29.04.2016

uzun lafın kısası

jose saramago: her insan gerçeğinde, her zaman kaygı taşıyan bir yan vardır. bizler her an sönme tehdidi altında titreyen küçük birer aleviz ve her şeye karşın korkarız.

tom robbins: ölüm herkesin çorbasındaki sinektir. insanoğlu sonunda yokuş aşağı inmeye başlayacağını ve düşeceğini bildiği sürece, ne gerçek anlamda mutlu, ne gerçek anlamda özgür, hatta ne de gerçek anlamda aklı başında olabilir.

jose ortega y gasset: yüce bir ruhun ateşli bir tutkuya boyun eğmesi güç iştir.

andre gorz: özneye saygı, günümüzde iyiliğin tanımı haline gelmiştir. kötülük ise, insanın insan üzerindeki tahakkümü ve insanın bir nesneye ya da bir nesnenin parasal karşılığına dönüştürülmesidir.

iris murdoch: alışılagelmişin dışındaki insanlar, alelade insanlar için faydalıdır; çünkü onlar diğerlerinin her şeyin farklı olduğunu anlamalarına yardımcı olurlar.

hermann hesse: öbür dünya diye bir şey yok. kurumuş bir ağaç dirilmez hiç, soğuktan donmuş bir kuş bir daha hayata dönemez, ölmüş bir insan da öyle. aramızdan ayrılıp gitti mi, belki bir zaman düşünür, anımsarız kendisini; ama bu da uzun sürmez.

william faulkner: zeki insanlar her türlü insan adaletsizliğine, budalalığına ya da acısına karamsar ve alaycı bir akli acıma duyarlar.

friedrich nietzsche: insan kirli bir ırmaktır. bu kirli ırmağı da içine alarak bozulmadan kalabilmesi için engin bir deniz olması gerekir.

27.04.2016

adalet nedir?

pierre-joseph proudhon

1. insan, sahip olduğu akıl sayesinde, saygınlığını kendi kişiliğinde olduğu gibi benzerinin kişiliğinde hissetme ve hem birey hem de tür olarak kendini gösterme yetisine sahiptir.

2. adalet, bu yetinin ürünüdür. bu, savunulmasının bizi tehlikeye sürüklemesine rağmen insanlık onurunun, içinde uzlaşmış olarak bulunduğu herhangi bir insanda ve herhangi bir durumda kendiliğinden hissedilen ve karşılıklı güvence altına alınan saygıdır.

3. bu saygı, bu saygıyı dinle dolduran barbarlarda en alt derecededir; adaleti kendi için gerçekleştiren uygar insan ise güçlenir, gelişir ve her türlü kişisel yarardan ve dinsel düşünüşten kurtulur.

4. bu şekilde tüm koşulları eşdeğer ve dayanışık hale getiren, insanı ve insanlığı özdeşleştiren adalet, insanın ilkesi ve amacı olan yüce mutluluğa potansiyel olarak uygundur.

adalet zorunludur ve yadsınması çelişkiye neden olur. eğer adalet insanlıkta doğuştan değilse, insan toplumunun gelenekleri olamaz; toplumsal durum, doğaya karşı olan bir durumdur.

adalet bir olguyu dile getirir: insanlar arasında yarar dayanışması olduğu gibi zıtlaşması da varsa, her zaman ve temel olarak yarardan daha yüksek olan saygınlık topluluğu vardır.

adalet, gizemsel ve fizyolojik her türlü unsurdan arınmıştır. tanrıların dininin yerine kendi kendimize saygı vardır; bir çeşit organik manyetizm olan hayvansal duygulanım yerine, özgürlüğümüzden ayrı tutmadığımız bir saygınlık olan türümüzün saygınlığından edindiğimiz coşkulu, insan dışı duygu vardır.

adalet yararın üstündedir. yakınımdakine kendim gibi saygı göstermeliyim; bu, bilincimin yasasıdır.

o halde adalet, ruhun bir yetisidir, hepsinin önündedir, toplumsal varlığı oluşturan bir yetidir. ama bir yetiden daha fazla bir şeydir; bir fikirdir, bir ilişkiyi, bir denklemi gösterir. yeti olarak gelişmeye uygundur, insanlığın eğitimini oluşturan bu gelişmedir. denklem olarak, çatışkısal hiçbir şey göstermez; her yasa gibi mutlak, değişmez ve yüksek düzeyde kavranılabilirdir. yapıları itibariyle belirsiz ve çelişkili olan toplumsal yaşamın olayları adalet aracılığıyla tanınır ve düzene kavuşurlar.

