20170327

yaratıcılık

albert einstein

şuna var gücümle inanıyorum ki, dünyanın bütün zenginlikleri ilerlemeyi gerçekten isteyen bir insanın elinde de olsa, insanlığı ileriye götüremez. yalnız büyük ve temiz insanlardan örnek almak bizi soylu düşüncelere ve soylu işlere götürebilir. para bencilliği çeker ve ister istemez, kötüye kullanılmasına yol açar. carnegie'nin para çuvallarıyla yüklü bir musa, bir isa, bir gandhi düşünebilir misiniz?

toplumdan aldığımız maddi, manevi, ahlaki bütün değerlerin, sayısız kuşaklar gerisindeki belli yaratıcı kişilerden geçerek bize geldiği pek açıktır. ateşin kullanılması, yediğimiz bitkilerin yetiştirilmesi, buhar makinesi, hep tek kişilerin buluşlarıdır. sadece birey düşünebilir ve bu sayede toplum için yeni değerler yaratır; üstelik toplumun uyduğu yeni ahlak kuralları da getirir.

nasıl toplumun besleyici toprağı olmadan kişilerin gelişmesi düşünülmezse; yaratıcı, geniş düşünceli, yargılayıcı bireyler içermeyen bir toplum da düşünülemez. bir toplum, onu ortaya çıkaran bireylerin sıkı bir politika birliğine dayandığı kadar, kişi olarak onların bağımsızlıklarına da bağlıdır. orta çağ avrupasını durgunluktan kurtaran italyan rönesansı sırasında, özellikle en parlak yemişlerini veren grek-avrupa-amerikan kültürü, bütünüyle bireyin özgürlüğüne ve tek başınalığına dayanır.

insanın kişisel, bencil ulusal amaçları aşmasına yardım eder yaratıcılık.

20170325

susanna

juan rulfo

seni düşünüyordum, susanna. yeşil tepelerde. rüzgarlı havalarda uçurtma uçururduk tepelerde, aşağılarda kalan köyün sesleri gelirdi kulaklarımıza, rüzgar uçurtmanın ipini çekelerdi. "koş, susanna." yumuşak ellerin ellerimi yakalardı. "gevşek bırak ipi." rüzgar nasıl güldürürdü bizi; ip parmaklarımızdan kayarken birbirimize bakardık; bir kuşun kanatları çarpmış gibi usulca kopardı ip. kağıt kuş yukarılardan taklalar atarak düşerdi, toprağın yeşili içinde eriyene kadar saçaklı kuyruğunu sürürdü ardından. dudakların ıslaktı, çiy tanelerini öpmüştüm sanki.

seni düşünüyordum. orada deniz yeşili gözlerinle bana bakışını.

susanna, ne kadar uzaklardasın sen, bulutların üstünde, ta uzaklarda, tepelerde gizlenmişsin. o'nun büyüklüğünde, o'nun bağış dolu kutsal yüceliğinde saklısın; seni bulamam artık, göremem. orada sözlerim erişemez kulaklarına.

damlaların düşüşünü gözlüyordum susanna, şimşeğin parıltısında her soluk bir iç çekişiydi, her düşüncem sen.

yeşil tarlalar. rüzgar başaklar arasında kımıldarken. ya da ikindiüstü, yağmur tarlaları dalgalandırırken bakarsın ufuk çizgisi bir iner, bir kalkar. toprağın rengi, yonca ve ekmek kokusu. taze bal kokan bir köy.. havanın ılıklığında her şey portakal çiçeklerinin çeşnisini alırdı.

gittiğin gün seni bir daha göremeyeceğimi biliyordum. yüzün, batan güneşin kan kırmızı ışığında kararmıştı. gülümsüyordun. köyü geride bıraktın. sık sık derdin ki bana: "ben senin yüzünden seviyorum burayı, senden başka her şeyden de nefret ediyorum. burada doğduğuma pişmanım."

"bir daha dönmez," diye düşündüm kendi kendime. "susanna bir daha dönmeyecek. susanna hiç dönmeyecek,' diye geçirdim içimden.

20170323

gece

lale müldür



gece. yitik adalar boyunca uzanıyor karanlık deniz
bir martı yitirilmiş bir şeyi umarsızca belli belirsiz
ışık kulelerine yaklaşıp kaçan kanatlı hayvanlar gecede
kahkahalarla sarsılan bir ses. adacıklardayız hepimiz
gözetleme kulelerinde. bir yağmur kuşu, seyrek, siyahçıl, tedirgin
karanlığın içinden geçen bir tren, tek boynuzlu bir at içinde
öylesine geçip gitti işte gizem bize değmeden
bir ara-zamanda duyar gibi olduk bir şeyleri
dökülen inci seslerini belki de
yitikgillerden bir şey, ele geçirilen ve hemen kaybolan
bir öte-zaman sesi aralık bir kapıdan
yanıp sönen bir şey iç denizlerimizde
göksel bir şey sıyırıp geçen bizi
ondan kalan incinmiş kanatlarla uçmaya çalışıyoruz şimdi

20170321

büyük insan

stefan zweig

bize verilmiş olan hayat biçimi daha iyi bir hale getirilebilir, yontulabilir, düzeltilebilir ve şüphesiz, ahlaki tutku, bilinçli ve sebatlı bir çalışma sayesinde, içimizdeki iyi şeyleri ve ahlaki duyguları geliştirebilir, kuvvetlendirebilir; ama karakterimizin temel çizgilerini hiçbir zaman büsbütün silemez, bedenimizi ve ruhumuzu bambaşka bir yapısal düzene göre yeniden biçimlendiremez.

bir insan, tek bir kişi, birtakım vaatlerde bulunarak insanlığa seslendiği zaman, bu inanç susuzluğunun duyarlı sinirine dokunmuş olur ve ayağa kalkma cesaretini göstererek her türlü sorumluluktan daha ağır olan şu sözü söylemeye cüret eden, "ben, gerçeği biliyorum." diyebilen biri, her zaman, kendini feda etmeye hazır sonsuz bir yedek kuvvet bulur karşısında.

kusursuzluk ancak insani olan şeyleri aştığımız zaman mümkündür: kutsal bir kişi, hatta yumuşaklığı öğütleyen bir havari, katı olabilmelidir; kutsallığa ulaşabilmek için babasını ve anasını, eşini ve çocuklarını kayıtsız bir şekilde terk etmeyi, neredeyse insanüstü ve insanlık dışı olan böyle bir şeyi müritlerinden isteyebilmelidir. kusursuz ve tutarlı bir hayat ancak yapayalnız bir insanın çıplak mekanı içerisinde gerçekleşebilir, hiçbir zaman başkalarıyla ilişki ve bağlantı kurarak değil. bunun içindir ki, bütün çağlarda, kutsal kişinin tuttuğu yol, kendisine uygun biricik ev ve biricik ocak olarak onu çöle götürmüştür.

insanlık, uçup giden zamanın içerisinde, her zaman, ebediliği arayan ahlak duygusunun simgesi haline getirebileceği bir örnek, bir sembol bulmaya çalışır ve kendi gücünü kanıtlamak için de kalabalığın içerisinden hepsinden daha güçlü olan birini seçer. iradesini, ancak çaba gösteren ve tutkuyla araştıran bir insanla birleştirir; bilimi ve gerçeği ancak gerçeği arayan bir insanda bulabilir.

20170319

masalcı

clarissa pinkola estes

masallar aynı zamanda bir iyileştirme sanatıdır. bazıları bu şifa sanatına çağrılır ve en iyileri içtenlikle öyküyle yatıp kalkan ve onun kendilerine uyan bütün parçalarını kendi içlerinde ve derinlemesine duyanlardır. bunların uzun süren bir ustalıkları, uzun süren tinsel bir çömezlikleri ve uzun süren bir disiplinlerini mükemmelleştirme zamanları olmuştur. böyle insanlar sadece mevcudiyetleriyle bile hemen tanınırlar.

usta bir öykü anlatıcı kendini gösterdiğinde, bu konuda hiçbir kuşku olmaz. hemen tanınabilen, muhtemelen anlatılması zor bir niteliği olur. yıllarca ya da bir ömür boyu belli bir öyküyü yaşadıktan sonra o öykü anlatıcının psişesinin bir parçası haline gelir ve anlatıcı öyküyü "içerden" anlatır. bu nitelik pek sık görülmez.

beceriklilik yeterli değildir. ustalık rahat konuşmakta, hünerde, izleyicinin katılımını sağlama numaralarında değildir. öykü sevilmek için, para ya da şöhret için anlatılmaz. ustalık başka insanların öykülerini anlatmak değildir. öykücü izleyiciler arasından belli birini ya da birilerini memnun etmeye çalışmaz; kimseyi memnun etmeye çalışmaz. öykü anlatmak, kendi iç sesinize kulak vermek, sonra da sadece bir anekdot ya da şaka bile olsa, her öyküye yüreğinizi ve ruhunuzu koymaktır.

herhangi bir şeyin ustası olmak birkaç yıl, hatta bir on yıl değil, bir ömür ister. tamamen sanata dalmak ister. sadece yirmi ya da en çok otuz yıldan sonra ustalık iddiasında bulunmak, bireysel anlatıcılar olarak bizim ya da bir bütün olarak bu alanın kendini beğenmişliğidir.

eğer dışarı çıkıp ormana gitmezseniz asla bir şey olmaz ve hayatınız da hiçbir zaman başlamaz.

