23.2.18

değişim

henri frederic amiel

gölgemin dışına zıplamak, yazgımın dışına fırlamak, varlığımı, adımı, yapımı ve köleliğimi pekiştiren her şeyi silkip atmak isterdim. bir değişimi, tam bir başkalaşımı çok isterdim. benden söz edildiğini artık duymayabilseydim ve yeni koşullar içinde yeniden doğabilseydim bana iyileşirmişim gibi geliyor. yaşandığı şekliyle yaşamımdan sıkıldım, yoruldum ve doydum veya daha doğrusu ayrıcalıklarından bu kadar kötü yararlanan biriyken, yeteneğimi ve günlerimi bu kadar kötü idare ederken kendimden hoşnut değilim. kendimi mutlak olarak inkar ettiğim ve kendimden vazgeçtiğim için, mirasımı kabul etmek ve içine arzumu koymadan katlandığım bir durumun sorumluluğunu yüklenmek beni tiksindiriyor. olduğumdan ve olabildiğimden başka biri olmak isterdim. sabırsızlıkla kendimden utanıyorum.

via kaotik benlik

21.2.18

edebiyat

jacques ranciere

edebiyat bir ıssızlaşma deneyimidir.

edebiyat, mutlaklığı içinde kendini ortaya koyarak, mimesis'ten ve türlerin ayrışmasından koparak, hakikat söylemi olarak tarihi mümkün hale getirir. yeni bir anlatı yaratarak yapar bunu. zamanların ve şahısların, anlatımın şimdiki zamanına kayışını güvence altına alan bu anlatı, üslup zarafetinin çok ötesine geçen bir şeyin temelini atar. hem halka hem de bilime uygun düşen varoluş biçimini saptar. yoksulların kağıt yığınına hakikat statüsünü edebiyat verir. tarihi mümkün, bilimsel tarihi imkansız kılan durumu -insanın edebi bir hayvan olduğu için sahip olduğu bu talihsiz özelliği- hem baskılar, hem korur hem de kendi araçlarıyla dengeler.

19.2.18

yazma sanatı

goethe

özel bir şeyi kavramak ve yazmak sanatın asıl amacıdır.

benim odamda kanepe yoktur, ben eski ahşap sandalyemde otururum hep. kafamı yaslamak için sandalyeme bir tür arkalık eklettireli daha birkaç hafta oldu. rahat ve zevkli mobilyaların olduğu bir ortam düşünmeme engel olur, beni keyifli ama edilgen bir duruma sürükler. ihtişamlı odalar ve şık ev gereçleri, düşünmeyen ve düşünce sahibi olmaktan hoşlanmayan insanlar içindir.

yazarın hedefine giden adımları atması yeterli olmaz; atılan her adımın hem hedefe, hem de ileriye doğru atılan bir adım olması gerekir.

benim kitaplarım popüler olamaz. kitle için yazılmamışlardır; benzer şeyler isteyen ve arayan, birbiriyle benzerlik gösteren tek tük insan için yazılmışlardır.

kağıt karşısında kendimi tümüyle özgür ve kendi egemenlik alanımda hissediyorum. düşüncelerimin yazınsal olarak gelişmesi benim tek zevkim ve asıl yaşamım. bana zevk veren birkaç sayfa yazmamışsam o güne yazık olmuş gözle bakıyorum.

edebiyatta gerçekten önemli ve saf olan şey yararlıdır; bu da ikinci bir evrenmiş gibi ortaya çıkıp ya bizi kendi seviyesine çıkarır ya da bizi küçük görür. buna karşılık yetersiz edebiyat, bize yazarın bulaşıcı zayıflıklarını benimseterek hatalarımızı arttırır. hem de bize hitap eden şeyi zayıflık olarak değerlendirmediğimizden bunun farkında bile olmayız.

edebiyatta iyi veya kötü olandan bazı yararlı dersler çıkarmak için, insanın düzeyinin oldukça yüksek olması, böyle şeyleri nesnel olarak değerlendirebilecek bir temelinin olması gerekir.

edebiyatın ve resim sanatının kuralları belli bir yere kadar anlatılabilir; ama iyi bir şair ya da ressam olmak başkasına aktarılamayacak bir dehayı gerektirir. basit bir ilk olguyu ele alırsak, onun sahip olduğu büyük önemi hissetmek ve onu ortaya koymak, birçok şeyi tüm boyutlarıyla gören üretken bir zeka ister; bu da çok mükemmel insanlarda bulunan çok nadir bir yetenektir.

bir şairin doğanın ona bahşettiğinden farklı biri olmasını sağlayamazsınız. onu farklı biri olmaya zorlarsanız onu yok etmiş olursunuz.

17.2.18

şaka

lawrence durrell

gerçekte kadınların ihtiyacı olan şey ölesiye dövülmek, tutsaklık ve karnı burnundayken yemek yapmaya zorlanmaktır. onu ensesinden ısır, onu süngüle; artık sonsuza kadar senindir. körüklemek istedikleri tek şey dipsiz bir mazoşizmdir; penis de bir tür silahtır düşünülürse. hayır, bu yaratığın özgürleşmesi bir şakadır. doğuştan kararsızdırlar, doğuştan köle; yine de aralarında bir yerlerde değişik olan, işi hakkıyla yapan biri, yalnızca bir kişi olabilir.

aşkta tam bir eşitlik, diye düşündüm. tanrım! yarın gidip kendime dünyanın en pahalı mikroskobunu, bir stradivarius, çilek ve bir araba alacağım. ama aşkta hiçbir zaman yeterli eşitlik yoktur. kadınlarla erkekler arasında eşitliği sağlamak için sözleşmeye oturmamız gerekir -daha alçak gönüllü bir hedef.

esasen kadınlar kendilerine tecavüz edilmesini, zorla sahip olunmasını istiyorlar. taş devri'nden beri pek fazla değişiklik olmadı. öte yandan kabileye çocuk doğurma sorumluluğuyla, çiftleşmenin biyolojik zorunluluğuyla ağır bir vicdan yükü geliştirmişler. buna gerçekten boyun eğebilmek için bu işi günahı tamamen ortadan kaldıracak biçimde yapmaları gerekiyordu. başka bir deyişle vicdanlarını rahatlatabilmek için hissizleşecek derecede korkmaları gerekiyordu. o zaman bizim varsayımsal don juan'ımız bu uyuşturma yeteneğine sahipti. kokusuyla onları korkutup teslim olmalarını sağlıyordu.

15.2.18

mucize

henry miller

zaman meridyeninde haksızlık yoktur; gerçeklik ve dram yanılsamasını yaratan şiirin devinimi vardır sadece. hayatının herhangi bir noktasında bir şekilde salt gerçekle yüz yüze gelen biri gautama ya da isa gibi adamlara duyduğu, onlara kutsallıklarını kazandıran hayranlığı yitirir; asıl korkunç olan insanların bu bok çukurundan güller yaratmış olmaları değil, bir şekilde gülü istemiş olmaları. her nedense mucizeyi arıyor insan, onu gerçekleştirmek için her şeyi göze almaya hazır. bir saniye için bile gözlerini gerçeğin korkunçluğuna kapatabilse kendini fikirlerle baştan çıkaracak, bir gölgeye indirgeyecek. bir gecede bir şeylerin değişeceği, hayatı dayanılır kılacak bir mucizenin gerçekleşeceği umuduyla her şey sineye çekilir -aşağılanma, alay, yoksulluk, savaş, suç, can sıkıntısı. ve bütün bu süre zarfında içeride bir sayaç tıkırdamaktadır ve uzanıp onu kapatacak bir el yok. bu arada birileri hayatın kremasını yiyip beyaz şarap yudumluyor; iğrenç ve iri bir karafatmayı andıran rahip mahzende gizlice şarap içerken, yukarıdaki sokak lambasının altında bir hayalet ellerini dudaklarına götürür ve su kadar solgundur kan. sonu gelmeyen bu işkence ve ıstıraptan bir mucize doğmaz, bir rahatlama alameti bile yoktur görünürde. fikirler sadece, katliamla beslenmesi gereken solgun, zayıf fikirler; safra gibi, gövdesi yarılan domuzun bağırsakları gibi fışkıran fikirler.

