11 02 2016

hayat

yaşamında kesinlikle hata olduğunu bildiğin ama aslında hata olduğunu bilmediğin şeyler vardır; çünkü gerçekten hata olup olmadığını öğrenmenin tek yolu hatayı yapmaktır ve geriye dönüp şöyle demek: "evet. bu bir hataydı." yani aslında en büyük hata, hatayı yapmamak olurdu; çünkü o zaman bütün hayatını bunun bir hata olup olmadığını bilmeden geçirirsin. bazen hata olduğunu bildiğin bir şeyi bile, her koşulda yapmak zorundasındır. belki de en salak hataları bile. (himym)

louis winchell: rahata bağımlı dünyamızda yuttuğumuz yalanların arasında aşk yalanı kadar sinsi olanı yoktur. bizi her yönden tamamlayacak birinin bir yerlerde yaşadığına dair baştan çıkarıcı; ama çocukça bir fikir. bizi tamamlayacak biri. tabii bu yanılsama, bizi kendi içimizde ve kendi başımıza bir bütün olmaktan alıkoyar. hatta sonunda bizi yetersizliklerimizi, kusurlarımızı hor görmeye teşvik eder. oysa insanlığımız burada yatar. o insanlık ki, onsuz biz bir hiç olurduk." (six feet under)

hayatınızın en mükemmel anlarını ille de kendi elinizle yaratmanız gerekmiyor. bunlar aynı zamanda sizin başınıza gelenler olabiliyor. hayatınızın akıbetini etkilemek için harekete geçemezsiniz demiyorum. harekete geçmeniz gerek ve geçeceksinizdir de. ama şunu unutmayın: herhangi bir gün sokak kapınızdan adımınızı atarsınız ve tüm hayatınız sonsuza kadar değişebilir. evrenin bir planı vardır ve o plan her zaman hareket halindedir. bir kelebek kanatlarını çırpar ve yağmur yağmaya başlar. korkutucu bir düşünce olsa da, aynı zamanda harikadır da. makinenin tüm o küçük parçaları, siz tam olarak olmanız gereken yerde, tam olarak olmanız gereken zamanda bulunun diye sürekli çalışır. doğru yerde, doğru zamanda. (himym)

9 02 2016

şiir de göçer

özcan yalım



hiçbir yerin yerlisi değilim
benden yollarda söz edilsin
kara trenlerde geçsin adım
uykulu yaylılarda düşüm görülsün
çünkü bir yanım sana gelirken dostum
bir yanım hep bir yerlere gider

hiçbir yerin yerlisi değilim
belki bulutlarla soydaşım
uçuyorum -yağmurumu
acılara yağdırmaya koşuyorum
yakılan şiirlere -bir de sana dostum
yağmurumu yağdırmaya koşuyorum
(şiir yansa bile
ne mavi bir bulut olur
o da yağar acılara)

hiçbir yerin yerlisi değilim
gurbeti olanın sılası olur
ne sılam ne gurbetimsin ey dost
şiirim yerine -karanlık odalarda-
yırtılır kanatılır ya etim -sen
hem şiirim hem etimsin

hiçbir yerin yerlisi değilim
şiirlerden gelip şiirlere gidiyorum
yolum içlenmenin gökkuşağı
benden sana usulca uzanır dostum
bir de ona -onlara uzanır
(gözleri kısıktı -bezgindi
derinleşmişti yüzünün tutuklu çizgileri
saçları yeni yeni uzamış
aklı hep bir yerlere gidiyor -işte
onunla da yoldaşım)

hiçbir yerin yerlisi değilim
hiçbir yerde yok dikili ağacım
işçiyim işliğim yok -bilirsin dostum
tarlasız rençberim -yarıcıyım
(çul germişti sırıkların üstüne
dudakları kurumuş yarılmıştı
yanmıştı yüzü -tarlalarla birlikte sürülmüştü
elleri diken dikendi -bebeleri yalınayak
susuz kuyulardı gözleri -bin yaşındaydı- işte
onunla da bin yıldır çağdaşım)

hiçbir yerin yerlisi değilim
her ozanla bir yerlerden yurttaşım
boncuk boncuk bakarım ahmet telli'yle
ahmet erhan'la akdeniz türküleri söylerim
giritten göçtüm behçet aysan'la
azer'le salih'le akif'le hüseyin'le
ve seninle dostum ve seninle
hep bir yerlerden yurttaşım

hiçbir yerin yerlisi değilim
tanrılar gezdiriyorum kafamda yüreğimde
yaratan benim hiç solmaz güzelliğini
ilkyazı getiren alçakgönüllü çiçeklerin
şiirim tohumdur benim -serperim
sevginin üretken toprağına
çöllerde çorak yazılarda -bilsen dostum
ne güç ne güç yer bulurum ona

hiçbir yerin yerlisi değilim
çünkü her yerin tutkunuyum
yoksa her yerde tutuklu muyum
yok dostum -öyle sansın öyle sananlar
zincir işlemez özgürlüğüme
şiirim kırlarda tarlalarda dolaşır
tek tek öper papatyaları
cömert memelerinden
yıldız sağar gecelerine

hiçbir yerin yerlisi değilim
çünkü her yerde azınlıktayım
her yerde dışardan bir türküyüm
yalnız dostların dinlediği
az duyulur bir türküyüm -göçerim
(şiir de göçer göçebedir
bütün güzel ellerde gezer
ozan hep yalnızlığa göçmen gider
çünkü dostum -ne acı
şiir her yerde azınlıktadır
ozan her yerde yabancı)

7 02 2016

fragmanlar

dino buzzati

yeryüzünde bir yasa vardır: her şeyin bedeli ödenir. sanat en yüksek bedelin ödendiği bir lükstür. şiir ise bütün sanatlardan daha pahalıdır.

insan kimi zaman hayat boyu aynı evde oturur; ama pek yakındaki alanlara ya da sokaklara gitmeyi hiç düşünmez; bu yakınlık insandaki tanıma merakını yok eder. 

cennet olmasaydı cehennem diye bir yer de olmazdı. 

doğunun kum, taş ve güneşten oluşan çöllerinde müthiş bir güç vardır; en dar görüşlü adam bile doğanın bu engin görüntüsü ve sonsuzluğun derinliği karşısında kendi önemsizliğini hissedebilir ama kalabalıktan, gürültüden, tekerleklerden, asfalttan, elektrik ışıklarından, hep birlikte ilerleyen ve aynı anda aynı hükmü ilan eden saatlerden oluşan kentlerin çölü çok daha güçlüdür.

yalnızlık acısını tanımayan hayvanlar yalnız başlarına oynamayı becerirler; ama insanoğlu bunun tam tersidir. bunu başaramaz ve yalnız kalmayı denese bile daha öncekinden daha beter bir hüzne kapılır.