20170317

sevgi ve evlilik

alfred adler

almanya'nın bir bölgesinde, nişanlı bir çiftin bir arada evlilik yaşamını sürdürmeye ne kadar elverişli sayılacağını saptamada başvurulan eski bir gelenek vardır. düğünden önce gelin ve güvey orman içindeki bir meydana gelirler. yerde kesilmiş bir ağaç durmaktadır. iki el için yapılmış bir bıçkının bir ucuna gelin, bir ucuna damat yapışır, ağaç gövdesini birlikte bıçkılayıp ikiye ayırmaya çalışırlar. bu sınav, onların bir arada yaşamaya ne ölçüde hazır ve istekli sayılacaklarını belli eder. ortada iki kişinin el birliğiyle yapacağı bir iş vardır. gelinle damat arasında bir güven ortamı yoksa, her biri bıçkının kolundan şöylece tutup, bütün işi diğerinin üzerine yıkmaya bakacak, dolayısıyla işin sonunu getiremeyeceklerdir. gelin ve damattan birinin önderliği ele alıp işi tek başına yapmak istemesi durumunda, öteki sesini çıkarmayıp buna razı olsa bile normalde iki kat fazla zaman gerekecektir. doğru olan, her ikisinin de işe aynı ölçüde sarılması ama iki taraflı çalışmanın uyum içinde birleşmesidir.

almanya'nın söz konusu bölgesinde yaşayan köylüler, işbirliği isteminin evlilik yaşamının temel koşulunu oluşturduğunu kavramıştır. sevgi ve evlilik nedir sorusu tarafıma yöneltilse, bu soruyu eksiksiz olduğu söylenemeyecek şekilde şöyle yanıtlardım: sevgi ve evlilik, eşlerden birinin karşı tarafa bedensel cazibenin, arkadaşlık ve çocuk sahibi olma isteminin dürtüsüyle kendini açığa vuran canı gönülden teslimiyetidir.

sevgi ve evliliğin yalnızca iki tarafın değil tüm insanlığın mutluluğu için bir iş birliği oluşturduğunu görmek zor değildir. evliliğin tüm insanlığın mutluluğu için yapılan bir iş birliği olması, sorunun tüm yönlerini açıklığa kavuşturur. insandaki dürtülerin en önemlisi sayılan bedensel cazibe de insanlık için son derece önemlidir. daha önce pek çok kez değindiğim gibi, insanlık yetersiz organsal donatımdan dolayı dünya dediğimiz bu zavallı gezegenin kabuğu üzerinde yaşamaya pek elverişli değildir. insan yaşamının sürdürülmesi için en önemli yol üreyip çoğalmak, insanlıktaki doğurganlığın ve hiç gücünü yitirmeyen bedensel cazibenin nedeni de bunu sağlamaktır.

kanımca sevgi ve evliliği birbirinden tümüyle bağımsız sorunlar gibi ele alıp değerlendiremeyiz. bir insan bu bakımdan asla tümüyle özgür sayılamaz; kendi sorunlarının çözümünü asla yalnızca kendi kişisel düşüncelerinin doğrultusunda ele geçiremez. her insan birtakım kesin bağımlılıklar içinde yaşar, gelişimi belirli bir çerçeve içinde gerçekleşir, vereceği kararları bu çerçeve içine yerleştirmek zorundadır. evrenin belirli bir yerinde yaşamamız, koşulların öngördüğü sınırlama ve olanakların izin verdiği ölçüde gelişebilmemiz, kendilerine uyum sağlamamız gereken insanlar arasında yaşamımızı sürdürmemiz, kadın ve erkek diye ikiye ayrılmamız ve soyumuzun sürüp gitmesinin bu iki cinsiyetin mensupları arasındaki ilişkiye bağlı olması, üç temel bağımlılığı oluşturur.

bu ikili çalışmanın başarıya ulaşabilmesi için, iki kişiden her birinin kendisinden daha çok karşıdakini düşünmesi gerekir. sevgi ve evlilik yapısının, üzerinde başarıyla yükseleceği biricik temel budur.

taraflardan her birinin kendisinden çok karşısındakini düşünebilmesi için iki taraf arasında bir eşitliğin varlığı gerekir. böyle içten bir özverinin gerçekten söz konusu olması durumunda taraflardan hiçbiri kendini baskı altında ya da ikinci plana itilmiş hissetmeyecektir. eşitlik, ancak her iki tarafın böyle bir tutuma sahip olmasıyla sağlanabilir. taraflardan her biri ötekinin yaşamını kolaylaştırmaya ve zenginleştirmeye çaba harcayacaktır. ancak bu şekilde her iki taraf kendini güven içinde görür, taraflardan her biri öteki tarafından istendiği, ötekince önem taşıyıp işe yaradığı duygusuna sahip olacaktır. sağlıklı bir evliliğin temel güvencesini, evlilik ilişkisinde mutlu olabilmenin kesin koşulunu karşı taraf için bir önem taşındığı, yerinin bir başkasıyla doldurulamayacağı, karşı tarafça gereksinildiği, ona bir insan ve gerçek bir dost gözüyle bakıldığı duygusu oluşturur.

iki kişilik bir toplulukta iki taraftan hiçbiri ötekine hizmet eder konumda bulunamaz. birinin hükmetmek ve ötekini itaate zorlamak istemesi durumunda, iki insanın verimli bir birliktelik kurabileceği düşünülemez. günümüz koşullarında pek çok erkek hatta kadın ailede hükmedip emredecek, önder rolü oynayacak, sözünü geçirecek kişinin erkek olması gerektiği inancındadır. pek çok mutsuz evlilikle karşılaşmamızın nedeni de işte budur.

hiç kimse öfke ve nefret duygusuna kapılmadan bir başkasının kendisi üzerindeki tahakkümüne katlanamaz. hayat arkadaşlığı yapacak kişilerin eşit haklara sahip olması gerekir; ancak o zaman önlerine çıkacak güçlükleri yenebilecek güce kavuşurlar.

sevginin bin bir türü vardır; evlilik ödevlerinin üstesinden gelebilmenin en iyi yolu bir mesleğe, paylaşma duygusuna ve toplumsal bilince sahip olmaktır.

iyi bir evlilik bizden sonraki kuşağı doğru dürüst yetiştirmede en iyi yoldur. evli çiftlerin bunu asla akıllarından çıkarmaması gerekir.

20170315

diktatör

elias canetti

diktatörlüklerin prestijinin büyük bir kısmı, yoğunlaşmış gizlilik iktidarlarının olmasına dayanır. demokrasilerde bir giz pek çok insan arasında dağılmıştır ve gizin iktidarı da bu yüzden zayıflar. insanlar tepeden bakarak her şeyin konuşularak paramparça edildiğini, herkesin sözünü söyleyebildiğini, söze karışabildiğini ve her şeyin önceden bilindiği için hiçbir şeyin yapılmadığını söylerler. bu şikayetler yüzeysel olarak kararlılık yoksunluğuna, gerçekte ise gizlilik yoksunluğuna denk düşer.

insanlar yeni ve heyecan verici olduğu ve onlara otoriterce sunulduğu sürece pek çok şeye katlanırlar. insanın kendisi hiçbir şeyse, iktidarın kucağına düşmekten anlaşılmaz bir kölece zevk alır. insanlar ne olacağını da bunun ne zaman olacağını da bilmezler; diğerlerinin canavarla karşılaşmada bir öncelikleri olabilir. boyun eğerek, titreyerek bekler ve kurban seçilmeyi umarlar. bu tutum gizin yüceltilmesine yol açar. her şey gizin kutsallaştırılmasına tabi kılınmıştır. volkan patlamasının vahşi birdenbireliği içinde, beklenmedik ve karşı konulmaz bir biçimde olduğu sürece, ne olduğu o kadar önemli değildir.