şu anda, yeni günün tan sessizliğinde, suç ve kederle başı dönmüyor muydu dünyanın? tarihin aralıksız yürüyüşü insan doğasının temel ögelerinden hangisini değiştirebilmişti ki? ama doğasının iyi olarak nitelediği tarafına ihanet etmişti insan, buydu mesele. ruhani varlığının en uç sınırlarında bir vahşi kadar çıplaktır insan yine. tanrı'yı keşfettiğinde üzerindeki her şeyden sıyrılmış olacak; bir iskelet. kemiklere ten giydirebilmek için tekrar hayatın içine yuvalanmak gerekir. söz tene dönüşmelidir; ruh susar. gözüm hangi kırıntıya ilişse üzerine atlayıp mideme indireceğim. yaşamaksa asıl mesele, yaşayacağım; yamyam gibi de olsa. bugüne dek değerli kıçımı kurtarmaya çalıştım, kıçımı örten birkaç et parçasını korumaya. artık paydos. dayanma gücümün sınırlarına ulaştım. sırtım duvara dayanmış, daha fazla gerileyemem. tarih açısından ölüyüm. öte bir şey varsa, geriye doğru sıçramalıyım. tanrı'yı buldum; ama beceriksiz çıktı. ruhani olarak ölüyüm sadece. cismen hayattayım. ahlaken özgürüm. biraz önce veda ettiğim dünya bir hayvanat bahçesi aslında. gün yeni bir dünyaya ağarıyor, sıska ruhların keskin pençeleriyle gezindiği bir cangıl dünyasına. bir sırtlansam şayet, sıska ve aç bir sırtlanım: semirme zamanı.

13.2.18

saklambaç

kierkegaard

hayatın her zaman kendisiyle alay ettireceğini mi sanıyorsun? bundan kaçmak için gece yarısından biraz önce sıvışabileceğini mi zannediyorsun? yoksa ondan dehşete kapılmıyor musun? gerçek hayatta insanlar gördüm, öylesine uzun zamandır başkalarını kandırmışlar ki en sonunda gerçek mizaçları ortaya çıkamaz olmuş. saklambaç oynayan insanlar gördüm, o kadar uzun zaman oynamışlar ki en sonunda delirip o ana kadar gururla sakladıkları gizli düşüncelerini iğrenç bir şekilde başkalarının gözünün içine sokmuşlardı. peki, sonunda mizacının bir çokluğa dönüşmesinden, açıkçası çok sayıda olmaktan, o mutsuz şeytaniler gibi bir lejyon oluşturmaktan ve bu şekilde bir insanda bulunan en içteki, en kutsal şeyi, kişiliğin birleştirici gücünü kaybetmiş olmaktan daha korkutucu bir şey düşünebiliyor musun? doğrusu, ciddi olduğu kadar dehşet verici de olan o şeyle dalga geçmemelisin.

11.2.18

hayat ve sanat üzerine *

ray bradbury

erken yaşta, bir şey istiyorsan onun peşinden gitmen ve onu alman gerektiğini keşfettim. çoğu insan hiçbir yere gitmiyor ve hiçbir şey istemiyor; o yüzden de hiçbir şey elde edemiyor.

10-12 yaşlarındayken yazar olma hayali kurmaya başladım ve hayatımın geri kalanı o çocukluk dönemindeki şeye uygun olarak kendimi şekillendirmekle geçti. hayal kurmak benim için çok yaratıcı bir şey.

hayal kurma yeteneği hayatta kalma yeteneğidir. hayal kurma yeteneği büyüme yeteneğidir. 10-13 yaş ve üzeri kız ve oğlan çocukları günlerinin önemli bir bölümünde veya özellikle uyumadan önce geceleri kendilerinin başka bir şey olduklarının hayalini kurarlar. yani daha çocukken kendinizi başka şekillerde hayal etmeye başlarsınız. sonra geleceğe doğru ilerlersiniz ve o şekle uygun olmaya çalışırsınız.

bir oğlan çocuğu her zaman söyleyeceklerinin kendisinden büyük olanın sözlerinden daha önemli olduğunu hayal eder. tam tersinin doğru olduğunu daha sonra keşfeder.

üniversiteye hiç gitmedim. yazarlar için üniversiteye inanmam. çok tehlikeli bir şey olduğunu düşünüyorum. pek çok profesörün çok dik kafalı, çok züppe, çok entelektüel olduğunu düşünüyorum. entelektüellik yaratıcılık için çok büyük bir tehlikedir. korkunç bir tehlikedir; çünkü kendi temel doğrunuza sadık kalmak yerine bir şeyleri rasyonalize etmeye ve sebepler uydurmaya başlarsınız. kimsin sen, nesin sen, ne olmak istiyorsun gibi.

25 yıllık daktilomun üstünde "düşünme!" diye bir not var. daktilo başında asla düşünmemelisiniz, hissetmeniz gerek. entelektüelliğiniz her zaman o hislerin içinde gömülüdür zaten. daktilonun başında değilken pek çok düşünce toplamışsınızdır zaten. daktilonun başında ise yaşamanız gerekir. bir deneyim yaşıyor olmalısınız.

düşünürken yaptığınız en kötü şey yalan söylemektir. yaptığınız şeyler için aslında doğru olmayan sebepler uydurabilirsiniz. yaratıcı bir insan olarak yapmaya çalışmanız gereken şey kendinizi şaşırtmak, gerçekte kim olduğunuzu bulmak ve yalan söylememektir; her zaman doğruyu söylemektir. ve bunu yapmanın tek yolu oldukça etkin, çokça duygusal olmak ve kendinizden kurtulmak, nefret ettiğiniz ve sevdiğiniz şeylerin listesini yapmak ve bunlar hakkında yoğun hislerle yazmaktır. yazıp bitirdikten sonra üzerine düşünebilirsiniz. sonra işe yarar mı yaramaz mı veya bir şey eksik mi diye bakabilirsiniz. şayet bir şeyler eksikse geriye döner, yeniden duygusal süreçten geçirirsiniz. hepsi bir bütünün parçası.

düşünmenin hayatımızdaki yeri düzeltici olmalıdır, düşünmek hayatımızın merkezinde olmamalıdır. hayatımızın merkezinde "yaşamak" olmalıdır. var olmak, çevremizde bizi tutan düzelticilerle birlikte merkezde olmalıdır. tıpkı derimizin etimizi ve kemiğimizi bir arada tutması gibi. oysa cildimiz yaşam denilen şeyin damarlarımızda pompalanan kan olduğunun farkında değildir. duyumsama, hissetme ve bilme yeteneğidir bu ve entelektüellik beyne bu konuda pek yardımcı olmaz. yaşama işiyle uyum içinde olmalısınız.

shakespeare'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. gerard manley hopkins'i seviyorum; ama onu mantığımla düşünmüyorum. dylan thomas'ı seviyorum; oysa yazdıklarının yarısını anlamıyorum bile. ama kulağa hoş geliyor, bir şeyler çağrıştırıyor. bununla ilgili bir örnek vereyim:

