29 05 2015

Naomi

Junichiro Tanizaki 

Yararlanılması için herkese o kadar hazır vaziyette bekletilen bir teni saklamak, işte bu, bana sorarsanız bir fahişenin kendisini muhafaza etme arzusudur. Bir fahişenin teni onun en önemli çekim unsuru, malı mülküdür. Bazen onu bir bakireden bile daha ateşli korumak zorundadır ki asıl çekim unsuru azalıp yok olmasın.

Kadınların erkekleri kandırdığı söylenir sık sık. Ne var ki benim açımdan bakıldığında, kadının erkeği kandırmasıyla başlamıyor her şey. Daha çok, herhangi bir şeye önayak olmaya kalkışmadan kandırılmış olma halinin keyfini çıkarır erkek; bir kadına aşık olduğunda kadın doğru veya yanlış ne derse desin kulağına son derece hoş gelir. Kadın başını onun omzuna dayayıp sahte gözyaşları akıttığında, erkek şöyle alicenap bir açıdan bakar hadiseye:

"Hah, işte şimdi beni kafaya almaya çalışıyorsun. Sevimli, hayran olunası bir yaratıksın sen. Neyin peşinde olduğunu biliyorum; ama beni baştan çıkarmana göz yumacağım. Hadi, aptal yerine koy bakalım beni."

Erkek, oyununu oynamaya devam eder; tıpkı küçük bir çocuğu memnun etmek ister gibi. Kadın tarafından yanlış yöne çekilmeyi istemek gibi bir niyeti yoktur aslında. Tersine, kadını asıl kendisi kandırdığı için kendi kendine gülmektedir o.

28 05 2015

NW Londra

Zadie Smith 

Görünmek, olmak değildir.

Sahip olduğun iş için değil, istediğin iş için giyin.

Hakikat bazen kurmacadan daha tuhaftır.

Kadınların gerçekten güzel olabileceğini sanmıyorum. Çok çekici olabilirler; onlarla ilişkiye girmek, onları sevmek falan istersin ama bana göre sadece erkekler tam anlamıyla güzel olabilirler.

Dürüstlük en iyi politikadır.

Sadece fiziksel dürtülere dayanan her şey başarısız olmaya mahkumdur.

Felsefe, ölmeyi öğrenmektir.

Adamla kadın tanıştığında, aralarındaki fiziksel çekim ani ve çok kuvvetliydi. Hala da öyle. Bu olağandışı ve şiddetli çekimden dolayı, çok özgün bir kronolojileri var. Fiziksel şeyler hep önce geliyor. Adam kadınla konuşmadan önce onun saçlarını halihazırda iki kez yıkamıştı. Birbirlerinin soyadını öğrenmeden önce seviştiler. Vajinal seksten önce anal seks yaptılar. Evlenmeden önce ikisinin de düzinelerce seks partneri oldu.

Aşk her şeyin üstesinden gelir.

Beş Paralık Roman

Bertolt Brecht 

Politika, ticaretin başka araçlarla sürdürülmesidir. 

Zorbalık demode oldu. Günümüzde barışçı metotlar uygulanıyor. Eğer icra memuru gönderebiliyorsan artık kiralık katil tutmana gerek kalmadı demektir.

Tüccarların aklı yetmeyince sıra askerlere gelir.

Adamın biri, bir sokak köşesinde kesik kollu bir adam gördü mü; ilk ürküntüsü sonucunda ona bir lira verir, ikinci görüşünde sadece on kuruş verir; ama aynı adamı üçüncü kez görürse gider polise teslim eder.

Savaşlar, duyguları kamçıladıkları kadar ticareti de canlandırırlar. Savaşlar arkalarında bir yığın zarar ziyan bırakırlar; ama tüccarın bundan şikayeti yoktur pek.

İlerlemek ve hayatının sonunda bir şeyler elde etmek isteyen kişi, her şeyi, hatta en olmayacak şeyleri bile denemeli.

Yaşamak için yemek gerektiği muhakkak. Ama yemek, yaşamak için yeterli değil. İnsanlığın en önemli güdüsü kendisini ifade etmektir; yani kişiliğini ebedileştirmek. Bunun nasıl ve ne yolda olduğu önemli değil. Biri ata binmek ister, öbürü masa yapmak ister; sevgili tahtasını eline alıp aletleriyle bir odaya kapanmaktan mutluluk duyar. Bir şey istemeyen, her şeyi sadece para kazanmak için yapan insan zavallının biridir, sonunda istediği parayı kazansa da. Önemli olan eksiktir onda. Bir şey olamadığı için bir şey yapmak istememektedir.

Hiçbir iş yoktur ki bırakıldığında başkası talip olmasın.

Tabiatta nereye bakarsak bakalım, her yerde, karşılıksız hiçbir şey olmamaktadır. Nerde biri ötekine "Senin hakkında iyi şeyler düşünüyorum, biz birlikte.." vs. diyorsa, o zaman dikkatli olmak gerekir; çünkü insanlar melek değildir ve insan oldukları için her şeyden önce kendilerini düşünürler.

İnsan hapishane duvarları içinde de özgür olabilir. Özgürlük soyut bir kavramdır. Bu duyguya sahip olandan bu hiçbir zaman alınamaz.

İnsanların mevkileri yükseldikçe yüreklerini etkilemek bir o kadar zorlaşır. Onlar, çok özlemini çektikleri duyguları duyabilmek için konserlere avuç dolusu para dökmeye razıdırlar.

İnsanların aptallık derecesini hesaplamak mümkün değildir.

Şaka

Milan Kundera 

Her zaman basit, dürüst bir insanın özlemini çektim; bir numaracı, bir züppe değil.

