26 04 2015

Burçak Tarlası

Anonim 


sabahtan kalktım da ezan sesi var
ezan da sesi değil yar yar burçak yası var
bakın şu deyyusun kaç tarlası var

aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
burçak tarlasında yar yar gelin olması
eğdirme fesini yavrum kalkar giderim
evini başına yar yar yıkar da giderim


sabahtan kalktım da sütü pişirdim
sütün köpüğünü yar yar yere taşırdım
burçak tarlasında aklım şaşırdım

aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
burçak tarlasında yar yar gelin olması
eğdirme fesini yavrum kalkar giderim
evini başına yar yar yıkar da giderim


elimin kınasın hamur ettiler
gözümün sürmesin yar yar kömür ettiler
burçak tarlasına gelin ettiler

aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
burçak tarlasında yar yar gelin olması
eğdirme fesini yavrum kalkar giderim
evini başına yar yar yıkar da giderim


elimi salladım değdi dikene
inkisar eyledim yar yar burçak ekene
ilahi kaynana ömrün tükene

aman da kızlar ne zor imiş burçak yolması
burçak tarlasında yar yar gelin olması
eğdirme fesini yavrum kalkar giderim
evini başına yar yar yıkar da giderim


video

Kardeş Türküler - Burçak Tarlası [Tokat yöresi]

Parasız Yatılı

Füruzan 

"Sen çıkınca işin bitip gene yürüyerek iner, Mısır Çarşısı'ndaki beğendiğimiz börekçi var ya, kanarya kuşları olan, orda öğle yemeğimizi yeriz. N'olacak kırk yılda bir ziyafet. Onun için Cağaloğlu'na yürüyerek gidip gelmekten yorulmayız, değil mi benim kızım? İstersek tatlı bile yeriz. Köprü'den de güle eğlene döneriz."

Anne kız sabah kalabalığının arasında, yabancı, çabuk yürüyorlardı. Annesi durmadan konuşuyordu. Böyle konuşkanlığının olduğu geçmişteki tek günü, hastaneye hastabakıcı olarak aldıkları gündü.

Çocuk o zamanlar üçüncü sınıftaydı. Önlüğü ağarık bir kara olmuştu. Kış basmıştı. Bu, köşedeki kömürcüden kömür alma günlerinin başlamasıydı. Mangal yakmayı öğrenmişti. Kapıda ilk çırayı ateşleyip kömürleri dikine onların üzerine yerleştiriyordu. Boruyu koyunca çıtırtılar başlıyor, küçük kıvılcımlar çevreye saçılıyordu. Kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutup -arka sırada oturmayı, Kızılay Kolu'ndan yemek yemeyi, ulusal bayramlarda şiir okumamayı- ilk yalazların maviliği yitene dek bekliyordu sokak kapısında. Odalarına mangalı aldığında ürktüğü şeyler yok oluyor, eski ceviz masalarında -annesinin en onurlandığı eşyalarıydı- çalışmaya oturuyordu. Mangalın o harlı halini çok seviyordu. Annesi korları küllemenin gerektiğini; çünkü bununla ancak ertesi güne ısınacak ateşleri kalabileceğini söylerdi. Külleri güzel, parlak korların üstüne kapayıp birini -en kızılını, en mavi mavi olanını açıkta bırakırdı- derslerinden ara verip mangala baktığında sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırırdı. İşte o, "hastabakıcı olursun" dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı.

"Alıyorlar beni, bir iki güne kadar başlıyorum. Başhemşireye çıktım, iri yarı bir kadın. Bir bir sordu. 'Daha önce çalıştın mı? Kocan ne zaman öldü? Bu iş dur durak bilmez, fazla marifetli olmak lazım değil, çalışkan olmak gerek, yatak düzeltmeyi, tükürük hokkalarını dökmeyi, ördekleri temiz tutmayı becermek yeter. Belki zamanla hastaların ateşini alacak kadar başarılı olursun. Haftada iki gün izinli çıkarsın, pazar gecesi dönersin. Çocuğun var mı? Bırakacak kimsen yok ha? Kendini yönetir, uslu diyorsun. Ama küçükmüş. Hiç sınıfta kalmadı mı? Aferin ona. Genç güzel kadınsın. Burada oluru olmazı bulunur. Ciddi ol. Bir şey denirse senden bilirim. Malum kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikayesi. Boya filan da istemez. Kendinden mi yanağının, dudağının rengi? İşte bilmem artık. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Bir işte kalıcı olmak isteyen, başta gelenlerine uyar. Uykun hafif mi?'"

"Düşün bir iş bulduk artık. İlk parayla bir çeki kömür alacağım. Sana da lastik çizme. Belki izinli geldiğim günler sinemaya bile gideriz. Hiç belli olmaz. İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir?  Çıkıp ev sahibine haber vermeliyiz. Artık akşamları yoğurt alırken sokak kapısını hızlı çarpmasın. Dedim ya biz çalıştıktan sonra.. Uykum da hafif. Bölük pörçük uyumaya alıştım yıllardır."

Annesi işe başlayınca onun ismi "bizim hastanedeki işimiz" oldu. İlk evden ayrılacağı gece tahin helvası aldılar bakkaldan. Peynirle tükenmez yaptılar, masalarına mavi çiçekli muşambalarını serdiler. Bu muşamba eve babasının yaşadığı günlerdeki düzenden kalmış, ferahlığın, korkusuzluğun anısıydı. Niçin babasını hep yaşayacak sanmışlardı? O da ölecek gibi görünmüyordu. Öyle dürüst, öyle kesin bir adamdı ki; ölümün sinsiliği ona hiç gölge düşürmemişti. Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup yerleşmişti odalarına. "Yaşlı da değildi" demişti annesi. Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Tükenmez tabağındaki peynirlerin cızırtısı dinmemişti. Tahin helvasının şekeri gevşemiş, pürüzleniyordu.

"Ev sahibiyle konuştum. Hiç korkma, geceleri oda kapısını kapa sıkıca, uyu. O, sabah namaza kalktığında seni, kapıyı vurup uyandıracak. 'Çocuktur' dedim. 'Çocuk uykusu doyumsuz olur, kalkamaz kendi kendine.' Her sabah helvayla ekmek yersin. Çay zaten sevmiyorsun. Elim yanıyor, diyorsun. Okulan gelince mangalımızı yakar sıcacık oturursun. Gece kapağı ört ateşe. Ha benim kızım, sakın unutma. Benim aklımı evde bırakma. Sen akıllı kızsın. Geceleri hiç korkma. Dedim ya ev yalnız değil. Sen korkak değilsindir. Bak sana neler alacağım. Ağır hastalara özel yemek çıkarmış, onlardan kalma tavuklar falan olurmuş haşlanmış. Sarıveririm pakete, gizli değil ha, zaten döküyorlarmış. Ziyafet çekeriz kendimize."