20170313

deha

alfred adler

her üstün yeteneğin üzerindeki örtüyü kaldırdığımızda, karşımıza çıkacak olan, eşsiz bir kalıtımsal miras değil, yıllar yılı sürmüş bir paylaşım çabası ve bıkıp usanmadan sürdürülmüş bir egzersizdir. dahi kişilerde dikkati çeken şey, onların çok küçük yaştan başlayarak ilerideki mesleklerine hazırlanmalarıdır.

ancak bütün insanların esenliğine katkıda bulunan kişileri dahi diye niteleyebiliriz. hiçbir dahi düşünemeyiz ki kendisinden sonra gelecek kuşakların yararlanması için geride bir şey bırakmamış olsun. bütün sanatlar, insanlar arasındaki toplumsal bilinci en güçlü kişilerin eseridir. büyük dahiler uygarlığımızın düzeyini hep daha yukarılara çekip çıkarmıştır.

homeros yapıtlarında yalnızca üç renkten söz eder; nesnelerin birbirinden ayrımında bu üç renkle ister istemez yetinilmiştir. aslında homeros çağının insanları, kuşkusuz üçten çok daha fazla renk nüansını algılayabilmekteydi ama bu nüanslara adlar vermek gerekli görülmemiş; çünkü aradaki ayrımlar fazla önemsenmemişti. günümüzde taşıdıkları adlarla bunca rengi birbirinden ayırmayı kim öğretmiştir bize? bunun sanatçı ve ressamların eseri olduğuna kuşku yoktur.

öte yandan, besteciler de kulaklarımıza olağanüstü bir duyarlılık kazandırmıştır. ilkel insanlar gibi kaba değil, ahenk dolu seslerle konuşmayı müzisyenlerden öğrenmiş bulunuyoruz; müzisyenler ruhumuzu zenginleştirmiş ve yeteneklerimizi geliştirmeyi öğretmişlerdir.

peki duygu derinliklerinin kapısını kim bize aralamış, daha iyi konuşup daha iyi anlamayı kim bize öğretmiştir? tabii ki edebiyatçılar. edebiyatçılardır ki dilimizi zenginleştirmiş, ona daha büyük bir esneklik kazandırmış, yaşamın tüm amaçlarına uyumlu duruma getirmiştir.

kuşkusuz, insanlar arasında toplumsal bilinci görmeyiz ama yaşamlarının genel tablosunda bu bilinç karşımıza çıkar. dahiler için toplumsal işbirliği içinde çalışmak, başkaları için olduğu kadar kolay değildir. dahiler çetin bir yolda yürümüş, önlerine çıkan pek çok engelle savaşmak durumunda kalmış, çoğu kez yetersiz organlar sırtlarında ağır bir yük oluşturmuştur. hemen hemen bütün seçkin kişilerde şu ya da bu şekilde organsal bir yetersizlikle karşılaşırız.

bizdeki izlenime göre, bu seçkin kişiler yaşamlarının başında biraz daha az, biraz daha ağır olumsuzluklarla karşılaşmış; ama güçlüklere karşı cesaretle savaşmış ve onları sonunda yenme başarısını göstermişlerdir. özellikle şunu belirtelim ki ilerideki uğraş alanlarını pek erken bir dönemde saptamış, çocuklukta harıl harıl çalışarak kendilerini eğitmişlerdir. duyularını bilemiş, dolayısıyla erkenden dünya sorunlarıyla ilgilenip bu sorunlara akıl erdirmeyi öğrenmişlerdir. erken yaştaki bu hazırlıktan, söz konusu kişilerin sanat ve dehalarının, doğanın ya da kalıtımın hak edilmemiş bir bağışı değil, kendi eserleri olduğu sonucunu çıkarabiliriz.

20170311

din

albert einstein

ilkel insanda dinsel düşünceleri yaratan korkudur her şeyden önce: açlık korkusu, vahşi hayvan, hastalık, ölüm korkusu. varlığın o döneminde, olayların nedenleri arasındaki ilişkileri anlamaya gücü yetmeyen insan kafası, az çok bize benzer varlıklar uydurmuş ve korkulan olayları onların isteklerine ve eylemlerine bağlamıştır. bu varlıkları bizden yana davrandırmak ve öfkelerini dindirmek için insanlar birtakım işler yapmayı, kurbanlar vermeyi düşünmüşler ve bunlar çağdan çağa aktarılarak bir inanç olmuştur.

çoğu zaman, önder, hükümdar ya da ayrıcalıklı bir sınıf, yeryüzündeki egemenliğini güçlendirmek için, ona dinsel görevler eklemiştir ya da politik gücü elinde tutan sınıfla din adamları sınıfı arasında bir çıkar ortaklığı kurulmuştur.

insanın ahlaksal davranışı, başkalarının acısını paylaşmasına, eğitime ve toplumsal ilişkilere etkin olarak bağlanmalıdır. bu davranışın dinsel bir temele hiç de ihtiyacı yoktur; insanların yalnız ölümden sonraki ceza korkusu ve ödül umudu ile kendilerini tutabileceklerini düşünmek insanlık için hiç de övünülecek bir şey değildir.

işte bu nedenlerden ötürü dini kurumların niçin bütün çağlarda bilimle savaştığını ve bilimden yana olanlara işkence ettiğini anlamak kolaydır.

20170309

geçmişe bakış

carl gustav jung

bana hikmet sahibi ya da bilge denmesini kabul edemem. birisi bir ırmaktan bir avuç su çıkardı. bunun ne anlamı var? ben o ırmak değilim, ırmaktayım ve hiçbir şey yapmıyorum. başka insanlar da orada ve çoğu onunla bir şeyler yapmak zorunda olduklarını hissediyorlar. bense hiçbir şey yapmıyorum. kuru dalların üzerinde güller açtırmam gereken kişi olduğumu hiç düşünmedim. durup doğanın neler yapabildiğini hayranlıkla izliyorum.

güzel bir eski öykü vardır. bir gün bir öğrencisi hahama gitmiş ve "eskiden tanrı'nın yüzünü gören insanlar varmış. neden artık görmüyorlar?" diye sormuş. haham da, "çünkü bugün artık kimse o kadar eğilemiyor." diye yanıt vermiş. ırmaktan su çıkarabilmek için biraz eğilmek gerekir.

çoğu insanla aramdaki fark, benim gözümde, "ara duvar"ların saydam oluşu. benim özelliğim bu. başkalarına göre bu duvarlar öylesine kalın ki, arkasında bir şey göremedikleri için hiçbir şey yok sanıyorlar. duvarların ardında olup bitenleri bir dereceye kadar algılayabiliyorum ve bu benim içimden emin olmamı sağlıyor. hiçbir şey görmeyenler emin değiller ve bu nedenle sonuçlara varamıyorlar ya da varsalar bile ipuçlarına güvenmiyorlar. yaşam ırmağını algılamamı neyin başlattığını bilmiyorum. büyük bir olasılıkla bilinçdışının kendisi ya da gördüğüm ilk düşler başlattı. başlangıçta yolumu saptayan onlardır.

duvarların arkasında da işlemler olduğunu erken öğrenmem dünyayla ilişkimi biçimlendirdi. özünde o ilişki, çocukluğumda neyse şimdi de öyle. çocukken kendimi yalnız hissederdim; hâlâ da öyle hissediyorum; çünkü bazı şeyleri biliyorum ve bunları hiç bilmedikleri ya da bilmek istemedikleri anlaşılan insanlara bazı ipuçları vermeye çalışıyorum.

yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. insan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

bu duygu ilk düş deneyimlerimle başladı ve doruğuna, bilinçdışı üzerinde çalıştığım dönemde ulaştı. bir insan başkalarından daha çok şey biliyorsa yalnızlaşır ama bu, o insanın arkadaşlığa düşman olduğu anlamına gelmez; çünkü arkadaşlık konusunda hiç kimse yalnız bir insandan daha duyarlı olamaz ve arkadaşlık ancak, her insan kendi bireyselliğini unutup başkalarıyla özdeşleşmeye kalkmazsa gelişebilir.