Plutarkhos: Rasgele bir davranış ya da söz, basit bir şaka, bir kişiliği çoğu kez en kanlı savaşlardan, en unutulmaz kuşatmalardan daha iyi tanıtır.

İnsanlara sevinç aşılamaya çalışanlar, çoğunlukla en kasvetli kişilerdir.

Çarpık bir değerle gerçek yüzü ortaya çıkmış bir hayal aynı acınacak görünüştedir; birbirlerine benzerler, ikisini birbirine karıştırmaktan kolay şey yoktur.

Hayatın en önemli anlarının dönüşü yoktur.


Çağdaş insan içtenlikten yoksun. Engellerin çevresini dolanmak, bedelini ödemeden hayattan ölüme geçmek için uğraşır durur. Halk adamı çok daha doğru. En önemli anların sonuna kadar şarkı söyleyerek gider.

İnsanlar, cenaze ve evlenme törenlerinden asla vazgeçmezler.

Kadında, ne anlama geldiğini, nasıl biri olduğunu değil neden bana ilgi gösterdiğini, benim için ne demek olduğunu önemserim. Onda, ikimizin karşılıklı kişiliğine bağlanırım.


"Sorarım size aziz dostum:
Neden bu yiğit delikanlı bu namuslu kızla
evlenmeyi istiyor
çiçeği için mi, yoksa meyvesi mi dilediği?"

"Herkes bilir, açar bütün güzelliği
bütün parlaklığıyla bir çiçek
yürekleri ferahlatır
ama solar yine de
ve ardında kalır meyvesi
nişanlımızı çiçeği değil meyvesi için isteriz
çünkü meyvesindedir umudumuz."


İnsanın, gerçeği isteklerinin ya da idealinin hamurunda yoğurmak gibi akıl almaz bir eğilimi vardır.

Pek çok kişi, cinsel birleşmeden sonra kafaca da beraberliği sağladıklarını zanneder. Bu yanıltıcı inanç onları kolayca başka bir yanılgıya sürükler: Kendiliğinden senli benli olma hakkını kazanmaya.

İnsanlar kendiliğinden kimseyi bağışlayamazlar; buna güçleri yetmez.

Yarını düşünüp meraklanmayınız; çünkü yarın, kendine düşeni nasılsa yerine getirecektir. Her günün derdi kendine yeter.

İnsanlar birtakım değerlerin kölesidir. Biri onlara şöyle ya da böyle olmak gerektiğini söylemiştir; ne olduklarını, ne olabileceklerini ölüm döşeğine kadar öğrenemeden verilen örneğe uygun yaşar giderler.

Yeniden Çarmıha Gerilen İsa

Nikos Kazancakis 

İyi bir hareket, en uzak bir çölde bile yapılmış olsa, yankıları tüm dünyayı sarar.

O benim karım. Benden daha çok bıyığı var; ama ne fark eder? Ondan hoşlanıyorum.

İnsanın verdiği her karar bir meyve gibidir. Güneşin, yağmurun ve rüzgarın sayesinde yavaş yavaş, sabırla olgunlaşır ve düşer.

"Bir devenin bir iğne deliğinden geçmesi, bir zenginin cennete girmesinden daha kolaydır." (Hz. İsa)

Her zaman öğrenilecek bir şeyler vardır.

Okumak, sıradan insanlar ve öğretmenler içindir; bir yargıcın oğlu ise iyi bir yaşam, eskimiş şarap ve başkalarının kadınları için yaratılmıştır.

Her adamın kaderinde bir kadın vardır.

Bir suçlunun ruhu nasıldır bilemem ama dürüst insanın, iyi insanın ruhu bir cehennemden farksızdır. Öyle bir cehennem ki içinde her türlü şeytan var. Her birimiz, yüreğimizin derinliklerinde birer hırsız, cani, suçluyuz.

27 05 2015

Bir İdam Mahkumunun Son Günü

Victor Hugo 

Darağacı, devrimlerin yok edemediği tek anıttır.

Toplumsal kriz sırasında bütün giyotin sehpalarının en iğrenci, en lanetlisi, en uğursuzu olan ve kökünden kazınması en çok gereken siyasi giyotin sehpasıdır. Kaldırımlarda kök salan bu türden bir giyotin sehpası kısa sürede toprağın her yanından sürgünler halinde fışkırır. Devrim dönemlerinde düşen ilk başa dikkat edin; halkın iştahını açar.

İnsanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkumdurlar.

Geleneklerin yozlaşmasını sanatın çöküşü izler.

Mantığın en ufak bir teması makul olmayan muhakemelerin hepsini geçersiz kılar.

İnsan, içinde bulunduğu umutsuz koşullarda bazen bir zinciri bir saç teliyle koparabileceğini sanır.

Zindancının yeterli olduğu yerde cellada gerek yoktur.

Geçmişin toplumsal yapılanması üç dayanağın üzerinde duruyordu: Rahip, kral, cellat. Uzun süre önce bir ses, "Tanrılar gidiyor!" dedi. Son olarak bir başka ses yükselip haykırdı: "Krallar gidiyor!" Şimdi üçüncü bir sesin yükselmesinin zamanıdır: "Cellat gidiyor!" Tanrılar için üzülenlere "Tanrı kalıyor" denebilir. Krallar için üzülenlere "Vatan kalıyor" denebilir. Cellat için üzülenlere söylenecek bir şey yok.

Geleceğin toplumunun kubbesinin kemeri bu iğrenç kilittaşı olmadığı için çökmeyecek. Uygarlık birbirini izleyen bir dizi dönüşümden başka bir şey değildir.