"Ben o yemekleri istemem anne. Yalnız hani, 'Ördekleri temiz tutmak lazım' demişti ya, o kadını, ördeklerini anlatırsın bana."

Annesi susmuştu. Tam dudaklarında duran bir şeyleri söylemekten vazgeçiverip. Gece yatağa girdiklerinde -beraber yatıyorlardı epeydir- yarınki derslerden birinin beden eğitimi olduğunu bile unutmuştu. Oysa beden eğitimi dersine o katılmazdı. Onun gibi katılmayanlarla, koridorlarda, hep açık kalmış alt kat musluklarının sesini dinleyerek gölgeli ışıksız camlardan kışı, kentin yapılarını seyrederlerdi.

"Şort, lastik pabuç, soket çorap beyaz olacak. Beyaz fanila bluz gerek. İki tane olursa daha iyi. Terleyince değişmek için. Yürüyüşte 23 Nisan, 29 Ekim herkes çiçek gibi olmalı, düzenli, bakımlı. Ben, yapamadık anlamam. İstedikten sonra, istemek yeter. Yardım kolundaki çocuklarımız için de düşündüklerimiz var tabii. Ama bunu daha elzem giyim eşyalarına ayırmak kararındayız. Önlükle katılacaklar. Önlükler gıcır gıcır ütülü. Kızlarda tafta kurdele. Temiz, tertemiz olmalı herkes. Her Türk çocuğunun görevidir temiz olmak. Ne diyorum size? Dişler her gün ovulmalı. Kulaklarda sarı topak kirler görürsem ağrıdı, akıntı yaptı anlamam, yersiniz cetveli."

Alt kat muslukları hiç kapanmazdı nedense. Ders arasında öğrenciler muslukların başına doluşurdu. Hepsi su içerlerdi. Susayan da susamayan da. İtişmek, suyun avuçtan süzülüp kol yenlerinden içeri girmesi, bahçede eğlenmenin gereği olan bağrışların başlangıcıydı. Ders zili çalıncaya dek duyulmayan su sesleri, sınıflara girilince öne geçerdi.

Annesinin sırtına sarılmıştı. "Her dediğini yaparım anne, sen üzülme. Zaten öğleleri okulda yemek yiyorum. Aklın bende kalmasın." Annesi hiç kıpırdamamamıştı. Uyumadığı belliydi. Bedeni rahat, gevşemiş değildi. Annesinin ısıtan kokusunu duymak için iyice sokulmuştu sırtına. Geceyi dinlemişti uzun süre. Uyumak istemiyordu. İlk kez gecenin uzunluğunu öğrenmeye başlamıştı.

Sabah kalktığında kapı vuruluyordu. Annesi yoktu. Okul önlüğü, kalın ipekli çorapları, yün hırkası düzenli, iskemledeydi. Dışardan vurulan kapının sesiyle uyandığını anlayınca kalkmış, "Halida'nım teyze" diye seslenmişti. Ev sahibi kadın helaya -aynı helayı kullanırlardı- kovayla su döküyordu. Giyinip masanın başına oturmuştu. Kış aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı. Okul çantasını alıp odadan çıkarken -hiçbir şey yememişti o sabah- gerisin geri dönüp iskemleye oturmuştu. Sonra da sessiz ağlamaya başlamıştı.

"Sen pekiyiyle bitirdin okulu. İlkokulu yoksul bir çocuğun pekiyiyle bitirmesi kolay iş değil. Parasız yatılı okullarına alıyorlarmış sizleri. Öyle dediler bana. Muhtarlıkta fakirlik ilmühaberi çıkarırken tanımadığım bir kadın, 'Ben de oğlumu zabit okuluna sokacağım ama kefil istediklerini, bir malı rehin göstermek lazım olduğunu söylediler, çaresizlendim hanımcığım.' dedi. Mal kim, biz kim? Malımız olsa yüzsuyu döker miyiz el kapılarında? Bizim için olmaz öyle şey. O kadın doğru bilmiyor. Hal kağıdını aldığım gibi çıktım. Kimselere de danışmadım hiç. Zabit okulları pahalıdır. Yok silahtı, yok zabit elbisesiydi di mi ya? Hem canım sormadım. Gerekmez de. Sen gir bugün imtihana, her sorduklarını çıtır çıtır bileceksin. Gerçi binlerce öğrenci katılıyormuş, aralarından yüz yüz elli kişiyi alıyorlarmış. Gene de sen kazanacaksın, gör bak. Benim akıllı uslu kızımsın. İsterlerse öyle mal mülk gibi bir şey, ben derim ki, ne gerek? Benim kızım kalmaz sınıfta. Devlet masrafına ziyan vermez. Bunları okulun müdürüne, böyle bir bir anlatırım. Hemen anlar. Hem canım o da bizim gibi bir insan. 'Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları' derim. 'Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Bir gün bile çıtırtısı duyulmamıştır' derim. 'Sanki o, çocuk olmamıştır' derim.

Yokuştan yukarı çıkarlarken sırt hamallarının yüklendiği kağıt topların üstüne doğru yağmur çiselemeye başladı. Yumuşak bir haziran yağmuruydu. Kızla annesi gerekmeden, karşıya geçmek için polisin arabaları durdurmasını bekliyorlardı. Yağmurun yağışı hızlanmıştı. İkisi de bu önemli gün için süslenmişlerdi. Anne boynuna ipek eşarp takmıştı, çocuk saçını ıslatıp taşlı tokasıyla toplamıştı.

"Korkuyor musun? Hiç konuştuğun yok sabahtan beri. Hadi hadi Salıpazarı'ndan bu taşlı tokanın eşini alacağım sana. Sonra bizi tayin edecekler. Sen okulu bitirip öğretmen olunca, ben de çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Belki bir de küçük halı alırız. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurum. Hele o lizol kokusu yok mu, içini üşütüyor insanın. Bir de hep ölümü düşünmek. Şöyle bir dağın eteğinde olur gideceğimiz yer, benim kızım. Herkes İstanbul'da kalalım dermiş. Hepsini sordum bilenlere, öğrendim iyicene. Hükümet tabii seni alır. Biz İstanbul'u ne yapacağız? Bize bir ev, kışın kömürlüğümüzde odun-kömür gerek. Bir de mutfağımız olur değil mi? Eğer kefil falan derlerse, demezler ya, o kadının uydurması, oğluna güvenmemesi. Sormadım ordan burdan o işi. Sade sen öğretmen olunca n'olacak, onları öğrendim. Bize nereye tayin çıkara oraya gideriz di mi?"