25.04.2016

avuçlanan gökyüzü

uğur mumcu

yıllarca önce, ankara'da nişanlısını öpmek isteyen bir genç, mahalle bekçisi tarafından tabancayla vurularak öldürülmüştü. o günlerde ünlü yazar çetin altan, "bu bekçiyi paris'in büyük bulvarlarından birinin ortasına koyarsak, şaşkın gözlerinde bütün azgelişmişliğimizi okuruz." diye yazmıştı.

ahlak göreli bir kavramdır. çağdan çağa, toplumdan topluma, kişiden kişiye değişir. feodalite döneminde, feodal ahlak kuralları yürürlükteydi. burjuvazi döneminde, burjuva değer yargıları, önceleri özgürlüğün sonra da bunalımların ve yozlaşmanın kaynağı oldu. bugün kapitalizmin beşiğinde, burjuvanın yozlaşmış cinsel ahlakı sallanmaktadır. çağımız, yeni bir ahlakın, toplumcu ahlakın eşiğindedir artık.

insanlık bütün süreci içinde, bir tek ortak mirasa bağlanmıştır, o da özgürlüktür. ilkel toplumdan günümüze kadar tarih sürecinin her aşaması, her kilometre taşı, insanlığa özgürlüğün yapıtlarını taşımıştır. bugün, yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde bu özgürlüğü, bu yapıtları hiçbir egemen sayılan ya da geçici olan değer yargılarıyla yadsıyamayız. bu; insanlığın, insan aklının, bilincinin ürünüdür.

insan var olduğu için, insan duygu ve düşünceleri ile bir bütün olduğu için cinsellik de resimde, heykelde, şiirde ve yazıda var olmuştur. sanata yansıyan cinsellik, bir ahlaksızlık ögesi olamaz. dinsel konularda yazılmış kitaplar bile ahlakçı öğütlerini cinsellikten almamışlar mıdır? "peygamberler tarihi"ni şöyle bir karıştırın: lut'un kızlarının cinsel dürtülerini, hz. yusuf'u baştan çıkarmak isteyenleri, hz. davut'un arkadaşının karısına sahip olmak isteyişini, sodom ve gomore'deki cinsel sapıklıkları, hz. musa'nın hayvanlarla cinsel birleşmeye karşı açtığı savaşı okursunuz.

sanat, gücünü kurulu düzene karşı takındığı tavırdan alır. bu tavır, özgürlükle biçimlenir ve güçlenir. sanatı bu genel çizgi içinde görmemiz gerekir. insanlığı, insancıl değer yargılarını ve barışçı özlemleri, sanatçıların sanatçı duyarlığını bir "zabıta vakası" olarak görmek, onları bir "mahalle bekçisi" öfkesi ile izlemek, çağımıza yaraşır bir davranış olamaz.

23.04.2016

evrensel aklın ışığında

nicholas malebranche

bize mutluluğu getirecek olanlar hiçbir şekilde duyumsanan nesneler değildir.

insanların körlüğü ve bilgisizliği bizi şaşırtmamalıdır; çünkü zihinleri, önemli bir zorluğu içeren hiçbir şeye nüfuz edemez.

"bir malebranche'ın akılcı dininde, bilimsel kafa, tanrı aşkının biçimlerinden biridir. hatta tüm erdemlerin en belli başlısı, en tanrısalı ve sevginin en yüksek ifadesidir." (edmond goblot)

hemen her zaman en masum zevklere eşlik eden can sıkıcı vicdan azapları vardır.

zihinlerin en birinci ödevi, özgürlüklerini korumak ve artırmaktır; bunu da ancak en iyi alışkanlıklarla yapabilirler ve bu şekilde mutluluklarını hak edebilirler.

sevgili ariste, fikirlerimizin ışığı ile duygularımızın karanlığı arasında, bilmek ile duyumsamak arasında fark vardır ve bu farkı zahmetsiz bir biçimde ayırt etmeye alışmak gerekir. en güçlü biçimde hissettiği şeyi çok açık olarak bildiğini zannederek bu fark üzerinde yeteri kadar düşünmemiş kişi, kendi değişimlerinin karanlıklarında kaybolmaktan başka bir şey yapamaz. bu önemli gerçeği iyi anlayınız. insan hiçbir biçimde kendi kendine kendisinin ışığı değildir. yapısı kendini aydınlatmaktan çok uzaktadır ve kendisi için kavranamaz bir olgudur. tüm zihinleri aydınlatan evrensel aklın ışığı olmadan, bu aklın kendi ışıklı yapısında keşfettiği kavranabilir fikirler olmadan insan hiçbir şeyi bilemez.