Pamiers'te geçen eylül ayının sonlarına doğru bir infaz yaşandı. Eylül ayının sonunda, cezaevinde sakin sakin kağıt oynayan bir adama iki saat sonra ölmesi gerektiği bildirildi. Altı aydan beri ölümü hiç düşünmeyip unuttuğu için bütün bedeni titredi. Tıraş edildi, elleri ve ayakları bağlandı, günah çıkartıldı, dört jandarmanın eşliğinde kalabalığın arasından arabayla giyotin sehpasına götürüldü.

Cellat rahipten teslim aldığı mahkumu sehpaya yatırıp bıçağı aşağı bırakmış. Güçlükle harekete geçen ağır demir üçgen yivlerden sarsılarak aşağı düşüp adamı öldürmeden boynunu yardığında dehşet anları başlamış. Adam korkunç bir çığlık atmış. Canı sıkılan cellat, bıçağı yukarı çekip yeniden bırakmış. Mahkumun boynunu ikinci kez ısıran bıçak yine koparamamış. Mahkumla birlikte kalabalık da haykırmaya başlamış. Üçüncü darbenin bu işi bitireceğini uman cellat bıçağı yeniden yukarı kaldırıp aşağı bırakmış. Sonuç yine aynı. Mahkumun ensesinden üçüncü bir kan deresi akmasına rağmen üçüncü darbe de başı koparamamış.

Beş kez inip kalkan bıçak, inleyen ve canlı başını sallayarak merhamet dileyen mahkumu öldürememiş. Öfkelenen halk yerden aldığı taşları sefil cellada fırlatmış. Giyotinin yanından kaçan cellat jandarmaların atlarının arkasına sığınmış. Giyotin sehpasında tek başına kaldığını fark eden mahkum, boynundan kanlar fışkırırken omzundan sarkan yarı kesik başını tutarak ürkütücü bir şekilde doğrulup boğuk çığlıklarla kafasının koparılmasını istemiş. Merhamet duygularıyla coşan halk, jandarmaları zorlayıp ölüm cezasını beş defa çeken bahtsızın yardımına koşmak üzereyken, celladın 20 yaşında bir genç olan uşağı giyotin sehpasına çıkıp mahkuma ellerini çözeceği için sırtını dönmesini söylemiş ve hiçbir endişe duymadan söyleneni yapan can çekişen adamın sırtına sıçrayıp elindeki kasap bıçağıyla boynunun hala kopmayan kısmını acımasızca kesmiş.

Üç ay önce de Dijon'da giyotin sehpasına bir kadın getirildi. Doktor Guillotin'in bıçağı bu kez de işini iyi göremedi. Kafa tamamen kesilmedi. Bunun üzerine celladın uşakları kadının ayaklarına sarılıp çekiştirerek bahtsızın çığlıkları arasında bedeni kafadan ayırmayı başardılar.

Sokak Kızı

Panait Istrati 

Biz, türlü şekillerde bize benzeyeni severiz.

Erkek! Kadın sana arkadaş olabilirse en iyi kadından daha büyüktür, en şehvetli metresten daha eksiksizdir ve erkeğin erkeğe gösterebileceği dostluğu fersah fersah geride bırakır; çünkü kadın, bizi besleyen ve mutlu kılan toprak ana gibi çeşitli ve karışıktır.

İnsan kendini sakınmadan verdiği zaman bir şey kaybetmez.

Kımıldayan bir yaprak, sallanan bir başak, boşluğu yırtan bir atmaca çığlığı, insana, yeryüzünde nasıl bir hiç olduğunu hissettirir.
 

Ne zaman ki bütün insanlığın derdiyle dertlenirsek, kendi olanaklarımıza göre bunu ifade edersek ve bencilliğimizin sebep olduğu kötülüklerle savaşırsak; ancak o zaman insan ve sanatçı olmaya başlarız. Sanat, bizim kusurlarımıza karşı açılmış bir savaştır. 

Yaşayacağına dair küçük bir umudu oldukça insanın içi rahattır.

İnsanları da birlikte sevmeden ışığı sevemez kimse. Bütün insanları da değil. Kimse onların hepsini birden sevmez. İsa bile onları bu kadar ahmakça sevmiş değildir.

İster yoksul ol ister hali vakti yerinde, alnınızın terini silmek için bir an kendi haline terk ettiniz mi, hemen kederlenen bir dost kadar insanı hayattan iğrendiren bir şey olamaz.

İnsanın gönlünde bir sevda varken ölmek ne hazin, ne acıdır!

Vermek, vermek, vermek; işte hayatta en büyük mutluluk! Özellikle zamanında, her şeyi zamanında vermek. Kahkaha vermek, gözyaşı vermek.. Heyecanları yaşamak, acıları yaşamak.. Uçup giden mutluluk ışınını geçerken yakalamak, nemli gözler gülmenizi yalvarırken candan gülmek, sonra mutluluğa doymuş, kalbinizin bütün coşkunluğuyla ağlamak, ağlamak! Bir süre ağlamak, sonra gülmek..

Kadınların en iyisi, şefkat ve muhabbetten çok kaba kuvvete rağbet ediyor.
 

Zavallı ve görkemli gençlik! En olmayacak kararları hemen vermeyi ancak sen bilirsin. Acı gerçek önünde gözlerini güzel güzel kapamayı da yalnız senin bildiğin gibi. 

Hayatın yüküne katlanmayı hiçbir şey cömertlik kadar mümkün kılmaz.

