20170227

uzun lafın kısası

alexander pope: çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.

j.g. ballard: biz, ayak değirmenine bağlı yaratıklarız: tekdüzelik ve geleneksellik her şeyi yönetiyor. tamamen aklı başında bir toplumda delilik tek özgürlüktür.

sevan nişanyan: kendinde güç vehmeden bir budala kadar tehlikelisi yoktur.

karl wrichs: doğaya aykırı aşk diye bir şey yoktur. gerçek aşk neredeyse doğa da oradadır.

la rochefoucauld: öyle insanlar vardır ki, aşktan bahsedildiğini duymasalardı aşık olmazlardı.

john steinbeck: insanlar birbirlerine ne kadar kızgın olurlarsa olsunlar, masa başına geçtiler mi işi çözerler. 

octavio paz: insan ancak devrimci bir toplumda kendini gerçekleştirebilir ve kişiliğini bulabilir.

philip roth: içlerinde bir cevher taşımayan insanlara tahammülüm yoktur.

douglas adams: umutlarla dolu bir hayat, taşıması zor bir hayattır. meyvesi üzüntü ve hayal kırıklığıdır. bu anın neşesiyle yaşamayı öğren.

20170225

captain fantastic

matt ross

bizler sözlerimizle değil hareketlerimizle tanımlanırız.

dinler, insanların körü körüne bağlanması ve masum ve cahil insanların yüreklerine korku salmak için tasarlanmış çok tehlikeli peri masallarıdır.

faşistler, büyük işletmelerle bunların totaliter ve tek partici diktatörlerince desteklenen milliyetçi, saldırgan tiplerdir.

demokrasimiz sosyal adaletin insanlık tarihindeki en parlak ışıklarından biri. buna rağmen yurttaşlarımızın çoğu sosyal etkileşimlerinin ana formu olarak deli gibi alışveriş yapıyor.

"öldüğüm takdirde bir budist olarak ben, leslie abigail cash, cesedimin yakılmasını istiyorum. cenazem, pek bir önemi olmasa da, müzik ve dans eşliğinde yaşam döngüsünün bir kutlaması olacak. daha sonra küllerim, umumi ve ziyadesiyle kalabalık sıradan bir yere götürülecek. ardından da küllerim, tez vakitte en yakın tuvalete dökülecek."

bazı savaşları kazanamazsınız. güçlüler güçsüzlerin ipini ellerinde tutar. dünyanın işleyişi böyledir. adaletsizdir, hakka riayet etmez.

"umudun olmadığını farz ederseniz umudun olmayacağını garanti edersiniz. ama özgürlük için bir içgüdü olduğunu, şeyleri değiştirme fırsatları olduğunu farz ederseniz o zaman daha iyi bir dünyanın yapımına katkıda bulunma ihtimaliniz vardır." (noam chomsky)

bir kadınla seks yaptığında nazik ol ve onu dinle. ona saygı ve değerle yaklaş, onu sevmesen bile. her zaman doğruyu söyle. her zaman doğru olanı yap. her günü son günün olabilirmiş gibi yaşa. her şeyiyle yaşa. maceraperest ol, cesur ol ama tadını çıkar; çünkü hemen geçiyor. ve sakın öleyim deme.

20170223

yaşamın anlam ve amacı

alfred adler 

bir insanda toplumsallık ruhu oluşmuşsa, o insan hiçbir vakit cesaret ve umudunu yitirmez.

yaşamın bizim için güzelliği, albenisi, her şeyden önce bir kesinliği içermeyişinden kaynaklanır. her şeyden haberimiz olsa, her şeyi bilseydik, tüm tartışmalar, tüm keşifler sona ererdi. bilim denilen şey ortadan kalkar, çevremizdeki evren üst üste iki kez anlatılmış bir öykü gibi bize sıkıcı gelmeye başlardı. henüz ulaşılamamış amaçları düşündürüp gönlümüzü hoşnutlukla dolduran sanat ve din bir anlam taşımaktan çıkardı. yaşam kaynağının o kadar kolay tüketilmezliği, bizim için büyük bir mutluluktur. insanların savaşımı asla sona ermez, her zaman karşımızda yeni sorunlar bulur ya da bunları icat eder, toplumsal çalışma ve başarıların yeni olanaklarını yaratabiliriz.

düşler, bireylerin karşılaştıkları sorunlara kolay yoldan çözüm bulma çabalarıdır; bazen de bir insandaki cesaret eksikliğini açığa vururlar.

insanlar sağ ile solun, aynı şekilde erkekle dişinin, sıcakla soğuğun birbirine karşıt şeyler olduğuna inanırlar çoğu zaman. ne var ki bunlar bilimsel açıdan birbirinin karşıtı değil çeşitlemelerdir yalnızca. bir cetvel üzerinde tasarlanan bir sınır değere yakınlıkları dikkate alınarak sıralanmış aşamalardır. aynı şekilde iyi ve kötü, normal ve anormal de birbirlerinin karşıtı değil, değişik aşamalarıdır. uyku ve uyanıklığı, gündüzki düşüncelerle gece düşteki düşünceleri birbirinin karşıtıymış gibi ele alan her kuram, zorunlu olarak bilimsel nitelik taşıyamaz.

nazlı büyütülmüş bütün çocukların hastalığıdır korku. korkudan yararlanarak çevresindekilerin dikkatini üzerlerine çekebildikleri için, bu duyguya yaşam üsluplarının mimarisi içinde her zaman yer verirler. korku yardımıyla amaçlarına -anneyle yeniden bağlantı kurma- ulaşmaya çalışırlar. korkak bir çocuk, şımartılmış ve bundan böyle de şımartılmak isteyen biridir.

bir çocukla savaşta başarı şansı hiçbir zaman yoktur, bir çocuk zora başvurularak asla yenilgiye uğratılamaz ya da işbirliğine razı edilemez. bu tür kavgalardan hep zayıf olan taraf zaferle çıkar.

günümüz uygarlığında insanlar çoğunlukla toplum yaşamına iyi hazırlanamamaktadır. bizler fazlasıyla kişisel başarıya eğilim gösterecek gibi yetiştiriliriz; yaşama ne verebileceğimizi değil, yaşamdan ne çıkar sağlayabileceğimizi düşünmeye alışmışızdır.

hayatta dikiş tutturamamış kişilerin yaşamını geriye doğru izlediğimizde, hemen her zaman ödevlerini doğru dürüst yerine getirememiş bir anneyle karşılaşırız; bu anne çocuğunu yaşama ilk çıkış için olumlu bir hazırlıkla donatamamıştır.

20170221

din üzerine

vladimir ilyiç lenin

bugünkü toplum, tamamen geniş emekçi kitlelerinin nüfusun ufak bir azınlığı; yani toprak sahipleri ve kapitalistler sınıfı tarafından sömürülmesi esası üzerine kurulmuştur. bütün yaşamları boyunca kapitalistler hesabına çalışan "özgür" işçilere sadece kazanç sağlayan kölelerin yaşamını sürdürmeye, kapitalist köleliğin güvenini ve sürekliliğini sağlamaya yetecek oranda geçim olanağı "tanındığından", bu toplum bir köle toplumudur.

işçilerin ekonomik baskı altında olmaları, kaçınılmaz biçimde her türlü siyasal baskıya, toplumsal aşağılanmaya, kitlelerin ruhsal ve moral çöküntüsünün artmasına yol açar. işçiler ekonomik kurtuluşları adına az ya da çok ölçüde siyasal özgürlük elde etmek için savaşabilirler. ne var ki, kapital gücü yönetimden yok edilmedikçe ne oranda olursa olsun elde edilecek siyasal özgürlük, işçileri yoksulluktan, işsizlikten ve baskıdan kurtaramayacaktır.

başkaları hesabına çalışmaktan, yerine getirilmeyen isteklerden ve yalnız bırakılmışlıktan yılmış halk kitleleri üzerine her yerde büyük ağırlıkla yüklenen ruhsal baskı biçimlerinden biri dindir. doğaya yenik düşen ilk insanların tanrılara, şeytanlara, mucizelere ve benzeri şeylere inanmasına yol açışı gibi, sömürülen sınıfların sömürenlere karşı mücadeledeki yetersizliği de kaçınılmaz olarak ölümden sonra daha iyi bir yaşamın varlığına inanmalarına yol açar.

din, bütün yaşamı boyunca çalışan ve yokluk çekenlere, bu dünyada azla yetinmeyi, kısmete boyun eğmeyi, sabırlı olmayı ve öteki dünyada bir cennet umudunu sürdürmeyi öğretir. oysa yine din, başkalarının emeğinin sırtından geçinenlere bu dünyada hayırseverlik yapmayı öğreterek, sömürücü varlıklarının ceremesini pek ucuza ödemek kolaylığını gösterir ve cennette de rahat yaşamaları için ehven fiyatlı bilet satmaya bakar. böylelikle din, halkı uyutmak için afyon niteliğindedir. *

din, sermaye kölelerinin insancıl düşlerini, insana daha yaraşan bir yaşam isteklerini içinde boğdukları bir çeşit ruhsal içkidir. ne var ki, köleliğinin bilincine varmış ve kurtuluşu için mücadeleye başlamış köle, kölelikten yarı yarıya çıkmış demektir. fabrika endüstrisinin yetiştirdiği ve kent yaşamının aydınlattığı modern, sınıf bilinçli işçi, dinsel ön yargıları bir yana atar, cenneti papazlara ve burjuva bağnazlarına bırakır ve bu dünyada kendisi için daha iyi bir yaşam elde etmeye çalışır. bugünün proletaryası, din bulutuna karşı savaşta bilimden yararlanan ve işçileri bu dünyada daha iyi bir yaşam adına kavga vermek için birleştirerek öteki dünya inancından kurtaran sosyalizmin yanında yer alır.