"Bu okulu kazanacakların hepsi de benim gibi yoksul çocukları mı anne? Onu da öğrendin mi?"

"Öyle ya yoksul çocukları ki, parasız yatılı için imtihan oluyorlar."

"Öyleyse ben burayı kazanırım, üzülme. Sınavı pekiyiyle bitiririm. Artık burada arkadaşlarım olur. Haftada iki gün sen hastaneden, ben okuldan çıkıp eve döneriz. Sana da konuk günlerinde bakkal bisküvisi alırım."

Sınavların yapıldığı okul karşı yöne düşüyordu. Yeniden geçtiler caddeyi, ürke ürke. Ara sokaktan yürüdüler. Yüksek bir duvarın yanındaki kapıda durdular. Okulun öğrenci giriş kapısıydı bu. İçerden uğultular geliyordu. Yağmur taş duvarların arasından çıkan aykırı yeşillikleri parlatmıştı.

"Bizden de erken gelenler olmuş. Geç meç kalmış olmayalım?"

Hademe giyimli bir kadın onlara doğru yürüdü taşlı yoldan. Bezgin, alışık bakışlarıyla anne, kızın üstünden dışarda bir şeye bakıyordu.

Anne, saygılı, sordu:

"Geciktik mi acaba? Çocukların çoğu gelmiş."

Hademe kadın, ilgisiz:

"Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler."

Çocuk annesinden ayrıldı. Kıyısı duvarlı taş yolda yürümeye başladı. Hademe kadın, görmedikleri bir iskemleyi, görmedikleri bir çatının oraya çekip oturmuş, yün örmeye başlamıştı.

Çocuk, dönemeçte arkasına baktı. Dış kapıda annesi yağmurun altında gülümseyerek duruyordu.

25 04 2015

İşte Hayat

Oscar Lewis 

Bir erkekle yatan orospu için en keyifli an, parayı avucunda hissettiği andır.

Doğarken bazı çocukların kafası öne çıkar, bazılarının ayakları. Bu hep böyledir. Yoldan geçenlerden rastgele beşini seç. Göreceksin ki bunların üçü iyi insansa ikisi de kötüdür. Bu iş böyledir. Orospu diye damgaladıklarımızın da bizden hiç farkı yok.

"Oyunu kimin için kullanacaksın? Hangi partidensin?" dedikleri zaman cevabım hep aynıdır: "Hiçbir partiden. Kim başa gelirse gelsin, aç kalmamak için çalışmam gerek. Ben çalışacak olduktan sonra kim başta olursa olsun."

İnsanlar da hayvanlar gibidir. Kim onlara iyi davranırsa yanından ayrılmazlar.

Bir de sekste normal yollardan hoşlanmayanlar vardır. Doğum yüzünden kadının kasları gevşer, gevşeyince de bazı erkekler akıllarına olmadık şeyler takarlar, anormal ilişkiler kurmaya çalışırlar, belki de haklıdırlar; ama kadın için baştan biraz can yakıcı oluyor bu istekleri.

Ölüler bağışlanır, hayatta olanlar değil.

Gerçek olan şudur ki doğduğunuz günden başlayarak alnınıza ne biçim bir yazı yazılmışsa ona uygun bir hayat sürersiniz. Birçokları hırsız, bazıları orospu, bazıları da hayatlarını yitirmek için doğmuşlardır. Tıpkı birçoklarının hapse girmek için doğdukları gibi. Ama gene de kader her şey demek değildir. Ne olduğunuz ve ne yaptığınıza karar vermekte sizin de büyük payınız vardır. Bunu yapmadan önce de kendi kendinizi tanımanız gerekir. Kendi kendini tanımak da her insana bağlı olan bir şeydir.

24 04 2015

Devrim ve Uygarlık

Herbert Marcuse 

Eski dünyanın köle ayaklanmalarından sosyalist devrime dek, ezilenlerin tüm mücadeleleri, yeni ve daha iyi bir tahakküm sistemi kurmakla sonuçlanmıştır. Her devrim, bir yönetici grubun yerine bir başkasını geçirmek için gösterilen bilinçli bir çabadır. Her devrimde tahakküme karşı savaşın zafere ulaşabileceği bir tarihsel an olmuş ama bu an elden kaçırılmıştır. Her devrim, aynı zamanda ihanete uğramış bir devrimdir.

Endüstriyel uygarlık merkezlerinde insan, hem kültürel hem de fiziksel bir yoksulluk içinde tutulmaktadır. İnsanlar apartman yığınlarında yaşarlar ve bir başka dünyaya kaçmak için kullanamayacakları özel arabalara sahip olurlar. Dondurulmuş yiyeceklerle dolu, kocaman buz dolapları vardır. Aynı fikir ve ülküleri yayan, düzinelerle dergileri ve gazeteleri vardır. Hepsi aynı soydan olan ve bireyleri meşgul edip dikkatlerini daha az çalışabileceklerinin ve kendi ihtiyaçları ile doygunluklarını kendilerinin belirleyebileceğinin farkına varmaları demek olan temel sorundan saptıran sayısız beğenileri, sayısız eğlenceleri ve sayısız cihazları vardır.

Bugünün ideolojisi, üretim ve tüketimin tahakkümü yeniden yaratmaları ve mazur göstermelerinde gizlidir. Ancak bunların ideolojik niteliği, yarar sağladıkları gerçeğini değiştirmez. Bütünün baskıcılığı, büyük ölçüde yararlılığından gelir. Bu baskıcılık, maddi kültürün alanını genişletir, yaşamın gerekliliklerinin sağlanışını kolaylaştırır, rahatlık ve lüksü daha ucuza mal eder, eskisinden geniş alanları endüstri yörüngesine çeker ve bütün bunları yaparken bir yandan da eziyet ve yıkıcılığı sürdürür. Birey, bu yararların bedelini zamanından, bilincinden, düşlerinden fedakarlık etmekle; uygarlık ise, herkese özgürlük, herkese adalet, herkese barış vaadinden fedakarlık etmekle öder.

