun bütün güçleriyle çarpıştı. Adamın koruduğu kumarhaneleri bastı. Düşmanı hep cepheden karşılamayı bildi. Clemenza'yla adamlarından geniş ölçüde yararlandı. Zaferin kendisine göz kırptığını anlayınca da Tessio'yu Maranzano'nun peşine koydu.

Bu arada Maranzano savaşın sona erdirilmesi, barış yapılması için Vito Corleone'ye elçiler yolluyordu. Corleone çeşitli nedenler uydurarak onları görmekten kaçındı. Maranzano'nun askerleri liderlerini terk ediyorlardı. Kaybedilmiş bir dava uğruna ölmek istemiyorlardı. Şimdi kumarhaneler haracı Corleone örgütüne veriyorlardı. Savaş sona ermek üzereydi.

1933 Noel'i öncesinde Tessio, Maranzano'nun savunma hatlarından içeri girebildi. Maranzano'nun yardımcıları anlaşmaya hazırdılar; liderlerini onlara teslim etmeyi kabul etmişlerdi. Maranzano'ya, Brooklyn'deki bir lokantada Corleone ile görüşmeler yapılacağını söylediler. Kendileri de Maranzano'ya muhafızlık ettiler. Sonra Maranzano'yu lokantada, Tessio ile dört adamı içeri girerken tek başına bırakıp kaçtılar. Mesele çabucak halledildi. Maranzano'nun, yarı yarıya çiğnenmiş ekmekle dolu ağzına kurşunları sıktılar. Savaş sona ermişti.

Kızılkuğu

Hasan Hüseyin 


toprak yer kayar gibi kaydı görünüm
çay denize akarcana aktı bildiklerimiz
ve başladı kuşkuların zorba gecesi

her soru bir yanıttır gizli bilgeliklere

işçi çadırlarına dağbaşlarında
ırgat pazarlarına kent içlerinde
kara vagonlara seferberlikte
açlığa çıplaklığa yağmada
gerçekdışı dualara durmada
biçimlere sığmamada
bir başka

dünyanın hiçbir yerinde böyle parlak böyle diri
böyle canlı değildir bu yıldızlar
yalnızken görseniz korkarsınız
tutuşmuş tavan gibi sarkar da gökyüzü gözlerinize
kamaşır gözleriniz
ben işte orda emdim anamı

asmanın yaprakları birörnek
yaprakların yanıbaşı serin su
takla atar mavilerde mardinli güvercinler
bulutlar geçip gider uğultulu
şu işsizlik olmasa
geçim derdi olmasa
uzansak serin suyun yanıbaşına
kavaklar hışırdaşsa dinlesek
ishaklar karşı karşı masallı
anaç dağlar şantiyeli ormanlı
yüzlerimiz nakış nakış sevdalı
uyusak uyansak gencelsek
açsak radyomuzu sevinsek
balını balına katsak gözlerimizin
gülünü gülüne ellerimizin
insan olduğumuzu bilsek
kıymasa insan insana
geceler kanamasa
ezim ezim ezilmese şu yürek

benim güzel cehennemim
göçmen dünyalılığım
ekmeğim suyum tuzum
ateşim
kızılkuğum
gelecek şimdi çıkıp
dayanılmaz bir erkekten bir çocuk gibi
gelecek çıkıp şimdi
gelecek ve gösterecek gözlerimize
yaşanmamış yanlarını o güzelliğin

23 03 2015

Mustafa Suphi

Nazım Hikmet 

Mustafa Suphi'leri öldürdüler.

"Kim bu Mustafa Suphi'ler?"

"Türk Bolşevikleri."

"Nerede, nasıl öldürdüler? Niçin öldürdüler?"

"Bolşevik oldukları için."

Çamlık bir tepeye gelmişiz. Yusuf:

"Rusya'dan çağırmış adamları Mustafa Kemal" dedi. "Suphi esir kalmış Rusya'da, sonra Bolşeviklere katılmış. Aralarında İstanbul'dan gelenler de varmış. Bakü'de bir kongre mi ne yapılmış da, onun için gitmişler oraya."