* marx'ın bu sözü, din konusundaki marksist görüşün temel taşıdır. marksizm bütün modern dinleri, kiliseleri ve her türlü dinsel örgütü, işçi sınıfının sömürülmesini ve ezilmesini savunmaya hizmet edecek birer burjuva gericiliğinin aracı olarak görür.

20170219

insan, hayat

tolstoy

bu dünyadaki hayatımızın hiçbir anlamı yoktur.

önemli olan şey, bir insanın ulaştığı ahlaki kusursuzluk değil, buna nasıl ulaşmış olduğudur.

hayatın umutsuzluğundan kendini kurtarmanın tek yolu, benliğini evrene yansıtmaktır.

yaratmanın verdiği zevkten başka gerçek bir zevk yoktur. ister kalem yapılsın, isterse çizme, ekmek veya çocuk, yaratma olmadan gerçek bir zevk duymaya imkan yoktur; yaratmanın dışında, hiçbir zevk yoktur ki, endişeyle, acıyla, vicdan azabı ve utançla karışmamış olsun.

insanın kendi hayatını mümkün olduğu kadar doğru bir şekilde anlatması, her insan için büyük bir değer taşır ve bütün insanlar için de son derece yararlıdır.

bir insanın hayatındaki en önemli olay, kendi benliğinin bilincine vardığı andır; bu olayın sonuçları en büyük iyiliğe de yol açabilir, en korkunç şeylere de.

insan artık yaşama sarhoşluğunu duyamaz hale geldiyse, yaşaması mümkün değildir.

düşünceye karşı zora başvurmak, güneşi balçıkla sıvamaya benzer: güneşin ışıklarını neyle örtmeye çalışırsak çalışalım, her zaman üste çıkacaklardır.

"doğarken birlikte getirdiğin yasaya uymak zorundasın, ondan hiçbir zaman kurtulamazsın." (goethe)

felsefe üzerine on cilt kitap yazmak, bir tek ilkeyi uygulamaktan daha kolaydır.

insanların size kulak vermesi için, gerçeği, acı çekerek ve hatta ölümle pekiştirmek gerekir.

ailem içerisinde rahat değilim, çünkü yakınlarımın duygularını paylaşamıyorum. onları sevindiren her şeyi, okul sınavlarını, yüksek tabakadan kimseler arasında başarı kazanmayı, alışverişleri, bütün bunları ben onlar için bir kötülük ve bir felaket olarak görüyorum, ama bunu onlara söylememeliyim. aslında söyleyebilirim ve söyledim de; ama bu sözlerimden kimse bir şey anlamadı.

via stefan zweig

20170217

kitle ve iktidar

elias canetti

insanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur. insan kendisine değen şeyi görmek ve tanımak, hiç değilse sınıflandırmak ister. yabancı herhangi bir şeyle fiziksel temastan her zaman kaçınma eğilimindedir.

uygar yaşam dokunulmaktan kaçınmaya yönelik çabaların sürdürülmesinden başka bir şey değildir.

hakkında kesin bir bilgi sahibi olmaksızın, hiçbir sosyal olayı anlamak mümkün değildir.

vaaza katılan bir adam kendisi için önemli olanın vaaz olduğuna dürüstçe inanır. oradaki çok sayıdaki dinleyicinin mevcudiyetinin ona vaazdan çok daha fazla tatmin verdiği söylenecek olsaydı, buna çok şaşırır, hatta hiddetlenirdi.

bir kitlenin iç yaşamının en çarpıcı özelliklerinden biri, zulme uğramış olma duygusudur; bu duygu bir kez ve sonsuza dek düşman ilan ettiği insanlara yönelttiği kendine özgü bir öfke ve sinirliliktir. böyle bir kitledeki herkes bağrında, yemek, içmek, sevişmek ve yalnız kalmak isteyen küçük bir hain taşır.

her türden yangın felaketinin insanlar üzerinde büyülü bir etkisi vardır.

insanlar "çocuklar uğruna" bir şeyleri biriktirir ve başkalarının açlıktan ölmesine izin verirler. aslında yaptıkları, yaşadıkları sürece her şeyi kendilerine saklamaktır.

yalnız yiyen herkes, bu işlemin başkalarının gözünde ona sağlayacağı prestijden feragat etmiş demektir.

hayatta kalanlara gösterilen düşmanlık, hayatta kalmayı kendi ayrıcalıkları olarak gören despot hükümdarlarda yaygındır; bu onların gerçek serveti ve en değerli mülküdür. büyük bir tehlike atlatıp hayatta kalarak dikkat çekme cüretini gösteren herhangi biri ve özellikle de çok sayıda başka insan ölürken hayatta kalan biri, despot hükümdarların alanına izinsiz girmiş sayılır ve hükümdarların nefreti hayatta kalanlara yönelir.

eski bir çin metninde şöyle yazar: "bir yöneticinin iktidarı, gücü çok daha az da olsa, yıldırım parıltısı gibidir."

gizlilik ikili karakterini iktidarın daha üstün bütün dışavurumlarında korur. ilkel büyücü hekimden paranoyak insana ve her ikisinden tarihin despotuna yalnızca bir adım vardır.

iktidara nüfuz edilemez. iktidara sahip olan insan başka insanların içini okur, ama onların kendi içini okunmalarına izin vermez. iktidar sahibi herkesten ketum olmalıdır; niyetlerini ve fikirlerini hiç kimse bilmemelidir.

"gizlerini anne, baba, kardeşler, eşler ve arkadaşlardan saklamak kralların ayrıcalığıdır." iran'ın sasani krallarının eski geleneklerinden pek çoğunu kaydeden orijinal arapça yazılmış book of the crown'da (taht kitabı) böyle yazar.

bir despot asla gerçekten affetmez.

pek çok yasaklamanın, yalnızca, kendi koydukları sınırları aşanları cezalandırabilen ya da affedebilenlerin iktidarını artırmak için var olduğuna şüphe yoktur.

merhamet edimi, iktidarın çok yüksek ve yoğunlaşmış bir ifadesidir.

büyük histeri krizleri, bir dizi şiddetli kaçış dönüşümünden başka bir şey değildir. histeriden mustarip olan kişi kendini üstün bir iktidar tarafından ele geçirilmiş gibi hisseder.

ağaçlardaki bütün yapraklar aynıdır ve hepsi kuruyup toz olur; her ışık huzmesi kuşkuların gecesinde söner. insanoğlunun hâlâ var olması mucizedir.

iktidar hiçbir zaman, profesyonel olarak zihinleri sürekli iktidarla meşgul olan, (dalkavukluklarını bilim adamlığı kılığına sokan) her şeyi ya zamanla ya da onların elinde herhangi bir şekli alabilen zorunlulukla açıklayabilen methiyecilerden ve tarihçilerden yoksun kalmamıştır.

"her şeyden önce, ben de yalnızca bir insanım ve bu yüzden insanın kavrayışıyla sınırlanmışım." (daniel paul schreber)

tanrı yalnızca cesetlere alışıktır ve canlılara çok yaklaşmamaya özen gösterir. tanrı’nın ebedi sevgisi temel olarak yalnızca yaratmaya yöneliktir.

bu dünyanın büyüklerine duyulan saygı kolay terk edilmez; insanın tapınma ihtiyacı sınırsızdır.

hangi sebeple olursa olsun zulme uğrayanlar arasında, zihninin bir köşesinde kendisini isa olarak görmeyen kimse yoktur.

hayatta kalmak kendileri için bir zaaf ya da suç olan eski yöneticilerin en cüretkar hayalleri dahi bugün ufacık görünmektedir. geriye dönüp bakıldığında tarih masum ve neredeyse huzurlu görünür. o dönemde her şey çok uzun sürdü ve henüz keşfedilmemiş dünyada yok edilecek çok az şey vardı. bugün karar ile uygulama arasında yalnızca bir an vardır ve bizim potansiyellerimizle ölçüldüğünde cengiz han, timurlenk ve hitler acınası acemiler gibidirler.