Potansiyeldeki kurtuluşla gerçekteki baskı arasındaki çelişme, doyma noktasına ulaşır: Bu çatışma, dünyanın her yerindeki yaşam alanlarına sızar. Gelişimin ussallığı, düzeninin ve yönteminin ussallıktan giderek uzaklaşmasına yol açar. Toplumsal birlik ve yönetim gücü, bütünü dolaysız saldırıdan korumaya yetecek kadar güçlüdür; ancak birikmiş saldırganlığı yok etme gücünde değildir. Bu saldırganlık, bütüne bağlı olmayanlara, varlıkları bütünün yadsınması demek olanlara yöneltilir. Bu karşıt, en büyük düşman olarak, Deccal olarak görülür. Bu düşman, her zaman her yerdedir; gizil güçleri temsil eder ve onun her yerde hazır ve nazırlığı, topyekün seferberliği gerektirir. Savaşla barış, sivil halkla silah altındaki halk, gerçekle propaganda arasındaki ayrım silinir. Çok eskiden aşılmış tarihsel evrelere gerileme olur ve bu gerileme, sadomazoşistik evreyi, ulusal ve uluslararası ölçüde yeniden canlandırır. Ancak bu evrendeki itiler, bir yeni, "uygar" kalıp içinde canlanırlar: Kesinlikle arıtılmamış olarak, toplama ve çalışma kamplarında, koloni savaşlarında ve iç savaşlarda, ceza sömürgelerinde toplum açısından "yararlı" eylemler durumuna gelirler.

Mağara

Muzaffer Buyrukçu

Hayat sonsuz bir arayıştır.

Biz mağara çağının insanını nasıl ilkel buluyorsak gelecek çağların insanı da bizi öyle ilkel bulacak ve bize acıyacak. Şöyle sağlıklı, birbirini düşünen, hiçbir baskı altında olmayan, her şeyi değerlendirerek değerlendirdiğinin tadına varan insanlar dolduracak dünyayı.

İnsan en zor anlaşılan yaratıktır. Bir bakarsın herkesin melek dediği haydut çıkıvermiş.


İnsanlar birbirlerinin ne olduklarını ancak birlikte uzun yıllar yaşadıktan sonra anlarlar.

William Hazlitt: Kurnazlık, kendi kusurlarımızı gizlemek ve başkalarının zayıf taraflarını keşfetmek sanatıdır. 


İnsan hayatı ne kadar da büyük çelişkilerle dolu! Kötülüklerle iyilikler yan yana, iç içe hatta hangisi kötülük hangisi iyilik ayırt edilemeyecek kadar belirsiz. 

Ünlü Fransız romancısı Balzac çok oburmuş. Bir gün bir tanıdığı ona lokantada rastlamış. Balzac'ın önünde kocaman bir hindi durduğunu görünce sormuş: "Bunu herhalde yalnız yemeyeceksiniz." Balzac şu karşılığı vermiş: "Tabii ki hayır. Bezelyeleri bekliyorum."

23 04 2015

Tohumlar Tuz İçinde

Hasan Hüseyin 


güzeldin
beni şarkılardan itecek kadar güzel
beni benden alacak kadar
ağustosta bir bardak su
ölümcülde nar şerbeti
öyle geldin bana sen -sonu gibi bir şarkının
başı gibi bir karanlık haberin -öyle geldin bana sen
çoktan kalkmış bir gemiye yetişmek gibi bir şey
ölümlü bir sayrılıktan kurtulmak gibi
beklenmedik bir zamanda bırakılmak zindandan
göz gözelik umulmadık bir durakta
kucaklaşmak
yıllar süren ayrılıklardan sonra
o güzellik neyse işte
öyle güzeldin
ey gözleri elmas karanlığı fırtına kuşum
hoş geldin toprağıma beterlikler getirdin

kaldırdım kollarımda o güzel aklığını
öptüm dudaklarından susuzluğumca
bakar gibi karanlığa şafak bahçelerinden
baktım gözlerinin gecelerine

"yar adını desem olmaz
düşer dillere dillere"

seviyorum yaprakta güneşin damar damar dolaşmasını
seviyorum ipekte yünde pamukta ketende insan sıcaklığını

yoksullukta
elbette ki çabuk biter çocukluk
karabasan olur ekmek kavgası
doldurur uykuları
özlemler işkencedir
istekler tutsak kampı
o uçurtma
gözyaşıyla çekilir bulutlardan

hep suçluyu asıyorlar
suçu asmak yok gündemde
demek ki insan eksik
demek ki insan yarım
dönüp duruyor daha
maymunlarla aynı yerde

arkalanmak kolay bir iş devlete
devleti emekçiye saldırtmak kolay
kolaydır alçak başı süslemesi devlet kuşunun
kolaydır bu düzende
daha kolay olan şu ki
kuzgunlar döner leşe
böyle kapkaç böyle haram böyle insanlık dışı

Erkeklik Organı

Elia Kazan 

Erkeklik organı insanın en dürüst yanıdır. Bundan aynı ölçüde emin değilim ama, kadınınki de öyledir sanırım. Erkek organını daha iyi tanıyorum. En büyük yanı, onu tümüyle erdemli kılan yanı, erdemlilik iddiasında olmamasıdır.

Örneğin, bizim organ hiçbir zaman "-meli" diye bir takı kullanmaz, "-malı" da demez. Hemen oracıkta, boşalacak yüküyle hareket eder. Kuşun tek bildiği "isterim"dir. Ya da daha doğrusu "şimdi isterim". "Dünya durdukça, daima" gibi boklar yemez. Böyle sözler ise bir sürü adamı öteki herhangi bir duygudan daha çabuk çürütür. Aynı zamanda, karındaşımız erkek ve kadınlara karşı düşmanca eylemlere iter bizi. Çoğu kötülükler iyilik adına yapılmıştır.

O -melı/-malı'lar. Öldürür insanı o -meli/malı'lar.

Neyse, şimdi bizim oğlana dönelim. Tek gözlü korsanımıza.

O, -meli/malı'lardan uzaktır. Ve bunlardan çıkan bütün o dertlerden de. O kalkan vatandaşın tepede bir tek gözü vardır; istediğini kestirir, nişan alır ve düpedüz geçer saldırıya. Ulu Teddy Roosevelt'in ruhuyla, bütün güçlerden peşine takılıp tepeye saldırmalarını ister. Ve beden, Salgılı Teddy'nin katıksız isteğini tanır, peşine takılır ve varıyla yoğuyla katılır saldırıya.

Arkadaşımızın saygı duyduğum bir diğer yanı da şu: Onu uyandırıp ayaklandırmak pek elimizde değildir. İstemiyorsa, kızın, dövün, kötü söz söyleyin isterseniz, tınmaz. Bir fatih olarak uzanır orada, surat eder. Mahmur bir diriliğe bürünüşü ise sahibine serzenişidir. Yalan söylüyorsun yavrum, demek ister. Sonra, o sahte durum geçip tarihin sayfalarına gömülünce, sayın öge kalkıp oturur, bakınır çevresine, sonra bir lale gibi kalkıp dikilir ve bir komedyen edasıyla "N'oluyor?" der.