20 yıl önceydi sanırım, kızlarımdan biri 4 yaşındaydı. salona girmiştim. bir dylan thomas kaydı çalıyordu. sanırım karımın çaldırdığı kaydı 4 yaşımdaki kızım bulmuş ve çaldırmıştı. ben de odaya girdim. kızım kaydı gösterdi ve şöyle dedi: "ne yaptığını biliyor." harika bir şey bu. mantıkla düşünmek değil, duygusal bir tepki vermektir.

duygu yoksa harika bir sanat da ortaya çıkamaz. duygu eksikse unutun gitsin, bir sanatçı olarak başarılı olamazsınız.

insanı harekete geçiren bir sevgi var. shakespeare'e karşı tutku var, mantıkla düşünmek değil. öğretmenim kendi yuvama gitmeyi, hissetmeye ve anlamsız sözcüklerle konuşmaya cüret etmemi, dili tekrar kullanabilmemi, insanların ilgisinin bende kalacağını ümit etmeyi ve senaryo hakkında endişelenmememi öğretti. çünkü hamlet oyununa hamlet'in babasını kimin öldürdüğünü bulmak için gitmezsiniz. olay bu değildir. olay, aparları dinlemektir.

sanatta her şey söylemdir. tüm o büyük romanları okuma sebebiniz senaryoları değildir, felsefi söylemleridir. ernest hemingway'in veya steinbeck'in veya faulkner'in veya canınız kimi istiyorsa onun kim olduğunu anlamak için okursunuz. ama her zaman ana drama ile ilgisi olmayan bir söylem vardır.

daktilo bir ruh çağırma tahtası olmalıdır. elleriniz onun üzerinde kaymalı ve kendiniz hakkında bilmediğiniz şeyleri ortaya çıkarmalıdır.

kütüphaneyi tıpkı anlattığım yaratma sürecine benzer bir şekilde kullanırım. bir yazar olarak, okunacaklar listesiyle gitmem oraya. körlemesine giderim, raflara uzanırım, kitapları indirir ve açarım ve ona hemencecik aşık olurum. hemen aşık olmazsam kitabı kapatırım, rafına geri koyarım, başka bir kitabı bulurum ve ona aşık olurum. bu hayatta sadece aşkla ilerlemek mümkündür.

görüyorsun ya, duygusal bir şey bu. insanları tamamen canlı olmayı, sonsuza dek yaşamayı veya yaşamdan sonra gelecek şeyi isteyecekleri şekilde ateşlemek zorundasınız. ve duygular vasıtasıyla bundan sanat ve hayatta kalma yetisi doğar, ne olduğunun bir önemi yoktur. dünya sizi ezebilir ve gerçeklerle yere serebilir de. betonun içinden çıkarsınız ve lanet olsun dersiniz, ben bir ot parçasıyım ve yaşayacağım.

duygularının zirvesinde yaşamayan insanları anlayamıyorum. sürekli coşkularıyla, neşeleriyle, yaratıcılıklarıyla yaşamamalarını anlayamıyorum. bunların seviyelerinin hiç önemi yok. matematikçisiniz ve rakamları mı seviyorsunuz? harika. anlamıyorum ben, rakamlarla aram hiç iyi olmadı. ama sen seviyorsan ve bana sevdiğini söylüyorsan.. oğlum, çok şanslısın! hangi alan olduğu umrumda değil. ve herkes için bir alan vardır.

tamamen sevdiğiniz işi yapmadıkça hayatın yaşamaya değer olduğunu sanmıyorum. yataktan kalkıp hemen o işe koyulmak istemelisiniz. vasat işler yapıyorsanız, sırf zamanı dolduracak işler yapıyorsanız hayat gerçekten yaşamaya değer değildir. intihar etmenizi öneririm.

* çevirmen: ümid gurbanov | bir nevi dipnot via youtube

9.2.18

büyük anlar

victor hugo

büyük anlar insanı bitkin ve yıkkın bırakır; onun yaşama cesaretini kırar. içine girdikleri insan, benliğinden bir şeylerin eksildiğini hisseder. gençlikte büyük acılara uğramak hazin, daha sonraları ise felakettir. heyhat! henüz kan damarlarda kaynarken, saçlar siyah, beden üstünde baş meşale üstünde alev gibi dururken, kaderin yumağı henüz kalınlığını korurken, arzular uyandıran bir aşkla dolup taşan yürek henüz atışlarına karşılık veren atışlara sahipken, insanın önünde kendini düzeltecek zamanı varken, bütün kadınlar, bütün gülümseyişler, bütün gelecek ve bütün ufuk şuracıkta hazır beklerken, yaşama gücü eksiksiz tastamamken, evet eğer böyleyken bile umutsuzluk korkunç bir şey ise, yaşlılıkta, yılların birbiri ardınca ve insanı gittikçe daha çok soldurarak hızla geçip gittiği çağda, o alacakaranlık vaktinde, mezarın yıldızları görülmeye başladığı saatte, o nasıl olur varın siz düşünün.

5.2.18

bolluk cennetinden çalışma cehennemine

raoul vaneigem

tanrılar ve din adamları surların toz, duman, çamur ve kanından doğdular.

ilahi kudret, ekonominin insanı yaşamdan koparıp çalışmaya indirgediği anda insanın mahkum olduğu güçsüzlükten doğmuştur. evrenin yaratıcısı, insanın efendisi ya da kaderinin tek buyurucusu bir tanrı fikri, özgül anlamda insani gerçek güç olan yaratıcılığın çalışma zorunluluğu nedeniyle yolundan saptırıldığı bir sistemin dalaveresidir.

toplayıcı uygarlıkların peşinden kâr ve iktidar arayışının egemenliğindeki bir uygarlık geldi. toprağın kârlılığına köle olmak göğün tiranlığının temeli oldu, din adamlarından ve krallardan oluşan it kopuk takımını doğurdu.

mitik manzaralar ne kadar çeşitli olsa da din, yok olmuş paleolitik toplumların belli belirsiz anısı ile yeryüzü varlığının ötesinde bulunan ve savaşçı kralların muzaffer ölümünün büyük kapısını açtığı, kölelerin sefil ölümünün ise küçük kapısını açtığı her yer ve hiçbir yer serabı arasında allak bullak edici bir kargaşayı besler.

dinler, arzuları sürgün edilmiş, zahmetle çalışan, mekanikleşmiş, ekonomikleşmiş bir bedenin mahkumu olan insanın ıstırabının, ölüme tapınmayla ve acıyı sevmekle sükuna erdiği sanal bir evrenden beslenirler.

insanın zayıflığı, kabul edilmiş bir güçsüzlükten başkası değildir, ekonomik mekanizmaların hoşnutlukla girmiş bir tevekkül halidir. semavi yalan, yeryüzünde sömürünün hakikatini imzalamakla ve buna boyun eğenlerin ödlekliğini onaylamakla yetinir.

ekonominin hakimlerinin üstlendikleri göksel vekaletin sahibi olan tanrılar, metayı per saecula saeculorum (sonsuza dek) üretmeye mahkum olan bireyin ve toplumun bağrında açılan uçurumdan doğarlar.

sahiplenme hazzın yerine geçer, iktidar da var olma erkinin yerini alır. var olmanın hazzı yerini sahip olmanın kaygı verici açgözlülüğüne bırakır. fetih tanrısı savaşçılara, din adamlarına, efendilere ve kölelere ihtiyaç duyar; onun insan varlıklarına ihtiyacı yoktur.

hiyerarşi ilkesinin kurumlaşması tanrı fikrinin doğduğu marazi tohumdur; ne zaman ki biri emreder ve bir diğer hemcinsi de boyun eğer, işte o zaman şişinen, gürüldeyen boşunalıktır.