20170215

yolları çatallanan bahçe

jorge luis borges

aynalar ve babalar tiksinçtir; çünkü her ikisi de bu evreni çoğaltıp dağıtırlar.

birbirinden farklı bilimlerin alanında ustalaşan bireylerin sayısı oldukça kabarıktır; ama yaratıcı olabilenlerin, hele bu yaratıcılığı sağlıklı ve sistemli bir tasarımın emrine verebilenlerin sayısı çok azdır.

kendi uzmanlık alanı dışında okuduğu şeye kolaylıkla inanmayacak kişi yoktur.

korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürülemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmelidir.

bütün estetik devrimler insanı sorumsuzluğa ve kolaycılığa kışkırtır.

başkasına iyilik yapan, her zaman için kendisine iyilik yapılanın üstünde bir yerdedir.

hepimiz, içinde bulunduğumuz koşulları dar bir açıdan değerlendirme ve komşumuzun tavuğunu kaz görme eğilimindeyizdir.

gerçek çoğunlukla bizim gerçek hakkındaki beklentimizle örtüşmez.

bir erkek çocuğu için eski, köhne bir ev, hele bir de alışılmadık, gölgeler içinde bir yerse, gezginlerin ayak bastığı yeni bir ülkeden çok daha göz kamaştırıcıdır.

bazen olağan zaman ölçülerinin dışına taşan olaylar vardır yaşamda.

"düşünmek, çözümlemek, uydurmak kuraldışı edimler değildir; zekânın olağan soluk alıp verişidir bunlar. bu işlevin arada sırada yerine getirilmesini kutsamak, eski çağlardan kalma yabancımız olan düşünceleri bir kenara biriktirmek, gözlerine inanamamanın sersemliğiyle doctor universalis denen kişilerin neler düşünebildiklerini hatırlamak, tembelliğimizi ya da barbarlığımızı itiraf etmek demektir. insan, kafasında her türlü düşünceyi barındırabilmeli; sanıyorum gelecekte durum böyle olacak."

bu dünyanın işleri insan denen sıradan yaratığın akıl erdiremeyeceği kadar karmaşıktır.

kurgusal ürünler akla gelebilecek bütün bağdaştıranları içeren tek bir olay örgüsünden oluşurlar. felsefi nitelik taşıyanlar, hiç şaşmaz, hem tezi hem de antitezi, bir öğretinin yanında ve karşısında olan tüm unsurları içerirler. karşı kitabını içermeyen bir kitap, eksik kalmış sayılır.

ün, anlaşılmamanın bir türü, belki de en kötüsüdür.

tek bir insanın yaptığı, sanki bütün insanlar tarafından yapılmış gibidir. bu nedenle, cennet bahçesindeki söz dinlemezliğin bütün insanlığı kirletmesi haksızlık sayılmaz; gene bu nedenle tek bir yahudi'nin çarmıha gerilmesinin insanlığı kurtarmaya yetmesi de haksızlık sayılmaz. belki de schopenhauer haklıydı; ben bütün öteki insanlarım, her insan bütün insanlardır. shakespeare bir anlamda o sefil john vincent moon'dur.

karanlıkta yol alan hikâye karanlıkta son bulur.

20170213

stendhal

elias canetti

yazınsal ya da başka herhangi bir tür kişisel ölümsüzlük üzerinde düşünmeye en iyi stendhal gibi bir adamla başlanabilir. dine ondan daha çok karşı olan ve dinin vaatleri ve yükümlülüklerinden onun kadar arınmış biri zor bulunur.

stendhal'ın düşünce ve duyguları bütünüyle bu hayata yönelmişti; o, bu hayatı tam ve derin bir biçimde yaşadı. ona haz verebilecek şeylerin keyfîni çıkararak, kendisini bütünüyle hayata verdi; bunu yaparken sığ ya da bayağı olmadı; çünkü sahte birlikler yapılandırmaya çalışmak yerine, ayrı olan her şeyin ayrı kalmasına izin verdi. çok düşündü, ama düşünceleri asla soğuk değildi. onu harekete geçirmeyen her şeyden kuşku duyardı. kaydettiği ve şekillendirdiği her şey ateşli yaradılış anına yakındı. pek çok şeyi sevdi ve bunların bazılarına inandı da ama hepsi onun için mucizevi bir biçimde somut kaldı. bunların hepsi orada, onun içindeydi ve onlara, sahte düzene sokma numaralarına başvurmaksızın derhal ulaşabilirdi.

hiçbir şeyi mutlak addetmeyen, her şeyi kendisi için keşfetmek isteyen; hayat his ve ruhtan ibaret olduğu sürece, hayatın kendisi olan; her durumun merkezinde olan ve bu yüzden de dışarıdan bakabilen; söz ve tözün tek bir şey olduğunu sezdiğinden, dili arındırmayı tek başına kendine vazife edinmiş gibi görünen bu adamın, bu nadide ve gerçekten özgür adamın gene de, bir sevgiliden söz edercesine yalın ve doğal olarak söz ettiği bir inancı vardı.

stendhal, kendisine acımaksızın, birkaç kişi için yazmaya razıydı; ama yüz yıl içinde pek çok kişi tarafından okunacağından da emindi.

yazınsal ölümsüzlüğe duyulan inanç, modern zamanlarda hiçbir yerde daha açık, daha saf ve daha az gösterişli bir biçimde bulunamaz. bu inanca sahip olan bir insan ne demek ister? onunla aynı zamanda yaşamış insanlar artık burada değilken kendisinin hâlâ burada olacağını söylemek ister. böyle olmakla yaşayanlara karşı herhangi bir husumet besliyor değildir; onlardan kurtulmaya ya da onlara herhangi biçimde zarar vermeye de çalışmaz. hatta onları kendine rakip olarak bile görmez. sahte ün kazananları hakir görür; eğer onlarla onların silahlarıyla savaşmış olsaydı kendisini de hakir görürdü. onlara kin gütmez; çünkü onların nasıl tamamen yanılgı içinde olduklarını bilir, ama o bir gün ait olacağı topluluğu, yapıtları hâlâ yaşayan, ona hitap eden ve onu besleyen, eski çağların insanlarının oluşturduğu, kendisinin de bir gün ait olacağı topluluğu seçer. onlara duyduğu şükran, hayatın kendisine duyduğu şükrandır.

hayatta kalmak için öldürmek, böyle bir insan için anlamsızdır; çünkü onun hayatta kalmak istediği zaman şimdiki zaman değildir. o ancak yüz yıl içinde, artık yaşıyor olmayacağı ve öldüremeyeceği zaman raflara girecektir. o zaman bu, kendisine yapacak hiçbir şey kalmayacağından, yapıt yapıta bir mücadele olacaktır. önemli olan gerçek rekabet, rakipler artık orada yokken başlayandır. bu yüzden o bu kavgayı izleyemez bile. ama yapıt orada olmalıdır ve orada olacaksa, hayatın en büyük ve en saf ölçütünü içermelidir.

stendhal öldürmeyi kesin olarak reddetmekle kalmaz, aynı zamanda burada onunla birlikte yaşamakta olan herkesi kendisiyle birlikte ölümsüzlüğün içine çeker ve ancak o zaman bunlar, en büyüğünden en küçüğüne kadar gerçek anlamda canlı kalır.

stendhal, kendisi öldüğü zaman, yeryüzünde alışık oldukları her şeyi ölüler dünyasında bulabilmeleri için, bütün çevresi de ölmesi gereken o yöneticilerin tam zıddıdır. bu yöneticilerin nihai iktidarsızlıkları bundan başka hiçbir şeyde daha berbat bir biçimde açığa vurulmaz. hayatta öldürdükleri gibi, ölümde de öldürürler; bir dünyadan diğerine giderken katledilenin maiyeti onlara eşlik eder. ama stendhal’in kitaplarını açan kim olursa olsun, onu ve ayrıca onu çevreleyen her şeyi bulacaktır; bunu burada, bu hayatın içinde bulacaktır. böylelikle ölüler kendilerini, yaşayanlara besin olarak sunarlar; onların ölümsüzlüğü yaşayanlara yarar. ölümsüzlükleri, hem ölülere hem de yaşayanlara yarayan, ölülere verilen kurbanın tersidir. ölülerle yaşayanlar arasında artık garez yoktur ve hayatta kalmak artık sızıya neden olmaz.