21.04.2016

bir ulus nedir?

ernest renan

bir ulusal hukuku hangi ölçüt üzerinde kurmalıyız? hangi işaretle onu tanıyacağız? elle tutulur hangi olaya dayandıracağız?

birçoğu kendinden emin olarak ırka, diyeceklerdir. saf bir ırkın olmadığı gerçeğinin ışığında politikayı etnik incelemeye dayandırmak, onu bir düşleme dayandırmak demektir. en soylu ülkeler olan ingiltere, fransa ve italya kanın en karışık olduğu ülkelerdir. almanya bu konuda istisna mıdır? saf germen olan bir ülke midir? ne yanılgı! tüm güney galyalıdır. tüm doğu elbe'den itibaren slav'dır. kökende temel olan ırk olgusu her zaman önemini yitirerek varlığını sürdürür. insanın tarihi zoolojiden öz olarak farklıdır. kemirgenlerde veya kedilerde olduğu gibi ırk insanda her şey değildir ve insanların kafataslarını elleme ve daha sonra "sen bizim kanımızdansın; bize aitsin!" diyerek onları sıkıştırma hakkı yoktur.

ırk hakkında söylediğimiz şeyi dil hakkında da söylemeliyiz. dil birleşmeye çağırır; ama buna zorlamaz. abd ve ingiltere, ispanyol amerikası ve ispanya aynı dilleri konuşuyorlar ama tek bir ulusu oluşturmuyorlar. aksine isviçre, farklı bölümlerinin rızasıyla oluştuğu için üç veya dört dile sahiptir. insanda dilin üstünde bir şey vardır, bu da istençtir. dillerin çeşitliliğine rağmen isviçre'nin birleşme istenci, çoğu zaman aşağılanmalar sonucu elde edilen dil benzerliğinden çok daha önemli bir olaydır. dillere verilen politik önem, onlara ırkların belirtileri olarak bakılmasından kaynaklanmaktadır. hiçbir şey bu kadar yanlış olamaz. diller, onları konuşanların kanı üzerinde çok az şey söyleyen ve her durumda, yaşam ve ölüm için bağlanılan aileyi belirlemek söz konusu olduğu zaman insan özgürlüğünü susturamayan tarihsel oluşumlardır.

din de modern bir ulusallığın kuruluşu için yeterli bir temel oluşturamaz. din kökeninde, toplumsal grubun varlığına bağlıdır. günümüzde, durum tamamen açıktır. tek biçim inanışa sahip kitleler artık yoktur. her birey, yapabildiği ve istediği biçimde kendine göre inanmakta ve inancını uygulamaktadır. artık devlet dini yoktur; katolik, protestan, musevi, dinsiz olarak fransız, ingiliz, alman olunabilir. din, kişisel bir şey haline gelmiştir; herkesin bilinci ile ilgilidir.

coğrafyanın, doğal sınırlar olarak adlandırılan şeyin, kuşkusuz ulusların ayrımında önemli bir payı vardır. coğrafya, tarihin temel faktörlerinden biridir. bununla birlikte bazılarının inandığı gibi, bir ulusun sınırlarının haritada çizildiğini ve bu ulusun, bazı sınırları yuvarlaklaştırmak için, "a priori" bir tür sınırlayıcı yeti atfedilen bir doğa, bir nehre ulaşmak için zorunlu olan şeyi zapt etmek hakkına sahip olduğunu söyleyebilir miyiz? bundan daha keyfi ve kötü bir doktrin bilmiyorum. bununla tüm şiddet eylemleri meşrulaştırılıyor. ve öncelikle, bu sözde doğal sınırları oluşturanlar dağlar veya nehirler midir? dağların bölgeleri ayırdığı tartışılmaz bir olgudur; ama nehirler daha çok birleştiriyorlar. ve üstelik dağların hepsi devletleri birbirinden ayıramaz. hayır, ne toprak ne de ırk bir ulusu oluşturamaz. toprak, çalışma ve savaşım alanını verir; insan, ruhu verir.