Çok fazla istemesi gerektiğinden değil ha! Ama az da olsa içtenlikle istemeli. Öte yandan "senden başka hiç kimse" gibi boktan sözlere ihtiyacı yoktur, kapılmaz da. Bu konudaki görüşü şöyle tanımlanabilir:


"Seni nevrotik orospu çocuğu seni, bütün arzunun kusursuz, tam ve sonsuz olduğuna inanıyormuş gibi davranman ya da öyle olmasını istemen niye? Ya da senin arzunun en büyüğü olduğuna? Sararıp solan yıllarını korumak için yüzyıllar boyunca kızlar uydurdular o 'sonsuza değin' bokunu, o 'en çok, en büyük' bokunu ve o 'yalnız sen' bokunu. Bu yüzden kızları suçlayamazsın. Solmaları hızlıdır onların. Ama sen niye öyle görünüyorsun?"

Şimdi kalkmışın dini imanı derler. Ama eğri oturup doğru konuşalım, en doğru yanımız odur. Ve en demokrat yanımız. Zenginle yoksulu ayırt etmez ve renk farkı gözetmez. Güney eyaletlerindeki kardeşlerimiz renk farkının her yerde geçerli olduğunu söylerler. Ama Büyük Peter bu renk ayrımı zırıltısına hiçbir zaman yandaş olmadı, milyonlar tanıklık eder buna.

Bizim yaşlı tekgöz, arı olan her şey gibi, biraz saf olma eğilimindedir. Ve nerde biraz arı ve saf bir şey varsa, orda onu bozmaya yeltenen biri de vardır. Böylece bizim kafasız, çoğu zaman, bağlı bulunduğu kişinin kokmuş kafasının ve ruhunun bilinçsiz aracı ve kurbanı olur.

Erkekler, iyi olan yanlarını bir sürü yanlış ve kötü yerlerde kullanırlar. Kızları aşağılamak, diğer erkekleri aşağılamak, gösteriş yapmak, kabadayılık etmek, sidik yarıştırmak, başka arenalarda aldıkları yenilgileri karşılamak, öç almak, kafatası yüzmek ve en kötülerinden biri, meraklarını doyurmak için. Yüzlerce çeşidi vardır ayartmanın, tanrı bilir. Karısıyla o işi yalnız karısı uyurken yapabilen o çok erdemli, çok ünlü siyasetçi gibi. Hastalıklarımızın çoğunu bu küçük arkadaşımız yoluyla dışa vururuz. Ama şimşir başlı adamımızı tümüyle ayartmak, bozmak elinden gelmez kimsenin. Geri gelir, istediği bir şeyi görür ve doğal olarak geçer saldırıya. Bundan daha masum ne olabilir ki?

O gece Florance'a karşı bizim ağaçkakan benim olabileceğimden çok daha dürüst, daha şövalye, daha nazik ve daha insancıl idi. Florance'ı duydu, onun açık ve acil isteğine karşılık verdi. Ve benim kafam çatışmalar ve engellerle darmadumanken kuş yuvasını buldu, orada sonsuza dek kalacağı gibi yalanlar kıvırmadan girdi, lütfunu boşalttı ve dinlenmeye çekildi. Sevgi ve incelik en kusursuz karışımdır.

Kelepçemin Karasında Bir Ak Güvercin

Hasan Hüseyin 


kardeşimi seviyorum
kendimi seviyorum
kanaryanın ötüşünü kayalıklarda
dvorak'ı haydn'ı rahmaninof'u
ormanlı fırtınayı
içimin uğultusunu
seviyorum güneşte kıpırtımı
saçlarınla sonsuz haziranımsın
gözlerine baktıkça
ellerin mi sümbül mü unutuyorum
seni uzun mavilerin ve pembelerin
ama bitti sigaram

"güldümse de bir handeye şayandı azabım
güldüm, bu gülüş benden eziyet gibi geçti"
(Rıza Tevfik)

hiçbir şey istemedim şu dünyada kendim için
ne köşk ne araba ne para
tükürmüşsem içine
senin tapındığın o sıfatların
satıyorsam emeğimi yok pahasına
ben işçi çocuğuyum evladım
benim davam başka dava

"ben babamdan ileri
doğmamış çocuğumdan geriyim"
(Nazım Hikmet)

himalayaların tepesine tırmanmak güç ama mümkün
okyanusu aşmak da güç ama mümkün
ay'a ulaşmak da öyle
ama mümkün değil işte
bülbülün eti için öldürüldüğü bir ülkede
sanatı zincire vuranlara
meram anlatmak

dört duvar arasında yıllar geçirmek değildir asıl hapislik
dişlerini sıka sıka ışıklı bulvarlarda
uyutan sabahlarında rotatiflerin
susuz balıklar gibi sönüp gitmektir
asıl hapislik

kim bilir
belki ölümün bile içi götürmüyordur
girmeye buralara

gecenin en zalim saatiyse
yoksa hiç umut
batan bir gemiden denize atıl
yanan bir uçaktan boşluğa tutun
demirse de betonsa da kilitliyse de
yine de bir yerlere varıyor insan
 

benim yoksul halkımın muhteşem zindanları
verilmemiş hakların, kısılmış özgürlüklerin
suçluların korkusunun muhteşem kaleleri
bütün bu gürültüler, bütün bu yaygaralar
açı biraz daha aç, toku biraz daha tok
tutmak için mi
bu karanlık geceleri uzatmak için mi
 


fabrika naci beyin
çiftlik kamran ağanın
ithalat ihracat sigorta
beylerin efendilerin
şirketler tekeller holdingler
ekmeğin etin dizgini
elinde rüfailerin
uludağ sosteyenin
deniz varsılın
peki ama ya devletin
hapishane devletin
ve bizler de işte öyle
kamu adına


sizler de insansınız beyler
sizler de yürek taşıyorsunuz
hep bu yönden esmeyebilir rüzgar
bu koltuk hep bu yerde kalmayabilir
nasıl yatacaksınız beyler
nasıl dinlenecek o tatlıcan bedenleriniz
bu ahır gibi zindanlarda

22 04 2015

Sanchez'in Çocukları

Oscar Lewis 

Evlilik hayalleri yatakta sona erer.