Ah zavallı insanlar! Keyfinize bakmaktan başka bir düşüncesi olmayan; okyanusun sonsuzluğundan ve hayatın büyüklüğünden habersiz, güneşten kavrulmayan, fırtınadan heyecanlanmayan zavallılar! Zavallı insancıklar! En küçük bir aksilik, hiçliğinizi meydana vurmanıza yeter. Saadetiniz gibi acınızda da korkaklık vardır. Göklere kadar çıkan haz çığlıklarını bilmezsiniz siz. Hiçbir iniltiniz cehennem kuyularına kadar inmez. Anlamlı yüzlerden yoksun ve kendinizi tanıyamayacak kadar kör olan zavallılar, mutlu olunuz; ama acaba diyorum, bu sakınganlığınız bir beyin yarasından çok, bir kalp sakatlığından ileri gelmiyor mu? Acıyorum size, insancıklar!

22 05 2015

Yalnızlık Dolambacı

Octavio Paz 

Her ayrılıktan yara izi kalır.

Yaşamın bir döneminde varlığımızın sadece kendimize özgü ve çok değerli bir şey olduğunu anlarız. 

İnsan ancak devrimci bir toplumda kendini gerçekleştirebilir ve kişiliğini bulabilir. 

düşünde sayıklar ozan
tarih uykuya dalınca
 


İnsanın kendini bütünüyle bir şeye, bir başka kişiye adaması zordur. Az kişi bunu başarır. Aşkın ne demek olduğunu öğrenecek kadar kendini sahip olma tutkusundan kurtarabilenlerin sayısı daha da azdır. Aşk; sürekli yaratış, gerçeği yaşamak ve bitip tükenmeyen yeniden varoluştur.

Novalis: Düşümüzde düş gördüğümüzü görmeye başlayınca uyanma zamanı yakındır.

İnsanoğlu toplumsal ilişki kurmadan sağlıklı olamaz.

Tutsaklar, uşaklar ve baskı altında ezilen halklar sürekli maske taşırlar; gülen ya da asık yüzlü bir maske.

Luis Cernuda: İstek, yanıtı olmayan bir sorudur.

Tarih, gerçek fakat acımasız karabasanlarla doludur. İnsanoğlu o karabasanların malzemesinden güzel ve kalıcı eserler yaparak büyür ve yüceleşir. Başka bir deyişle, insanın büyüklüğü, korkulu düşü bir yaratıcılığa çevirmesinden, gerçeğin o akıl almaz korkusunu yenmesinden başka bir şey değildir.

Andre Malraux: Masal kahramanları aklımızın değil içgüdülerimizin karmaşıklığını simgelerler.

Jose Ortega y Gasset: Bugünkü varlığını etkileyen geçmişi, birbirine hiç benzemeyen insanlarına can verecek gücü, yalnız kalmak ya da kendi kabuklarına çekilmek isteyen bireylerine karşı birliği sağlayacak ölçekte tarihsel görevi olmayan toplum, gerçek bir ulus değildir.

Henri Poincare: Her şey düşüncedir.

Simone de Beauvoir: Kadın; bir sevgili, tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz.

İnsanoğlu kuşkusuz her yerde yalnızdır.

21 05 2015

Artemio Cruz'un Ölümü

Carlos Fuentes

Gerçek güç, her zaman başkaldırandan doğar.

Stendhal: Ne yapabileceğimi ben, sadece ben bilirim. Başkaları için ise ancak bir belkiyim.

Kan dökülmedikçe ve ölüm olmadıkça umutsuzluğa düşüyoruz; sanki ancak idam mangaları ve ölümle kuşatıldığımız zaman yaşadığımızı anlıyoruz.

Bizim yaşamımızı uzatan, başkalarının ölümüdür.

Montaigne: Ölümü önceden tasarlamak, özgürlüğü önceden tasarlamaktır.

Alınyazısı her zaman meleklerin gölgesinde yazılmaz.

Acıyı bilmek gücümüzü kırar; bizim farkımıza bile varmayan acının farkına vardığımız anda onun kurbanı oluruz.

Hepimizin kendi yaşamımızı sürdürebilmek için yaşamımızı gören ve bilen birine ihtiyacı vardır.

Zenginliklere sahip oldu mu her şeye sahip olduğunu sanan insanı anısı ne acıdır!


Bütün yaptıklarından sonra, hala sevgiyi hak ettiğine inanabiliyor musun? Yaşam kuralının değişebileceğini ve sahip olduğun her şeyin yanı sıra bir de sevgiye sahip olabileceğini mi sanıyorsun? Saflığını bir dünyada yitirmişsin, bir başka dünyada onu yeniden elde etmeyi bekleyemezsin. Belki içinde sevginin yeşerdiği bir bahçen vardı bir zamanlar. Benim de vardı, minik cennetimdi o benim. Ama artık ikimiz de yitirdik. O bahçeyi anımsamaya çalış; çünkü kendi yaptıkların yüzünden bir daha bulmamak üzere yitirdiğin şeyi bende hiç bulamayacaksın. Nereden geldiğini ya da ne yaptığını bilmiyorum. Bildiğim tek şey, sonradan senin bende yok ettiğin şeyleri, yani düşleri, saflığı, senin de beni tanımadan önce yitirmiş olduğundur. Bir daha ikimiz de eskisi gibi olamayız.

İnsan ancak bir başkasının bakışını ve okşayışını kabullenebildiği oranda kendisini bırakabilir, kendi bedeninden uzaklaşabilir.

Ey ömürsüz güzellik, yirmi yıl sonra senden geriye ne kalacak?

18 05 2015

Uzun Sözün Kısası

Nietzsche 

Ümit kötülüklerin en kötüsüdür; çünkü işkenceyi uzatır.