doğayla simbiyoz halindeki toplumların bağrında tarihsel olarak ana hatları çizilmiş evrensel bir uyumdan yahudi-hıristiyanlığın çekip alacağı tek şey cennet miti olacaktır ve oraya da yanıltıcı ve göksel bir yaşam için ödenmesi gereken bedeli sefalet olan, sürünerek geçmiş bir hayat sonunda ancak ölerek erişilecektir.

aynı dinsel mazoşizmle islam'da da karşılaşılır. inancın sersemleştirdiği erkek ve kadınlar, deyim yerindeyse, allah'a ve kefil olduğu kaçakçı mafyalara hamdolsun diye geceleyin kendilerini boğazlamaya gelen dindaşlarına boyunlarını uzatırlar.

hayvan kurban etme, çocuk kurban etme, erkek ve kadınları kurban etme, yaşama arzusunu kurban etme; işte, müminin duasında yalvar yakar dilendiği rızkı, tarih boyunca bu kanlı undan yoğrulmuştur.

kendini ve başkalarını feda etmeyi vaaz eden tanrı, gerçekte, insanın ekonomiye kurban edilmesini onaylamaktan başka bir şey yapmıyor. bu nedenle, günümüzde dinsel ve terörist tarikatların felaket tellallığıyla yayıldığını gördüğümüz yıkım ilkesini tanrı kendi içinde taşımaktadır.

insanı, insani geleceğinin zararına yöneten ekonominin tininden başka tin yoktur.

çalışma, doğa ve beden üzerinde uygulanan şiddettir. tarihinin başlangıcından itibaren sömürü ekonomisi, kendi yararına yaşamı ekonomileştirerek iktidarı ele geçirdi. o zamandan beri, dirimsel enerjiyi iş gücüne dönüştürerek ıstırap üretmeye devam ediyor. 

tanrılar çalışma lanetine manevi güvence sağlar. kâr elde etme çılgınlığının hayatta kalma zorunluluğuyla özdeşleştiği zahmetli çalışma faaliyetinin neden olduğu kendinden sürgün durumunu din, kurucu bir fedakarlık olarak kutsar.

yazgının insanın gözünün yaşına bakmayan belirleyiciliğine duyulan inançta, öte dünya gizemleri karşısındaki aptalca riayet vardır; insanın ve doğanın sömürülmesi de papazları ve kralları zincirleme imal ederek -terimin en kaba anlamında- bu öte dünyayı iyice bayağılaştıracaktır.

ikiyüzlülüklere ve soyut inkarlara rağmen, ideolojilerin beslendikleri din ve dinsel anlayış, halkların, erkeklerin, kadınların, çocukların ve canlı olma güzelliğine sahip her şeyin iğrenç kurban edilişini tanrısal bir mühürle her seferinde onaylamıştır.

toprağın sömürülmesi, sonsuz geri dönüşün sabitliği içine kök salmaya ne kadar ihtiyaç duyuyorsa, ticaret -yani emek ürünlerinin ayarlanmış mübadelesi- de hareketlilik yaratır, değişim getirir, bedeni ve ruhu açar.

tarımsal üretim tarzının koruyucu yapısından kaynaklanan din, malların ve şahısların serbest mübadelesi ticari açılıma ve ticaretin yayılmacı iradesine her boyun eğdiğinde egemen kurum olarak yok olma eğilimindedir. buna karşılık, tarımsal üretimin ürünlerin serbest dolaşımını engellediği her yerde din gücünü yeniden kazanır.

pazarın her şey olduğu yerde insan hiçtir.

din, maneviyat adına reddetse de, maddi çıkarları yönetmekten hiç geri kalmaz. yoksulluk ve merhamet, ölüm ve öte dünya, günah ve günahın satın alınması pazarlarından az kâr sağlamadı.

din, sömürü sözleşmesini semavi bir vekaletin sürekliliği üzerinde kuran ve köleliğin silahlarıyla mücadele ettiği totalitarizmi sürekli yenileyen bir ekonomi anlayışıdır.

dinsel pazarın çöküşü, yerini pazar dinine bırakır. ekonomistler, kredili ve alacaklı bir tanrı'nın sonuncu tuzu kuru papazlarıdır.

tersine bir dünyada yaşadığımız, günün birinde uyanacağımız bir kabusa gömülmüş olduğumuz fikrini desteklememiş olan bilinçli bir filozof yoktur.

din bütün darbelerde başarı kazanır: hem sakatlar hem de koltuk değneği satar. bastırılmış yaşama iradesi ölüm refleksine döndüğünden ve içi boşaldığından beri, tarihin akışı marazi dünyaların en iyisi yönündedir.

din, insanı çürüten ve aynı çürümeyle de kendini yok eden bir sistemin aşkın saflığı iddiasındadır. insanın ekonomik varlık olarak ilerlediği ve arzu varlığı olarak gerilediği, tersine giden dünyanın aklanmasıdır.

dinin gücü, ona hakaret edende bile yaşamasındadır. sapkınları ve sapmaları dosdoğru cehenneme ve odun ateşine götüren şaşmaz çekiç ile hitler'in, stalin'in, mao zedung'un ve diğer pol pot'ların aşkettiği saçma sapan sözlerin oluşturduğu kutsal kitap temcitlerine kitlelerin taptığını görmedik mi?

peki ya dünyayı bir mühendisin, bir geometricinin ve bilgisayarın düşüncesiyle kesip biçen bilimsel dogmalar? ya biyoloji, daha dün, sömürgecilik çağında, beyaz ırkın üstünlüğünü kanıtlarken, bugün de asalak kapitalizmin zombilere ihtiyaç duyduğu çağda klonlamayı keşfetmiyor mu?

sanayi atılımının kapitalist rekabeti azdırdığı yıllarda ortaya çıkan darwinci "yaşam mücadelesi" teorisine ne demeli? ya sömürü ve mübadele ekonomisinin canlıya dayattığı davranış mekanizmalarını evrensel idare sistemine çeviren sibernetik?

eğer dikkat etmezsek insan, kendi yazgısını yaratmaya çağrılı birey olarak değil, kullanım değeri olarak, üreticilik statüsünün rejisörü olarak, stalin'in deyimiyle "en değerli sermaye" olarak, mübadelenin hakkaniyetine, ticaretin imkansız dürüstlüğüne, reklamcı aptallığının eski kinizminin yerini zekice almaya yönelmiş etik ambalajlamaya nihayet teslim edilmiş meta olarak yeniden rağbet görecektir.

insan topluluğu sömürü ekonomisine son vermedikçe, varlığı ve nesneyi satılık değere dönüştüren metaya son vermedikçe tanrıların ortadan kaldırılması aldatmaca olarak kalacaktır.

biz uygunluk ve benzerlik duyumuzu yitirdik. varlıkları ve şeyleri kavrayışımızı sınırlandıran ticaret mantığının soğuk basamaklarında, onları topraktan çıkarıp canlandırmayı yalnızca şairler arzular.

evrensel batıl inanç, dayanağı yok edilmeden yok edilemez; bunu üretmiş olan ve sürdüren ekonominin defterini dürmeden semavi vekilliği görevinden azledemeyiz.

insanı çalışmaya indirgeyen ve dünyayı yeniden yaratırken kendini de yaratma yönündeki gerçek yazgısını elinden alan bir ekonomi sona erdiğinde din de sona erecektir.

yaşamsal güçlerimizin bu canavarca saptırılmasına, hayatın tersine döndüğü ve kendi inkarını sermayeleştirdiği bu devasa dalavereciliğe daha ne kadar hoşgörü gösterebiliriz?