İnsanın alınyazısı her şeyi yöneten esrarlı bir el tarafından denetlenir. Sadece seçkin kişiler için işler tasarlandığı şekliyle yürür. Hep tasarlarız; ama ufacık bir şey bu tasarılarımızın hepsini altüst eder.

Hiç kuşkusuz, kadınlar dünyanın en büyük sürtükleridir.

Bir çocuğa fazla ilgi gösterildiği zaman çocuk kişiliğini yitirir. İnsan şımartırsa çocuk büyümez, gelişmez ve bağımsızlığını kazanamaz, korkak olur.

Hayat bir güldürü, dünya bir tiyatro, bizler de oyuncuyuz.

Bir kadının mutlu olabilmesi için kendisini iyi giydiren, iyi doyuran ve iyi okşayan bir erkeğe ihtiyacı vardır.

Renksiz ve tekdüze şeylerden nefret ederim sadece; çok kötü, çok iyi ve heyecanlı olaylar aklımda kalır.

Tanrı seni ciddilerden korusun, sen de kendini maskaralardan koru.

Gözlemlerim sonucu korkumu gizleyip sadece yüreklilik göstermeyi öğrendim. Bir insana, bıraktığı etkiye göre davranıyor karşısındakiler. Bir adam zayıflık gösterir, gözleri yaşlanır ve aman dilerse diğerleri üstüne daha fazla çullanır. Benim çevremde insan ya dayanıklı ve sert bir erkek ya da budalanın tekidir.

Latin ırkından olan kişi peşinde koştuğu bir hayali yakalamak isterse ilk yapacağı şey evlenmektir.

Sevgi, bir kadınla erkeğin üstüne tepeden vuran çok güzel ışık gibi, iki kişinin de aynı anda hissetmesi gereken bir duygudur.

İlişkilerde kuşku, hayal kırıklığından çok daha fazla zarara yol açar.

Hayat boyunca yaptıklarımızın cezasını çekeriz. Tanrı yavaş hareket eder ama yapılanların hiçbirini unutmaz.

Aşk hayatın ta kendisidir; hayatın gerçek hedefini bulmuş gibi oluyor aşık insan.

Dinimi anamla babamdan öğrendim; ama biliyorsunuz, iyi öğrenim gören bir kişinin din hakkındaki görüşleri çok daha başkadır.

Sadece iyi aileleri ve güzel evleri olan kişileri kıskandım hayatım boyunca.

21 04 2015

Uzlaşma

Elia Kazan 

İnsanların içine düştükleri en zararlı ve aldatıcı yanılgılardan biri, bir defada yalnızca bir kişiyi fiziksel olarak sevebilecekleri kanısıdır.

Herkes gerçek kişiliğini ve duygularını gizleyen bir tür maske takabildiği için şu dünyada yaşayabiliyor.

Her zaman iyimser olmak, her zaman iyi niyetli olmak, her zaman herkesi sever görünmek ya da öteki insanlarla iyi geçinmek aslında insanca veya doğal bir şey değildir. Düşmanca ve bencil, bayağı ve huysuz ve yalnız kendi sorunlarımızı düşünür olmak daha doğaldır.

Herkes paranoya diye kıyameti koparır; ama insanların birbirlerine karşı düzenler kurdukları da bir gerçektir. İnsan denen hayvan çizgiden çıkanlara karşı çok az hoşgörü gösterir. Bütün hapishaneler ve hastaneler kafadan çatlaklarla doludur; ama oradakilerden bazıları haklıdırlar.

Gerçek ile hayal, sağlam kafa ile delilik arasındadır. Aradaki mesafe çok azdır.

Kızışkın anlarında aşk derler, ertesi sabah da çıkıp giderler, bir not bile bırakmadan. Aşk, iç organlarını bir tavuğu temizler gibi çekip çıkarmadan önce sana söyledikleri bir laftır yalnızca.

Bir kişinin bir başka kişiden ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlaması, elde etmesi olanaksızdır. Kimsede apaçık kabul etmeye yürek bulunmayan şey budur.

Kızların çoğu bir şey duyuyormuş gibi görünürler. "Geliyor musun?" der adam; çünkü kitaplarda okurlar işte, bilirler ki kız boşalmadıkça kendilerinin boşalmaması gerekir. Kız da tüm o beklenen sesleri çıkarır, hareketleri taklit eder ve buna da aşk derler.

Bir avukatın müşterisine yapacağı en büyük hizmet, onu kendinden korumaktır.

Bizimki bir ticaret uygarlığı. Ana düşünce kardeşini sevmek değil, bir yolunu bulup onun canına okumak, bunu da işini bitirdiğinde ellerine, insan içinde yıkayıp temizlemen gerekecek kanları bulaştırmadan yapmak. Bunun böyle olduğunu herkes bilir; ama sahte bir görünüş içinde yaşarız.

Çocuklar pek o kadar hassas değiller. Evlerinin çöküntüleri üstünde çocukların mutlu mutlu oynadıklarını görmüşümdür. Öldüklerinden bir hafta sonra anne babalarını unuttuklarını görmüşümdür. Çocuklar yas tutmak zorunda olmadıklarını düşünürler ve tutmazlar. Yıkımlar karşısında daha bencildirler; bu nedenle yetişkinlerden daha dürüsttürler.

aşk şehvetse nurdur toprakta ışıyan
aşk şehvetse çığlıktır kasvetten kopan
sevgi şehvetse gömütte yanan ışıktır
(William Ernest Henley)

Soğukkanlı ol; ama dostça davran. Düşmanlarına değdiklerinden daha çok kibarlık göster; onlara darbeni, kendilerinden daha iyi, daha ince ve daha uygar olarak indir. Hoşgörüsüzlüğü hoşgörüyle, aşağılamayı gururla, nefreti nezaketle karşıla. Yalnızca sevdiğin şeyleri yap. Dünyada gerçekten değer verdiğin şeyleri bul çıkar ve zamanını, dolayısıyla ömrünü bunlara ver. Böylece her günün mümkün olduğunca büyük bir bölümünü kendi öz benliğinle uyum içinde geçirmiş olursun.

20 04 2015

Aşk ve Uygarlık

Herbert Marcuse 

Bize sadece başımızı sokacak bir dam altı, birkaç parça giyecek, biraz da yiyecek ve yanı sıra leylakla gül ve de elma ile armut vermiş olsa bile, bu dünya, ölümlü ya da ölümsüz insan için en uygun yuvadır.

Uygarlık, temel hedeften, yani ihtiyaçların karşılanmasından fedakarlık edildiği zaman başlar.