bir ölünün her kabahati, ölümsüz başyapıtlar yaratmış olması bile bağışlanır.

dünya insanlara dert sunmak konusunda pek cömerttir; ama kıskançlığın açtığı yaralar en çok kanayan, en derin, kapanması en zor olan ve kesinlikle merhamet duyulması gereken türden yaralardır.

dünyada, birbirini tanımayan iki kişinin yüzlerinin bu kadar aptalca bir ifadeye büründüğü tek yer asansör olsa gerek.

edebiyat, sanat, büyük sözler! iyi ama bugün sanat bir tüketim tarzından başka bir şey değildir; bir biftek, bir parfüm, bir şişe şaraptan farksızdır. insanlar hangi sanatla uğraşıyor? her şeyi kaplamakta olan denizi seyrediyorlar: şarkılar, şarkıcıklar, sözler, müzikler.. günümüzün tüketim malları. halk doğrudan sonuca bakar. pratik, kolay, hemen ele geçecek zevkin peşindedir. onu yormayacak olanın peşindedir. beynini çalıştıracak bir şey istemez.

5 02 2016

nazi deneyimi

emre kongar

ünlü öyküdür: bir kurbağayı kaynar su dolu bir kaba atarsanız sıçrar ve kendini dışarı atar. ama bir tencere soğuk suyun içine koyar ve suyu yavaş yavaş ısıtarak kaynatırsanız kurbağacık da haşlanarak ölür.

1. tedrici olarak, yavaş yavaş iktidarı ele geçirme politikası.

naziler, toplumda henüz yerleşmekte olan demokratik sistemin boşluklarından yararlanarak örgütlenmişler, iktidar yürüyüşlerini her fırsattan yararlanarak bir adım daha ileri götürmüşlerdir. her adım bir sonraki adımın hazırlayıcısı olmuştur. yavaş yavaş, tedricen güç kazanmışlar ve iktidarı böylece ele geçirmişlerdir.

2. demokrasi; temel hak ve özgürlüklere dayalı bir rejim olarak değil, faşizmi davet eden biçimde, sadece "çoğunluğun yönetimi" olarak yorumlanmış ve çarpıtılmıştır.

yalnızca oy mekanizmasının işlemesi, seçimlerin yapılması, nazilerin yükselişinin demokratik sayılması için yeterli görülmüştür. naziler demokratik sistemin sadece oy mekanizması olarak çarpıtılmasını kendi amaçları için çok güzel kullanmışlardır.

3. eğitim ve örgütlenme etkinlikleri naziler tarafından son derece etkin bir biçimde kullanılmıştır.

özellikle çocuklar ve gençler arasındaki örgütlenmeye önem verilmiş, tüm toplum, milli eğitim olanakları kullanılarak gençler ve çocuklar aracılığıyla etkilenmiştir. son kertede, beyinleri nazi ideolojisiyle yıkanmış olan çocuklar ve gençler, kendi ailelerini ihbar etmek için bile kullanılmıştır.

4. nazilere karşı çıkanlar yavaş yavaş temizlenmiştir.

hitler karşıtları, komünistler dışında, hiçbir zaman örgütlenme ve güçlenme şansı bulamamışlar, teker teker tasfiye edilmişlerdir. naziler, örgütsüz grupların, bireylerin ilgisizliğinden, demokratik bilincin yetersiz oluşundan çok büyük ölçüde yararlanmışlardır.

başta hitler'e destek vermiş olan ama sonradan onun zulmüne karşı çıktığı için toplama kamplarına yollanan alman protestan rahip friedrich gustav emil martin niemöller'e atfedilen şu sözler süreci çok iyi özetlemektedir:

"önce komünistler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben komünist değildim.
sonra sendikacılar için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben sendikacı değildim.
sonra yahudiler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben yahudi değildim.
sonra çingeneler için geldiler.
sesimi çıkarmadım.
çünkü ben çingene değildim.
sonra benim için geldiler.
kimse sesini çıkarmadı.
çünkü ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

5. zulmün yahudi soykırımıyla doruk noktasına çıkmasında, ikinci dünya savaşı çok önemli bir rol oynamıştır.

ülkenin bir "savaş durumu" içinde bulunması, her türlü millliyetçi duyguların aşırı biçimde kullanılmasına, "ihanet" kavramı üzerine dayalı propagandanın muhalefeti bütünüyle susturmasına yardımcı olmuştur. naziler savaş koşullarını, tüm toplumu boyundurukları altına almakta tam bir araç olarak kullanmışlardır.

orduyu, kendi polis örgütleri olan ss'ler aracılığıyla tam bir siyasal denetime almış ve doğrudan doğruya sadece savaşa odaklanmasını sağlamışlardır.

6. siyasal ve toplumsal propaganda en ileri tekniklerle, en yaygın ve en şiddetli biçimiyle, toplumun beyninin yıkanması için kullanılmıştır.

bu çerçevede radyo, önemli bir iletişim kanalı olarak naziler tarafından çok iyi kullanılan bir araç olmuştur. başında goebbels'in olduğu bir propaganda bakanlığı kurulmuş ve bu bakanlık bütün iletişim kanallarını denetleyerek tüm toplumu boyunduruğu altına almıştır. 

7. toplu cinayetler, toplama kampları, gaz odaları, fırınlar, toplumda açık ve şeffaf biçimde, meşru ortamlarda tartışmaya konu edilmemiştir.

bu konudaki çabalar derhal engellenmiş, cinayetlerin üstü örtülmeye çalışılmıştır. böylece pek çok kişinin "görmedim", "duymadım", "bilmiyorum" gibi bahanelere sığınarak ilgisiz kalması sağlanmıştır.

8. dönem, avrupa'da ve özellikle de almanya'da ırkçılık felsefelerinin yükseliş dönemidir.

hitler tüm ideolojisini alman ırkının üstünlüğüne dayamıştır. soykırım, temel olarak asil ve yüce bir değer biçiminde takdim edilen "germen ırkçılığından" kaynaklanan bir uygulama olarak sunulmuştur. yahudi soykırımının arkasında "üstün ırk" ideolojisi, germen ırkçılığı vardır. 

9. almanlara yeni bir "dünya devleti" ve "dünya düzeni" vaadi, hitler'in en etkili ideolojik silahı olmuştur.

toplumsal çapta uygulanan soykırım, ülke sınırlarını da aşan daha büyük ve daha yüce bir "evrensel dünya düzeni" çerçevesinde ele alınmıştır. insanların tarih ve "insanlık" bilinci, "germen ırkçılığı" çerçevesinde yeni bir tarih ve yeni bir insanlık ideali adına saptırılmış ve zulüm için kullanılmıştır.

10. adalet sistemi "germen ırkçılığı" çerçevesinde yeniden düzenlenmiştir.

yargı sistemi ve yargıçlar, "nasyonal sosyalizmin" birer uygulayıcısı, birer ajanı haline getirilmiştir. yargıçların, kendilerini "führer'in yerine koyarak karar vermeleri" istenmiştir.