bir ulus bir ruhtur, tinsel bir ilkedir. aslında tek bir şeyi oluşturan iki şey bu ruhu, bu tinsel ilkeyi inşa eder. biri geçmişte, diğeri şimdidedir. biri, anıların zengin bir mirasının ortak mülkiyetidir; diğeri, şimdiki onaydır, birlikte yaşama isteğidir, bölünmez bir biçimde alınmış mirası değerlendirmeyi sürdürme istencidir. insan hemen oluşmamaktadır. ulus birey gibi, çabaların, özverilerin ve adamaların uzun bir geçmişinin ulaştığı noktadır. ataların dini hepsinden daha meşruydu; atalarımız bizi olduğumuz gibi bırakmıştır. büyük insanların, onurun kahramansal bir geçmişi, işte ulusal bir fikrin oturduğu istence sahip olmak; birlikte büyük şeyler yapmış olmak, daha fazlasını yapmak istemek, işte bir halk olmak için temel koşullar. kabul edilen özveriler ve çekilen acılar oranında sevilir. inşa edilen ve sonraki nesillere bırakılan ev sevilir. ıspartalıların şarkısı: "sizin daha önce olduğunuz şeyiz; şimdi olduğunuz şey olacağız." yalınlığı içinde her vatanın kısa ezgisidir.

geçmişte, paylaşılmış gurur ve özlemler, gelecekte gerçekleştirilecek ortak bir program, birlikte acı çekmiş, eğlenmiş, umut etmiş olmak, işte stratejik düşüncelere uygun sınırlardan ve ortak gümrük kapılarından daha geçerli şeyler, işte ırk ve dil farklılıklarına rağmen anlaşılan şeyler. biraz önce "birlikte acı çekmiş olmak" demiştim; evet acı, sevinçten daha iyi birleştiriyor. aslında ulusal anılar, matemler zaferlerden daha geçerliler; çünkü görevleri dayatıyorlar; birlikte çaba gösterilmesini emrediyorlar.

o halde bir ulus, yapılmış ve hala yapılmaya hazır olunan özveri duygusu tarafından oluşturulmuş büyük bir dayanışmadır. bir geçmişin varlığını varsayar; buna rağmen şimdideki elle tutulur bir olayla özetlenir. ortak yaşamı sürdürmek için açıkça ifade edilmiş istek, onay. bir ulusun var oluşu, bireyin var oluşunun yaşamın sürekli bir onayı olması gibi, bütün günlerin bir plebisitidir.

19.04.2016

sempati

louis lavelle

başkasının kişisel yaşamı, ancak o kişiyi sevmeye başladığımızda bize kendini gösterir.

sempatinin özelliği, zekanın hiçbir çabasının hiçbir zaman elde edemeyeceği şeyi çaba göstermeden gerçekleştirmesidir.

en kolay şekilde kendinin oyuncusu haline gelme tehlikesini taşıyan, en çok kafaya sahip olan insandır. hiçbir zaman kendinde bulduğu şeyden tatmin olmaz. kendini düşünerek, kendini sürekli değiştirir. gerçek varlığı her zaman şimdiki varlığının gerisinde veya ötesindedir; hiçbir zaman hayal ettiği şeyi hissettiği şeyden ayırt edemez. kendisinde bin çeşit kişi bulur, kendisine verildiği biçimdeki gerçeği her taraftan aşan binlerce olabilirlik düşünür. gerçeğe doğru dönebilmek, bakışını ona bağlamak ve ona daha yakın olmak için bir çabaya gereksinimi olmasına karşın, gerçeğe onu istemeden ulaşmak için, çoğu zaman, biraz yalınlık ve biraz sevgi yeterli olacaktır. bunun nedeni, kendi kendime baktığım zaman, ona kendimi gösterdiğim izleyici olan ve her zaman sadece ona görünmekten başka hiçbir şey yapamadığım yabancı bir izleyiciye benzeyen bir başkasının burada olmasıdır. ben artık bir varlık değilim, daha önce oluşturduğum bir görüntü, bir şeyim.