4.2.18

sevdiğin kadının yanında

leopold von sacher-masoch

sevdiğin bir kadının yanında kendini hiç güvende hissetme; çünkü kadının doğası düşündüğünden çok daha fazla tehlike içerir. kadınlar ne onlara tapanların ve savunucularının onları yaptıkları kadar iyidirler ne de düşmanlarının yaptığı kadar kötü. kadının karakteri, karaktersizliktir. en iyi kadın anında çamura batabilir ve en kötü kadın beklenmeyen bir anda büyük ve iyi şeyler yapabilir ve hor görenlerini utandırabilir. hiçbir kadın, en ilahi, en pis, en temiz düşünceleri düşünmeye, duyguları hissetmeye, hareketlerde bulunmaya muktedir olduğundan, ne kötü ne de iyidir. kadın, tüm ilerlemeye rağmen, doğaya nasıl geldiyse öyledir; o anki hislerine göre hem sadık, hem sadakatsiz, hem alicenap hem de gaddar davranacak kadar vahşi bir karaktere sahiptir. her zaman ciddi, derin öğrenim ahlaki karakteri yaratmıştır. bu nedenle erkek, ne kadar menfaatperest, ne kadar kötü niyetli olsa da hep prensipli davranır; kadın ise her zaman hisleri ile hareket eder. bunu hiçbir zaman unutma ve sevdiğin bir kadının yanında kendini hiç güvende hissetme.

3.2.18

kanayan tekne

henry miller

batan bir gemi yavaş yavaş çöker; direkler, serenler, bayraklar, armalar su üstünde dağılır. kanayan tekne ölüm okyanusunun dibinde mücevherlerle donatır kendini, pişmanlık bilmeyen çözülüşü başlar yaşamın. adsız bir yok edilmezlik olmuştur artık gemi.

gemiler gibi insanlar da batar tekrar tekrar. anılarıdır onları tam bir dağılmadan kurtaran. şairler ilmiklerini bırakırlar: dokuma tezgahlarına bakıp giden insanlara, tutunmaları için uzatılan saman saplarıdır bunlar. hortlaklar tırmanırlar su içindeki basamaklara, imgesel çıkışlar yaparlar, baş döndürücü düşüşler yaparlar; sayıları, tarihleri, olayları ezberlerler, ağır sıvıdan gaza, gazdan sıvıya geçerler. değişen değişmeleri kaydedebilecek yetenekte beyin yoktur. hiçbir şey olmaz beyinde hücrelerin ağır ağır çürümesi ve çözülmesi dışında. ama kafalarda adlandırılmamış, belirlenmemiş, sınıflandırılmamış dünyalar oluşur, parçalanır, birleşir, erir ve karışırlar durmadan. düşünceler, iç yaşamın değerli taşlarla bezenmiş yıldız burçlarını yaratan, yok edilemez ögelerdir us dünyasında. bunların yörüngelerinde yürürüz, karmaşık çizgilerini izleyerek istediğimiz gibi dolaşabiliriz; ama ele geçirmek istediğimiz zaman onların tutsağı olur, onlar tarafından yönetilmeye başlarız. dışarıdaki her şey us makinesinin yansıttığı görüntülerdir.

sınır çizgisinde oynanan sonsuz bir oyundur yaratmak; kendiliğinden ve zorlanarak, yasalara boyun eğerek. aynadan uzaklaşır insan, perde açılır. séance permanente. yalnızca "akıllarını yitirmiş" dediklerimiz. çünkü bunlar, düş kurduklarını düşlemekten vazgeçemezler. gözleri açık, aynanın karşısına geçerler ve derin bir uykuya dalarlar; anının mezarına kapatırlar gölgelerini. yıldızlar söner içlerinde, hugo'nun "güneşin göz kamaştırıcı, yırtıcı hayvanları, aşk yüzünden, kendilerini yüceliğin finoları yaparlar." dediği duruma düşerler.

1.2.18

ekinoks

turgut uyar



yazı orda geçirdik kışa gerek kalmadı
safça acemice şarkılar söylendi oyunlar oynandı
sözde sevinç haline getirildi yıllanmış hüzünler
aşklar unutuldu ve bazılarına yeniden başlandı

"insan yaşlandıkça kurtulur" demiş birisi
korkudan belki yılgınlıktan ve başka bir şeylerden

oysa yaşlandıkça bulunur mavinin en iyisi
akasya çürür tren hızlanır eller ufalır gibi
kim yitirir söz gelimi bir başkasının bulduğunu
evet kim yitirir kim bulur
herhangi bir akşam alacası değil ki bu

imdi ey kış diyorum seni de orda geçirseydik
kim düşünecekti bir kumsalda
sabahın tanıksız kendi kendine olduğunu

"oysa" diyor birisi
"sabah yeniden hatırlamadır yaşamayı"
bana kalırsa "oysa" diyenlerden hep korkmalı
"oysa ölüm var" da diyebilir aynı kişi

oysa ölüm yakın olmamalı
süzgün ve uzun şeylerden de korkmalı bana kalırsa
uzun süren devrimlerden süzgün aşklardan
ve bunlara benzeyen başka şeylerden
akasya hemen çürümeli tren birden hızlanmalı
şimdi ey kış diyorum
ne kadar sürersen sür
yaz güzeldi ve sapsarıydı
herkes doydu ve eğlendi oyunlar oynandı
oteller ve sokaklar da sapsarıydı
kimler ne konuştu ne yitirdi ne kazandı

ama bir şey vardı eksilen ya da çoğalan
kumun altında mı denizin üstünde mi masalarda mı

"dünya bir sanrıdır" diyor birisi
"belki bir sancı"

ne bırakmıştım orda sahi
mor gibi soylu bir şey mi
bir eziklik mi yoksa

herkes ne kadar da mutluydu "oysa"
ne bıraktıysam o kadar kaldı orda

28.1.18

uzun lafın kısası

marquis de sade: dinlerin temeli cehalet ve korkudur.

kierkegaard: herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.

zygmunt bauman: belirsizlik, ahlaklı insanın asıl zemini ve ahlakın filizlenip serpilebileceği tek topraktır.

lenin: demokrasi, bir sınıf tarafından bir başka sınıfa, nüfusun bir bölümü tarafından nüfusun bir başka bölümüne karşı, sistemli zor uygulamasını sağlamaya yarayan bir örgüttür.

epikuros: eğer yaşamınızı doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olmayacaksınız; eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olamayacaksınız.

marcus aurelius: dünyevi şeyleri çok yüksek bir noktadan aşağı bakıyormuşçasına görün. tutkulardan kurtulmuş bir zihin kale gibidir, insanların sığınabileceği daha güçlü bir yer yoktur.

jean-claude kaufmann: herkes umutsuzca başkalarının gözlerinde onay, hayranlık ya da sevgi arıyor gayretle.

raoul vaneigem: fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

sacher-masoch: insan sadece ondan yukarıda olanı gerçekten sevebilir; bizi güzelliğiyle, hararetli mizacıyla, ruhuyla, irade kuvvetiyle boyunduruğu altına alan despot kadını sevebiliriz ancak.

goethe: en yüksek düzeydeki her üretim, her önemli sezgi hiç kimsenin kudretinde değildir ve bütün dünyevi güçlerin üzerindedir.

emil cioran: şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa sanki beni ezelden beri bekliyormuş gibi kendiliklerinden geldiler, temel bir içe doğuş halinde.

fernando pessoa: hayatımdan zevk almayı amaçlamıyorum. sadece onun yüce olmasını istiyorum; bu ateşi sürdürmek için bedenimi, ruhumu yavaş yavaş yakmak zorunda kalsam bile.

dinin insanlıkdışılığına dair

raoul vaneigem

fanatizm daima yanlışın hizmetkârıdır. doğrunun hizmetinde bile olsa tiksinti verir.

din, yıkıcılığa ve itaatsizliğe varana dek diz çökmedir. insanın insan tarafından yaratılmasını küçümseyen ve engelleyen her tutum, inkâr edilemez bir şekilde dinseldir.