11. bilimin, sanat ve kültürün her alanı, adaleti de kapsayacak bir biçimde bu "yeni ideoloji", "yeni dünya düzeni" çerçevesinde yönlendirilmiş; toplum bu kanallar aracılığıyla da manipüle edilmiştir. sinema, mimari gibi alanlar bile yeni nazi imparatorluğu'nun birer simgesi, birer "ideoloji taşıyıcısı" haline getirilmiştir.

12. yahudi "tehlikesi", evrensel bir "dünya tehdidi" olarak ele alınmıştır.

bu "tehlike" (!) sadece dinsel ve tarihsel olarak değil, güncel ve siyasal olarak da, gerektiğinde yapay düzenlemeler ve sahte eylemlerle de desteklenerek büyütülmüştür.

iktidar, üzerinde anayasal, demokratik, kurumsal denetimlerin olmadığı bir toplumda, yalnız ve korumasız kalan halkın bir bölümünü korkutarak, bir bölümünü satın alarak, bir bölümünü de ikna ederek, gayrimeşru iktidarını demokratikmiş gibi yutturabilir.

üstelik naziler, ünlü reichstag komplosuyla iktidarlarını perçinleyen seçimlere de muhalefeti tasfiye ederek gitmişlerdir.

zaten bir kez iktidara geldikten sonra çeşitli komplolar, baskılar ve propagandalarla toplumu yönlendirmişler, bu arada sıkı bir örgütlenmeyle eğitimi ve orduyu denetime almışlardır. bütün bu yaptıklarını da, "seçilmişlerin" meşruiyeti adına ve siyasal iktidar-devlet özdeşliği içinde "devlet olarak" halka zorla da olsa benimsetmişlerdir.

nitekim, batı demokrasileri, nazilerin demokrasiyi bu biçimde yozlaştırmasından ve zulüm aracı yapmasından ders almış, bir daha böyle bir saptırmanın ve zulmün yaşanmaması için anayasa mahkemeleri başta olmak üzere pek çok anayasal denetim mekanizması getirmiştir. tabii bunların başında da yargı bağımsızlığı gelir.

unutulmamalıdır ki hitler ve humeyni de yargıyı ele geçirdikten sonra iktidarlarını iyice pekiştirmiş ve demokrasiyi rafa kaldırarak kendi rejimlerini kurmuşlardır.

günümüz demokrasilerinde, kazanılan hiçbir seçim veya hiçbir referandum, iktidarların bağımsız yargı üzerinde egemenlik kurmalarını meşru kılamaz! hiçbir seçim, hiçbir referandum, muhalefet hakkını yok edemez! hiçbir seçim, hiçbir referandum, bu iktidarın zulmünü meşru kılamaz!

zalim iktidarlar, seçimlerin ya da referandumların arkasına saklanamaz; sadece seçime ya da referanduma dayalı demokrasi olamaz!

3 02 2016

hayat dersi

murathan mungan

dünyayı ait olunacak bir yer sanmak gibi genç yaşta farkına varamadığı yanılgıları vardır insanın. oysa ve de ancak dünyada iğreti olduğunuzu anlarsanız yerlisi olursunuz dünyanın.

herkes birbirinin çaresizliğinin kapanıdır. birinin vücudu, diğerinin parasını tuzağa düşürür. ya da tersi olur. birinin imkanları, diğerinin hayallerini. herkes birbirinin çaresizliğini kullanır aslında. kapana kıstırdığını sandığının kapanına kısılmış olduğunu anlarsın kimi zaman. hayatın ders vermeye bile vakti yoktur. "hayat dersi" dedikleri, iş işten geçmeden bunların farkına varmaktır yalnızca. hem unutma; bazen kötü bir yol, insanı iyi bir sona ulaştırabilir.

bireyini yetiştirememiş anonim toplumlarda, birey "egosunu" tanımaz, ego üzerine bir söylem ve bilgi alanı kuramaz; öte yandan, anonim bünye, kişinin egosunu açık alana taşıyarak her çeşit saldırıya hedef yapar. dolayısıyla "ego" tanımını bilmeyen kişiler, yara aldıkları yeri de tanımazlar.

dünyanın bütün hikayeleri aile yaralarıdır. orada başlar, orada gelişir, oraya dönerler. birikmiş ev içi kinleri, mutsuzluk fazlası, kirli sırlar, açık ya da örtük şiddet, aşırı sevginin yaraladığı benlikler, istenmezlikler, yetmezlikler, erken kayıplar; öksüzlüğün, yetimliğin, üveyliğin saymakla köpüren, köpürdükçe birbirine benzeyen nedenleri.. mutlu ya da mutsuz bütün sonlar kaçınılmazdır. bunu bilince daha rahat anlatır insan bir başkasına kendi hikayesini.

1 02 2016

ya sev ya terk et!

tahsin yücel

ülkemizin 'sıkı' milliyetçileri için, milliyetçilik öncelikle bir var olma koşulu, daha da iyisi, tüm duygularımıza yön veren, tüm edimlerimizde belirgin ve belirleyici bir payı bulunan bir temel içgüdüdür ya da böyle bir temel içgüdü olması istenir. bu içgüdü, gerektikçe kardeşi boğup komşuyu soymaya izin vermekle birlikte, hem ulusu, hem ülkeyi koşulsuz ve sınırsız olarak sevmeyi içerir. bu nedenle, coşkulu milliyetçilerimiz ikide bir "ya sev, ya terk et!" diyerek kapıyı gösterirler bize. ulusu ve ülkeyi sevmenin tek geçerli biçimi de kendilerininkidir.

"birisinin çok fazla gururlandığı, çok mağrur davrandığı yerde, 'öteki'nin utancının ve aşağılanışının gölgeleri vardır. ya da çok fazla aşağılandığını hayal eden biri, mağrur bir milliyetçilik ile çıkar karşımıza." (orhan pamuk)

görünüşe bakılırsa, bizim için yurttaşlığın ana koşulu yurdu sevmek, şöyle böyle sevmek de değil, üzerinde olup biten hiçbir aykırılığı görmeyecek, görmeye yanaşmayacak ölçüde tutkuyla sevmek; bir de, gününü doldurmuş kahramanlık sözleri dışında hiçbir şey söylemeden susup oturmak. bu yüzden olacak, arada bir, hem de yurdun kendisiyle doğrudan ilgili olmayan nedenlerle, kent sokaklarının çok 'veciz' bir uyarı tümcesiyle donatıldığına tanık oluruz: "ya sev ya terk et!"