bilinmeyen bir şeyi hissetmek ve bir gize sahip olmak önemlidir. bu, yaşamı öznel olmayan bir şeyle, yani bir numinous'la doldurur. böyle bir şey yaşamamış bir insan, önemli bir şeyi yaşamamış olur. bir insanın, bazı açılardan gizemli bir dünyada yaşadığını, açıklanamayan bazı şeylerin olduğunu ve bunların yaşanabildiğini ve olan her şeyin anlaşılamayacağını hissetmesi gerekir. beklenmedik ve inanılmaz şeyler vardır bu dünyada. ancak o zaman yaşam bir bütün olur. dünya benim gözümde baştan beri ucu bucağı olmayan, anlaşılmaz bir yer oldu.

düşüncelerim beni çok zorladı. içimde bir şeytan vardı ve varlığı sonunda kanıtlandı. beni gücünün altına aldı ve bazen fazla cüretkâr olduysam bunun nedeni, onun etkisi altında olmamdı. bir noktaya ulaştığımda durmayı hiç bilemedim. düşüncelerimi yakalayabilmem için sürekli bir telaş içindeydim. çağdaşlarım, doğal olarak, görüşümü kavrayamadıkları için onların gözünde, boş yere durmamacasına koşturan biri diye nitelendirildim.

beni anlamadıklarını gördüğümde, iletişim kurmaktan hemen vazgeçtiğim için birçok insanı kırdım. ilerlemem gerekiyordu. hastalarımın dışında, insanlara karşı sabırlı olamadım. bana uygulanan ve seçme özgürlüğümü elimden alan içimdeki bir yasaya uymak zorundaydım; ama kuşkusuz, her zaman ona uyamadım. hangimiz yaşam boyu tutarlı olabiliriz ki?

iç dünyama uydukları sürece bazı insanlar için hep vardım ve onlara kendimi yakın hissederdim; ama sonra beni onlara bağlayan bir şey kalmazsa onlardan kopardım. insanların bana söyleyecek bir şeyleri kalmasa da varlıklarını sürdürdüklerini öğrenmem hiç de kolay olmadı. birçok insanda beni heyecanlandıran insanca bir canlılık buldum; ama bu heyecanı psikolojinin büyülü dairesi içinde kaldıkları sürece duyuyor, bir an sonra, onları aydınlatan projektör başka bir yöne döndüğünde artık görülecek bir şey bulamıyordum. birçok insana karşı yoğun bir ilgi duydum ama içlerini okur okumaz ilgim sönerdi. bu yüzden çok düşman edindim. yaratıcı bir insan, yaşamını çok az denetleyebilir. özgür değildir. şeytan'ı onun elini kolunu bağlar ve onu yönetir.

"ayıptır
bir güç yüreğimizi söküp alır.
nedeni, gökyüzündekilerin her birinin, bizden özveri istemesi
kalsaydı, hiç de iyi olmazdı." (hölderlin)

özgür olmamam beni çok üzdü. çoğu zaman kendimi bir savaş alanındaymışım gibi hissettim. kendime "bak arkadaş, sen yere düştün ama benim ilerlemem gerekli; çünkü, 'ayıp ama, bir güç yüreğimizi söküp alıyor.' seni seviyorum gerçekten; ama kalamam. insanın şu an için yüreği parçalanıyor. kurban olan benim. kalamıyorum; ama şeytan işleri öyle ayarlıyor ki, insan bunu da atlatıyor ve kutsanmış tutarsızlık, "ihanetime" karşın, kuşku duyulmayacak denli sadakatimi de korumamı sağlıyor." diyordum.

sanırım şöyle diyebilirim: insanlara başkalarından hem daha çok hem de daha az gereksinmem var. şeytan işbaşında olduğunda, insan ya çok yakın ya da çok uzaktır. insan ancak, o suskunken ılımlı olabilir.

yaratıcılık şeytanı bana çok acımasız davrandı. her zaman ve her yerde olmasa da, en çok, tasarladığım sıradan atılımlarımda zorlandım. sanırım, bu durumları tutucu yönümle telafi ettim. pipomu hâlâ, büyükbabamın tütün kabından doldururum. o zamanlar yeni açılmış bir ılıca olan pontresina'dan getirdiği, sapı dağ keçisi boynuzundan yapılma bastonunu da saklıyorum.

yaşamımın izlediği yoldan memnunum. dolu dolu yaşadım ve çok şey aldım. bu kadarını nasıl umabilirdim ki? sürekli beklemediğim şeyler oldu. ben farklı olsaydım birçok şey de farklı olurdu; ama her şey olması gerektiği gibi oldu; çünkü ben benim. birçok planım gerçekleşti ama her zaman bana yararı olmadı. her şey doğal ve kaderime uygun gelişti. yaptığım, inatçılığımdan kaynaklanan saçmalıklara pişmanım; ama o niteliğim olmasa amacıma ulaşamazdım. bu nedenle, hem düş kırıklığı içindeyim hem de değilim. insanlar da, kendim de, beni düş kırıklığına uğrattılar ama onlardan şaşırtıcı şeyler öğrendim. kendimden umduğumdan çok daha fazlasını gerçekleştirdim. yaşam ve insan olguları çok geniş kapsamlı oldukları için sonuç diyebileceğim bir yargıya varamam. yaşım ilerledikçe kendimi giderek daha az anlamaya ve daha az tanımaya başladım. kendimle ilgili iç görüşüm de azaldı.

kendime şaşıyorum; kendimden memnunum ve kendimden düş kırıklığına uğradım. dertliyim, yitiğim ve coşkuluyum. bunların tümüyüm. bunların toplamının ne olduğunu da bilmiyorum. mutlak bir değeri ya da değersizliği saptama niteliğim yok. kendimle ve yaşamımla ilgili bir yargım da. tümüyle emin olduğum hiçbir şey yok. tümüyle inandığım bir şey de gerçekten yok. tek bildiğim, doğduğum ve var olduğum. bana sürüklendim gibi geliyor. bilmediğim bir şeyin temelinin üzerinde varlığımı sürdürüyorum; ama tüm bu belirsizliklere karşın, tüm varoluşun sağlam bir temele dayandığını ve onun bende de sürdüğünü hissedebiliyorum.

doğduğumuz dünya çok acımasız; ama aynı zamanda ilahi bir güzelliği var. anlamlı oluşunun mu, yoksa anlamsızlığının mı ağır bastığına karar vermek insanın yapısına bağlı. anlamsızlık tümüyle baskın çıksaydı, gelişmek için attığımız her adımda, yaşamın anlamı büyük bir oranda değerini yitirirdi. ama böyle değil ya da bana öyle geliyor. büyük bir olasılıkla, tüm metafizik sorunsallarında olduğu gibi, her ikisi de doğru. yaşam anlam ve anlamsızlık demek ya da yaşamda anlamlar ve anlamsızlıklar var. anlamın ağır basıp zaferi kazanmasını kaygılı bir umutla yürekten istiyorum.

lao-tzu, "her şey apaçık, bulanık gören benim." demekle, benim bu ileri yaşımda hissettiklerimi ifade etmiş. lao-tzu, olağanüstü bir içgörüşle değeri ve değersizliği görmüş ve yaşamış ve yaşamının sonunda kendi benliğine, yani sonsuz bilinmeyen anlama dönmeyi arzu eden bir insana iyi bir örnektir. yeterince şey görmüş yaşlı adam arketipi sonsuza dek gerçek kalacak. her entelektüel düzeyde bu tip ortaya çıkar ve yaşlı bir köylü de olsa, lao-tzu gibi büyük bir filozof da olsa, kimliği her zaman aynıdır. bu, yaşlılık ve kısıtlanma demek; ama beni dolduran öylesine çok şey var ki: bitkiler, hayvanlar, bulutlar, gece ve gündüz ve insandaki ölümsüzlük, tümü. kendime olan güvenim azaldıkça, her şeyle kan bağım olduğu duygusu artıyor. aslında bana, beni dünyadan uzun bir süre ayıran yabancılaşma iç dünyama kaydı ve beni beklenmedik bir biçimde kendimden uzaklaştırdı gibi geliyor.