en güzel şeyler hava, gök, ışık ve yaşam gibi en yaygın şeylerdir. ve ruhun içinde de en saf sevinçleri bize verenler en yaygın şeylerdir.

bugün hiç kimse tamamen gözlemci bir yaşamın içinde güvenlikte olamaz ve gözlem en saf eylemin ödülünden başka bir şey değildir. tinsel yaşamın tüm güçlerini toplama, tüm insanlara yazgılarının ortaklığını görmelerini sağlayan mutlağa olan bu katılığı içimizde bulma zamanı gelmiştir. insanlar, tüm iyiliklerin en büyüklerinin, herkesin kendisi için elde etmeye ve herkesle paylaşmaya çalıştığı iyiliklerin, bilinçlilik, yüreklilik ve yumuşaklık olduğunu öğrenebilecekler mi?

17.04.2016

yüreklilik

jean jaures

bugün yüreklilik, diğerleri üzerine her zaman patlamasından övünülen korkunç ama uyutucu olan savaşın karanlık bulutunu dünya üzerinde tutmak değildir. yüreklilik, aklın çözebileceği çatışmaların çözümünü gücün ellerine bırakmak değildir; çünkü yüreklilik insanın yücelmesidir.

hepiniz için yüreklilik, her saatin yürekliliği, yaşamın saçıp savurduğu fiziksel ve ahlaksal her düzeydeki denemeleri eğilip bükülmeden yüklenmektir. yüreklilik, istenci duyguların ve güçlerin rastlantısallığına bırakmamaktır; kaçınılmaz bezginliklerde çalışma ve eylem alışkanlığını korumaktır. bizi her taraftan sarsan yaşamın sonsuz karışıklığında yüreklilik bir meslek seçmek ve ne olursa olsun onu iyi yapmaktır; titiz veya monoton ayrıntıdan yılmamaktır, olabildiği kadar eksiksiz bir teknisyen haline gelebilmektir; yararlı eylemin koşulu olan çalışmanın uzmanlaşması yasasını kabul etmek ve anlamaktır ve bununla birlikte bakışında ve zihninde geniş dünyaya doğru bazı kaçışlara ve daha geniş perspektiflere yer ayırmaktır.

yüreklilik, ister bir pratisyen, ister bir filozof, meslek ne olursa olsun, bir bütün olmaktır. yüreklilik, kendi öz yaşamını anlamaktır, onu belirlemektir, onu derinleştirmektir, onu kurmaktır ve bununla birlikte onu genel yaşamla uyumlu hale getirmektir. yüreklilik, hiçbir ipin kopmaması için iplik veya dokuma makinesini gözetmektir ve bununla birlikte, içinde makinenin özgür işçilerin ortak hizmetçisi olduğu daha engin ve daha kardeşçe bir sosyal düzeni hazırlamaktır. yaşamın bilime ve sanata dayattığı yeni koşulları kabul etmektir, olayların ve ayrıntıların hemen hemen sonsuz karmaşıklığını benimsemek ve keşfetmektir ve bununla birlikte bu korkunç ve karışık gerçeği genel fikirlerle aydınlatmaktır, düzenlemektir ve onu biçimlerin ve ritimlerin kutsal güzelliği ile yükseltmektir.

yüreklilik, kendi hatalarına egemen olmaktır; onlardan acı çekmek ama onların altında ezilmemek ve yoluna devam etmektir. yüreklilik yaşamı sevmektir ve ölüme dingin bir bakışla bakmaktır; ideale koşmak ve gerçeği anlamaktır; harekete geçmek ve evrenin çabamıza hangi ödülü ayırdığını veya bir ödül ayırıp ayırmadığını bilmeden büyük amaçlara kendini adamaktır. yüreklilik, gerçeği aramak ve onu söylemektir; geçici olarak muzaffer olan yalanın yasasına boyun eğmemektir ve ruhumuzu, dudağımızı ve ellerimizi, aptal alkışların ve fanatik yuhaların yansıması yapmamaktır.