31 01 2016

uzun lafın kısası

albert camus: bu dünya değersizdir; bunun farkına varan özgürdür.

sophokles: en keyifli hayat, hiçbir bilgelik olmadan sürüp giden hayattır.

epiktetos: ne yazık ki, para söz konusu olduğunda aldığımız önlemleri, ruhumuz söz konusu olduğunda ihmal ediyoruz.

richard rorty: eğer özgürlüğe özen gösterirsek, hakikat ve iyilik kendi başlarının çaresine bakmayı bilirler.

stanley kubrick: insan öyle soylu bir yabanıl filan değildir; söz konusu kendi çıkarları oldu mu akıldışı, kaba, zaaflarla dolu; tarafsız olmayı beceremeyen biridir.

stephen spender: genellikle göz kamaştırıcı şeyler yapan insanlar, sıradan insanların yaşamını oluşturan sıradan şeyleri yapmakta tamamıyla başarısızdırlar.

salman rushdie: modern benlik; hurdalar, dogmalar, çocukluk anıları, gazete makaleleri, rastgele sözler, eski filmler, küçük zaferler, nefret ettiğimiz ve sevdiğimiz insanlardan oluşturduğumuz sallantılı bir binadır.

blaise pascal: başkalarının fikirlerine göre yaşarız. hayali bir hayat yaşar ve bu amaca uygun görüntüler yaratırız. yine de güzelliğin peşinde koşarken ve bu imgesel varlığı korurken sahici olan her şeyi savsaklarız.

29 01 2016

marquis de sade

tomris uyar

"kızgın, karşı konmaz, öfkeyle dolu, her şeyde aşırı, töreler konusunda görülmedik bir hayalleme sapışı taşıyan, bağnazlığa dek tanrısız.. bir iki lafla ben böyleyim işte. ya olduğum gibi alın ya da bir kez daha vurup öldürün beni. çünkü değişmeyeceğim."

milton'ın ünlü "kaybolmuş cennet" şiirinde şeytan, "cennette köle olacağıma" der, "cehennemde efendi olurum." işte simone de beauvoir, "sade'ı yakmalı mı?" adlı incelemesinde cehennemde; ama yeryüzü denilen o geçici ve sıkışık cehennemde tek başına bir imparatorluk kurmayı deneyen bir yazara eğiliyor. albert camus'nün deyimiyle "hayır" diyen, başkaldıran bir bireye.

"bir yerde, bir yönden haklı olduğumuza ilişkin bir görüşümüz olmadan başkaldırma söz konusu değildir." diyor camus. sade'ın asıl önemi, "zekanın soğukkanlılıkla tasarladığı sonsuz özgürlük tutkusunda" beliriyor. (camus) sade, "insanı bir deney aracı haline getirerek egemenlik istemiyle nesneleşen insan arasındaki ilişkinin yasasını buluyor." (camus) "insanın insanla ilişkilerine eğilmemizi" istiyor. (beauvoir)

sade'dan bir edebiyatçı çıkaran, onun hapiste geçirdiği hayattır kuşkusuz. "bir adamın kafası kapalı bir hücrede boyun eğmeye dayanan töresel bir felsefe yaratmayacak kadar güçlüyse genellikle bir egemenlik felsefesi yaratır." diyor camus.

beauvoir'a göre sade'ın tutuklanması, yani o dönemde aynı rezilce hayatı sürdüren yaşıtları gibi adaletten paçayı kurtaramaması kaçınılmaz bir olaydır. çünkü sade, gizliliği yok edecek bir aşırılığa kayarak zaferini doğrulamaya kalkmıştır. suç ortaklarını bile kendisine düşman eden davranış budur işte. "kısa bir süre önce somut bir iktidarı ellerinde tutup da artık dünyada gerçek hiçbir şeye sahip olmayan gerici bir sınıfın çocuklarıdır bunlar." feodal zorbalıklarını ancak yatak odalarında uygulayabilmektedirler. sade da onlar gibi düzensiz yaşar, borçlanır; çok şey umduğu, şımartıldığı bir dünyada aradığını bulamayınca da sıkıntıya düşer. yalnız çıkış noktasında büsbütün ayrılır onlardan. o güne kadar eşi görülmemiş bir yadsımayla, göklere çıkarılan değerleri yerle bir eder; bayağıyı soyluya, çirkini güzele, yaşlıyı gence, kirli ve pis kokuyu temizliğe yeğ tutar. çünkü doğa kötüdür, zalimdir, kan dökücüdür. yaşamımızdaki çelişki de bundan doğmaktadır. toplum, zevklerinde suç bulmak için doğaya başvururken doğa suçtan zevkler yaratmakta, bu defa doğaya öykünen birey toplumun tepkisiyle karşılaşmaktadır.

insanları güçlüler ve güçsüzler diye ikiye ayırdığı toplumda sade o kötü doğaya canla başla öykünür. "hiçbir duyuş yoktur ki acıdan daha girişken, daha keskin olsun." toplumdan aldığı korkunç öcün parıltısında bulur mutluluğu; şehveti, zevki artıran her şeyi kutsar ve suçta orgazmın kaynağına iner. homoseksüelliği övmesini de bu şekilde yorumlayabiliriz: "kendi cinsinizden biriyle işlediğiniz suç, karşı cinsten biriyle olana göre daha büyükmüş gibi gelecektir size."

kadınlar doğuştan gözü yaşlı kurbanlardır onun gözünde; ama suç işleyen kadın kıyıcı, egemen olma hakkını, yani güçlüler arasına katılma olanağını elde etmiş olur. coşku, ortaklaşa tat küçük adamlara özgü şeylerdir ona göre. güçlü kişi egemen olmak ister, zorba zorbalığının bilincine varınca, can yakınca zevklenir; öte yandan kurbanın da kurban olmanın bilincine varması, yani sızlanıp yakınması, haykırması şarttır. bu bilinçlenmeyi kolaylaştırmak için tanıkların varlığından yararlanılır.

tanıklar arttıkça zevk düzenleri de sayıca artacaktır, özneyle nesne kendi varlıklarını belirleyen bir durum yaşayacaklardır; özne, başkalarının gözünde bir nesne olurken acı çektirdiği gövdenin karşısında bir özne olacaktır aynı zamanda: sadomazoşizm diyoruz buna. gelgelelim sade'ın gerçekte uygulayamadığı bu düşsel törenler eninde sonunda bir yere gelip takılıyor. kurban ya cayıyor ya da ölüyor. oysa ölüm tıpkı camus'nün ileri sürdüğü gibi saçmanın yani dünyaya ilişkin geçicilikten güç alan yürekli bir seçmenin, bir sürdürmenin dışına sarkmak demek.