20170211

şişmanlık

clarissa pinkola estes

tek bir güzellik ve davranış idealine uyan huy, tavır ve çerçeveye sokulmaya çalışılan kadınlar, hem beden hem de ruh açısından tutsak düşer ve bir daha özgürleşemezler.

beden büyüklüğünü ve beden imgesini çarpıtan baskıcı ve yıkıcı yeme bozuklukları gerçek ve trajik olmakla birlikte, bunlar çoğu kadın için norm değildir. iri ya da ufak, geniş ya da dar, kısa ya da uzun olan kadınların böyle olmalarının nedeni, büyük olasılıkla akrabalarından beden şekillerini miras almış olmalarıdır; şu andaki akrabalarından değilse bile, bir ya da iki kuşak geridekilerin bedenlerini miras alırlar.

bir kadının miras aldığı fiziksel özelliklerini yermek ya da yargılamak, kuşaklar boyunca kaygılı ve nevrotik kadınlar yaratmak anlamına gelir. bir kadının miras aldığı biçim üzerine yıkıcı ve dışlayıcı yargılarda bulunmak, onu çok önemli ve değerli bazı psikolojik ve tinsel hazinelerden yoksun bırakır. onu, kendi ataları tarafından verilmiş olan beden tipinden duyduğu gururdan yoksun bırakır. ona bu bedensel mirası küçük görmesi öğretilirse, o da ailesinin geri kalanıyla kurduğu kadınsı bedensel özdeşimini kıyasıya eleştirip ondan uzaklaşır.

bedenlerine ilişkin olarak hissettikleri yoğun kaygılar, kadınları yaratıcı hayatlarından ve başka şeylerle ilgilenme gücünden büyük ölçüde yoksun bırakmaktadır.

kadınların psişelerinde ve bedenlerinde bir yara varsa, kültürün kendisinde ve hatta doğanın kendisinde buna uygun düşen bir yara vardır. gerçek bir bütüncül psikolojide, bütün dünyalar ayrı ayrı değil, karşılıklı bağımlı varlıklar olarak anlaşılır. kültürümüzde kadının doğal bedeninin yontulmasına dair bir sorun varken, çevremizdeki doğanın yontulmasına ve yine kültürün günün modasına uygun parçalara yontulmasına dair buna denk düşen bir sorunun bulunması şaşırtıcı değildir. bir kadın, kültürün ve yeryüzünün parçalanmasını bir gecede durduramayabilir; ama kendi bedenine bunu yapmayı bırakabilir.

birçok insan, bedenine sanki bir köleymiş gibi davranır ya da belki iyi davransa bile, bir köleden farksız olarak istek ve geçici heveslerini yerine getirmesini talep eder. bedenimiz, kendimizi ondan kurtarmaya çabaladığımız ve ağzı dili olmayan budala bir varlık değildir. doğru açıdan bakılırsa, öteki dünyalara ve deneyimlere giden bir roket gemisi, bir dizi atomik yonca yaprağı, bir nörolojik göbekler yumağıdır.

beden, toprak gibidir. kendine yeten bir arazidir. aşırı yapılaşmaya, parsellere bölünmeye, kesilip koparılmaya, altının oyulmasına ve gücünün kırpılmasına her arazi parçası gibi duyarlıdır. kalçalar bir nedenden ötürü geniştirler. içlerinde yeni bir hayat için satenli fildişinden bir beşik vardır. bir kadının kalçaları, bedenin hem yukarısı hem de aşağısı için avara demiridir; ana kapıdır, rahat bir yastık, sevginin tutamakları, çocukların arkasına saklanacakları bir yerdir. bacaklar bizi götürmek, kimi zaman ileri doğru iteklemek için düşünülmüştür; kalkmamıza yardımcı olan makaralardır, bir sevgiliyi kuşatmaya yarayan halkalardır. çok fazla bu ya da çok fazla şu olamazlar, neyseler odurlar.

20170209

sanat ve devrim

uğur mumcu

düş, gerçeğin dostu değildir.

sanat topluma katkıda bulunduğu ölçüde işlevine uygun düşer. ispanya'da devrimciler faşistlerle boğuşurken endülüs'te şarap yudumlayıp "zil, şal ve gül.. bu bahçede raksın bütün hızı.." diye satırlar döktüren şişman şairi neden beğenmiyoruz? kurtuluş savaşının kan ve barut kokularına sırtını çevirip "yarin dudağından getirilmiş bir katre alevdir bu karanfil.." diyen duygusal edebiyatçıyı neden eleştiriyoruz? nedeni belli: toplumun sorunlarına duygu pınarlarından damlalar akıtmamış olanları kendi küçük dünyalarıyla baş başa bırakıyor, onları kendi devrimci ve toplumcu dünyamıza almıyoruz bir türlü.

devrimci eylem ve düşünce, geçmişten geleceğe doğru akıp gelen bir nehir gibidir. bulunduğumuz her nokta içinde yaşadığımız her aşama, bazen küçücük dalgacıklarla, bazen yataklarını aşan sellerle ulaşmıştır bugünlere. bir zamanlar bu nehirlerin yataklarını kazanlar, taşkınlıkları önleyip suları doğal akışına yöneltmek isteyenler, bu suların birikip bir büyük baraja enerji birikimi oluşturduğunda, belki de hiç hatırlanmazlar bile. oysa bir başlangıcın, bir birikimin, bir oluşumun ilk öncüleridir bunlar.

sanat, toplumu değiştirmek için bir araçtır. bu aracı, amaca ve ereğe göre kullananı desteklemek, ona güç katmaktır bizim görevimiz. emekçi halkın yaşamını, hak arama özgürlüğünü, burjuva toplumunun türlü ilişkilerini ortaya koyarak bunların çözüm yollarını göstermektir devrimci aydının işlevi.

kafası ve yüreği açık olmayan insanın solda yeri yoktur. solculuğun tek ölçeği eylemle belirlenir. baskıya boyun eğmeyen, gelen geçen yönetimlere maşalık etmeyen, içinde insanlık onurunu bir değişilmez hazine gibi saklayan insanlardır çağlarına ve toplumlarına yakışanlar. faşizmin utanç duvarlarına karşı birer fedai mangası gibi dövüşenler her toplumda, her dönemde, karanlığa karşı sıkılmış bir yumruk gibi uzanıp geliverdiler bugüne kadar. açılan yumrukların içinden özgürlük güvercinleri uçtu havaya.

20170207

insan

birhan keskin

insan kadife bir hatıradan başka nedir ki? geçmiş, üstümüzü her gece onunla örttüğümüz. uykuların derininde kor yankılarına düşer gibi olduğumuz ve sonra unuttuğumuz. dağın doruğu ile dağın derini arasındaki mesafeden başka nedir ki insan: derininde kor tutmuş haller, doruğunda ıssızlık bilgisi. güne ait sesler çoğaldığında hatıranın kendisi de kokusu da bilgisi de silikleşecek. ve insan sabahın nemi kadar sessiz olmayı isteyecek.

insanın, kendi varlığından hoşnut olarak yaşadığı, kendi varlığını haklı kıldığı ve kuşku yok ki, yeryüzü ile barışık yaşadığı ve mutlu olduğu bir zaman vardı. yoksa bizler bugün bu mutluluğun imgesi için bile bunca telef olmazdık.

20170205

şia

elias canetti

islam, açık bir biçimde savaş dinine özgü bütün özellikleri sergilemektedir; ama yine de bir kolu, başka hiçbir yerde bulunamayacak ölçüde kesif ve aşırı bir ağıt dinidir; bu kol, şii inancıdır.