20170307

i, daniel blake

ken loach

büyük komedi, değil mi? göğsünde güzel bir isimlikle orada oturuyorsun ann, olmayan işleri arayan hasta bir adama bakıyorsun; ki artık kaldıramıyorum. kendi zamanımı, işverenlerin zamanını, senin zamanını boşa harcıyorum. ve bütün bunlar beni eziyor, küçük düşürüyor. ya da acaba, şu bilgisayarlardan adımı silme noktasına mı geldik? şey, artık pes ediyorum. yetti artık.

kendine saygını yitirdiğinde işin bitik demektir.

dan bize göre yoksul biri değildi. o bize paranın satın alamayacağı şeyler verdi. öldüğünde bunu üzerinde buldum. yazmak için hep kurşun kalem kullanırdı. bunu başvurusu sırasında okuyacaktı; fakat buna fırsatı olmadı. ve sizi temin ederim ki bu sevgi dolu adamın, vereceği daha çok şeyi vardı. ama devlet onu erkenden mezara yolladı. şunları yazmış:

"ben ne bir müşteri, ne bir alıcı ne de hizmet kullanıcısıyım. ben bir kaytarıcı, bir beleşçi, bir dilenci ya da bir hırsız değilim. ben bir sosyal güvenlik numarası ya da ekranda yanıp sönen bir bip sesi değilim. faturalarımı, vergilerimi zamanında ve kuruşuna dek ödedim; bununla da gurur duyuyorum. kimseye boyun eğmem; ama komşumun gözlerine bakar ve elimden geliyorsa ona yardım ederim. sadaka aramıyorum ve kabul de etmiyorum. benim adım daniel blake. ben bir insanım, köpek değil. bu itibarla haklarımı talep ediyorum. bana saygı duyarak yaklaşmanızı talep ediyorum. ben, daniel blake, bir vatandaşım; ne bir eksik ne bir fazlası."

20170305

kendi hayatının şiirini yazanlar

stefan zweig

utanç duygusu her türlü gerçek otobiyografinin düşmanıdır.

sanat bize gerçekleri sezgi yoluyla gösterir. bir sanat eserindeki güzelliği ve gerçeği, aklımızla değil sezgimizle kavrarız.

"insanlığı incelemenin en uygun yolu, insanı incelemektir." (pope)

sanat alanında, en yakınımızda bulunan şey her zaman için ulaşılması en güç olanıdır; en kolaymış gibi görünen görev ise en ağırıdır.

ubi bene ibi patria: nerede rahat edersen, vatanın orasıdır.

ünlü kişiler kendi hayatlarını anlatırken hiçbir zaman hür değildirler; çünkü hayatlarının imajı, sayısız insanın hatıralarında ya da hayallerinde daha önceden belirmiş bir imajla karşılaştırılmaktadır; böylece onlar, ister istemez portrelerini, daha önce şekillenmiş bir efsaneye uygun gelecek şekilde çizmek zorundadırlar.

herkesin bu derece birbirine benzediği bir toplumda, yalnızca anormalliğin bir değeri vardır, "ancak bir parça olağanüstü olan kimselerde ilginç bir şeyler bulunabilir." (stendhal)

bir insan kendi çağı ile birlikte yaşadığı ölçüde çağı ile birlikte ölüp gider. oysa gerçek özünü ne kadar kendine saklarsa, gelecek nesillere ondan o kadar bir şeyler kalır.

sanat ölmez, yalnızca yeni bir yön alır.

edebi bir eser, ancak bize hayal ürünü bir eser olduğunu unutturduğu ve gerçeğin ta kendisiymiş gibi geldiği zaman kusursuzluğa ulaşmış demektir.

ancak gagasıyla ve tırnaklarıyla eşeleyerek en iyi olan şeyi arayıp bulmak, işte bütün bilgelik buradadır; insan yalnız kendisi için filozof olmalı, insanlık için değil.

kavranılamayan bir şeye bile yaratıcı bir anlam vermek ve bir kenara itilmesi mümkün olmayan şeyin gerçekliğini kabul etmek için gösterilen kahramanca çabadan daha büyük hiçbir şey yoktur.

20170303

dünyamıza bakış

albert einstein

bir insanın gerçek değeri, her şeyden önce, kendinden kurtulmayı, ne ölçüde ve ne yolda başardığına bakılarak anlaşılır.

buluşlar, keşifler yalnız özgür insanlara vergidir; yalnız onlar yaratabilir biz modern insanların hayatını yaşanmaya değer hale getiren düşünce eserlerini.

batı avrupa kişi özgürlüğünü başarıyla savunup bilgi ve buluşların ilerlemesini sağlamıştır. çünkü kendi varlığına saygısı olan bir insan için hayat bu özgürlük olmadan yaşanmaya değmez. bu özgürlük olmasaydı ne shakespeare, ne goethe, ne newton, ne faraday, ne pasteur ne de lister yetişirdi. o olmasa, ne halk için konforlu evler olurdu, ne demiryolları, ne telsiz-telgraf, ne salgınlara karşı korunma çareleri, ne ucuz okuma kitapları, ne kültür ne de herkese açık sanatlar. hayatın belli başlı gereksinmelerini karşılayacak gereçleri meydana getirmek için insanın çabasını kolaylaştıracak makineler olmaz, çoğu insan eski asya zorbalarının zamanındaki köle hayatını yaşardı.

her hükümet özü bakımından bir kötülük taşır kendinde. yani soysuzlaşarak zorbalığa kaymaya elverişlidir.

koyun sürüsü gibi kitleler, iki hafta içinde gazeteler tarafından öylesine bir heyecan ve telaşa düşürülebilir ki, bu insanlar başta bulunan bu işlerle ilgili birkaç partinin değersiz amaçları uğruna ölmek ve öldürmek için üniformaları geçiriverirler sırtlarına.

insan hakları içinde, pek sözü edilmese bile, büyük önem kazanması kaçınılmaz olan bir hak daha vardır: bireyin yanlış ya da zararlı saydığı eylemlere katılmama hakkı ve ödevi. bunun en önemli örneği de askerlik hizmetine katılmayı reddetmektir.

zorunlu askerlik görevi bana bugün uygar insanın yoksun bulunduğu birey saygısının nasıl ortadan kalktığını gösteren en kötü belirtisi olarak görünüyor. bir mızıkanın ardından sıra sıra yürümekten zevk alan kimseyi adam yerine koymam. onda bir beyin olmasa da olur.

bilinçli olarak savaşmamayı seçen kişi devrimci bir kişidir. yasalara karşı gelmeye karar vermekle toplumun ilerlemesi uğrunda çalışmak gibi en önemli bir ülküyü kişisel çıkarlarından üstün tutmuş oluyor demektir. çok güç durumlarda toplumsal ilerlemeyi sürdürmenin tek yolu budur.

oldukça önemli bir sorunla karşı karşıya bu ülkenin aydınları. gerici politikacılar bir dış tehlike sözünü ileri sürerek her türlü aydınca davranışa karşı kamuoyunda bir kuşku havası yaratmışlardır. bu kadarını başardıktan sonra şimdi de öğretim özgürlüğünü sınırlayıp boyun eğmeyen aydınları işlerinden etmeye, onları aç bırakmaya yelteniyorlar.

insanlar neye layıksa onu elde ederler sonunda.

20170301

anılar, düşler, düşünceler

carl gustav jung

insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

inancın en büyük günahı, deneyime izin vermemesidir.

kocalarını sevmeyen kadınlar çoğu zaman kıskanç olurlar ve kocalarının dostluklarını engellemeye çalışırlar. kocalarının tümüyle onların olmasını isterler; çünkü onlar tümüyle kocalarına ait değillerdir. kıskançlığın özünde sevgisizlik yatar.

geçmiş ürkünç bir gerçektir ve varlığını sürdürürken tatmin edici bir yanıt bulup canını kurtaramayan herkesi yakalar.

insan nedir ki? tümü, köpek yavruları gibi aptal ve kör doğuyor ve tanrı'nın öbür yaratıkları gibi yalnızca içinde el yordamıyla dolaştıkları karanlığı hiçbir zaman yeterince aydınlatamayan iyice solgun bir ışığa sahipler.

kültür, cinselliğin bastırılmasının kötü bir sonucu olduğunda bir gülmeceye dönüşür.

ensest aslında geleneksel olarak tanrıların ve soyluların dünyasının bir parçasıdır ve çok ender vakalarda kişisel bir soruna bağlıdır. ensestin genelde çok güçlü bir dinsel boyutu olduğu için tüm evren bilimiyle ilgili şeylerde ve birçok mitte belirleyici bir yeri vardır.

mantığa aşırı değer verme siyasal mutlakiyete benzer: her ikisinin egemenliğinde de birey kısırlaşır.

zihin, gelip geçen kuşaklar gibi, bir şeyi öğrenebilmek için, o şeyin karşıtı, burası ve orası, altı ve üstü, öncesi ve sonrası olduğu varsayımından yola çıkar.

hiçbir şey bir insanın kendine düşman olmasından daha çok acı veremez.

küçük ve geçici bilincimizin farkına varabildiği şeylerin dışında hiçbir şeyin varlığından haberimizin olmamasının ne anlama geldiğini kavrayabilmekten henüz çok uzağız.