"Sonra?"

"Davetiyeyi alınca Mustafa Kemal'den, gelmişler sınıra, Kazım Karabekir Paşa karşılamış."

Çamların altına oturduk. Hava da bir güzel. Karadeniz'den bir de yel esiyor püfür püfür.

"Erzurum'da hacılara, hocalara, ite köpeğe, 'Muhafaza-yı Mukaddesat Cemiyeti' diye galiba bir cemiyet kurdurmuşlar. Daha şehrin kapısında yuhalamış, taşa tutmuşlar Suphi'lerin yaylılarını. 'Camilerimize eşek bağlayacaklar!' 'Karılarımızın başını açacaklar!' 'Bize şapka giydirecekler!' diye bağırırlarmış. Karabekir de, silahlarını alıp Trabzon'a sevk etmiş Suphi'leri."

Karadeniz sağa, sola, ileriye bomboş uzanıp gidiyor alabildiğine. Ne bir vapur dumanı ne de bir yelken.

"Burada hepsini, Değirmendere'de, geceleyin, bir motora bindirmişler. Ocak ayının 28'inde oluyor bu iş. Burada bir Yahya Kahya var, kayıkçılar kahyası, it mi it. Topal Osman'ın adamı. Suphi'lerin motoru az açıldıktan sonra, Yahya Kahya adamlarını başka bir motora yüklüyor. Bunlar Sürmene açıklarında rampa ediyor öteki motora. Suphi'ler 15 kişiydi diyorlar. Suphi karısını da getirmiş. Karı Rus. Boğuşma iki saat kadar sürmüş, diyorlar. Bir aralık Suphi bir tüfek geçiriyor eline. Tam ateş edecek, Trabzon'un itlerinden Faik adında bir hergele, arkadan, ensesinden, tabancayla vuruyor Suphi'yi. Ötekileri de bıçaklayıp, boğup, ayaklarına taş, demir bağlayıp denize atıyorlar. Rus kadınını Trabzon'a getirmişler. Güzel kadınmış. Yahya'nın evinde hapis. Burada, bu iş üstüne, bir şeyler olacak diye korkuyor hala Ankara."

"Trabzon'da bizden kimse var mı?"

"Bilmem."

Karadeniz hep öyle bomboş, apaydınlık yayılıp gidiyor.

Psikiyatrinin Ölümü

E. Fuller Torrey 

Öğrenim ve eğitim üzerindeki tartışmaların bugüne kadar kanıtladığı tek şey, bunlarla uğraşanların bilgisizlikleridir.

Zihnimizin bize oynadığı en etkin hilelerden biri, anlamak istemediğimiz şeyleri anlamamaktır.

Lawrence Kubie: Bilgi olmazsa yetişkin insanlara değil, anlayamadıkları sözcükler, boya, kil ve otomatik silahlarla donatılmış yaşlanmakta olan çocuklara sahip oluruz.

Davranış bozukluklarını psikoloji terimleriyle anlamakta insan derin bir isteksizlik göstermektedir. Böyle bir anlamadan kaynaklanan sorumluluktan kaçınır ve bu sorumluluğun, kendi duyguları, çelişkileri ve iç uyuşmazlıklarından kaynaklandığını kabul etmektense anormal davranışları için ruhları, şeytanı, hatta içindeki mistik sıvıları suçlamaya hazırdır.

W.M. Mendel: Hiç kimsenin bir akıl hastanesinde iyileştiği hiçbir zaman görülmemiştir.

İlk psikiyatristlerin hepsi, insandaki ters etkileri nedeniyle mastürbasyonun deliliğin başlıca nedeni olduğu görüşü üzerinde birleşiyorlardı.

Sarhoş bir şoför başkaları için sürekli olarak bir paranoid şizofrenik hastadan çok daha tehlikelidir; oysa biz paranoid şizofrenik hastaların çoğunu hapsettiğimiz halde sarhoş şoförlerin çoğunun serbestçe dolaşmasına izin veriyoruz. Öyle görünüyor ki, daha iyi bilmesi gereken biz psikiyatristler, kendi mantıksız  dürtülerimizi, anlayamadığımız, zihinsel hasta olarak damgaladığımız, hapse yolladığımız başkalarının üstüne yansıtıyoruz ve kendimizi daha iyi hissediyoruz.