"değil mi ki yalnız doğa gerçektir, doğada yalnız istek ve yıkıma izin varsa, bu kan içiciliği doyurmaya insanlığın gücü yetmez; yıkım yolu evrensel silinmeye götürür." diyor camus. hem sade bununla da yetinemez; çünkü öldürenler, kıyanlar doğaya dönerler yine, öldürme eylemi bile tamamına eremez. sade doğadan tiksinir gerçekten: "tiksiniyorum doğadan. onun tasarılarını altüst etmek.. ona yardımcı olan her şeyi yok etmek.. güneşe saldırmak.. gerçek suç bu olurdu işte, asıl suç."

zaten sade da girdiği çıkmazın bilincindedir; bu yüzden düşleriyle, edebiyatçılığıyla yıkmıştır doğayı, kendisinin tanrı olduğu başka bir evren yaratarak toplumdan öcünü almıştır. onu okurken buruk, çarpık bir kuşku belirir yüzümüzde. tutarlı bir düşünür ya da büyük bir edebiyatçı olmasından değil bu, "suçlarını yükleniş tarzından" (beauvoir), çağına karşı gelerek "ilkelerin özgürlüğünü değil, içgüdülerin özgürlüğünü savunmasından." (camus) belki de nietzsche'nin etkisiyle öldürülmeyi bekleyen bir tanrı'ya doludizgin koşuşundan.

camus, "sade'ın tanrıtanımazları temelde tanrı'nın var olmadığını kabul ederler; çünkü var olsaydı kayıtsız, kötü ya da zalim demek olurdu." diyor, şatolardaki tanıkları "tuhaf bir gize erdiklerinden ötürü kendilerini tutsak yığınlarının üstünde tutan küçük bir aristokrat kümesi" olarak nitelendiriyor; öyle ki sade'ın cinsel zevklenme sırasında boyuna sayıklayan, anlatan, açıklayan soğukkanlı kişiler tanıkların önünde bir çeşit günah çıkarmış oluyorlar; suçsuzsalar aforoz ediliyorlar yani.

camus, "sade insanlığın dostu değildir, insanseverlerden nefret eder. ara sıra sözünü ettiği eşitlikse matematiksel bir kavramdır." der. yalnız bu yargı üstüne düşünürken sade'ın cinselliği toplumda mülkiyetin yerine koyma çabasını gözden kaçırmamak gerek: "boş yasalarla değil, tam bir servet eşitliğiyle ve en güçlünün gücünü silecek yeni koşullarla." gelenekleri, toplumu hiçe sayan bir adamın içinde bulunduğu durum tam bir uyumsuzluktur. camus,"onun kurmak istediği, bir suç cumhuriyetidir; uzun bir süre devletini evrenselleştiremeyeceği için yasalara uyar görünmek zorundadır." diyor.

fransız devrimi'nin zindandan kurtardığı cumhuriyetçi markinin siyasal görüşü oldukça belirsiz; aristokrasiye karşı ama halkla da bir alışverişi yok. tek başınalığın acıları içinde. ihtilalin ortasında ölüm cezasına da karşı üstelik. "erdem adına işlenen her türlü suça" karşı olduğu için, yargılamayı gülünç bulduğu için. çok geçmeden cumhuriyetçiler de atıyorlar onu hapse. "öldürmeyi bir kere kabul edince, tek bir defa bile olsa, ona evrensellik tanımanız gerekir." diyor onlara.

27 01 2016

özdeyişler

francesco sorti / rita monaldi

rahat özgürlük her şeyi barındırır.
az ve iyi değerlidir, çok ve kötü olandan.
bilge, çoğu azda bulandır.
yeterli olana az denemez.

arkadaş pek çok. dost hiç yok.
ruhun dostun olsun.
uzun zamandır tanıdığın dosta güven.
yeni dostları eskilerin önüne geçirme.
dostluk ölümsüz olsun, düşmanlık ölümlü.
yeni dost edinmekte temkinli ol, korumakta inatçı.

ölçülülük bütün erdemlerin anasıdır.
her okumuş insan bilge değildir.
iyi bir arkadaş yüz akrabadan yeğdir.

bir düşman çok fazladır; yüz arkadaş yetmez.
bir bilge ile bir deli, tek bir bilgeden daha çok bilirler.
yaşamayı bilmek, konuşmayı bilmekten önemlidir.

dünya küçük akılla ve kanılara göre yönetilir.

inancını yitirenin yitirecek bir şeyi kalmamıştır.
arkadaşı olmayanın serveti olamaz.
çabuk söz veren yavaş yavaş pişman olur.
hep gülen genellikle kandırır.
kandırmaya uğraşan çoğunlukla kandırılır.
çok arkadaş isteyen, azını denesin.
serüvene atılmayanın talihi olmaz.
çok biliyorum sanan az anlar.

her şeyi isteyen, öfkeden ölür.
yalan söylemeyen, herkes doğru söyler sanır.
kötülüğe meyilli olan başka şey düşünmez.
borcunu ödeyen para sahibi olur.
ölçülülük bilmeyen, saygıyı hak etmez.
bütün kalemlere bakan, iki satır okumaz.
zamanında alan ucuz alır.
erdem eken şöhret toplar.

başkasının gevezeliği uğruna kendi dinginliğini yitirmeye değmez.
soyluluğuna yeterince değer verilmez paran eksikse.
ne her hastalıkta hekime, ne her kavgada avukata ne de her susayışta sürahiye.

25 01 2016

özgür insan

pierre-joseph proudhon

özgür insan, aklını ve yetilerini kullanan, ihtirasla kör olmamış, korkuları tarafından güdülüp alıkonmayan, aslı astarı olmayan görüşlere kapılıp gitmeyen kişidir.

bir bıçak için karısını, bir cam parçası için çocuklarını ve nihayet bir konyak için kendisini satan yerli, özgür değildir. muhatap olduğu tüccar onun ortağı değil düşmanıdır.

bir somun ekmek pişirip de bir lokmasını yiyebilen, saray inşa edip de ahırda yatan, lüks kumaşlar dokuyup da paçavralar giyen, her şeyi üretip de her şeyden mahrum kalan uygarlaşmış işçi, özgür değildir. hizmet ve yevmiye değiş tokuşunda işçinin ortağı olmayan patron onun düşmanıdır.

yurduna gönülden değil, korku zoruyla hizmet eden asker özgür değildir; silah arkadaşları ve komutanları, bakanlar veya askeri yargı organları hep onun düşmanlarıdır.

toprağa kira veren köylü, sermayesini kiralayan fabrikatör; yol vergisi, tuz vergisi, patent parası, lisans ücreti, personel ve emlak vergisi vb. ödeyen vergi mükellefi; mecliste bu vergileri oylayan vekil, hepsi de ne akla ne de hür iradeye göre hareket ediyor. mülk sahipleri, kapitalistler ve hükümet bu insanların düşmanıdır.

insanlara özgürlük verin, dimağlarını aydınlatın ki yaptıkları sözleşmelerin ne manaya geldiğini bilsinler; o zaman bilgi ve yetenek üstünlüğüne bakılmadan, en alasından eşitliğin alışverişlere hakim olduğunu görürsünüz. ve ticari işlerde, yani toplumsal alanda üstünlük lafının manadan yoksun olduğunu kabul edersiniz.