15.04.2016

isyan

hakan günday

insan doğar. on-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgah olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. bu aslında bir histir, bilgi değil. ve ilk tepkisini verir. avazı çıktığı kadar bağırarak. bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. önce aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşırı gürültüye dayanamayıp içlerinden birini, bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. o da gidip "biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?" der. böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir.

kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresindeki boşluğu insanlarla doldurur. buna, büyüme denir. yetişkin olma. tam olarak, yetişkin uysallığı. yapay bir haldir. tasarlanmıştır. işlevselliği üzerinde hesaplar yapılıp öyle biçimlendirilmiştir.

yetişkin uysallığının temeli, toplumun varlığını sürdürebilmesi için toplumdaki her bireyin bir boka yaraması gerektiği inancında yatar. ve en önemlisi, yetişkin uysallığı, tamamen ölçüsüz bir dünyada, milimetrik biçimde ölçülüdür. yaş ağacın eğilip kendi köküne oral seks yapmasından ibarettir. oysa on dört yaşındaki bir çocuğun, ergen öfkesi olarak nitelenip küçük görülen aşırı davranışları, doğal olandır. gözlerindeki doğum çapakları dökülmüş ve dünya üzerinde dönen bütün dolapların sırtına yüklenmiş olduğunu anlamıştır. kendini odasına kilitleyip dışarıyı dışarıya hapsetmeye çalışır. ya da bütün kapıları ve duvarları avazı çıktığı kadar bağırarak yıkmaya. tepkileri, insanın ateş saçan bir ejderhayla karşılaşınca vereceği türdendir. dolayısıyla bu tepkinin, hayatta kalındığı sürece, yani ejderha yok olup gitmediği sürece devam etmesi gerekir. ancak tabii ki, böylesi bir hayat boyu ergenler güruhu toplum yapısını sikip atacağından, yetişkin uysallığına geçiş, insanlığın bir gereği olarak algılanır. toplumsal bir farz.

ama bazılarının kafası kalındır ve onlar son nefeslerine kadar bağırmaya devam eder. çünkü hayat aşırı bir süreçtir; çünkü dünya aşırı bir yerdir ve ikisinin de hak ettiği, suratlarının ortasına inen aşırı şiddetli yumruklardır. bu yüzden, ergen isyanı, bir insanı öldürmek için onu altmış kez bıçaklamaktır. çünkü gözlerini dünyaya ancak on dört yaşlarında açabilen biri, her insanın, ağzı tüten en az altmış ejderha tarafından kuşatılmış olduğunu anlayandır. sonuç olarak, insanlığın ergenlik hali, bütün aptallığına rağmen, hayatı boyunca, özgür bir yaratığa en çok benzediği dönemdir. ne zaman ki hayat ve dünya uysallaşır, o zaman ergenlerden sakin olmaları beklenebilir. ama daha önce değil.

13.04.2016

sanat ve teknik

charles lalo

tekniği meslekle karıştırmamalıyız. meslek, yeni başlayanlara ve sanatın işçilerine öğretilen geleneksel ve basit, pratik ve sanatın maddesel kısmıdır. her zaman aşılması gereken zorunlu ama yetersiz mekanizmadır; çünkü meslek katıdır ve her özel duruma iyi uyum sağlayamaz. onu zeka seviyelerinin üstüne çıkaran ama mükemmellerin seviyelerinin altına düşüren aptal bir kılavuzdur.

teknik, sürekli evrim içinde olan, uyum sağlayan canlı meslektir; mesleğin öğretemeyeceği, en zekileri de dahil olmak üzere her sanatsal değerin tüm göreceliliklerinin tam bilincidir; çünkü bu görecelilikler, her duruma, zeki bir duyarlılığın sezgisine sahip olduğu ve gerçek bir bilimin açıkladığı veya açıklayacağı her sanatsal kişiliğe göre değişmektedirler. bu, diplomanın üstünde olan kafadır.

mesleğin başarısı ustalıktır; yani duyarsız, mekanik ve zeki olmayan akrobatlıktır. tekniğin ideali, duygu ve özgürlük içeren egemen kavrayıştır. usta, tüm yaşamı boyunca iyi bir öğrenci olarak kalan ve bu şekilde mükemmel ve tehlikeli bir öğretmen haline gelen kişidir. basit öğrenimi aşan sanatçı, tüm yaşamında kendisinin efendisidir. ve genel olarak oldukça kötü öğretir. bilinçaltı iyi bir dosttur ve kötü bir öğretmendir. romain rolland, ünlü kişilerin kopya çekilecek modeller olarak değil, izlenecek örnekler gibi ele alınması gerektiğini söyler: onlar kadar yapmak; ama onlar gibi yapmamak.