İnsanın içgüdüsel gereksinimlerinin özgürce doygunluğa erişmesi, uygar toplumla bağdaşamayacak, uzlaşamayacak bir durumdur. Doygunluktan vazgeçme ve doygunluğu erteleme, gelişimin ön koşullarıdır. Freud, "Mutluluk, bir kültürel değer değildir." der.

Yaşam, ölüme doğru sürekli bir inişten ibarettir.

İnsan, sadece baskıdan, yani iç ve dış, maddi ve manevi baskıdan özgür olduğu, kanunlar ya da ihtiyaçlarla kısıtlanmadığı zaman özgürdür.

Nietzsche: Yeryüzü, fazlasıyla uzun bir süredir deliler evi durumuna gelmiştir.

bir büyük sükun duyar beni, benim umudu duyduğum yerden
kaynakların sesi değişir ve söz eder geceden
kutsal gölgelikte duyarım büyüdüğünü gümüşi otların
ve hain ay, yükseltir aynasını derinlerden
yansıtır gizlerini kurumuş pınarın
(Paul Valery)

Schiller: En büyük budalalıkla en büyük akıl, sadece gerçeği aramaları bakımından birbirlerine yakındırlar.

En büyük özgürlüğün doğması bile, acı içinde ölmüş olanların kefaretini ödemeye yetmez. Baskısız bir uygarlık tasarısına gölge düşüren, acı içinde ölmüş olanların anısı ve insanlığın kurbanlarına karşı birikmiş suçluluk duygusudur.

Schiller: Gerçekten özgür bir uygarlıkta, bütünün isteği ancak bireyin kanalıyla doygunluğa ulaşabilir.

Suçluluk duygusu, uygulanmamış bir saldırganlığın sonucudur.

Ernest Jones: Para, hiçbir zaman, çocukluk isteği olmamıştır. Zenginliğin bu denli az mutluluk sağlaması bu yüzdendir.

Uygar kişiliğin olgun egosu, hala ilkel insanın kalıtımını taşır.

Erotik doygunlukta, birinin bedenine duyulan aşka, oradan güzel iş ve oyuna duyulan sevgiye ve sonunda güzel bilgiye karşı beslenen sevgiye uzanan sürekli bir yükseliş vardır.

Hegel: Kendine dönük bilinç ancak bir başka kendine dönük bilinçte doygunluğa erişir.

Yalnızca yitik cennetler gerçek cennetlerdir.

Charles Baudelaire: Gerçek uygarlık ne gazda, ne buharda ve ne de döner levhalardadır. Gerçek uygarlık, ilk günahın [bilgi ağacının meyvelerini yemek] izlerini ortadan kaldırmaya bağlıdır.

Andre Gide: Her şey, yitirdiği kalıbını arar.

Gerçekten insancıl bir uygarlıkta, insan yaşamı, çalışmak yerine eğlenmek olacak ve insan, ihtiyaç yerine gösteriş içinde yaşayacaktır.

Aşk Dediğin Laftır

Johannes Mario Simmel 

"Her erkeğin bir kadını vardır dünyanın bir köşesinde; birbirlerini hemen anlamaları, birbirlerini tamamlamaları için karşılaşmaları yeterlidir." (Edgar Wallace)

İnsanları incitmemek için onlara gerçeğin ancak pek az bir bölümünü söyleyebilirsiniz. Çünkü gerçek çoğu zaman kırıcıdır.

Shakespeare: We are made of such stuff as dreams and our little life is rounded by a sleep.

Modern ruh hastalıkları tedavisinde çocuklar üzerinde en etkili ilaç oyunlardır.

Tanrının en büyük armağanıdır aşk.

Kızlara soracak olursanız bütün delikanlıların çok aptal olduğunu söylerler; delikanlılarsa bütün genç kızların çok bön olduğunda hemfikirdirler.

Oscar Wilde: Gerçeği ancak iş işten geçtikten sonra fark ederiz.

Dünyanın hiçbir yerinde savaşın en soylu siyasi çözüm yolu olduğuna Almanya'da olduğu kadar körü körüne inanılmaz. Hiçbir yerde getireceği felaketleri ve acı sonuçları böylesine görmezden gelmeye yatkın değildir insanlar. Barışseverlik, hiçbir yerde böylesine mantıksızca kişisel korkaklıkla bir tutulmaz.

Din bir milleti afyon gibi uyuşturur.

Bütün kızlar kendilerinden birkaç yaş büyük çocukları tercih ederler. Akranları onlara yavan gelir.

Her insanın sevebileceği başka bir insana ihtiyacı vardır.

Marguerite Duras: Zaman geçecek. Geçip giden sadece zaman olacak. Ve zaman gelecek; öyle bir zaman ki adımız çoktan unutulmuş olacak. Biz de unutulmuş olacağız. Bir zamanlar var olduğumuzu, bir zamanlar bir ad taşıdığımızı kimse hatırlamayacak. Ve sonra her şey silinip gidecek.

Gerçekten güzel bütün kadınların karnı küçüktür.

"Sonradan binlerce defa beynimi yıkadılar; ama on beşindeyken duygulu, akıllı, olgun bir insandım."

Kocasını elden kaçırmak istemeyen her kadın, iyi yemek pişirmeyi bilmelidir.

Üçkağıtçı daima parsanın büyüğünü toplar. Dünya kuruldu kurulalı böyledir bu.

Aşk; en yoksulundan en zenginine, en akıllısından en aptalına, en güçlüsünden en zavallısına, en gencinden en yaşlısına kadar bütün insanlarda en derin özlemi yaratan duygudur.

İnsan çevresinin kurbanıdır.

Kadın denen yaratık lükse alışıktır, kendini güvenlik içinde görmek ister.

Pek çok türü vardır aşkın ve bunlardan pek azı mutlu eder insanı. Aslında asıl amacı da mutlu kılmak değildir aşkın. Hiç kimse bir defacık olsun bu kutsal duygunun esiri olmayacak kadar bahtsız değildir.

Yenilgiyi de gülümseyerek kabul etmeyi bilmeli insan.

13 04 2015

Uzun Sözün Kısası

Erich Maria Remarque: Hayatta ilerlemek istersen dış görünüşüne büyük önem vermelisin.

Kreon: Devlet esenlik içindeyse her şeyimizi onda buluruz; dostluklarımızı bile.

Cesare Pavese: Herkes ne derse desin, yüksek tabakaların titiz ve biçimsel davranışları küçük burjuvaların şapşal rahatlıklarından iyidir. Bunalım anlarında yüksek tabakadan bir insan ne yapacağını bilir; küçük burjuva ise düpedüz hayvanlaşır.