Gururlu bir yüceliğe erişmek isteyen ağaç fırtınalı hava ister. Yaratıcılık ve keşif de acıda saklıdır.

Bütün büyük filozoflar neden kasvetli olurlar diye bir sorun kendinize. Sorun bakalım, kimler daha emniyette, kimler daha rahat, kimler sonsuza dek mutludur? Ben size yanıtı söyleyeyim: Yalnızca sığ zihinli olanlar, yani sıradan insanlar ve çocuklar!

Şehvet, topuklarımızı kemiren bir orospudur. Ve bu orospudan bir parça et esirgendiğinde bir parça ruh için yalvarmayı çok iyi becerir. Şehvet, tahrik olma, tensel zevkler; bunların hepsi köle edicidir. Yığınlar şehvet yalağından beslenen domuzlar gibi bir yaşam sürerler.

Ruhunda sükunete kavuşmak ve mutlu olmak isteyen insanlar inanmalı ve iman etmelidir; ama hakikatin peşindeki insanlar iç huzurundan vazgeçip yaşamlarını bu sorgulamaya adamak zorundadır.

Evlilik bir hapishane değil, içinde daha yüce bir şeylerin yetiştirildiği bir bahçe olmalıdır. Belki de evliliğinizi kurtarmanın tek yolu onu bitirmektir.

İyi bir kılavuz sel sularının önündeki set olmalıdır, koltuk değneği değil. Kılavuz, öğrencisine bütün izleri göstermelidir; ama gideceği yolu seçmemelidir.

Ümitsizlik, özfarkındalık uğruna ödenen bir bedeldir. Yaşama derinlere inerek bakacak olursanız ümitsizlikle her zaman karşılaşırsınız.

Dans eden bir yıldız doğurmak isteyen, önce kendi içinde büyük taşkınlıklar ve kaos yaşamak zorundadır.

En iyi öğretmen, öğrencisinden bir şeyler öğrenen öğretmendir.


via Irvin Yalom

16 05 2015

Paradoksik Niyet

Victor Emil Frankl 

Paradoksik niyet ve düşünce odağını değiştirme, logoterapi çerçevesinde geliştirilen iki tekniktir. Paradoksik -çelişik- niyet, saplantılı-zorlanımlı ve fobik olaylarda etkili bir terapi yöntemidir.

Belli bir semptom, hastada, tekrar ortaya çıkabileceği konusunda korkulu bir beklenti yaratır. Ancak korku, her zaman için tam da korkulan şeyi yaratma eğilimi gösterir ve bu nedenle beklenti kaygısı, hastanın olmasından korktuğu şeyi tetikleme eğilimi gösterir. Böylece kendini sürdüren bir kısır döngü olarak fobi semptomu kamçılar ve semptomun yeniden ortaya çıkması fobiyi pekiştirir.

1. Dün bir sınava girmem gerekiyordu ve sınavdan yarım saat önce, kelimenin tam anlamıyla korkudan donup kaldığımı hissettim. Notlarıma baktım, kafamın içi boşalmış gibiydi. Uzun süre çalıştığım konular bana tamamen yabancı geliyordu; bu nedenle paniğe kapıldım: "Hiçbir şey hatırlamıyorum! Sınavı geçemeyeceğim!" Dakikalar ilerledikçe, korkumun arttığını, notlarımın daha çok yabancı gözüktüğünü, terlediğimi, notlara her göz atışımda korkumun arttığını söylemeye gerek yok. Sınavdan beş dakika önce, bu ruh halimin sınavda da devam etmesi halinde başarısızlığın kesin olduğunu biliyordum; sonra sizin paradoksik niyet teorinizi hatırladım. "Nasıl olsa başarısız olacağım için, başarısız olmak için elimden geleni de yapabilirim!" dedim kendime. "Bu profesöre öyle kötü bir kağıt vereceğim ki günlerce kafası karışacak. Kağıdı tam bir laf salatasıyla dolduracağım ve sorulara kesinlikle ilgisiz cevaplar yazacağım. Ona, bir öğrencinin sınavda gerçekten nasıl başarısız olabileceğini göstereceğim. Bu, onun meslek hayatında aldığı en aptalca kağıt olacak." Bu düşüncelerle oyalanırken sınav saati gelmişti ve ben kahkahalarla gülüyordum. İster inan ister inanma, her soru bana çok anlamlı gelmişti; rahatlamıştım ve garip gelebilir ama, havam müthişti! Sınavdan en iyi dereceyle geçtim. Paradoksik niyet hıçkırıkta da işe yarıyor. Hıçkırmaya devam etmeye çalışırsanız hıçkırık ortadan kalkacaktır.

2. Kırk yaşındayım ve en az on yıldır bir nevrozdan muzdaribim. 18 ay psikiyatrik yardım aldım ama aradığım rahatlamayı bulamadım. Verdiğiniz bir konferanstan sonra, birisinin size uçma korkusunu nasıl yeneceğini sorduğunu duydum. Benim de böyle bir fobim olduğu için dikkatle dinledim. Paradoksik niyet tekniğiyle, ona, uçağın infilak ederek düştüğünü ve kendisinin paramparça olduğunu hayal etmesini söylediniz. Bir ay kadar sonra dört bin kilometrelik bir yolu uçmam gerekiyordu ve her zamanki gibi korkuyordum. Ellerim terliyor, kalbim çarpıyordu; o adama verdiğiniz öğüdü hatırladım. Uçağın infilak ettiğini, bulutlardan aşağı doğru süzüldüğümü hayal ettim. Fanteziyi bitiremeden, birdenbire, çok sakin olduğumu ve sonuçlandırdığım bazı işleri düşündüğümü fark ettim. Fanteziyi birkaç defa daha denedim ve kendimi yerde bir kan birikintisinin içinde görene kadar devam ettim. Uçak indiğinde sakindim; hatta yeryüzünün kuşbakışı manzarasından zevk almıştım.