bir şairin mesleği hemen hemen, eşit olarak kabul edilen heceleri saymak ve bir uyağın zenginliğini ölçmekle sınırlıdır. tekniği, bu mesleğin ona söylemediği şeyi verir: örneğin her hecenin tınılarının simetrisi veya ince zıtlığı, ritmin duraklarının ve art arda gelişlerinin mantıksal düşüncenin sınırlarına ve duygunun sıçramalarına uyumu, sunulmuş seslerin ve uyandırılmış görüntülerin uyumu: grammont'un ve çağdaş deneysel fonetiğin uygulayıcılarının bilimini kurmaya çalıştıkları şey.

teknik, bir anlamda daha bilimsel, diğer bir anlamda daha derin olarak sezgisel olan meslektir; bu şekilde anlaşıldığında tekniğin sanatın özü olduğunu söyleyebiliriz. teknik, sanatsal bir rutin değil, estetik düşüncedir; refleks değil, özgürlüktür. bir yapıt olan düzenli varlığın içinde, öğrenilmiş meslek bedendir, hayali ideal ruhtur; yaşayan teknik ise sanattır, bedendir ve ruhtur.

11.04.2016

otorite

orhan pamuk

eğer doğaya karşı savaş veriliyorsa; yani kuyu, köprü gibi işler varsa bir otorite gerekiyor. demokrasiyle olacak iş değil onlar. bir babaya, bir ustaya ihtiyaç var bu gibi konularda.

asıl önemli olan babaların, kendilerinde her şeyi yapma hakkı görmesi. çünkü devletten, cemaatten, toplumdan, aileden, dernekten, örgütten, kısacası her şeyden onlar sorumludurlar. ve bunların hepsi de bireyden önemli olduğundan; baba asar, keser ve herkes de susar.

bizim içimizde de vardır biraz otoriter baba isteği. sorunları kolaylaştıran, düşünme işini üzerimizden alan, ben yaptım siz bana güvenin diye inanmak isteyeceğimiz bir baba arayışı bizimki gibi toplumlarda vardır. yalnız bizde değil amerika'da bile var.

batı toplumları, isyan eden bireye daha bir hak verip onu onaylıyor. geleneksel toplumlar ise itaat edene ya da cezalandıran babaya hak veriyor.

otoriterliği değiştirecek şey, en sonunda bunun faydalı olmadığını görmemiz olacak. gelişmiş teknoloji, insan yaratıcılığı, insan zekasına daha fazla ihtiyaç duyduğumuz zaman otoriterlik para etmeyecek. köprü yaparken, kuyu kazarken, yol yaparken, belki herkesin fikri ayrıyken biri otoriterlikle toplumu bir araya getirip bir şeyler yapabiliyor. ama bilgisayar keşfi yaparken, ince bir işi geliştirmeye çalışırken otoriterlik değil; tam tersine özgürlük, yaratıcılık ve düşünce özgürlüğü gerekiyor.

bizler de bu çizginin kenarındayız. asya toplumlarının zemini bu ama maşallah kimsenin özgürlük talep ettiği falan yok. herkes büyüme derdinde. otoriter bir büyüme olsun da özgürlük ikincil, üçüncül değer olabilir deniyor. asya'da büyüme oluyor ama özgürlükler gelmiyor. seçmen de ne yazık ki buna destek veriyor. o zaman işimiz daha da zorlaşıyor.

via turhan günay / eray ak

9.04.2016

vicdan

laurence sterne

gerek erkek gerekse kadın, acıya, kedere ve zevke en iyi yatay pozisyonda katlanırlar.