20170227

uzun lafın kısası

alexander pope: çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.

j.g. ballard: biz, ayak değirmenine bağlı yaratıklarız: tekdüzelik ve geleneksellik her şeyi yönetiyor. tamamen aklı başında bir toplumda delilik tek özgürlüktür.

sevan nişanyan: kendinde güç vehmeden bir budala kadar tehlikelisi yoktur.

karl wrichs: doğaya aykırı aşk diye bir şey yoktur. gerçek aşk neredeyse doğa da oradadır.

la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı aşık olmazlardı.

john steinbeck: insanlar birbirlerine ne kadar kızgın olurlarsa olsunlar, masa başına geçtiler mi işi çözerler. 

octavio paz: insan ancak devrimci bir toplumda kendini gerçekleştirebilir ve kişiliğini bulabilir.

philip roth: içlerinde bir cevher taşımayan insanlara tahammülüm yoktur.

anatole france: anavatan için öldüğünüze inanıyorsunuz; oysa bazı sanayiciler için ölüyorsunuz.

douglas adams: umutlarla dolu bir hayat, taşıması zor bir hayattır. meyvesi üzüntü ve hayal kırıklığıdır. bu anın neşesiyle yaşamayı öğren.

20170225

captain fantastic

matt ross

bizler sözlerimizle değil hareketlerimizle tanımlanırız.

dinler, insanların körü körüne bağlanması ve masum ve cahil insanların yüreklerine korku salmak için tasarlanmış çok tehlikeli peri masallarıdır.

faşistler, büyük işletmelerle bunların totaliter ve tek partici diktatörlerince desteklenen milliyetçi, saldırgan tiplerdir.

demokrasimiz sosyal adaletin insanlık tarihindeki en parlak ışıklarından biri. buna rağmen yurttaşlarımızın çoğu sosyal etkileşimlerinin ana formu olarak deli gibi alışveriş yapıyor.

"öldüğüm takdirde bir budist olarak ben, leslie abigail cash, cesedimin yakılmasını istiyorum. cenazem, pek bir önemi olmasa da, müzik ve dans eşliğinde yaşam döngüsünün bir kutlaması olacak. daha sonra küllerim, umumi ve ziyadesiyle kalabalık sıradan bir yere götürülecek. ardından da küllerim, tez vakitte en yakın tuvalete dökülecek."

bazı savaşları kazanamazsınız. güçlüler güçsüzlerin ipini ellerinde tutar. dünyanın işleyişi böyledir. adaletsizdir, hakka riayet etmez.

"umudun olmadığını farz ederseniz umudun olmayacağını garanti edersiniz. ama özgürlük için bir içgüdü olduğunu, şeyleri değiştirme fırsatları olduğunu farz ederseniz o zaman daha iyi bir dünyanın yapımına katkıda bulunma ihtimaliniz vardır." (noam chomsky)

bir kadınla seks yaptığında nazik ol ve onu dinle. ona saygı ve değerle yaklaş, onu sevmesen bile. her zaman doğruyu söyle. her zaman doğru olanı yap. her günü son günün olabilirmiş gibi yaşa. her şeyiyle yaşa. maceraperest ol, cesur ol ama tadını çıkar; çünkü hemen geçiyor. ve sakın öleyim deme.

20170223

yaşamın anlam ve amacı

alfred adler 

bir insanda toplumsallık ruhu oluşmuşsa, o insan hiçbir vakit cesaret ve umudunu yitirmez.

yaşamın bizim için güzelliği, albenisi, her şeyden önce bir kesinliği içermeyişinden kaynaklanır. her şeyden haberimiz olsa, her şeyi bilseydik, tüm tartışmalar, tüm keşifler sona ererdi. bilim denilen şey ortadan kalkar, çevremizdeki evren üst üste iki kez anlatılmış bir öykü gibi bize sıkıcı gelmeye başlardı. henüz ulaşılamamış amaçları düşündürüp gönlümüzü hoşnutlukla dolduran sanat ve din bir anlam taşımaktan çıkardı. yaşam kaynağının o kadar kolay tüketilmezliği, bizim için büyük bir mutluluktur. insanların savaşımı asla sona ermez, her zaman karşımızda yeni sorunlar bulur ya da bunları icat eder, toplumsal çalışma ve başarıların yeni olanaklarını yaratabiliriz.

düşler, bireylerin karşılaştıkları sorunlara kolay yoldan çözüm bulma çabalarıdır; bazen de bir insandaki cesaret eksikliğini açığa vururlar.

insanlar sağ ile solun, aynı şekilde erkekle dişinin, sıcakla soğuğun birbirine karşıt şeyler olduğuna inanırlar çoğu zaman. ne var ki bunlar bilimsel açıdan birbirinin karşıtı değil çeşitlemelerdir yalnızca. bir cetvel üzerinde tasarlanan bir sınır değere yakınlıkları dikkate alınarak sıralanmış aşamalardır. aynı şekilde iyi ve kötü, normal ve anormal de birbirlerinin karşıtı değil, değişik aşamalarıdır. uyku ve uyanıklığı, gündüzki düşüncelerle gece düşteki düşünceleri birbirinin karşıtıymış gibi ele alan her kuram, zorunlu olarak bilimsel nitelik taşıyamaz.

nazlı büyütülmüş bütün çocukların hastalığıdır korku. korkudan yararlanarak çevresindekilerin dikkatini üzerlerine çekebildikleri için, bu duyguya yaşam üsluplarının mimarisi içinde her zaman yer verirler. korku yardımıyla amaçlarına -anneyle yeniden bağlantı kurma- ulaşmaya çalışırlar. korkak bir çocuk, şımartılmış ve bundan böyle de şımartılmak isteyen biridir.

bir çocukla savaşta başarı şansı hiçbir zaman yoktur, bir çocuk zora başvurularak asla yenilgiye uğratılamaz ya da işbirliğine razı edilemez. bu tür kavgalardan hep zayıf olan taraf zaferle çıkar.

günümüz uygarlığında insanlar çoğunlukla toplum yaşamına iyi hazırlanamamaktadır. bizler fazlasıyla kişisel başarıya eğilim gösterecek gibi yetiştiriliriz; yaşama ne verebileceğimizi değil, yaşamdan ne çıkar sağlayabileceğimizi düşünmeye alışmışızdır.

hayatta dikiş tutturamamış kişilerin yaşamını geriye doğru izlediğimizde, hemen her zaman ödevlerini doğru dürüst yerine getirememiş bir anneyle karşılaşırız; bu anne çocuğunu yaşama ilk çıkış için olumlu bir hazırlıkla donatamamıştır.

20170221

din üzerine

vladimir ilyiç lenin

bugünkü toplum, tamamen geniş emekçi kitlelerinin nüfusun ufak bir azınlığı; yani toprak sahipleri ve kapitalistler sınıfı tarafından sömürülmesi esası üzerine kurulmuştur. bütün yaşamları boyunca kapitalistler hesabına çalışan "özgür" işçilere sadece kazanç sağlayan kölelerin yaşamını sürdürmeye, kapitalist köleliğin güvenini ve sürekliliğini sağlamaya yetecek oranda geçim olanağı "tanındığından", bu toplum bir köle toplumudur.

işçilerin ekonomik baskı altında olmaları, kaçınılmaz biçimde her türlü siyasal baskıya, toplumsal aşağılanmaya, kitlelerin ruhsal ve moral çöküntüsünün artmasına yol açar. işçiler ekonomik kurtuluşları adına az ya da çok ölçüde siyasal özgürlük elde etmek için savaşabilirler. ne var ki, kapital gücü yönetimden yok edilmedikçe ne oranda olursa olsun elde edilecek siyasal özgürlük, işçileri yoksulluktan, işsizlikten ve baskıdan kurtaramayacaktır.

başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri dindir. doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmasına yol açışı gibi, sömürülen sınıfların sömürenlere karşı mücadeledeki yetersizliği de kaçınılmaz olarak ölümden sonra daha iyi bir yaşamın varlığına inanmalarına yol açar.

din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cennette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. *

din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir. ne var ki, köleliğinin bilincine varmış ve kurtuluşu için mücadeleye başlamış köle, kölelikten yarı yarıya çıkmış demektir. fabrika endüstrisinin yetiştirdiği ve kent yaşamının aydınlattığı modern, sınıf bilinçli işçi, dinsel ön yargıları bir yana atar, cenneti papazlara ve burjuva bağnazlarına bırakır ve bu dünyada kendisi için daha iyi bir yaşam elde etmeye çalışır. bugünün proletaryası, din bulutuna karşı savaşta bilimden yararlanan ve işçileri bu dünyada daha iyi bir yaşam adına kavga vermek için birleştirerek öteki dünya inancından kurtaran sosyalizmin yanında yer alır.