william blake: çocuğun her korku çığlığında, tinin dövdüğü zincirlerin sesini işitiyorum.

ne kadar farklı olsalar da, bütün dinlerin ortak özelliği, dehamızın yaratma ayrıcalığına sahip olduğu lütuflardan hiç çekincesiz ve anında yararlanma yönündeki bitmek bilmez arzudan başkası olmayan bu insani ve dünyevi yaşam karşısında duyulan korku, aşağılama ve nefrettir.

jim thompson: insanın içi zaten ölüyse fikirler boştur; pisliği, korkuyu, gözyaşlarını, çığlıkları, işkenceyi ve kendi ölümünden, kendi boşluğundan utancı yaymaktan başka bir şey yapmaz.

din yeryüzündeki hakimiyetini ölüler üzerinde değil, öldürücü yaşam üzerinde inşa etti. hayatını öte dünyada yaşamak üzere kendi kendine ölmeyi buyuran bu sapmayı bir hakikat olarak yerleştirmeyi başardı. din, bedeni bir hapishane haline getirdi ve bedenin umutsuzluğunu da bir firar çılgınlığı yaptı.

kurumları ne kadar aşağılansa ve küçümsense bile, kurban etmenin, tevekkülün, suçluluk duygusunun, kendinden nefretin, haz korkusunun, günahın, kefaretin, doğa bozmanın ve aslında insanın insan olma güçsüzlüğünün, insanın telafisiz aptallığına inancın, semavi bir bankaya ve hissedarlarına verilen açık çekin varlığını sürdürdüğü bu yanıltıcı aşmanın egemen olduğu her yerde din de egemenliğini sürdürür.

din, aşıkların yaşam yaratma arzusuyla birbirlerinin oldukları aşk hazzı yerine üremeyi savunduğunda, çocuğunun mutluluğunu garanti edemeyecek ailelere fazla çocuk yapmalarını buyurduğunda, diderot'nun deyişiyle, "doğayı bastırmanın uğursuz sanatı" olan bu incil'e uygun kusursuzluğu uyanık genç bilinçlere aşkettiğinde, bu dinin çocuğa karşı nasıl bir suç işlediğini ne kadar söylesek azdır.

alain: ey, çocukluğun peri masallarının icat ettiği ve yetişkinin keşfetmeye tenezzül etmeyerek yaşamını zehirleyen marazi hayaller halinde bastırdığı başkalaşımların harikulade dünyası! din bizi zehirledi. başkalarına ders olacak bir parça vaazla can çekişenlerin işini bitirmeyi amaç edinmiş, insani zaaf ve ıstırapları kollayan güdük kalmış arzular tanrıları doğurur, gelişkin arzular tanrıları güdük bırakır.

en berbatından da olsa kendiniz olun ki en iyisi olasınız. sizden pek daha sevimli ya da daha iğrenç olmayan kahramanlarla özdeşleşmeye son verin; bunlar sizden kopmuş imgelerdir, herhangi bir taklidiniz bile sizin gölgenizi hareketlendirebilir. kendinizi başkalarıyla kıyaslamaya son verin. tinin dayattığı fikirlerden kendinizi koruyun; çünkü tinin bedene kaydettiği şey ölümün silinmez damgasıyla bilinci kandırır ve tahrif eder.

din eleştirisinin sonunda varacağı yer, insanın insan için yüce varlık olduğu doktrinidir; keza insanın değersiz, köleleştirilmiş, terk edilmiş, aşağılık bir varlık olduğu bütün toplumsal ilişkileri yıkma yönündeki kesin buyruğa varır.

montaigne: insanlar tanrı'yı yarattı; ama dinin kendi toplumlarını bağlayacak icatlarının bir parçası olduğunun farkına varamadılar.

canlı toprağı tanrılaştırmak, dinsel dalavereciliğin onu bir kez daha öldürmek istemesine izin vermektir. yaşamı hiç durmadan yeniden yaratan bir hazdan soyutlanmış her yaşam, ölü yaşamdır. gökler aleminin vampirleri, sizin zamanınız geçti!

belki de en aşırı, bedendeki yeri en sağlam olan arzuların zamanın uçuculuğunun önüne geçmeyi sağlayacak kanatları vardır. ama kendisi için önem taşıyan şeyi gerçekleştirdiğini iddia etmeye kim cüret edebilir? böyle bir sav, yaşama iradesi güç iradesine dönüştüğünde iyi yürekli perinin kötülük barındıran bir varlığa dönüşmesi gibi, en samimi dilekleri tersine çevirmeye yetmez mi?

laik devletler, kilisenin müminlerden bekledikleri itaati yurttaşlardan beklediğinde, dinsel kurumların yerine hikmet-i hükümet aygıtını geçirmiş olurlar. sonuçta papalık, "vatikan mı? kaç tane zırhlı tümeni var?" diye alaya alan stalin'i haksız çıkardı. tanklar stalinci papalığı çözülmeden kurtaramazken, vatikan bugün avrupa'nın utanç verici bir şekilde müsamaha gösterilen tek totaliter devleti olarak kalmıştır.

27.1.18

kürklü venüs

leopold von sacher-masoch

bir erkeği, gözdelerini küstahça ve merhametsizce keyfine göre değiştiren şehvetli ve gaddar güzel bir despot kadından daha çok cezbedebilecek bir şey yoktur.

insan sadece ondan yukarıda olanı gerçekten sevebilir; bizi güzelliğiyle, hararetli mizacıyla, ruhuyla, irade kuvvetiyle boyunduruğu altına alan despot kadını sevebiliriz ancak.

kadın kendini ne kadar teslim olucu gösterirse erkek o kadar çabuk kendine gelir ve amirane davranır; ancak kadın ne kadar sadakatsiz olursa, ona ne kadar kötü muamelede bulunur, onunla ne kadar taşkın oynar ve ne kadar az merhamet gösterirse erkeğin şehveti o denli artacak, erkek tarafından o denli sevilecek ve tapılacaktır.

goethe'nin "ya çekiç olacaksın ya da örs." lafı, erkek ile kadın ilişkisine uyduğu mükemmellikte, başka hiçbir şeye uymaz.

erkeğin ihtirasında kadının gücü saklıdır ve kadın bunu, erkek dikkat etmezse iyi kullanır. erkeğin sadece kadının despotu veya kölesi olma seçeneği vardır. kendisini teslim ettiği andan itibaren boyunduruk altına girmiştir ve kırbacı hissedecektir.

gogol: gerçek komik ilham perisi, gülen maskenin altında gözyaşları akıtandır.

sadece bize ait olan miskin, soluk, holbein'ın resmettiği bakireyi, ne kadar ilahi güzellikte olursa olsun, bugün anchises'i, yarın paris'i, öbür gün adonis'i seven antik venüs'e yeğleriz; ve olur da içimizdeki doğa muvaffak gelir, kendimizi heyecanlı bir tutkuyla böylesi bir kadına teslim edersek, onun neşeli yaşam zevki bize şeytani bir gaddarlık gibi gelir ve cennetmekanlığımızı cezasını çekeceğimiz bir günah olarak görürüz.

kadını bir hazine gibi görmek isteyen sadece erkeğin egoizmidir.

doğa, kadın ve erkek arasındaki ilişkide süre tanımaz. değişken insan varlığının en değişken ögesine, aşka, kutsal merasimler, yeminler ve anlaşmalarla süre getirme çabalarının hepsi hüsranla sonuçlanmıştır.

yunanlıların olduğu gibi güzel, özgür, neşeli ve mutlu insanlar, ancak günlük yaşamın şiirsel olmayan işlerini yaptırdıkları ve öncelikle çalıştırdıkları köleleri varsa var olabilirler.