şiilik iran ve yemen'in resmi dinidir; hindistan ve ırak'ta da oldukça yaygındır. şiiler, "imam" adını verdikleri ruhani ve dünyevi bir lidere iman ederler. imam'ın konumu papa'nınkinden daha önemlidir. imam kutsal ışığın taşıyıcısıdır ve yanılmazdır. yalnızca imam'a bağlanan inananlar kurtulacaktır. "her kim ki kendi zamanının gerçek imam'ını tanımadan ölürse, kâfir olarak ölür." imam, doğrudan peygamber soyundan gelir.

muhammed'in damadı, başka bir deyişle kızı fatma'nın kocası olan ali'nin ilk imam olduğu kabul edilir. peygamber, diğer inananlardan sakladığı özel bilgileri ali'ye emanet eder, ali de bunları ailesine aktarır. peygamber bariz bir biçimde ali'yi gerek öğretisinin hocası, gerekse yönetici olarak kendi halefi tayin etmiştir. peygamber'in buyruğuyla o seçilmiş insan olmuştur; yalnızca onun "müminlerin yöneticisi" unvanını taşımaya hakkı vardır.

ali'nin oğulları hasan ve hüseyin, peygamber'in torunları olarak, görevi ali'den devralmışlardır; hasan ikinci, hüseyin de üçüncü imam'dır. müminler üzerinde egemenlik iddiasında bulunan başka herkes gaspçı sayılır. islamın, muhammed'in ölümünden sonraki siyasi tarihi ali ve oğulları etrafında bir efsanenin oluşumunu beslemiştir.

ali hemen halife seçilmedi. muhammed'in ölümünü takip eden yirmi beş yıl boyunca, "sahabeden" üç kişi peş peşe bu en yüksek mevkiyi ellerinde tuttu. ali ancak üçüncünün ölümünden sonra iktidara geldi; kendi yönetim dönemi de çok kısa sürdü. bir cuma namazı sırasında, ırak'taki küfe camiinde, fanatik bir düşman tarafından zehirli bir hançerle öldürüldü. en büyük oğlu hasan, haklarını milyonlarca dirhem karşılığında satıp medine'ye çekildi; birkaç yıl sonra sefahat hayatının etkileri yüzünden öldü.

hasan'ın küçük kardeşi hüseyin'in çektikleri, şii inancının özünü oluşturur. hüseyin, hasan'ın tam zıddıdır; içine kapanık ve ciddi biri olarak medine'de sessizce yaşar. kardeşinin ölümüyle şiilerin başına geçmesine karşın, uzun süre bütün siyasi faaliyetlerden uzak durur. ancak halife şam'da ölüp de oğlu, yönetimi almak isteyince, hüseyin ona biat etmeyi reddeder. çalkantılı küfe şehrinin sakinleri ona yazıp hüseyin'in gelmesini isterler. hüseyin'in halife olmasını isterler; kûfe'ye gelirse, herkesin onun sancağı altında toplanacağını söylerler.

hüseyin ailesi, eşleri, çocukları ve az sayıdaki bağlılarıyla, çöl boyunca sürecek uzun yolculuğuna çıkar. şehrin civarına varana kadar, şehrin sakinleri onun davasından çoktan dönmüşlerdi. şehrin valisi hüseyin'e karşı güçlü bir süvari birliği yollayıp teslim olmasını ister. hüseyin bunu reddedince, su yollarını keserler. hüseyin ile etrafındaki az sayıda insan kuşatılır ve miladi 680 yılında, muharrem ayının onuncu gününde, kerbela düzlüklerinde, kendilerini cesurca savunmalarına rağmen öldürülürler. kendisinin ve kardeşinin ailesinden pek çok kişi de dahil olmak üzere, hüseyin'le birlikte seksen yedi adamı ölür. cesedinde otuz üç mızrak darbesi ve otuz dört kılıç yarası sayılır. düşman birliğinin komutanı hüseyin'in cesedinin atların ayakları altında çiğnenmesini emreder. peygamberin torununun başı kesilip şam'daki halife'ye gönderilir. halife sopasıyla bu başın ağzına vurur; ama orada hazır bulunan yaşlı bir "sahabe" karşı çıkarak, "sopanı çek" der; "çünkü ben peygamberin ağzını bu ağzı öperken gördüm."

"peygamber ailesinin çektiği azap" şii kendini helak etme edebiyatının gerçek temasıdır. "gerçek şiiler, vücutlarının yoksulluk içinde zayıflamış, dudaklarının susuzluktan çatlamış ve gözlerinin sürekli ağlamaktan şişmiş olmasından tanınıyor olsa gerek. gerçek bir şii, haklarını savunduğu ve uğruna azap çektiği aile kadar zulme uğramış ve perişandır. kısa sürede, çile ve zulmün peygamber ailesinin çağrısı olduğu fikri egemen olur."

bu ailenin tarihi kerbela'daki yas gününden itibaren, sürekli acı ve azapla doludur. bu aile hakkında nazım ve nesir biçiminde yazılmış öyküler zengin bir şehadet edebiyatı şeklinde elden ele dolaşmıştır. bu öyküler şiilerin, 10. günü aşure günü olan, kerbela trajedisinin yıl dönümünü andıkları muharrem ayının ilk on gününde yaptıkları toplantıların konusudur: "anımsanacak günlerimiz ağıt toplantılarımızda."

şii şehzade, peygamber ailesinin çektiği birçok azabı anımsattığı şiirini bu sözlerle bitirir. ali ailesinin talihsizliği, çektiği azaplar ve şehadeti için ağlama, ağıt yakma ve yas tutma gerçek inananın temel ilgi alanıdır. arapçada "şii gözyaşından daha dokunaklı" şeklinde bir deyiş vardır; bu inanca bağlı olan modern hintlilere göre: "hüseyin için ağlamak yaşamımızın ve ruhumuzun ödülüdür; aksi takdirde cümle mahlukatın en nankörü oluruz. cennette bile hüseyin'in yasını tutacağız. hüseyin için duyulan keder islamın bir göstergesidir. bir şii için, ağlamamak imkânsızdır. şiinin başı canlı bir mezardır, başı kesilen şehidin başının gerçek mezarı."

20170203

düğün

jodi picoult

bir keresinde zoe ile birlikte hastalarından birinin düğününe gitmiştik. yahudi düğünüydü ve daha önce hiç görmediğim takılarla ve tanık olmadığım geleneklerle, bilmediğim bir dildeki dualarla gerçekten çok güzeldi. gelinle damat bir gölgeliğin altında durmuştu. törende haham, damada dönüp peçeteye sarılı bir şarap bardağını ayağıyla ezmesini söylemişti. "evliliğiniz, bu parçaları birleştirmek için gereken süre kadar uzun sürsün." demişti. sonra herkes yeni evli çifti kutlarken oraya gitmiş ve çimenlerin üstünde duran peçetenin içinden küçük bir cam parçası almıştım. ve eve dönerken o parçayı okyanusa atmıştım; böylece bardak bir daha asla tekrar birleştirilemeyecek ve o çift sonsuza dek ayrılmayacaktı.

kalbim o şarap bardağı gibi. bütüne ulaşması gereken ama her şeyi çok bildiğini sanan bir salak sayesinde o şansı asla yakalayamayacak bir şey gibi.

20170201

umut

hakan günday

dünyanın en çabuk geçen, geçer geçmez de en hızlı yakalanılan hastalığına sahipti: umut.

korkuyu beklerken'deki öyküleri anlatması istense, beceremezdi. ne adlarını sayabilir ne de konularını sıralayabilirdi. çünkü ne o kadar kelime vardı zihninde ne de o kelimeleri taşıyacak düşünceleri. ama dediği gibi, ölene kadar oradaydı. hatta öldükten sonra bile. orada. daima. gökyüzü ya da başka boyutların görünmez bir katmanında, yan yana, iç içe, iyilik ve adı konmamış bir huzurla harçlanmış biçimde. bilmekten öte hissetmekle gidilen bir yerde. enstrümanların adı bilinmese de, hayatta ilk kez duyulan klasik müzikten sulanan gözlerin yağmur damlası olup ışığı yedi renge böldüğü bir yerde. cehalet ve bilgeliğin hiçbir anlam ifade etmediği bir yerde. oğuz atay nerede duruyorsa, orada. tutunamayıp nereye düştüyse orada. belki de düşmeyip yer çekiminden muaf olduğunu fark ettiği anda. tutunarak değil, uçuşarak gittiği yerde.

belki de hayat, yanlış anlayınca güzeldi. sadece yanlış anlayınca. ama her şeyi..

20170131

uzun lafın kısası

vasili grossman: dünya üzerinde sadece ve sadece dar kafalı, kendi haklılığını sarsılmaz bir duygu haline getirmiş olan insanlar hüküm sürerler.

nilüfer kuyaş: yaratıcılığımızı uyandıran herkes, içimizde çeşitli şekillerde yaşamaya devam eder. dünyadaki en önemli ölümsüzlük budur.

isabel allende: dürüstlük tamahkarlık karşısında çabucak çöker. eğer söz konusu olan şey zengin olmaksa, insanların çoğu ruhlarını feda ederler.

stephen spender: genellikle göz kamaştırıcı şeyler yapan insanlar, sıradan insanların yaşamını oluşturan sıradan şeyleri yapmakta tamamıyla başarısızdırlar.

clive bell: bilgiyle donanmamış bir akıl, ön yargıların ve kör inançların tutsağı olur; duygular ise tekdüze ve yamyamca bir oburluğun bulantısına uğrarlar.

norman mailer: diğer ruhlarla birlikte yaşanamaz, gerçekten acı bir ruhu olan birini bulmak gerekir; o ruh çirkin ve kötü olsa bile.

orhan kemal: gerçek olan öğrenmektir. nereden, nasıl öğrenirsen öğren. nereden, nasıl öğrendiğin, diploman; hatta neler bildiğin de önemli değil. ne yaptığın önemlidir.

lorca: gün oturan bir hayalettir. bütün geceleri sevmek için tek bir günü iyi anla.