Kendi özgürlüklerinden vazgeçmeye istekli insanların bulunmadığı yerde faşizm de olmayacaktır.

Geçmişte, kararları dayandırabileceğimiz mutlak değerleri veren din olmuştur. Bize söylendiğine göre düşük yapmak yanlıştır, pornografi yanlıştır, esrar içmek yanlıştır, kumar oynamak yanlıştır. Böyle sorunlara çözüm bulmak için psikiyatriye başvurulmasına gerek yoktur. Ya doğru olanı yapardın ya da cehenneme giderdin. Yaşam basitti. Bununla birlikte, dinsel etkileme öldüğü zaman, yeni birtakım mutlakların bulunması için bir araştırma yapıldı. Psikiyatri, tıbbın kutsal suyu ile bunu kutsallaştırmak ve akıl sağlığının gerçek kaderi olarak önermek için can atmaktadır. Bu bir sahte Mesih'tir.

George Bernard Shaw: Öğrenimim yalnızca okuldayken kesildi.

Bir kişinin sorunları olup olmadığına karar veren, o kişinin cinselliğini ifade etmekte yaptığı seçim değil, bu seçim içinde tatmin edici bir ilişki kurmaktaki yeteneğidir.

Hepimiz aynı dünyanın parçalarıyız ve hepimizin gariplikleri ya da davranış bozuklukları vardır; ama bunların hepsi birbirleriyle ilişkilidir. Ya bu anlamda hepimiz normaliz ya da hepimiz olduğumuz gibi, çılgın bir dünyaya az ya da çok uyum sağlamış birer yarı deli olarak terk ediliriz.

İnsanın ruhu ve amaçları ne kadar yükseklerde uçarsa uçsun, yine de vücudun tuzağına düşecektir ve statüsü her ne olursa olsun, duygusal hastalığı olacaktır.

22 03 2015

Din

Sigmund Freud 

İnanma beklentilerinin neye dayandığını sorduğumuz zaman birbirine pek de iyi uymayan üç cevapla karşılaşırız: Birincisi, bu öğretilere inanmaya değer; çünkü ilk atalarımız bunlara inanmıştır. İkincisi, aynı ilkel çağlardan bize aktarılan kanıtlara sahibiz ve üçüncüsü, bunların doğruluğunu sorgulamak yasaktır.

Bu üçüncü nokta bizde mutlaka kuşkuların en derinini yaratacaktır. Toplum, dini doktrinleri konusundaki iddiasının güvensizliğinin çok iyi farkındadır. Aksi olsaydı gerekli verileri bir sonuca varmak isteyen herkesin önüne koymaya elbette hazır olacaktı. Durum bu olunca da diğer iki kanıt temelinin incelenmesine geçmemiz, dindirilmesi zor bir kuşku yaratır.


İnanmamız gerekir; çünkü atalarımız inanmıştır. Ama atalarımız bizden çok daha cahildir. Bugün belki de inanamayacağımız şeylere inanmışlardır. Atalarımızdan bize kalan kanıtlar, kendi içinde her türlü güvenilmezlik işaretini içeren yazılardır. Çelişkilerle, değiştirmelerle, çarpıtmalarla doludur ve sözünü ettikleri olgusal doğrulamaların kendileri doğrulanmamıştır. Sözlerinin, hatta sadece içeriklerinin ilahi vahiyden geldiğini iddia etmenin pek yararı olmaz; çünkü doğruluğu sorgulanma konusu olan doktrinlerden birisi de zaten bu savdır ve hiçbir önerme kendinin kanıtı olamaz.

Dolayısıyla kültürel varlıklarımızın bize verdiği bilgilerin tümü içinde, tam da bizim için en büyük öneme sahip ve evrenin bilmecelerini çözüp yaşamdaki acılara katlanmamızı sağlaması beklenen ögelerin doğrulamaya hemen hiç açık olmayan ögeler olduğu gibi basit bir sonuca varırız.