23 01 2016

düello

alain de botton

1834 yılında hamburglu subay baron von trautmansdorf, bir başka subayı, baron von ropp'u düelloya davet etti.

düellonun nedeni, von ropp'un yazdığı şiirdi.

şiir, von trautmansdorf'un bıyığını tiye alıyor, bıyığın ince ve sarkık olduğunu, ayrıca baronun fiziğinde bu niteliklere sahip tek yerin bıyığı olmadığını söylüyordu.

iki baron arasındaki düşmanlık, aynı kadına aşık olmalarıyla başlamıştı aslında.

her ikisi de merhum polonyalı bir generalin dul eşine, gri-yeşil gözlü kontes lodoiska'ya tutkundu.

aralarındaki sürtüşmeyi centilmenlikle çözemeyen bu iki adam bir mart sabahı erken saatte hamburg'un ücra bir köşesinde hesaplaşmak üzere bir araya geldiler.

her ikisi de kılıç kuşanmıştı.

her ikisi de henüz 30 yaşına basmamıştı.

ve her ikisi de bu düelloda hayatını kaybetti.

21 01 2016

şibumi *

trevanian

biz artık orta düzeydeki insanların çağında yaşıyoruz. orta düzeydeki insan sıkıcı, renksiz, aptal gibi görünür; fakat ölümsüz tekdüzeliğine devam eder. hiç bıkmaz. amipler her zaman kaplanlardan çok yaşar. çünkü durmadan bölünür, yenilenirler. o ölümsüz tekdüzelikleriyle. kalabalıklar zorbaların en sonuncusu olacaktır.

gözlerini bir an için sanata çevir. bak, kabuki can çekişirken, no beri yanda sürünürken şiddet romanları kalabalıkları nasıl da peşinden sürüklüyor! dikkat edersen hiçbir yazar romanına kahraman olarak gerçekten üstün bir insan tipi seçmeye cesaret edemiyor. çünkü seçerse, kalabalığın içinde bulunan orta düzeydeki insan öfkelenecek, utanacak ve kendisini savunması için kendi yojimbo'sunu, yani eleştirmenleri ortaya sürecektir.

kalabalığın çıkardığı gürültü mantıksızdır ama kulakları sağır edecek kadar güçlüdür. beyinleri yoksa da binlerce kolları vardır. bunları seni yakalamak, çekmek, aşağıya indirmek ve batırmak için kullanırlar.

onlarla temastan kaçın. kendini bir terbiye örtüsünün altına sakla. onlara aptal ve uzak görün. içlerine girme. ayrı yaşa ve şibumi'yi incele. hepsinden önemlisi de, seni çeşitli yemler kullanarak öfkeye ve saldırıya itmelerine izin verme. saklan.

* şibumi: içine kapalı, gösterişsiz güzellik.

19 01 2016

okumak

nazım hikmet

ışıkları, boyaları, gölgeleri, kımıldanışlarıyla gözün önünde alabildiğine uzayan bir tabiat parçasına göz doyabilir.

derinlikleri, yükselişleri, kıvrılışları, felsefesi ve yapısıyla bir senfoni ancak bir buçuk saat dinlenir.

kabartıları, göçüntüleri, hareketi ve kompozisyonuyla bir tablonun önünde durabileceğiniz vaktin sınırı o kadar da alabildiğine geniş değildir.

oysaki bir kitap, bütün ışıkları, gölgeleri, derinlikleri, kımıldanışı, akışı ve tezatlarıyla tabiatı, sosyeteyi, insanı sayfalarının aynasında, bir tabiat parçası, bir senfoni ve tablo gibi aksettiren hakiki bir kitap, üstünden baş kaldırmaksızın saatlerce okunabilir. okumak, görmeyi, işitmeyi, duymayı ve düşünmeyi birleştiren bir nesnedir.

eğer bu en büyük tadı bugün yığınlarla insanlar duymuyor ve çok defa duyamıyorlarsa, bunu o insanların özlerinde değil, onların içinde yaşadıkları sosyal şartlarda aramak gerekir.

17 01 2016

yalnız insan

alain de botton

"dünyada tek bir seçim vardır; kişi ya yalnız olmayı ya da kalabalığı seçer. çünkü insan başkalarıyla ne kadar az iletişim kurmak zorunda kalırsa o kadar iyi durumda demektir." (schopenhauer)

schopenhauer'a göre aklı başında herkes insanlarla bir süre yaşadıktan ve çalıştıktan sonra "toplumsal yaşamdan elini eteğini çekmek isteyecektir; bir okul müdürü, etrafını saran gürültücü ve yaygaracı çocukların oyununa katılmak konusunda ne kadar niyetsizse, o da etrafındakilerle iletişim kurmak konusunda o kadar niyetsiz ve isteksiz olacaktır."

ancak kişinin insanlardan uzak durmaya karar vermiş olması, illaki yanında hiç arkadaş istemediği anlamına gelmez. insanlardan uzak durma kararı, kişinin elinde olanlarla tatmin olamadığını ima eder aslında. kinikler, tuhaf denebilecek ölçüde yüksek standartları olan insanlardır. chamfort'un sözleriyle ifade edecek olursak:

"yalnız yaşayan bir adamın toplumdan nefret ettiği söylenir çoğu kez. oysa haydutların gezdiği bir ormanda yürümeyi sevmeyen bir adamın yürümekten hiç mi hiç hoşlanmadığını söylemek gibi bir şeydir bu."

15 01 2016

mucize

şükrü erbaş

gün akşama döndü. içimde, uzayan gölgelerle menevişlenen bir geçmiş. yalnızlıkla yavaşlamış bir şimdi. kirpiği kaşına değmeyen bir gelecek. zaman bir tek eşyada sürüyor. sürmek değil bu, pul pul dökülen heves. ucu vazgeçmeye varan bir yılgınlık, bir gönül yorgunluğu. dünya etimde ürperiyor. "ben nerede değilsem orada mutlu olacakmışım gibi gelir" mi diyordu baudelaire? bir insana bir söz söylemek istiyorum. ne olursa olsun. bir insandan bir söz duymak. yoksa varlığımı duymayacağım. yoksa kalbim bir kötülüğe düşecek. gidip kalabalığa teslim olacağım. yoksa acı duyma yetimi yitireceğim. kalktım yürüdüm. sokaklar, bahçeler dolusu bir ilkyaz. sabah ayrı çiçekleniyor, akşam ayrı. gülhatmiden zeytin ağacına bir ışıklı, bir gölgeli iki gülümseme. sonsuzluk parmaklarımın ucunda yanıyor. ağaç değil, salkım salkım toprağa değen bir güneş. uzak bir denizde uzak bir kadın, göğüsleriyle gamzeler açıyor suya. kumların ana rahminde iki gecikmiş çocuk. zaman, aşktan ödünç alınmış bir dünya mucizesi. taşlar kanatlanıyor. aklımın ortasında kıpkırmızı bir nar ocağı; kadının ağzı halka halka büyüyor gecede. sözleri henüz ipek. frenk incirlerinden bir avludayız. ayışığı, suçluluk duygusunu kurtarmış gündüzün elinden. dağ, yatağımızı almış göğsüne sermiş. ayrılık şarkılarda bile yok. dünyanın bütün kadınları, bütün erkekleri gövdemizde can buluyor. iç içe geçmiş iki halka, geçmiş ve gelecek; hayal ve hatıra; suç ve sevinç. insan döner döner yalnızlığını severmiş. bunu o gün kim bilebilirdi ki..