* marx'ın bu sözü, din konusundaki marksist görüşün temel taşıdır. marksizm bütün modern dinleri, kiliseleri ve her türlü dinsel örgütü, işçi sınıfının sömürülmesini ve ezilmesini savunmaya hizmet edecek birer burjuva gericiliğinin aracı olarak görür.

20170219

insan, hayat

tolstoy

bu dünyadaki hayatımızın hiçbir anlamı yoktur.

önemli olan şey, bir insanın ulaştığı ahlaki kusursuzluk değil, buna nasıl ulaşmış olduğudur.

hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır.

yaratmanın verdiği zevkten başka gerçek bir zevk yoktur. ister kalem yapılsın, isterse çizme, ekmek veya çocuk, yaratma olmadan gerçek bir zevk duymaya imkan yoktur; yaratmanın dışında, hiçbir zevk yoktur ki, endişeyle, acıyla, vicdan azabı ve utançla karışmamış olsun.

insanın kendi hayatını mümkün olduğu kadar doğru bir şekilde anlatması, her insan için büyük bir değer taşır ve bütün insanlar için de son derece yararlıdır.

bir insanın hayatındaki en önemli olay, kendi benliğinin bilincine vardığı andır; bu olayın sonuçları en büyük iyiliğe de yol açabilir, en korkunç şeylere de.

insan artık yaşama sarhoşluğunu duyamaz hale geldiyse, yaşaması mümkün değildir.

düşünceye karşı zora başvurmak, güneşi balçıkla sıvamaya benzer: güneşin ışıklarını neyle örtmeye çalışırsak çalışalım, her zaman üste çıkacaklardır.

"doğarken birlikte getirdiğin yasaya uymak zorundasın, ondan hiçbir zaman kurtulamazsın." (goethe)

felsefe üzerine on cilt kitap yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.

insanların size kulak vermesi için, gerçeği, acı çekerek ve hatta ölümle pekiştirmek gerekir.

ailem içerisinde rahat değilim, çünkü yakınlarımın duygularını paylaşamıyorum. onları sevindiren her şeyi, okul sınavlarını, yüksek tabakadan kimseler arasında başarı kazanmayı, alışverişleri, bütün bunları ben onlar için bir kötülük ve bir felaket olarak görüyorum, ama bunu onlara söylememeliyim. aslında söyleyebilirim ve söyledim de; ama bu sözlerimden kimse bir şey anlamadı.

via stefan zweig

20170217

kitle ve iktidar

elias canetti

insanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur. insan kendisine değen şeyi görmek ve tanımak, hiç değilse sınıflandırmak ister. yabancı herhangi bir şeyle fiziksel temastan her zaman kaçınma eğilimindedir.

uygar yaşam dokunulmaktan kaçınmaya yönelik çabaların sürdürülmesinden başka bir şey değildir.

hakkında kesin bir bilgi sahibi olmaksızın, hiçbir sosyal olayı anlamak mümkün değildir.

vaaza katılan bir adam kendisi için önemli olanın vaaz olduğuna dürüstçe inanır. oradaki çok sayıdaki dinleyicinin mevcudiyetinin ona vaazdan çok daha fazla tatmin verdiği söylenecek olsaydı, buna çok şaşırır, hatta hiddetlenirdi.

bir kitlenin iç yaşamının en çarpıcı özelliklerinden biri, zulme uğramış olma duygusudur; bu duygu bir kez ve sonsuza dek düşman ilan ettiği insanlara yönelttiği kendine özgü bir öfke ve sinirliliktir. böyle bir kitledeki herkes bağrında, yemek, içmek, sevişmek ve yalnız kalmak isteyen küçük bir hain taşır.

her türden yangın felaketinin insanlar üzerinde büyülü bir etkisi vardır.

insanlar "çocuklar uğruna" bir şeyleri biriktirir ve başkalarının açlıktan ölmesine izin verirler. aslında yaptıkları, yaşadıkları sürece her şeyi kendilerine saklamaktır.

yalnız yiyen herkes, bu işlemin başkalarının gözünde ona sağlayacağı prestijden feragat etmiş demektir.

hayatta kalanlara gösterilen düşmanlık, hayatta kalmayı kendi ayrıcalıkları olarak gören despot hükümdarlarda yaygındır; bu onların gerçek serveti ve en değerli mülküdür. büyük bir tehlike atlatıp hayatta kalarak dikkat çekme cüretini gösteren herhangi biri ve özellikle de çok sayıda başka insan ölürken hayatta kalan biri, despot hükümdarların alanına izinsiz girmiş sayılır ve hükümdarların nefreti hayatta kalanlara yönelir.

eski bir çin metninde şöyle yazar: "bir yöneticinin iktidarı, gücü çok daha az da olsa, yıldırım parıltısı gibidir."

gizlilik ikili karakterini iktidarın daha üstün bütün dışavurumlarında korur. ilkel büyücü hekimden paranoyak insana ve her ikisinden tarihin despotuna yalnızca bir adım vardır.

iktidara nüfuz edilemez. iktidara sahip olan insan başka insanların içini okur, ama onların kendi içini okunmalarına izin vermez. iktidar sahibi herkesten ketum olmalıdır; niyetlerini ve fikirlerini hiç kimse bilmemelidir.

"gizlerini anne, baba, kardeşler, eşler ve arkadaşlardan saklamak kralların ayrıcalığıdır." iran'ın sasani krallarının eski geleneklerinden pek çoğunu kaydeden orijinal arapça yazılmış book of the crown'da (taht kitabı) böyle yazar.

bir despot asla gerçekten affetmez.

pek çok yasaklamanın, yalnızca, kendi koydukları sınırları aşanları cezalandırabilen ya da affedebilenlerin iktidarını artırmak için var olduğuna şüphe yoktur.

merhamet edimi, iktidarın çok yüksek ve yoğunlaşmış bir ifadesidir.

büyük histeri krizleri, bir dizi şiddetli kaçış dönüşümünden başka bir şey değildir. histeriden mustarip olan kişi kendini üstün bir iktidar tarafından ele geçirilmiş gibi hisseder.

ağaçlardaki bütün yapraklar aynıdır ve hepsi kuruyup toz olur; her ışık huzmesi kuşkuların gecesinde söner. insanoğlunun hâlâ var olması mucizedir.

iktidar hiçbir zaman, profesyonel olarak zihinleri sürekli iktidarla meşgul olan, (dalkavukluklarını bilim adamlığı kılığına sokan) her şeyi ya zamanla ya da onların elinde herhangi bir şekli alabilen zorunlulukla açıklayabilen methiyecilerden ve tarihçilerden yoksun kalmamıştır.

"her şeyden önce, ben de yalnızca bir insanım ve bu yüzden insanın kavrayışıyla sınırlanmışım." (daniel paul schreber)

tanrı yalnızca cesetlere alışıktır ve canlılara çok yaklaşmamaya özen gösterir. tanrı’nın ebedi sevgisi temel olarak yalnızca yaratmaya yöneliktir.

bu dünyanın büyüklerine duyulan saygı kolay terk edilmez; insanın tapınma ihtiyacı sınırsızdır.

hangi sebeple olursa olsun zulme uğrayanlar arasında, zihninin bir köşesinde kendisini isa olarak görmeyen kimse yoktur.

hayatta kalmak kendileri için bir zaaf ya da suç olan eski yöneticilerin en cüretkar hayalleri dahi bugün ufacık görünmektedir. geriye dönüp bakıldığında tarih masum ve neredeyse huzurlu görünür. o dönemde her şey çok uzun sürdü ve henüz keşfedilmemiş dünyada yok edilecek çok az şey vardı. bugün karar ile uygulama arasında yalnızca bir an vardır ve bizim potansiyellerimizle ölçüldüğünde cengiz han, timurlenk ve hitler acınası acemiler gibidirler.