3. Bir adam, gece yatağa girmeden önce ön kapıyı kontrol etme zorlanımından şikayetle toplum ruh sağlığı merkezine gelmişti. İki dakika içinde kapıyı on kere kontrol etmeye zorlandığı bir noktaya gelmişti. Bundan kurtulmak için kendine telkin verdiğini ama işe yaramadığını söylüyordu. Ondan, iki dakika içinde kapıyı kaç kere kontrol edebileceğini görmesini, yeni bir rekor kırmaya çalışmasını istedim. İlk önce aptalca buldu ama üç gün sonra zorlanım diye bir şey kalmamıştı.

4. 19 yaşında dikkatli bir kolej öğrencisi olan Linda T. randevu kartına, evde ebeveynleriyle bazı sorunları olduğunu yazmıştı. Konuşmak için oturduğumuz zaman çok gergin olduğunu açıkça görüyordum. Kekeliyordu. Doğal tepkim, "Rahatına bak, bir şey yok" gibi olurdu ama geçmiş deneyimlerime dayanarak, ondan rahatlamasını istemenin gerginliğini artırmaktan başka bir işe yaramayacağını biliyordum. Bunun yerine tam tersini yaptım. "Linda, olabildiğince gergin olmanı, olabildiğince tedirgin davranmanı istiyorum." dedim. "Tamam" diye karşılık verdi, "tedirdin olmak benim için kolay bir iş." Parmaklarını birbirine geçirmeye, sanki titriyormuş gibi ellerini sallamaya başladı. "Bu iyi" dedim, "ama daha tedirgin olmaya çalış." Durumdaki mizahı açıkça görüyordu. "Gerçekten tedirgindim ama artık olamıyorum." dedi. "Garip ama gergin olmaya çalıştıkça gerginliğim azalıyor."

5. İsteri teşhisi konan 48 yaşındaki Bayan N. titreme nöbetleri geçiriyordu. Bir fincan kahveyi dökmeden tutamayacak kadar fazla titriyordu. Yazamıyor, kitabı okuyabilecek kadar sabit tutamıyordu. Bir sabah odama geldi; masanın karşı tarafında oturduğu yerde titriyordu. Çevrede başka hasta olmadığı için, paradoksik niyeti gerçekten mizahi bir tarzda kullanmaya karar verdim:

"Titreme konusunda benimle yarışabilir misiniz Bayan N?"

(Şok olmuş durumda) "Ne?"

"Bakalım kim daha hızlı ve uzun süre titreyecek?"

"Siz de mi titremekten şikayetçisiniz?"

"Hayır, böyle bir rahatsızlığım yok; ama istersem titreyebilirim." (Titremeye başladım)

"Ah, daha hızlı titriyorsunuz." (Hızlanmaya çalışıyor ve gülümsüyor)

"Daha hızlı, Bayan N., hadi, daha hızlı."

"Yapamıyorum." (Yorulmaya başlıyor) Bırakalım. Artık yapamayacağım. (Ayağa kalktı, salona gitti ve kendine bir fincan kahve aldı ve tek damla dökmeden içti.)

"Eğlenceli, değil mi?"

6. Bir lise öğrencisi olan Vicki odama geldi. Ağlayarak, diğer derslerinin tamamında A'lık bir öğrenci olmasına rağmen, konuşmada başarısız olduğunu söyledi. Konuşmak için her ayağa kalktığında daha çok korktuğunu ve sınıfta konuşamaz, ayağa kalkamaz hale geldiğini anlattı. Beklenti kaygısı olduğunu gösteren birçok belirti vardı. Rol yapma yöntemini önerdim; o konuşmacı oldu, ben izleyici oldum. Üç gün boyunca rol yapma için pozitif pekiştirmeli bir davranış değiştirme tekniği kullandım. Hedef olarak, sınıftaki ilk başarılı konuşmasından sonra kampüs dışında bir gece geçirmeyi kararlaştırdı, bu çok istediği bir şeydi. Ertesi gün sınıfta konuşmasını yapamadı ve hıçkırarak odama geldi. Davranış değiştirme yaklaşımı sonuç vermediği için paradoksik niyet tekniğini denedim. Vicki'den, sınıfa, ne kadar korktuğunu göstermesini, bu amaçla sınıfta olabildiğince ağlamasını, titremesini ve terlemesini istedim ve bunun nasıl olacağını gösterdim. Konuşması sırasında ne kadar korktuğunu göstermeye çalışmış ama becerememiş. Bunun yerine öyle bir konuşma yapmış ki hocası A vermiş.

7. Liverpool'lu genç bir kekemeyi görmem istenmişti. Öğretmen olmak istiyordu ama öğretmenlik kekemelere göre bir iş değildi. En büyük korkusu ve tasası, kekelediği zamanki utancıydı; bu nedenle ne zaman konuşmak zorunda kalsa, yoğun ruhsal acılar yaşıyordu. Söyleyeceği her şeyi daha önce kafasında prova ediyor, daha sonra söylemeye çalışıyordu. Daha sonra bundan ürkütücü ölçüde utanıyordu. Bu genç adamın, daha önce yapmaya korktuğu bir şeyi yapması sağlanabilirse sonuç alınabilirdi. Hastaya şu telkini verdim: "Bu hafta insan içine çıkacak ve onlara ne kadar tatlı, iyi bir kekeme olduğunu göstereceksin. Ve tıpkı önceki yıllarda düzgün konuşmayı beceremediğin gibi, şimdi de bunu beceremeyeceksin." Ertesi hafta geldiğinde neşesi yerindeydi; çünkü konuşması çok daha iyiydi. "Ne oldu dersiniz?" diye söze başladı. "Bazı arkadaşlarla bara gitmiştik. İçlerinden birisi, benim kekeme olduğumu sandığını söyledi, ben de öyleydim dedim. Hepsi bu!"