13 01 2016

kürt sorunu

server tanilli

kürtler, türkiye'nin doğu ve güney doğusunda yaşayan ve bu bölgelerde çoğunlukta olan bir halktır. isa'dan önceye çıkan bir tarihi, ayrı bir dili ve özgün bir kültürü vardır bu halkın. "önasya'da yaşayan türk asıllı bir kavim" ya da "dağlı türk" gibi kimi iddialara karşın, türk de değildirler; türklerin kürt olmadığı gibi.

anadolu'nun o eşsiz mozayiğinde onu daha da göz alıcı kılan apayrı bir renktir bu halk; onlarsız anadolu solgun bir çiçeğe döner. bu dürüst, bu yiğit ve mert halk türk değil, doğru; ama biz türkler, en karanlık günlerimizde yanıbaşımızda görmüşüzdür onları: ulusal bağımsızlık savaşımızda, türk ahmet'in yanında kürt mehmet de dirsek dirseğe savaşmıştır. öyle olmuştur; çünkü bizler kadar onlar da aynı bağımsızlık ruhu ile canlı idiler; bu savaş onların da savaşıydı aynı zamanda.

kürtler, bağımsızlık nedir bilen insanlardır.

bütün bunlara karşın ne olmuştur tavrımız onlara?

bugüne değin tüm siyasal iktidarlar kürtlere karşı ikiyüzlü bir politika izlemiş; kürtlerin varlığı resmi planda yadsınırken uygulamada tam tersi bir yol tutulmuştur. gerçekten, bir yandan "kürt yok türk vardır" edebiyatı sürdürülürken öte yandan doğu'da yaşayan yurttaşlar ulusal bütünlüğe karşı ve toplum dışı bir konumda gösterilmiş ve onlara kuşku ile bakılmıştır. bu tutum, ırıçı ve bölücü politikalara haklılık sağlayan; bölgeye yönelik iktisadi, askeri, kültürel, eğitim ve güvenliğe değin bütün politikalara damgasını vuran bir bakış açısına, sürekli toplumsal bir değer yargısına yol açmıştır.

örnekler verelim:

a) anayasa başta olmak üzere, tüm kanunlar, genel bir nitelik de taşısalar, doğu'da türkiye genelinden ayrı biçimde yorumlanır ve uygulanır.

b) doğu'da temel yurttaşlık haklarının özgürce kullanılması yalnız toprak ağalarına özgüdür; geniş köylü yığınlarının bu haklardan yararlanma özgürlüğü yoktur.

c) doğu'da kişisel sorumluluk kavramına itibar edilmez: basit bir zabıta olayında, sanık ve kaçak izlenmesinde bütün bir köy ya da kasaba halkının, çoluk çocuk ve genç-yaşlı ayrımı yapılmadan, günlerce karakollarda işkence görmesi doğal bir güvenlik uygulaması sayılmaktadır.

d) izleme, kovuşturma ve soruşturmalarda sanıkların "ölü olarak ele geçirilmesi" ya da "kaçarken vurulmuş olması" hemen hemen yalnızca doğu'da rastlanan olaylardır.

e) resmi güvenlik güçleri dışında, aşiretler arası düşmanlıklara dayanarak "köy koruculuğu" adı altında silahlı milislerle güvenliği sağlama uygulaması da yalnızca doğu'da vardır.

f) doğu'da bir toplantı ya da gösteri yapma girişimi her zaman kuşkuyla karşılanır; düzenleyiciler fişlenerek sürekli baskı altında tutulurlar.

g) bütün siyasal iktidarlar, devlet gücünü toprak ağalarının hizmetine sunarak, köklü bir toprak reformunun yapılmasına karşı çıkarak, köylü yığınlarını ezmeyi ve baskı altında tutmayı, bölgeye özgü bir yönetim biçimi olarak benimsemişlerdir.

h) doğu'da çocuğuna istediği adı veremeyen yurttaş, doğal soyadını da kullanamaz; daha önce yazdırılmış olan kürtçe adlar da, özellikle son yıllarda mahkeme kararıyla değiştirilmektedir.

i) doğu'daki tüm kasaba, köy ve mezraların tarih içinde oluşan adları değiştirilmiştir. bu resmi adlarla, özel ilişkilerde yerel olarak kullanılan adlar karmaşası, milyonlarca köylüyü adli ve idari konularda içinden çıkılmaz bir konuma sokmuştur.

j) ekonomik açıdan doğu, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarına karşın, türkiye'nin "mahrumiyet bölgesi" olarak bırakılmıştır. doğu'daki yurttaşlarımızın kendi dilleri ile özgürce konuşmaları, yazı yazmaları ve yayın yapmaları da yasaktır.

şimdi söyler misiniz: kimdir bölücü?

11 01 2016

imam

nihat genç

yusuf'u yeniden tabuta koyup bir evin önüne getirdik, 5-10 erkek saf tutup namaza başladık, taksiciden farlarını yakmasını istedik. hoca dua okudu, cemaat bir yaranın kabuğunu söker gibi "amin" dedi. bitse de gitsek. kırçıl ve çirkin sakallı genç imam: "kısa keseceğim cemaat.." diye başladı. boynumu büktüm, kurşun gibi yere bakıyorum, vücudum titriyor, kasılıp kaldım. genç imam, insanoğluna tanrı'nın ne kadar şantajı ne kadar tehdidi var, sıraladı. sanki cesedin ve bizim boynumuza kara bir bıçak dayar gibi konuşmaya başladı: "hepimiz bu dünyada misafiriz, sordunuz mu kendinize farzlarını yerine getirdik mi, günlerimizi duayla, namazla geçirdik mi?" yusuf'un cesedine çok acıdım. beynim uğuldadı, gözlerim fokurdadı, içimden hocaya küfürü bastım! "utan ulan, allah'tan utan hoca, 6 yaşında çalışmaya başlamış, askerden dönerken ölmüş çocukcağız. kime çalışacağını şaşırmış; patrona mı, allah'a mı, orduya mı, utan! daha neyin hesabını soruyorsun!" kucaklasam şu cesedi koşarak gidip çukuruna bıraksam. "yusufum, hiç tanımadığım çocuk, bu diyarda hiç şansımız yok yusufum" desem. genç imam konuşmaya doymuyor: "şimdi öbür tarafta allah soracak, mezarına karaböcekler, çiyanlar, yılanlar girecek!" ulan neyi soracak rezil herif, senden berbat çiyan mı olur, işte kara bir yılan gibi cesedin başındasın, daha büyük bela mı olur?