Deli Kızın Türküsü

Gülten Akın 


sana büyük caddelerin birinde rastlasam
elimi uzatsam tutsam götürsem
gözlerine baksam gözlerine konuşmasak
anlasan

elimi uzatsam tutamasam
olanca sevgimi yalnızlığımı
düşünsem hayır düşünmesem
senin hiç haberin olmasa
senin hiç haberin olmaz ki
başlar biter kendi kendine o türkü

yağmur yağar akasyalar ıslanır
bulutlar uçuşur geceleyin
ben yağmura deli buluta deli
bir büyük oyun yaşamak dediğin
beni ya sevmeli ya öldürmeli

yitirmeli büyük yolların birinde ne varsa
böcekler gibi başlamalı yeniden
bu allahsız bu yağmur işlemez karanlıkta
yan garipliğine yürek yan
gitti giden

21 03 2015

Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim

Nazım Hikmet 

Cıgara dilenciliği, dilenciliklerin en kepazesidir.

Dünya güzel. Dünya güzel ne demek? Dünyanın nesi güzel? İnsanların yüzde kaçı için dünya güzel? İnsanların kocaman çoğunluğu. "Dünya güzel mi, değil mi?" diye düşünmüyor bile, bu dünyada haksızlık yokmuş, açlık yokmuş, zulüm yokmuş, ölüm yokmuş gibi; haksızlığın, açlığın, zulmün ölümün içinde yaşıyor. Haksızlığa, zulme, ölüme karşı yüzde kaçı savaşıyor insanların? Biz savaşıyoruz işte. İhtilaller yapan, barikatlar kuran yığınlar savaşıyor.

Karl Marx: Tarih sınıfların savaşıdır.

Yatılı okuldan çıktıktan sonra -orada namaz, oruç zorunluydu- namazı da, orucu da bıraktım. Kuran'ı da hiçbir zaman doğru dürüst okuyamadım. Esresi, üstünü, şeddesi, yardım edeceğine, hep şaşırttı beni. Ama dindardım. Daha doğrusu, Allah'ın var olmayabileceğini düşünmemiştim. Sonra bir gün Allah'ın varlığını, yokluğunu değil de, dindar adamın Tanrıdan mükafat beklediği için, cennete girmek için, ölümsüz bir hayata kavuşmak için sevap işlediğini ve cezadan, cehennemden korktuğu için günahtan kaçındığını düşündüm. Dindar adamın bu hürriyetsizliği, bu bencilliği, hiç dindar olmamışım gibi şaşırttı beni. Ahmet o gün bugündür bütün işlerini mükafat kaygısıyla ceza korkusunun dışında yapmaya çalıştı. Yakamı Tanrının elinden kolayca sıyırmamın nedenlerinden biri de, Anadolu din adamını, işinin üstünde görüp tanımamdır. Bu adam, ne Mevlevi dedeme ne de yatılı okulda din bilgisi öğreten, kravatlı, penseli hocamıza, hatta ne de bizim Üsküdar'daki mahalle camiinin nüktesever imamına benziyordu. Bu adam, masallardaki ejderha gibi çeşmenin önüne oturup suyunu kesmişti. Yanında, cahilliğin, batıl itikatların, ikiyüzlülüğün, hoşgörmezliğin, karanlık bir terörün sancağı dalgalanıyordu.

Kadınların yakışıklı bulduğu erkekleri, erkekler yakışıklı bulmaz; erkeklerin güzel bulduğu kadını, kadınlar güzel saymaz.

Yalanı yalnız düşmana söyleyeceksin, karıya bile, pohpohlamak için de olsa, yalan söyleyen, erkek değildir.

sevdayım tepeden tırnağa
sevda: görmek, düşünmek, anlamak
sevda: doğan çocuk, yürüyen aydınlık
sevda: salıncak kurmak yıldızlara
sevda: dökmek çeliği kan ter içinde
emekçiyim
sevdayım tepeden tırnağa
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...