8. Martin Buber konusundaki bir seminere ilişkin ilk toplantıda ayağa kalkıp o noktaya kadar dile getirilen görüşlere tamamen karşı olduğumu söyledim. Kendi görüşlerimi açıklarken aşırı ölçüde terlemeye başladım. Aşırı terlemenin farkına varınca başkalarının terlediğimi görmesinden daha çok kaygılandım ve bu, daha çok terlememe neden oldu. O anda, terleme korkusu nedeniyle size gelen bir doktorun öyküsünü hatırladım ve "Ben de benzer bir durumdayım." diye düşündüm. Doktora verdiğiniz öğüdü hatırladım ve konuya ilişkin düşüncelerimi anlatmaya devam ederken, insanlara ne kadar çok terleyebileceğimi göstermeye karar verdim: "Daha! Daha! Daha! Bu insanlara ne kadar terleyebileceğini göster! Göster onlara!" Paradoksik niyeti uyguladıktan birkaç saniye sonra içimden güldüm ve tenimdeki terin kurumaya başladığını hissettim. Sonuç beni şaşkına çevirmişti.

9. "Uyku hapımı alabilir miyim?"

"Üzgünüm, size bu gece hap veremeyeceğim; çünkü hiç kalmamış ve ben yeni ilaç getirmeyi unuttum."

"Peki şimdi nasıl uyuyacağım?"

"Sanırım bu gece hapsız denemek zorundasınız." (Hasta, odasına çekilir, iki saat kadar yatağında kalır ve tekrar döner.)

"Uyuyamadım."

"Pekala, neden odanıza dönüp yatağa uzanmıyor ve uyanık kalmaya çalışmıyorsunuz? Bakalım bütün gece uyanık kalmayı becerebilecek misiniz?"

"Deli olduğumu düşünürdüm ama siz de az değilsiniz."

"Bir süre için deli olmak eğlenceli. Öyle değil mi?"

"Gerçekten kast ettiğiniz bu mu?"

"Ne?"

"Uyanık kalmaya çalışmak."

"Elbette bunu kastettim. Gidip deneyin. Bakalım bütün gece uyanık kalmayı başarabilecek misiniz. Her turda size uğrayıp uyanık kalmanıza yardım edeceğim. Tamam mı?"

"Tamam."

Ertesi sabah, kahvaltı yapması için uyandırmaya gittiğimde hala uyuyordu.

10. Erkek, ilk önce kısa süreli bir ilişki kurduğu bir kızla, şimdi de Susan'la iktidarsız olmuş. Susan'ın, erkek arkadaşına, doktor bakımında olduğunu, doktorun kendisine ilaç verdiğini ve bir ay süreyle cinsel ilişkiden kaçınmasını tembihlediğini söylemesine karar verdik. Ama birbirlerine fiziksel olarak yakın olabilir, fiili birleşme dışında her şeyi yapabilirlerdi. Ertesi hafta Susan işe yaradığını bildirdi.

11. Son altı yıl içinde Fred'in cinsel birleşmeyi uzatma yeteneği sürekli olarak azalmış. Ona, erken boşalmayı dert etmemesini, nasıl olsa düzeleceğini, bu nedenle sadece kendini doyurmaya çalışması gerektiğini anlattım. Birleşme süresini bir dakikaya indirmesini söyledim. Yedi gün sonraki görüşmede Fred, o hafta iki kere seviştiğini, beş dakikadan önce doruğa ulaşamadığını anlattı. Ona, süreyi azaltması gerektiğini söyledim. Ertesi hafta, ilkinde yedi dakika, ikincide on bir dakikaya çıkmıştı. Denise (karısı), her ikisinde de doyuma ulaştığını söyledi. Ondan sonra da bir daha geri dönme ihtiyacı duymadılar.

12. Bay ve Bayan Y., bayanın jinekoloğu tarafından bana gönderilmişti. Bayan Y. birleşme sırasında acı duyuyordu. Üç yıllık evliydiler ve bunun evliliğin başından beri sorun olduğunu söylediler. Bayan Y., bir Katolik manastırında rahibeler tarafından yetiştirilmiş ve onun için cinsellik bir tabuymuş. Ona, cinsel bölgesini gevşetmemeye, bunun yerine olabildiğince sıkmaya ve kocasının girişini imkansızlaştırmaya çalışması; kocasına ise girmek için olabildiğince zorlaması söylendi. Bir hafta sonra geldiklerinde talimatlara uyduklarını ve ilk kez acısız bir sevişme yaşadıklarını bildirdiler. Haftada bir kere olmak üzere sonraki üç görüşmede, semptoma rastlanmadı.

15 05 2015

Fabrika

Gladkov 

En iyi memurlar budalalardır. Görmeyi ve almayı bilirler.

Gerçek devrimi kendi kendimize karşı yaratmak zorundayız hepimiz. Alışkanlıklarımız, önyargılarımız, duygularımız kadar büyük bir başka düşmanımız yok aslında.

Bütün kitaplar insan düşüncesinin hapsedilip kilitlendiği birer hapishane hücresinden farksızdır. Ölümsüzlüğe özenen insan aklı kitapları yaratırken kendine mezar kazdığını unutur aslında.