sanki hoca, kadavrayı, elinde balta, sakatatlarına ayırıyor: "yediniz, içtiniz, güldünüz, eğlendiniz, sonunda bu dümensiz arabaya bindiniz!" deyip tabutu gösteriyor. bu çocuk ne yedi, bu çocuk nereyi gezdi, şu cümleleri biraz dikkatli kullan, kuran'ı ezberlemişsin, bu hayat bu ezberin neresine sığıyor. çok soğuk ve kalın bir sopayla, 20 yaşında var yok bu imamın ruhlarımıza eziyet etmeye ne hakkı var? hoca değil, bir yankesiciyi yakalamış polis gibi kodes dayağı çekiyor. mezarlık mezarlık değil, kendi pansiyonu, müşteri bedavaya yatmasın diye pazarlık yapıyor. cüceler, cinler ve hocalar, yüzlerce yıl burada pusu kurmuş. biri ölse de gelse, kan fışkırıyor küflü sanduka yeşili gözlerinden. duayla beslenen böcekler gibi hocalar! cümleler zavallı, cıvık, bozuk, yeraltında saklanmış akıl hastanesi gibi. karanlık bir gecede vahşi bir köpekle burun buruna gelmişiz gibi. zavallı yusuf'un cesedi bu çıldırmış zalimliği hak ediyor mu? tüyler ürpertici bir celladın infaz sahnesi gibi, hoca bağırıyor: "hesap vereceksin müslüman, hesap gününü düşün!" hocanın üstüne atılıp gırtlağına yapışacağım, şu yusufçuk neyin hesabını verecek, çizmeli kırbaçlı yedi köy sahibi bir bey mi gömüyorsun, bir kürek mahkumu gibi yaşamış, birazdan çukura atıp hepiniz sıcacık evlerinize döneceksiniz işte. zevk sefahat içinde ağzını ballandırarak şimdi öbür dünyayı anlatmaya başladı. bu köy neden yıkık, bu karanlık neden lanetli? çuval gibi elbise giymiş bu canavarlar, koca köyü koca anadolu'yu ölüm yatağına sıkıştırıp tıkmış. dua bitti, kurtuldum, az daha katil olacaktım.

9 01 2016

adagio

paul auster

artık ne diyeceğimi bilmiyorum. yağmur, denize sıçrayan kumlar gibi sürekli yağıyor. şehir çirkin. hava soğuk -sonbahar geldi. iki kişi asla birlikte olamayacaklar- ten görünmüyor, dokunulamayacak kadar uzakta. herkes hiçbir şey söylemeden konuşuyor, sözcüksüz, anlamsız. bacaklar kafayı bulmuş gibi sendeliyor. melekler dans ediyor ve her taraf bok içinde.

hiçbir şey yapmıyorum. yazmıyorum, düşünmüyorum. her şey ağırlaştı, zorlaştı, sinir bozucu oldu. ne başlangıcın başı var ne de sonucun sonu. her yok oluşunda kendi yıkıntıları içinden yeniden ortaya çıkıyor. artık sorgulamıyorum. bitirir bitirmez dönüp yeniden başlıyorum. kendi kendime diyorum ki, biraz daha gayret et, şimdi bırakma, biraz daha gayret et ve her şey değişecek; ve neden yaptığımı bilmeden devam ediyorum, her defasında bu son olacak diye düşünerek devam ediyorum. ne için? artık benim olmayan bu eskimiş sözcükler, sürekli ağzımdan dökülen bu kelimeler..

7 01 2016

kürt ayaklanmaları

mehmed uzun

kürtler binlerce yıldan bu yana yaşadıkları topraklarında durmadan çoğalarak izlenen resmi politikalara, açık ya da gizli, hep karşı durdu. türkiye'deki resmi sözcülerin söylediklerine göre cumhuriyet tarihi boyunca kürtler 28 kez ayaklandılar. 77 yılda 28 ayaklanma. bu 28 ayaklanmanın anlamı şu: kürtler hiçbir zaman kendilerini cumhuriyet'in asli vatandaşları olarak görmedi, sistemle uyum sağlamadı, resmi görüş ve politikalara hep karşı çıktı. öte yandan bu 28 ayaklanma elbette şu anlama da geliyor: fazlasıyla kanlı çatışma, acı, gözyaşı, sürgün, idam, hapis, hep bir olağanüstü savaş hali, bir askeri teyakkuz, bir anti-demokratik ortam.

kürtlere ilişkin durumu olabildiğince basitleştirmek için şunu sorayım: birisi size "sen yoksun, kimliğin, tarihin, geçmişin yok" derse ne yaparsınız? diliniz, eğitim, öğretim ve kamu dili olarak yasaklanırsa, size "dilin beş para etmez, benim dilimle eğitim göreceksin" denirse ne tür duygular yaşarsınız? çocuğunuza kendi dilinizle istediğiniz ismi veremezseniz kendinizi nasıl hissederdiniz? baba ve atalarınızdan öğrendiğiniz yer ve mekan isimleri, sırf dilinizle oldukları için değiştirilir ve kültürel miras olarak hiçbir şey ifade etmeyen yabancı bir dilde yeni isimlerle sıfatlandırılırsa ne yaparsınız? ve her allahın günü, tüm bir ömür boyu hep "sen, sen değilsin, sen bizdensin, bizden olacaksın." türü hırçın ideolojik sloganlar duyar ve bu kalıplara uygun bir biçimde terbiye edilmek istenirseniz, yaşamınız ne hale gelir?

türkiye cumhuriyeti'nin resmi tarihi bir insanlık dersini yeniden, tüm çıplaklığıyla, ispatladı: insanların ruhunu köleleştiremezsiniz. zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz. insanlar yenik düşebilir, yanlış yapabilir, ezikliğinden dolayı sesini çıkarmayabilir, çaresiz kalabilir ama insanların ruhunda hiçbir zaman yok edilemeyen bir aydınlık vardır: özgürlük ve eşitlik tutkusu. insanlık, tüm tarih boyunca, tüm engel ve badirelere karşın bu ışığın rehberliğinde yol aldı. bundan böyle de yol alacağı kesin.

insanlık tarihinin bize gösterdiği en önemli ders şu: ne kaba güç ne de zora ve inkara dayalı politika ilelebettir. çaresiz kalmış birey ve topluluklar bunu kabul etse bile insanlık kabul etmeyecektir.