20170129

bir kadının gülüşü

clarissa pinkola estes

jung, ofisine cinsel bir sorundan yakınarak gelen birinin, gerçek sorununun daha çok bir ruh ve tin sorunu olduğundan söz ediyordu. biri tinsel bir sorundan söz ettiğinde de bu, çoğu zaman, aslında cinsel doğaya dair bir sorundu.

cinsel içerikli bir gülmede daha uysal şeylere gülmekten farklı olan bir şey vardır. cinsel içerikli bir gülme, öyle görünüyor ki, psişenin hem en uzak hem de en derin bölgelerine ulaşmakta, her tür şeyi sallayıp gevşetmekte, kemiklerimizi oynatmakta ve bedenin içinde latif bir duygu akışının oluşmasına neden olmaktadır. o, her kadının psişik dağarcığında bulunan bir vahşi zevk biçimidir.

kutsal olan ile cinsel olan, psişede birbirine yakın yaşar; çünkü hepsi bir şaşma hissiyle, entelektüalize ederek değil ama bedenin fiziksel yolları aracılığıyla, o an ya da sonsuza kadar bir öpücük ya da bir görü, bir karın gülüşü veya her neyse onunla bizi değiştiren, sarsan, zirvelere taşıyan, hatlarımızı yumuşatan, bize bir dans adımı, bir ıslık, gerçek bir hayat patlaması veren bir şey yaşantılayarak bilince girer.

gülme, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. genital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yaşayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. kutsaldır; çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. şehevidir; çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. cinseldir; çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. tek boyutlu değildir; çünkü gülme, insanın kendisi kadar başkalarıyla da paylaştığı bir şeydir. bir kadının en vahşi cinselliğidir.

20170127

deneyim

pascal mercier

yaşadığımız binlerce şeyden olsa olsa bir tanesini dile getiririz; onu da gelişigüzel ve hak ettiği özeni göstermeden yaparız. dile getirilmemiş bütün o deneyimlerin arasında hayatımıza belli etmeden biçimini, rengini ve tınısını verenler de vardır. bizler, ruhları araştıran arkeologlar olarak, bu hazinelere yöneldiğimizde, onların ne kadar dağınık olduklarını keşfederiz. incelediğimiz şey, kımıldamadan durmak istemez; kelimeler yaşananın üzerinden kayıp gider; sonunda kağıdın üzerinde bir sürü çelişki kalır. uzun zaman, bunun bir eksiklik, üstesinden gelinmesi gereken bir şey olduğuna inandım. bugünse durumun başka türlü olduğunu düşünüyorum: bu bildik ama yine de gizemli deneyimlerin anlaşılabilmesi için geçerli çözüm yolu, dağınıklığı kabul etmektir. kulağa tuhaf geliyor bu, evet; hatta aykırı, biliyorum. ama olaya bu açıdan baktığımdan beri ilk kez gerçekten uyanık ve hayatta olduğumu hissediyorum.

20170125

phaedrus

robert m. pirsig

analitik bilgiyi oluşturup ilişkilendirecek sistematik düşüncenin kural ve yöntemlerini belirleyen klasik "sistemin sistemi"ni, yani mantığı çok iyi bilirdi. bunda çok ustaydı; özellikle analitik düşünme yeteneğinin ölçütü sayılan stanford-binet iq değeri 170'ti ki bu, ancak elli bin kişide bir rastlanan bir rakamdı.

sistematikti; ama bir makine gibi düşünüp davrandığını söylemek, onun düşüncesinin doğasını yanlış anlamak olur. öyle pistonların, tekerleklerin ve dişlilerin birden çalışması gibi eşgüdümlü bir şey değil. bunun yerine lazer ışını imgesi düşünülebilir. bir kalem kalınlığındaki bu ışın öyle aşırı bir yoğunluktadır, öyle korkunç bir enerji içerir ki aya dek gidebilir ve yansıyıp tekrar dünyaya dönebilir.

phaedrus, zekasını herkesi aydınlatmada kullanmaya çalışmadı. o, uzaklarda belli bir hedef aradı, ona nişan aldı ve vurdu. hepsi bu. vurduğu hedefin herkesi aydınlatması ise bana kalmış gibi görünüyor.

zekasına oranla aşırı derecede yalnızdı. yakın arkadaşları olduğu hakkında kayıt yok. yalnız yolculuk etti. her zaman. başkalarının yanında da tümüyle yalnızdı. insanlar kimi kez bunu sezinler, onun kendilerini istemediğini düşünür ve ondan hoşlanmazlardı; ama onların hoşlanmamaları onun için önemli değildi.

en çok acıyı karısının ve ailesinin çektiği anlaşılıyor. karısı, onun içine kapandığı alanın bariyerlerini aşmaya çalışanların kendilerini bir boşlukla karşı karşıya bulduklarını söylüyor. ailesi, onun asla vermediği bir parça sevgiye hasret kalmıştı sanırım.

kimse onu gerçekten tanımadı. anlaşılan, o da böyle olmasını istemiş ve böyle olmuştu. yalnızlığı belki zekasının sonucuydu. belki de nedeniydi. ama bu ikisi hep bir arada gidiyordu. yapayalnız. tekinsiz bir zeka.

20170123

düş

rabindranath tagore


düşüncenin her korkudan azat olduğu bir ülke
bir ülke ki insanları dimdik
dünya duvarlarla bölünmemiş
kelimeler gönlün derinliklerinden fışkırır
emek kemale uzatır kollarını
aklın ırmağı alışkanlıkların karanlık çölünde kuruyup gitmemiş
ne olurdu tanrım, benim yurdum da böyle bir ülke olsa

20170121

bay xolotl

rauda jamis

diego, bir elinde rengi atmış bir resim kağıdı, diğerinde bir baltayla, burnundan soluyarak çıkıp geldiğinde, frida atölyesinde resim yapıyordu.

"frida, köpeğini kolla. çünkü yakalarsam geberteceğim."

"hey, sakin ol." dedi frida gülerek (öfkeli anlarında diego'yu hep gülünç bulmuştur).

"suluboya resimlerimin üzerine işemiş."

frida kendini tutamadan kahkahayla gülmeye başladı. kendini tutmak için eliyle ağzını kapadı. ama gülme krizine tutulmuş, tir tir titriyor, gözlerinden yaşlar boşalıyordu.

küçük köpek hızla odaya girdi, diego'yu gördü, başını öne eğip hemen frida'nın ayaklarının dibine gitti. frida hala sağ elinde tuttuğu fırçayı yerine koydu ve küçük hayvanı kucağına aldı.

"bay xolotl.." diye söze başladı.

diego ıslak resmini ve baltayı bir yere bıraktıktan sonra, oldukça sakinleşmiş biçimde küçük köpeği ellerine alıp başının üzerine havaya kaldırdı.

"bay xolotl" dedi. "siz gördüğüm en iyi sanat eleştirmenisiniz."

20170119

aşk

giovanni papini

iki kişinin birbirine katılarak erimeleri demek olması gereken aşk, yalnız kalmış iki bencilin hayalinden başka bir şey değildir. en güçlü dehalarda bile yaratma nihayet bir aczin itirafıdır. mutluluk, geçmişe göre veya geleceğe yönelmiş bir hayal olduğu zaman vardır. demek gerçekte hayat yoktur, yalnız aksi vardır: ölüm.

kin, bir varlığın iyi taraflarını görmez; aşk, fena yönlerini görmekten yoksundur. bu fark insan ilişkileri bakımından büyüktür ama işin özü düşünülünce yok gibidir. aşkı görmeyenlerin de gözleri bozuktur, karayı görmeyenlerin de.

insan, bütün ikiyüzlülüklere ve söylentilere rağmen samimi olarak kendinden başkasını sevmez ve benliğinden başkasına tapmaz, saygı göstermez. geçmiş zamanları dolduran tarihi veya soyut tanrıları, kahramanları, vatanı, insanlığı ve daha bir sürü efsaneyi, korkusundan veya telkin ile takdis eder gibi görünür. hakikatte, bunlar kendi asıl imanını gizleyen birer takma isim veya paravandır. herkes kendi kendisinin tanrısıdır. insandan gayrı tanrı yoktur ve her insan onun tecellisidir.