20170215

yolları çatallanan bahçe

jorge luis borges

aynalar ve babalar tiksinçtir; çünkü her ikisi de bu evreni çoğaltıp dağıtırlar.

birbirinden farklı bilimlerin alanında ustalaşan bireylerin sayısı oldukça kabarıktır; ama yaratıcı olabilenlerin, hele bu yaratıcılığı sağlıklı ve sistemli bir tasarımın emrine verebilenlerin sayısı çok azdır.

kendi uzmanlık alanı dışında okuduğu şeye kolaylıkla inanmayacak kişi yoktur.

korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmelidir.

bütün estetik devrimler insanı sorumsuzluğa ve kolaycılığa kışkırtır.

başkasına iyilik yapan, her zaman için kendisine iyilik yapılanın üstünde bir yerdedir.

hepimiz, içinde bulunduğumuz koşulları dar bir açıdan değerlendirme ve komşumuzun tavuğunu kaz görme eğilimindeyizdir.

gerçek çoğunlukla bizim gerçek hakkındaki beklentimizle örtüşmez.

bir erkek çocuğu için eski, köhne bir ev, hele bir de alışılmadık, gölgeler içinde bir yerse, gezginlerin ayak bastığı yeni bir ülkeden çok daha göz kamaştırıcıdır.

bazen olağan zaman ölçülerinin dışına taşan olaylar vardır yaşamda.

"düşünmek, çözümlemek, uydurmak kuraldışı edimler değildir; zekânın olağan soluk alıp verişidir bunlar. bu işlevin arada sırada yerine getirilmesini kutsamak, eski çağlardan kalma yabancımız olan düşünceleri bir kenara biriktirmek, gözlerine inanamamanın sersemliğiyle doctor universalis denen kişilerin neler düşünebildiklerini hatırlamak, tembelliğimizi ya da barbarlığımızı itiraf etmek demektir. insan, kafasında her türlü düşünceyi barındırabilmeli; sanıyorum gelecekte durum böyle olacak."

bu dünyanın işleri insan denen sıradan yaratığın akıl erdiremeyeceği kadar karmaşıktır.

kurgusal ürünler akla gelebilecek bütün bağdaştıranları içeren tek bir olay örgüsünden oluşurlar. felsefi nitelik taşıyanlar, hiç şaşmaz, hem tezi hem de antitezi, bir öğretinin yanında ve karşısında olan tüm unsurları içerirler. karşı kitabını içermeyen bir kitap, eksik kalmış sayılır.

ün, anlaşılmamanın bir türü, belki de en kötüsüdür.

tek bir insanın yaptığı, sanki bütün insanlar tarafından yapılmış gibidir. bu nedenle, cennet bahçesindeki söz dinlemezliğin bütün insanlığı kirletmesi haksızlık sayılmaz; gene bu nedenle tek bir yahudi'nin çarmıha gerilmesinin insanlığı kurtarmaya yetmesi de haksızlık sayılmaz. belki de schopenhauer haklıydı; ben bütün öteki insanlarım, her insan bütün insanlardır. shakespeare bir anlamda o sefil john vincent moon'dur.

karanlıkta yol alan hikâye karanlıkta son bulur.

20170213

stendhal

elias canetti

yazınsal ya da başka herhangi bir tür kişisel ölümsüzlük üzerinde düşünmeye en iyi stendhal gibi bir adamla başlanabilir. dine ondan daha çok karşı olan ve dinin vaatleri ve yükümlülüklerinden onun kadar arınmış biri zor bulunur.

stendhal'ın düşünce ve duyguları bütünüyle bu hayata yönelmişti; o, bu hayatı tam ve derin bir biçimde yaşadı. ona haz verebilecek şeylerin keyfîni çıkararak, kendisini bütünüyle hayata verdi; bunu yaparken sığ ya da bayağı olmadı; çünkü sahte birlikler yapılandırmaya çalışmak yerine, ayrı olan her şeyin ayrı kalmasına izin verdi. çok düşündü, ama düşünceleri asla soğuk değildi. onu harekete geçirmeyen her şeyden kuşku duyardı. kaydettiği ve şekillendirdiği her şey ateşli yaradılış anına yakındı. pek çok şeyi sevdi ve bunların bazılarına inandı da ama hepsi onun için mucizevi bir biçimde somut kaldı. bunların hepsi orada, onun içindeydi ve onlara, sahte düzene sokma numaralarına başvurmaksızın derhal ulaşabilirdi.

hiçbir şeyi mutlak addetmeyen, her şeyi kendisi için keşfetmek isteyen; hayat his ve ruhtan ibaret olduğu sürece, hayatın kendisi olan; her durumun merkezinde olan ve bu yüzden de dışarıdan bakabilen; söz ve tözün tek bir şey olduğunu sezdiğinden, dili arındırmayı tek başına kendine vazife edinmiş gibi görünen bu adamın, bu nadide ve gerçekten özgür adamın gene de, bir sevgiliden söz edercesine yalın ve doğal olarak söz ettiği bir inancı vardı.

stendhal, kendisine acımaksızın, birkaç kişi için yazmaya razıydı; ama yüz yıl içinde pek çok kişi tarafından okunacağından da emindi.

yazınsal ölümsüzlüğe duyulan inanç, modern zamanlarda hiçbir yerde daha açık, daha saf ve daha az gösterişli bir biçimde bulunamaz. bu inanca sahip olan bir insan ne demek ister? onunla aynı zamanda yaşamış insanlar artık burada değilken kendisinin hâlâ burada olacağını söylemek ister. böyle olmakla yaşayanlara karşı herhangi bir husumet besliyor değildir; onlardan kurtulmaya ya da onlara herhangi biçimde zarar vermeye de çalışmaz. hatta onları kendine rakip olarak bile görmez. sahte ün kazananları hakir görür; eğer onlarla onların silahlarıyla savaşmış olsaydı kendisini de hakir görürdü. onlara kin gütmez; çünkü onların nasıl tamamen yanılgı içinde olduklarını bilir, ama o bir gün ait olacağı topluluğu, yapıtları hâlâ yaşayan, ona hitap eden ve onu besleyen, eski çağların insanlarının oluşturduğu, kendisinin de bir gün ait olacağı topluluğu seçer. onlara duyduğu şükran, hayatın kendisine duyduğu şükrandır.

hayatta kalmak için öldürmek, böyle bir insan için anlamsızdır; çünkü onun hayatta kalmak istediği zaman şimdiki zaman değildir. o ancak yüz yıl içinde, artık yaşıyor olmayacağı ve öldüremeyeceği zaman raflara girecektir. o zaman bu, kendisine yapacak hiçbir şey kalmayacağından, yapıt yapıta bir mücadele olacaktır. önemli olan gerçek rekabet, rakipler artık orada yokken başlayandır. bu yüzden o bu kavgayı izleyemez bile. ama yapıt orada olmalıdır ve orada olacaksa, hayatın en büyük ve en saf ölçütünü içermelidir.

stendhal öldürmeyi kesin olarak reddetmekle kalmaz, aynı zamanda burada onunla birlikte yaşamakta olan herkesi kendisiyle birlikte ölümsüzlüğün içine çeker ve ancak o zaman bunlar, en büyüğünden en küçüğüne kadar gerçek anlamda canlı kalır.

stendhal, kendisi öldüğü zaman, yeryüzünde alışık oldukları her şeyi ölüler dünyasında bulabilmeleri için, bütün çevresi de ölmesi gereken o yöneticilerin tam zıddıdır. bu yöneticilerin nihai iktidarsızlıkları bundan başka hiçbir şeyde daha berbat bir biçimde açığa vurulmaz. hayatta öldürdükleri gibi, ölümde de öldürürler; bir dünyadan diğerine giderken katledilenin maiyeti onlara eşlik eder. ama stendhal’in kitaplarını açan kim olursa olsun, onu ve ayrıca onu çevreleyen her şeyi bulacaktır; bunu burada, bu hayatın içinde bulacaktır. böylelikle ölüler kendilerini, yaşayanlara besin olarak sunarlar; onların ölümsüzlüğü yaşayanlara yarar. ölümsüzlükleri, hem ölülere hem de yaşayanlara yarayan, ölülere verilen kurbanın tersidir. ölülerle yaşayanlar arasında artık garez yoktur ve hayatta kalmak artık sızıya neden olmaz.