Gabriel Tarde: Hayat, yararsızlıktan geçerek imkansızı aramaktır.

Erica Jong: Etten ve pislikten yapılmış olduğumuzu biliriz ama, bunu önümüzde serili görünceye kadar anlamını tam kavrayamayız.

Carl Sagan: Aşık olduğunuzda bunu bütün dünya bilsin istersiniz.

Murathan Mungan: Bazı aşklar insanda kötü bir çeviri kitap etkisi bırakır. Sonunda keşke başka biri çevirseydi dersiniz.

Maya Angelou: Asıl coşku, arayışın kendisindedir.

Erica Jong: Bugün kitaplarda, sinemada ve televizyonda gördüğümüz cinsellik, gizemden öylesine yoksun ki beni ürkütüyor. Gizem, insanlığımızın özüdür. Bizi biz yapan şeydir.

Samuel Johnson: Cehennemin yolları iyi niyet taşlarıyla döşelidir.

Paulo Coelho: Tutku. Dürüst davranmak gerekirse, 5 yılı aşkın evlilikten sonra başka bir eş bulma arzusuna kapılmadığını hangimiz söyleyebilir?

Chateaubriand: Yalnızca biçem aracılığıyla yaşarız.

12 04 2015

Karıma Altıncı Evlilik Yıldönümü Armağanı

Hasan Hüseyin


silahımsın
başım havalarda gezerim
en yıkık günlerimde bile

atımsın
ölümü çiğnetmedin düşmanıma
karanlıkta kurşun yağarken üstüme

karımsın
dölümü paylaşan tarlamsın benim
kollarımda uyuttuğum geceler seni
göğsüne sığındığım geceler senin
öfkemi bir tabanca gibi denediğim geceler sende
kulaç atmışçasına kızılırmak'ta
yorulup düştüğüm geceler senden
ve ilk görüyormuşum gibi baktığım gözlerine
kızıltılı sonbaharlar
alabulut yazlar
tren tren yolculuklar

seni ben
ekmek paramız olmadığı günlerde de gördüm, yiğittin
seni ben
korkunun kara tırnaklı titrek elleri
bileklerime bir hayalet gibi sarıldığı günlerde de gördüm, yiğittin
seni ben
zorlayıp o peygamber köşkünün kapılarını
hücreme temiz çamaşır ve sigara
ve selam yolladığın günlerde de gördüm, yiğittin

bir çift ateş karanfil
bir dost kitap
ve bir bardak su gibi beklediğin günler de oldu hasta
yatağımın başucunda, yiğittin

soframızda kuşsütü balık yumurtası yoksa da
işçi ellerinin tadı
aydın gözlerinin balı var
ne zaman kekik koksa
gül koksa çamaşırlarım
elma erik ceviz zeytin portakal
anam koksa çamaşırlarım
ucuz çamaşırlarım
ucuz sabunlarda ellerini anımsarım

ellerin
canım karım ellerin
yaban güllerine mısırlara pırnallara değen ellerin
ellerin
canım karım ellerin
iki taştan bir un eden ellerin
ve göller bölgesi'nin gül bahçelerinden gül toplar gibi haziranda şafakta
çetin kitaplardan bal toplayan ellerin

canına okumuşlar ekmeğimizin
zincire yatırmışlar delikanlı günlerimizi
kan etmişler ellerimizi
kan etmişler düşlerimizi
canım gülüm
kan
gayrı bize ölüm yok

kavgayı
şiiri
ve seni çok seviyorum

11 04 2015

Din

Sigmund Freud 

Dini doktrinlerin doğruluğunu kanıtlamanın imkansızlığı her çağda hissedilmiştir. Ama üzerlerinde hissettikleri baskının çok büyük olması nedeniyle bu kuşkuları dile getirmeye cesaret edememişlerdir. Ve o günden beri sayısız insan benzeri kuşkuların altında ezilmiş ve inanmayı bir görev saymalarından ötürü bu kuşkuları bastırmaya itilmiştir. Birçok parlak zeka bu çatışmanın altında parçalanmış, bir çıkış yolu bulma çabasıyla vardıkları uzlaşmalar nedeniyle birçok kişilik gücünü kaybetmiştir.

Mantığın dışında temyiz mahkemesi yoktur. Eğer dini doktrinlerin doğruluğu bu doğruluğa tanıklık eden içsel bir deneyime bağlıysa, bu ender deneyimi yaşamayan onca insanı ne yapacağız? Herkesten sahip olduğu mantık yeteneğini kullanması istenebilir; ama sadece birkaç kişide var olan bir güdü temelinde herkes için geçerli bir yükümlülük getiremez. Eğer bir insan derinden etkilendiği bir esriklik durumundayken dini doktrinlerin gerçekliğine karşı şaşmaz bir inanç edindiyse, bunun başkaları için önemi nedir?

Dikkatimizi dini fikirlerin ruhsal kökenine çevirdiğimiz zaman cevabı bulacağız. Öğretiler olarak ortaya konan bu fikirler, deneyimlerin tortuları veya düşünmenin ürünleri değildir; bunlar yanılsamadır, insanlığın en eski, en güçlü ve en acil arzularının giderilmesidir. Güçlerinin sırrı bu arzuların gücünde yatmaktadır.

Bildiğimiz gibi, çocukluktaki ürkütücü çaresizlik duygusu babanın sevgi yoluyla sağlayacağı bir korunma ihtiyacı yaratmış ve bu çaresizliğin ömür boyu devam edeceğinin kavranması da bir babanın, ancak çok daha güçlü bir babanın varlığına tutunmayı zorunlu kılmıştır. İlahi bir gücün iyiliksever adaleti, yaşamın tehlikeleri karşısında duyduğumuz korkuyu dindirir; ahlaki bir dünya düzeninin kurulması, insan uygarlığında çoğu kez gerçekleşmeyen adalet beklentisinin gerçekleşmesini sağlar; dünyalık varoluşun gelecek yaşamda da devam etmesi, bu arzu gidermelerin gerçekleşeceği zaman ve mekan çerçevesini sağlar. Evrenin nasıl oluştuğu ya da ruhla beden arasındaki ilişki türünden insanın merakını uyandıran bilmecelerin cevapları bu sistemin altında yatan varsayımlara uygun olarak gelişmiştir. Baba kompleksinden kaynaklanan ve hiçbir zaman tamamen üstesinden gelinemeyen çocukluk çatışmalarının giderilmesi ve evrensel düzeyde kabul edilen bir çözüme bağlanması birey için çok büyük bir ruhsal rahatlık yaratır.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...