diyojen, yolunmuş bir horozu platon'un okuluna atmış ve şöyle bağırmıştı: "işte, alın size platon'un insanı!"

her erkek, aşık olduğunda zayıf olur, eğilir, gülünç olur, kendini kadına teslim eder, önünde diz çöker.

aşkım; içine daha çok düştüğüm, artık beni hiçbir şeyin kurtaramayacağı derin, dipsiz bir uçuruma benziyor.

eğer bir evlilik sadece eşitlik ve anlaşılabilirlik üzerine kuruluyorsa en büyük ihtiraslar uyuşmazlıklardan doğar.

her kadın çekiciliğini kullanma içgüdüsüne, yatkınlığına sahiptir.

kendisini kırbaçlatan, kırbaçlanmayı hak eder. kadın, erkeği sever, köleyi ise, eziyet ettikten sonra ayağı ile iter. kadının bir efendiye ihtiyacı vardır ve ona tapar.

hangi erkek gerçeğin ağırlığına dayanabilir?

bir kadın çok nadiren böyle olabilir. erkek gibi ne böylesine neşeli şehvani, ne de ruhen özgür olabilir. kadının sevgisi her zaman şehvaniyetle ruhi yatkınlığın bir karışımıdır. kadının kalbi, kendisi sürekli değişkenken, erkeği ebediyen bağlamak ister; işte bu yüzden iradesinden bağımsız ruhuna bir çelişki, yalan ve dolandırıcılık gelir ve karakterini bozar.

kadının aşka yüklemek istediği transdantal karakter, kadını sadakatsizliğe iter.

tek başına zevktir var olmayı değerli kılan. zevk alan, yaşamdan zor kopar; cefa veya sıkıntı çeken, ölümü bir arkadaş gibi selamlar; ama zevk almak isteyen, neşe ile yaşamalıdır. antik dönemin bağlamında, başkalarının sırtından zevkusefa içinde yaşamaktan, hiçbir zaman merhamet göstermemekten çekinmemelidir; başkalarını arabasının önüne, sabana koşmalıdır, aynı hayvanlar gibi; onun gibi hisseden, zevk almak isteyen insanları, pişman olmadan, onun keyfi için köle yapmalı, hizmetinde sömürmelidir; kendisini iyi hissedip hissetmedikleri sorulmamalıdır.

eskilerin dünyası işte böyleydi: zevk ve gaddarlık, özgürlük ve kölelik her zaman el eleydiler; olimpik tanrılar gibi yaşamak isteyen insanların, göllerine atacakları köleleri ve üzerlerine biraz kan sıçramasından rahatsız olmadan, zengin sofralarında yemek yerken birbirleri ile savaştıracak gladyatörleri olmak zorundadır.

ruhun şevhani dünya ile kavgası, çağdaşlığın incil'idir.

her birimiz sonunda bir samson'uz ve herkes sonunda, istese de istemese de, sevdiği kadın tarafından aldatılacaktır, ister kumaş korse giysin, ister samur kürkü.

26.1.18

tanrıya karşı söylev

marquis de sade

günümüzde akıl yürütmeyi bilen tüm insanların tek sistemi ateizmdir.

tanrı'ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir.

devletlerde öyle ahlaksızlıklar vardır ki asla telafi edilemezler.

dinlerin despotizmin beşiği olduğundan kuşku duymayın. tüm despotların ilki bir rahipti.

dinler, en güçlünün zorbalığının en zayıfı ele geçirmek istediği bir düzenden başka nedir ki! bu niyetle dolu olan kudretli kişi, üzerinde egemenlik kurma iddiasında olduğu kişiye, vahşetiyle kuşatmasına imkan tanıyan prangaları tanrı'nın hazırladığını söylemeye cüret etti ve yaşadığı sefaletin sersemleştirdiği bu adam da ötekinin her dediğine ayrımsızca inanır. bu dalaverelerden doğan dinler saygıyı hak edebilir mi? düzenbazlığın ve salaklığın damgasını taşımayan tek bir din var mıdır? akla ziyan gizemler, doğayı ihlal eden dogmalar, yalnızca akıldışılık ve tiksinti esinleyen grotesk seremoniler.

herhangi bir hareketin nedeni bizim irademizdir. bir hareketin bizim içimizde yaratacağı sonucu bilmiyorsa tanrı fikri ne iğrençtir! eğer biliyorsa onun suç ortağıdır ve ona rıza göstermektedir. bizim irademiz daima bazı hareketlerin ardından geldiğinden, tanrı bizim irademizle işbirliği etmek zorundadır; dolayısıyla o baba katilinin kolundadır, kundakçının meşalesindedir, fahişenin amındadır.

hegel: en yüksek yaşamın içinde bütünlük, en uç noktadaki ayrılığın geri dönüşüyle mümkündür.

benim bahtsızlığım, boyun eğmeyi asla bilmeyen ve asla da boyun eğmeyecek sağlam bir ruhu gökten almış olmaktır.

anlamanın hiç etkili olmadığı yerde inanç ölüdür ve bu tür durumlarda inanç sahibi olduğunu ileri sürenler inancı dayatır.

sözde bir mucizeye itibar edebilmek için iki şey gerekir: bir hokkabaz ve her şeyden etkilenen birileri.

hayal mahsulü bir varlık olan tanrı ancak delilerin kafasında var olabildi; aklı başında hiç kimse onu ne tanımlayabilir ne de kabul edebilir ve akla bu denli ters bir fikri benimsemek için salak olmak gerekir.

tanrı'nın aptallığına dair yeni bir kanıt ister misiniz? yararlanılan bir bahçedeki bir ağacın meyvesini yemekle ilgili bu gülünç yasak da nedir? böyle bir yasak koyan tanrı ancak kötü biri olabilir; çünkü insanın yenik düşeceğini gayet iyi biliyordu; dolayısıyla bir tuzak kurmuştur. ne aşağılık bir alçak sizin şu tanrınız! onu bir sersem olarak görüyordum; ama biraz daha yakından baktığımda hergelenin teki olduğunu anlıyorum.

insanlar her yerde birbirine benzer ve her yerde aynı zaaflarla aynı hataları işlerler.

ruhun ölümsüzlüğü kanaatinin en gözde olduğu yüzyıllarda bile ona kuşkuyla bakıp onu ortadan kaldırmak isteyecek kadar akıllı insanlar daima çıkmıştır.

insanı kim yarattı? cehennem işkenceleriyle cezalandırması gereken tutkuları ona kim verdi? sizin tanrı'nız değil mi? dolayısıyla, sersem hristiyanlar, bir yandan bu gülünç tanrı'nın insana eğilimler verdiğini, diğer yandan ise bunları cezalandırmak zorunda kaldığını mı kabul ediyorsunuz? bu eğilimlerin peşinden gitmenin kendisinin hakarete uğraması anlamına geleceğini bilmiyor muydu? eğer biliyorsa, insana bu türden eğilimler vermesi nereden kaynaklanıyor? eğer bilmiyorsa, tek sorumlusu olduğu bir haksızlıktan dolayı insanı neden cezalandırıyor?

cehennem sistemi, birkaç insanın kötülüğünün ve birçoklarının zırvalamasının sonucundan başka bir şey asla değildir.

bütün aklı başında insanlar, insanları sonsuza dek mutsuzluğa gömmek için yaratacak kadar acımasız, tutarsız, barbar bir tanrı kabul etmektense tanrıya inanmamayı çok daha kolay bulurlar.

evrenin sonsuzca güçlü, sonsuzca bilge bir varlık tarafından yaratılmış ve yönetiliyor olduğu doğruysa, her şeyin onun bakış açısına katılması, destek olması ve en büyük iyilik için hareket etmesi gerekir. oysa zayıf ve bahtsız bir yaratığın asla ona bağlı olmayan günahlar nedeniyle sonsuza dek eziyet ve işkence görmesinden, evrenin en büyük yararı için ne gibi bir iyilik doğabilir?