20170117

ütopya

karl marx: gerçeği belirleyen, insanların bilinci değildir; aksine bilinçlerini belirleyen, gerçektir.

maurice merleau-ponty: felsefe, uzaktan sahip olmanın ütopyasıdır. filozof, uyanan ve konuşan insandır ve insan sessizce felsefenin çelişkilerini taşır; çünkü tamı tamına bir insan olmak için, bir insandan biraz az ve biraz fazla olmak gerekir.

georges gusdorf: filozofun görevi, insanlık durumunu aydınlatmaktır.

moritz schlick: felsefemizin gerçek babası, hepsi uzun bir zincirin son halkaları olan ne comte'dur, ne frege'dir, ne poincare'dir, ne russell'dır, ne bir bilim adamıdır ne de mantıkçıdır. bu kişi sokrates'tir. öğrencilerine doğru sorular sormayı öğreten ilk insan odur.

victor brochard: platon'un gözünde tamamen saf gözlem her zaman yaşamın en mükemmel biçimidir.

immanuel kant: hiçbir bilgi içimizde deneyden önce değildir. her şey deneyle başlar.

maine de biran: herhangi bir nesne veya biçim ancak algılayan veya hisseden özne ile ilişkisiyle kavranabilir. ne kadar çok etkilenirsek o kadar az algılıyor ve biliyoruz.

henri bergson: en fazla tutunduğumuz görüşler, en büyük zorlukla farkına varabildiklerimizdir ve onları doğrulamamızı sağlayan nedenler, çok ender olarak, onları benimsememize yol açanlardır.

bossuet: zihnin en büyük problemi, şeylere gerçekte oldukları gibi değil, olmaları istendiği biçimde inanmaktır. bu, tutkularımızın neden olduğu bir hatadır. doğru olsun veya olmasın, istediğimiz veya umduğumuz şeye inanma eğilimi içindeyizdir.

emile durkheim: gerçeğin içinden karşı konulamaz bir ışık yayılır.

albert burloud: yetişkin birçok bilinçte, bazı soyut kavramlar niteliksel evreyi aşamazlar ve hiçbir zaman gerçekten genel haline gelemezler. yücenin, iyi yüreklinin, güzelin ve çirkinin, adilin ve adaletsizin sadece ayrı değil, aynı zamanda açık bir fikrine sahip kaç kişi vardır?

maurice merleau-ponty: dünyaya tutulmuşuz ve bu dünyadan, kendimizi ayıramadığımız için dünyanın bilincine varamıyoruz. eğer bunu yapabilseydik, niteliğin hiçbir zaman hemen kavranamayacağını ve tüm bilincin bir şeyin bilinci olacağını görecektik.

karl marx: filozoflar yalnızca dünyayı farklı tarzlarda yorumlamışlardır; şimdi söz konusu olan, bu dünyayı değiştirmektir.

20170115

schopenhauer'a göre dünya

milan kundera

büyük bir masanın başında, yoldaşlarla çevrelenmiş olarak oturan stalin, kalinin'e döndü: "inan bana dostum, ünlü immanuel kant'ın şehrinin isminin sonsuza dek kaliningrad kalacağına benim de hiç şüphem yok. doğduğu şehrin isim babası olarak, kant'ın en önemli görüşünün ne olduğunu anlatabilir misin bize?"

kalinin'in hiçbir fikri yoktu. yoldaşlarının cehaletinden usanan stalin soruya kendi cevap verdi.

"yoldaşlar, kant'ın en önemli görüşü, 'kendinde şey'dir, buna almancada 'ding an sich' denir. kant, görünüşlerimizin ardında nesnel, bununla birlikte gerçek bir şey, bir 'ding' olduğunu düşünüyordu. ama bu görüş yanlıştır. görünüşlerimizin ardında gerçek hiçbir şey, hiçbir 'kendinde şey', hiçbir 'ding an sich' yoktur."

hepsi kendinden geçmiş, onu dinliyordu; stalin devam etti: "hakikate en yakın olan schopenhauer'dı. schopenhauer'ın en önemli görüşü neydi yoldaşlar?"

hepsi mümeyyizin alaycı bakışlarından kaçıyordu, meşhur alışkanlığı gereği stalin soruya kendisi cevap verdi:

"schopenhauer'ın en önemli görüşü, yoldaşlar, dünyanın, görünüş ve iradeden ibaret olduğuydu. bu da, gördüğümüz haliyle dünyanın ardında nesnel hiçbir şey, hiçbir 'ding an sich' olmadığı, bu görünüşü var etmek, onu gerçek kılmak için bir iradenin, onu dayatacak çok büyük bir iradenin olması gerektiği anlamına gelir."

jdanov çekinerek itiraz etti: "bir görünüş olarak dünya mı josef? bizi hayatın boyunca, bunun burjuva sınıfının idealist felsefesinin bir yalanı olduğunu ileri sürmeye zorladın!"

stalin: "bir iradenin temel özelliği nedir yoldaş jdanov?"

jdanov sustu, stalin cevap verdi: "özgürlüğü. istediğini ileri sürebilir. geç bunu. doğru soru şu: dünyanın gezegendeki insan sayısı kadar görünüşü var, bu da kaçınılmaz olarak kaosa yol açıyor; bu kaos nasıl düzene sokulur? cevap açık: herkese tek bir görünüş dayatarak. bu da ancak, bir tek büyük iradenin, bütün iradelerin üzerindeki bir iradenin dayatmasıyla olur. ben de, gücüm yettiğince bunu yaptım işte. ve sizi temin ederim, büyük bir iradenin etkisi altında, insanlar sonunda neye olsa inanırlar! neye olsa, yoldaşlar!"

stalin, sesinde bir mutlulukla güldü.

20170113

ölüm

sadık hidayet

yalnızca ölüm yalan söylemez. ölümün varlığı bütün vehim ve hayalleri yok eder. bizler ölümün çocuklarıyız, hayatın aldatmacalarından bizi o kurtarır. hayatın derinliklerinden seslenir, yanına çağırır bizi. ve biz, henüz insanların dilini bile anlamadığımız yaşlarda, ara sıra oyunlarımızı yarıda kesiyorsak, bunun nedeni, ölümün seslenişini duymuş olmamızdır. ömrümüz boyunca ölüm bize el eder, çağırır bizi. her birimiz ansızın, sebepsiz, düşüncelere dalmıyor muyuz; bu hayaller bizi öylesine sarıyor ki zamanı, mekanı fark etmez olmuyor muyuz? insan bilmez bile ne düşündüğünü; ama sonra kendini ve dış dünyayı hatırlamak, düşünmek için toparlanmak zorundadır. bu da bir sesidir ölümün. ölüm ki geçer gider, bütün düşünceleri paramparça eder, en ufak bir dönüş ümidi bile bırakmaz geride.

ölüm ki geçer gider, bütün düşünceleri paramparça eder, en ufak bir dönüş ümidi bile bırakmaz geride.

20170111

kitle psikolojisi

gustave le bon

psikolojik kitlede en tipik özellik şudur: kitleyi yaratan bireyler, ne türden olursa olsun; yaşayışları, işleri güçleri, karakterleri, zekaları birbirine ne denli benzerse benzesin ya da birbirinden ne denli ayrılırsa ayrılsın, kitleleşme sonucu, yalnız ve yalnız bu nedenden ötürü ortak (kolektif) bir ruh kazanır; dolayısıyla, her biri tek başınayken hissedeceği, düşüneceği ve davranacağından başka türlü hisseder, düşünür ve davranır.

öyle duygu ve düşünceler vardır ki, birbiriyle kaynaşıp bir kitle oluşturmuş bireylerde rastlanır ancak ya da söz konusu bireylerde eylemlere dönüşür. bir organizmadaki hücreler nasıl bir araya gelerek tek bir varlık oluşturmuşsa, psikolojik kitle de bir an için birbiriyle kaynaşmış aynı türden -heterojen- ögelerin oluşturduğu geçici bir varlıktır.

tek kişinin bireysel yoldan edindiği özellikler kitle içinde silinip gider, bireyin kendine özgü karakteri kaybolur. ırksal bilinçdışı kendini açığa vurur; heterojenlik, homojenlik içinde eriyip kaybolur. bireyden bireye değişkenlik gösteren üstyapılar kaldırılıp bir kenara atılır, işlemez duruma getirilir; bireylerin tümünde homojen özellik gösteren bilinçsiz altyapı ise gün ışığına çıkarılır. bu yoldan kitle bireylerinin ortalama karakteri ortaya çıkar.

kitleyi oluşturan bireyler, daha önce kendilerinde rastlanmayan kimi özellikler de kazanır. bunun başlıca üç nedeni vardır. birinci neden, kalabalık bir ortamda yaşamasından ötürü bireyin kitle içinde karşı durulmaz bir güce sahip olduğu duygusuna kapılması ve böyle bir duyguyla kendini birtakım içgüdüsel isteklerin eline teslim etmesidir; oysa normalde çaresiz dizginleyip frenleyeceği içgüdülerdir bunlar. anonimlikte, dolayısıyla kitlesel sorumsuzlukta bireyleri geride tutan sorumluluk duygusu tümüyle silinip gider.