çalışma, üzüntü, keder, hastalık, yoksulluk ve ıstırap hayatın çeşnileridir.

eğer sizin bir sonraki sayfada karşınıza ne çıkacağı konusunda en küçük bir fikir, bir varsayım öne sürebileceğinizi düşünsem, onu kitabımdan derhal söker atardım.

yaşamak ve sağlıklı olmak arzusu insanın doğasında vardır; özgürlük ve gelişme isteği bu tutkunun kız kardeşleridir.

hararet, hakiki bilgi eksikliğiyle doğru orantılıdır.

bu dünyada insanın güvenebileceği ve en tartışmasız biçimde vakıf olabileceği tek bilgi, kuşkusuz, vicdanının temiz olup olmadığını bilmektir.

savaş yoksulluğa, yoksulluk da barışa yol açar.

günümüzde ahlaken dürüst olmak gibi bir erdemi bile artık kuşkuyla karşılamak gerekir; böyle bir şey zuhur ederse eğer, işin özüne baktığımızda, bu davranışın sahibinin hiç de imrenilecek bir amaçla hareket etmediğini görürüz.

her konuda vicdanlı olmayan adama hiçbir konuda inanılmaz.

bu dünyadaki her şeyin boyutunu ve biçimini onları kuşatan koşullar belirler ve bu kuşağın şu ya da bu biçimde sıkılması ya da gevşek bırakılması o şeyi, büyük ya da küçük, iyi ya da kötü, önemli ya da önemsiz kılar.

7.04.2016

dizeler

rabindranath tagore


yüreğim, çoraklığın kuşu, senin gözlerinde buldu göğünü
sabahın beşiğidir gözlerin, yıldızların ülkesi
derinliklerinde yok oldu şarkılarım
bırak da yükseleyim o gökte, ıssız sonsuzluğunda
bırak da bulutlarını yarıp kanat açayım güneşinde

yüreğim övünçle taşıyor sanki, şarkı söylememi buyurunca sen; yüzüne bakıyorum, yaşlar doluyor gözlerime. yaşamımda aykırı, yırtıcı ne varsa eriyip haklı bir düzene çevriliyor; denizin üstünden uçan mutlu bir kuş gibi kanat açıyor tapınışım.

öyle hafif, öyle yumuşak, ince, hüzünlü, karanlık ki; onu bu yüzden seviyorsun, sen, ey temiz, ey duru! o da senin o korkunç beyaz ışığını bu yüzden kapatıyor üzgün gölgelerle.

bütün engelleri yıkarak bir şarkıyla akar ırmak. ama dağ kalır, anımsar, sevgisi koşar sularının ardından.

gece derin, ev sessiz, kuş yuvaları uykuya bürünmüş. kararsız gözyaşların, çekingen gülümseyişin, tatlı utancın, acınla yüreğinin gizini söyle bana!

geceleyin bahçede gençliğimin köpüren şarabını sundum sana. ben peçeni kaldırır, saçlarını çözer, sessizlikle güzelleşen yüzünü göğsüme çekerken, tası dudaklarına kaldırdın, indirdin gözlerini, gülümsedin -ayın düşleri uyku dünyasından taşınca geceleyin.

bugün seherin çiyle serinleyen durgunluğunda sen, yıkanmış, beyazlar giyinmiş, tanrının tapınağına yürüyorsun elinde bir sepet çiçekle. tapınağa giden ıssız yolun kenarında, ağacın gölgesinde, seherin durgunluğunda, başım eğik, duruyorum.

yok olmuş günlerimin gençliğinden bir çağrı geldi bana: gülüşlerin gözyaşına döndüğü, saatlerin söylenmemiş şarkılarla sızladığı daha doğmayan mayısın titreyişleri arasında bekliyorum seni.

yılların yıpranmış izlerinden, ölüm kapılarından geçip gel bana. düşler solar çünkü, umutlar söner, çürür yılın koparılmış yemişleri; ben sonsuz gerçeğim ama, beni yeniden, yeniden göreceksin kıyıdan kıyıya ettiğin yaşam yolculuğunda.

ben gece gibiyim sana, küçük çiçek.
yalnız duruluk, yalnız karanlıkta gizlenen uyanık bir sessizlik verebilirim sana.

durul yüreğim, bu büyük ağaçlar yakarışlardır.

kimsenin konuğu değilim günün sonunda.
önümde uzun gece var, yorgunum.

yağmurun derin gölgelerinde yürüyorsun geceleri, sessiz adımlarla, kimseye görünmeden. sabah gözlerini yumdu bugün, rüzgarın sesini duymadı bile, hep uyanık kalan o mavi göğe kalın bir perde çekildi. korular kesti şarkılarını, evlerin kapıları kapandı. bu ıssız sokakta yalnız yolcusun sen. tek dostum, en sevdiğim, evimin kapıları açık. bir düş gibi geçip gitme.

kendi ayak izlerini bulacaksın benim şarkılarımda.