insan soyundan bireylerin çok büyük bölümünün sonsuz bahtsızlığının mutlak bir kötülük olduğuna kuşku yoktur.

cennet dogmasına da cehennem dogmasından daha fazla inanmayalım: her ikisi de insanların görüşlerini zincirleme ve egemenlerin despotik sultası altında insanı boynu eğik tutma iddiasındaki dinsel zorbaların acımasız icatlarıdır.

cehennem ateşi onlar üzerinde etkili olamaz. tanrı'nın maddi bir ateşin ruhlar üzerinde etkide bulunabilecek şekilde davrandığını, bu ruhları besin olmadan yaşatacağını ve varlıklarını sürdürmelerini sağlayacağını, yanıcı madde olmadan ateşi sürdürebileceğini söylemek, tek garantisi teologların aptalca hayalleri olan ve dolayısıyla ancak onların aptallık ya da kötülüklerini kanıtlayan olağandışı varsayımlara başvurmaktır.

ölmüş insanın artık olmadığına inanmaktan daha doğal ve daha basit hiçbir şey olamaz. ölmüş insanın hâlâ yaşadığına inanmaktan da daha zırvası olamaz.

dini ilkeler kesinlikle hiçbir şeye dayanmazlar ve asla doğuştan değillerdir.

antik çağ halklarının iyi yanlarına sahip çıkmak yerine, öyle görünüyor ki hristiyanlar kendi dinlerini her yerde rastladıkları ahlaksızlıklarla doldurmuşlardır.

aklın yoluna gir, ahlak dersi meraklısı. senin isa'n muhammed'den daha iyi değildir, muhammed de musa'dan, onların üçü de konfüçyüs'ten daha iyi değildir. filozoflar onları alaya almıştır, ayaktakımı ise onlara inanmıştır. özgür insanlar artık bu çocuk oyuncağıyla eğlenmiyor.

anlaşılması en güç şeyin en önemli şey olduğuna aklı başında insanları nasıl oldu da ikna edebildik, diye soracaksınız. onları müthiş korkutarak; çünkü insan korktuğunda artık akıl yürütemez; çünkü bu insanlara özellikle kendi akıllarından sakınmaları öğütlendi ve insanın bir kez aklı karıştığında her şeye inanır ve hiçbir şeyi incelemez. tüm dinlerin iki temeli cehalet ve korkudur.

24.1.18

kahkaha benden yana

søren kierkegaard

yeryüzündeki bütün varoluşumuz bir tür hastalıktır.

herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vakti gelir.

kitleler kadın gibidir, onlarla asla doğrudan dövüşülmez.

arkadaşlık tehlikelidir, evlilik daha da beter; çünkü erkek kadınla sürekli bir ilişkiye girer girmez kadın erkeğin mahvı olur ve öyle de kalır. arap atı gibi ateşli bir genç adamı alın, evlensin, mahvolur. kadın önce gururludur, sonra zayıflar, sonra bayılır, sonra adam bayılır, sonra bütün aile bayılır. kadının aşkı riya ve zayıflıktan başka bir şey değildir.

iki insan aşık olup da birbirleri için yaratıldıklarını düşünmeye başladıklarında ayrılma cesaretini gösterme vakti gelmiştir; çünkü devam ederlerse her şeyi kaybedip hiçbir şey kazanamayacaklardır.

dünyanın gitgide kötüye gitmesinde, sıkıntı arttıkça kötülüklerin gitgide artmasında şaşılacak bir yan yoktur. can sıkıntısı bütün kötülüklerin anasıdır.

insan umudunu kesmeden sanatsal olarak yaşayamaz; çünkü umut insanın kendini kısıtlamasını engeller.

umudun güzel rüzgarıyla denize açılmış insanı görmek ne hoş bir manzaradır! insan yedekte çekilme fırsatını bile değerlendirebilir; fakat umudun gemiye çıkmasına asla izin vermemek gerekir; hele kılavuz kaptan olarak hiç; çünkü umut sadakatsiz bir dümencidir. umut prometheus'un güvenilmez hediyelerinden biriydi; ölümsüzlerin önceden bilme yeteneği yerine insanlara umudu verdi.

nil admirari (hiçbir şeye şaşma) hakiki hayat bilgeliğidir.

en eksiksiz teori bile, dahi bir adamın "her an ve her yerdeliğiyle" ortaya çıkardıkları yanında fakir kalır.

dünya ve içindeki her şey hiçbir zaman bir kuytudan bakıldığı zamanki kadar yararlı görünmez.

hiçbir delikanlıda genç bir kızdaki hayali idealliğin yarısı bile yoktur; fakat kızın bütün idealliği yanılsamadan ibarettir.

ey ölüm, sen nelere kadirsin! en tesirli kusturucu ilaç, en güçlü müshil bile bu kadar arındırıcı bir etkiye sahip değildir.

bütün sofistlerin içinde en tehlikelisi zamandır ve tehlikeli sofistlerin içinde en düzenbazı da alışkanlık.

insan başka hiçbir şeyi bilmeden önce kendini bilmelidir.

bir yazarın en değerli niteliği daima kişisel bir üsluba, yani kendi kişiliğinin şekillendirdiği bir ifade ya da sunum biçimine sahip olmasıdır.

insan sadece başkaları için değil, kendi için de bir gizem olmalı.

insanlar genellikle dünyayı nehirler, dağlar, yeni yıldızlar, gösterişli kuşlar, tuhaf balıklar ve gülünç insan türleri görmek için dolaşır. varoluşun karşısında ağızları açık kalıp hayvansal bir sersemliğe düşerler ve bir şey gördüklerini sanırlar.

"insanın isteyebileceği en büyük onura ulaşsak da kendimizi gurura ve kibre kaptırmamalıyız."

herkesin kabul ettiği ve saygı gösterdiği nesnel bir hakikati dile getirerek akıllı olduğunu kanıtlamayı uman bir adam deli midir?

marcus aurelius carus: ruhun bilinçli hayatına dair bilginin anahtarı bilinçdışında yatar.

kibirli bir tine en çok ıstırap veren -çünkü bir mikroskoptan bakmak müthiş bir üstünlüktür- o tinsel kesinlik, her şeyin en alçak gönüllüsü, mevcut tek kesinliktir.

suskunluğun iç gözlemi bütün medeni sosyal ilişkinin koşuludur; içebakışın dışavurulmuş karikatürü bayağılık ve gevezeliktir.

tevazu, nedamet ve sorumluluk her şeyin "prensip gereği" yapıldığı yerde kolay kök salamaz.

derin türler kendilerini asla unutmazlar ve asla olduklarından başka bir şey olmazlar.

her şey bir yana, yürüme arzunu kaybetme. ben her gün sağlığıma yürüyor ve her türlü hastalıktan yürüyerek uzaklaşıyorum; en iyi düşüncelerime kendimi yürüyerek götürdüm ve şimdi insanın yürüyerek kurtulamayacağı hiçbir can sıkıcı düşünce bilmiyorum.

hareketsiz oturunca, ne kadar hareketsiz oturulursa hastalanmaya o kadar yaklaşılır.

benim hayat görüşüm papazınki gibidir: "hayat bir yoldur." o yüzden yürüyüşe çıkıyorum. yürüyüşe çıkabildiğim sürece hiçbir şeyden korkmuyorum, ölümden bile. sağlık ve kurtuluş yalnızca harekette bulunabilir. insan durmadan yürürse her şey yoluna girer. her şeyden yürüyerek uzaklaşabilirim!