"kitle yaşamında vicdanın ve sorumluluk duygusunun yitimini anlamak bizim için hiç de zor değildir; çünkü toplumsal korku, vicdan denilen nesnenin çekirdeğini oluşturur." (sigmund freud)

bulaşım (sirayet) diyebileceğimiz ikinci neden de, yine kitle yaşamında bireylerin yeni birtakım özellikler kazanmasına ve ilgili özelliklerin kendilerini şu ya da bu doğrultuda açığa vurmasına yardım eder. bulaşım kolay saptanabilen; ama nedeni açıklanamayan bir olaydır ve hipnotik fenomenler kapsamına girer. kalabalıkta her duygu, her davranış bulaşıcı, hem de ileri derecede bulaşıcıdır; öyle ki, bireyin kendi kişisel çıkarını kitle çıkarına feda ettiği görülür. bu ise, ancak kitlenin bir parçasına dönüşüm sonucu ele geçirilen ve bireyin doğasına düpedüz aykırı düşen bir yetenektir.

nedenlerin en önemlisi sayılıp kitleyi yaratan bireylerde, yalıtık -tek başına- bireydekilere büsbütün karşıt birtakım özelliklerin oluşmasına yol açan üçüncü neden telkin yatkınlığıdır; zaten daha önce sözünü ettiğim bulaşım, telkin yatkınlığının sonucundan başka bir şey değildir.

bu olayı anlamak için, fizyolojideki kimi yeni bulgulamaları göz önünde tutmak gerekiyor. bazı işlemler sonucu, bir insanın bilinçli kişiliğini kaybederek kendisinden bu bilinci koparıp alanın bütün telkinlerini benimseyebileceğini ve karakteriyle alışkanlıklarına düpedüz aykırı davranışlar sergileyebileceğini artık bilmekteyiz. pek titiz gözlemlerin ortaya koyduğuna göre, aktif bir kitlenin sinesinde bir süre dinlenen birey çok geçmeden ya kitleden kaynaklanan birtakım esintiler sonucu ya da bilinmedik bir başka nedenden ötürü özel bir durum kazanmakta, ilgili durum hipnotize edileni hipnotizörün etkisiyle kuşatan o büyülü havaya pek benzemektedir. çünkü hipnotizmada da bireyin bilinçli kişiliği bütünüyle kaybolur, irade ve ayrım gücü ortadan kalkar, tüm duygu ve düşünceleri hipnotizörün belirlediği tarafa yönelir.

psikolojik kitle içinde bireyin durumu aşağı yukarı bunun gibidir: kitle içinde birey, davranışlarının bilincinde olmaktan çıkar, hipnotize edilen kişideki gibi bazı yetenekleri silinip giderken, bazıları alabildiğine güçlülük kazanır.

hipnotize edilen kişi, kendisine telkin edilen belli davranışları gerçekleştirmek için karşı durulmaz bir içgüdüsel zorlamayla harekete geçer. bu içgüdüsel zorlama, kitlelerde, hipnotize edilen tek kişiye göre çok daha önüne geçilmez nitelik taşır; çünkü kitlede bireyleri egemenliği altında tutan telkin, bireyler arası etkileşim sonucu daha da güçlenip büyür.

buna göre, kitle bireyinin ana özellikleri şunlardır: bilinçli kişiliğin kaybolarak bilinçsiz kişiliğin egemenliği ele geçirişi, duygu ve düşüncelerin telkin ve bulaşım sonucu aynı yöne yönelişi, telkinle alınan direktifleri vakit geçirmeden gerçekleştirme eğilimi; yani bireyin artık kendisi olmaktan çıkıp istem gücünden -iradeden- yoksun bir otomat durumuna girişi.

örgütlenmiş kitleye yalnızca katılışı bile, insanın uygarlık merdiveninin birden çok basamağını gerisin geri inmesine yol açar. yalıtık durumdayken belki üstün bir aşamada bulunan birey, kitlede barbar bir kişiye dönüşür; yani içgüdüleriyle davranan bir varlık olup çıkar, ilkeller gibi içinden geldiği gibi davranır, ansızın parlar, vahşice eylemlere girişir, coşkulara ve yiğitlik gösterilerine kaptırır kendini.

kitle, davranışında içtepisel, değişken ve aşırı duyarlıdır; hemen yalnızca bilinçdışının yönetimi altında bulunur. kitleye egemen içtepiler, duruma göre yüce ya da acımasız, atılgan ya da korkak nitelik taşıyabilir; ama hepsinde de dediğini yaptırtan zorlayıcı bir karakter saklıdır; öyle ki, bazen kişisel çıkarlar, hatta özyaşamı sürdürme kaygısı bireyin gözüne görünmez olur.

hiçbir eylem, kitlede önceden düşünülüp tasarlanmaz. kimi şeyleri ele geçirmek için tutkuyla davrandığı zaman bile uzun sürmez tutkusu; bir istekte sürekli karar kılma gücünden yoksundur. gönlünde uyanan güçlü arzuların ertelenmesine katlanamaz, her şeye gücüyeterlik gibi bir duygu içinde yaşar. kitle bireyi, "olmaz" diye bir şey bilmez.

kitle, etkilenmelere alabildiğine açık ve safdildir; eleştirilere yer vermez davranışında, olanaksız diye bir şey tanımaz. çağrışım yoluyla birbirini sürükleyip getiren ve yalıtık bireylerin özgür düşlemlerinde -fantezilerinde- rastlanıp ussal hiçbir mekanizma tarafından gerçeğe uygunluğu denetlenmeyen coşkulu bir özellik gösterir. yani kitle için ne bir kuşku ne de kesinsizlik diye bir şey vardır. bir anda en son noktaya kadar vardırır işi; alt tarafı bir kuşku, göz açıp kapamadan kaya gibi kesinlik kazanır; hafif bir antipatiden azgın bir nefret doğup çıkar ortaya.

kitlenin kendisi tüm aşırılıklara eğilim gösterdiği gibi, onu coşturup heyecanlandırmak da yine ancak aşırı uyarılarla gerçekleşir. kitleyi etkileyecek kimsenin, elindeki nedenleri mantık süzgecinden geçirmesinin gereği yoktur; işi alabildiğine güçlü imajlara dökmek, abartmaya kaçmak ve sürekli aynı şeyi yinelemek amaca ulaşılmasını sağlar. kitle, gerçek ve düzmece konusunda kuşku nedir tanımaz; öte yandan kendisinde büyük bir gücün varlığı bilinci içinde yaşar; dolayısıyla otoriteye inançla bağlı olduğu kadar hoşgörüsüzdür de. güce saygı duyar, bir çeşit güçsüzlük belirtisi diye baktığı iyilikçi davranışların fazla etkisinde kalmaz. üstün bildiği kişilerde aradığı, güçlülük, hatta zorbalıktır. egemenlik ve baskı altına alınmayı, efendisinden korkmayı ister. gerçekte düpedüz tutucu karakter taşır, tüm yenilik ve ilerlemelerden enikonu nefret eder, geleneğe karşı sınırsız bir saygı duyar.

kitlelerde en aykırı düşünceler yan yana varlığını sürdürür, bir arada güzel güzel geçinebilir ve mantıksal açıdan aralarında gözlemlenebilecek çelişkiler asla bir çatışmaya yol açmaz; gelgelelim, psikanalizin çoktan kanıtladığı gibi, bireylerin, çocukların ve nevrozluların bilinçsiz ruhsal yaşamlarında da durum başka türlü değildir.

kitlenin üzerinde durulacak son bir özelliği varsa, gerçek açlığı diye bir şeyi asla tanımamasıdır. hep illüzyonlara kucak açar kitle, illüzyonlardan asla yoksun kalamaz. gerçek olmayana her vakit gerçek olandan önde yer verir. gerçek dışının da gerçek gibi etkisine açıktır, bu ikisini birbirinden ayırmaya eğilim duymaz.

kitle uysal bir sürü gibidir, başında bir efendi olmadan yaşayamaz. itaate karşı öylesine bir susamışlık içindedir ki, ortaya çıkıp kendisini efendi ilan edecek herkese içgüdüsel bir boyun eğişle karşılık verir.

baştaki önderin herhangi bir nedenle yitirilişi, önderin şahsına karşı güvende bir an bocalayış, tehlikenin boyutları değişmemesine karşın bir panik durumunun patlak vermesine yol açar. önderle aradaki bağların kopması, genel olarak bireyler arasındaki karşılıklı bağların da çözülüp dağılmasına yol açar; kitle, kafası koparılan bir bologna şişesi gibi tuz buz olur.