Başkasının içinde kopan fırtınaları kolayca çözüvermek kadınlara vergi bir yetenektir.

İnsanoğlu bir isyanın sürekli olarak yenilenmesidir. İsyan dediğimiz şey de insan kafasının bir sıçrayışta bir hücreden kurtulup kendini bir başka hücreye kapatmasıdır.

İnsan, varlık dediğimiz şeyin, yani hayatın, bilinçten daha önemli ve daha değerli olduğunu sezinlerse bilir ki gururu ne kadar büyük olursa olsun insanoğlu aciz ve eli kolu bağlı bir yaratıktır.

Gerçek hayat sonsuz bir kıyaslamalar zincirinin bütünüdür. Mutluluk ise anında yıkılıveren çok kaçak, çok dönek bir duygudur.

Küçük burjuva kadınlar başka insanların neşesini merak etmezler. İçli ve duyguludurlar. Bu yüzden cenaze törenlerini ve gözyaşlarını daha çekici bulurlar. Düğün eğlencelerinde bile danslara değil, gelinin gözünden akan yaşlara ilgi duyarlar. Onların yaşantısıdır bu. Başka insanlarda neşeden çok gözyaşlarına tahammülleri vardır.

Kıskançlık daima miyoptur. Despotluktan da zalim ve kötü bir duygudur kıskançlık. İnsanın insanı sömürmesinin en zalim şeklidir.
 

Akıtılan kanların, çekilen acıların karşılığıdır ölümsüzlük. Aramızdaki kötüleri unutacak bütün insanlık; sadece yaratıcıları ve kahramanları hatırlayacak. Her şey yanıp geçecek ve belki o zaman birbirimize yeni bağlarla yaklaşmayı öğreneceğiz.

Hayat Köprüsü

Erich Maria Remarque 

Dünyanın hiçbir yeri, uğrunda bir ömür feda edilebilecek kadar güzel değildir.

İnsanlar daima doğru olan şeyleri yapmazlar; hatta doğrunun ne olduğunu bildikleri zaman bile. Bazen hayata bütün güzelliğini, tam yerinde yanlış birtakım kararlar vermek, hatalı bir yoldan yürümek verir.

Hayat paradokslardan hoşlanır. Tamamen güvende olduğumuzu hissettiğimiz an, daima en gülünç olduğumuz ve ayağımızın sürçmek üzere olduğu andır. Öte yandan, artık kaybolduğumuzu zannettiğimiz anda da hayat bütün nimetlerini üzerimize bir sağanak gibi yağdırır.

Her şey şu veya bu açıdan bakıldığı zaman biraz gülünçtür.

Bir kadının üzerine düşen erkek onu daima kaybeder; buna karşın kadınları dudaklarında bir tebessümle başlarını alıp gitmeye bırakan erkekler de kadınların kalbini daima çalarlar.

İnsan ne yapsa boşuna! Ölümü bir süre için unutuyorsunuz, sonra hiç beklemediğiniz bir anda onu hatırlatan bir şeyle burun buruna geliveriyorsunuz.

İnsan sağlıklı iken etrafını hor görmek çok kolaydır.

İnsanın kendisini hayvanlardan üstün kıldığına inandığı her şey, daha kişisel, daha karışık sevinçler, daha derin bilgiler, daha korkunç zulümler, merhamet duyma yeteneği, hatta insanın kafasında yaşattığı tanrı düşüncesi bile hayvanların bilmediği varsayılan bir tek bilginin ürünüdür: Er veya geç öleceğini bilmenin ürünü.

İnsanın mükemmel yapamadığı her şey tehlikelerle doludur. Bir şeyi mükemmel yapıyorsa daha da tehlikelidir; zira pervasız hareket eder.

Aşkta hiçbir zaman affedilecek bir şey yoktur.

Hayatta en arzuya şayan olan şey insanın kendi ölümünü bizzat seçebilmesidir. Çünkü o zaman hayat insanı pis bir sıçanı gebertir gibi öldüremez; insanı hazır bulunmadığı bir zamanda boğazını sıkarak, nefesini keserek yok edemez.

Her şeyden hoşlanan bir kadın kadar tehlikeli bir varlık yoktur. Bir erkek ne yapmalı ki o kadın sadece kendisinden hoşlansın?

Minicik bir şapkanın insana verebileceği huzurun derinliğini ancak bir kadın bilebilir.

Zavallı kızlar, kısa ve ateşli bir flört döneminden sonra evlendikleri erkeğin kendilerini izdivaç sisteminin orta çağlardan kalma zulmet dolu zindanlarına hapsedeceğinden habersiz nikahlanırlar.

Aşkın tam karşıtı ölümdür. Ve aşk bize ölümü kısa bir zaman için de olsa unutturan acı bir büyüdür. Bu yüzden ölüm hakkında bir şeyler bilen biri aynı zamanda aşka dair de bazı şeyler bilir.

İdam edilmek üzere olan bir mahkum için bir saatlik bir zaman, başka insanlar için elli yıllık bir ömürden daha değerlidir.

Uzun bir maziden başka nedir uzun bir ömür?

14 05 2015

Oliver Twist

Charles Dickens 

Bütün güzellikleri ciltlerinden ibaret olan kitaplar vardır.

Kadın milletinin en kötü tarafı şudur ki, en ufacık bir şey, tutar içlerinde çoktan küllenmiş bir duyguyu alevlendiriverir. En iyi tarafları da şudur ki, bu durum hemen geçer.

Bizim din adamlarımız, yüzlerini ancak üzerlerinde gülümseyiş filan varsa yok olsun diye silerler ve sonra da her defasında gökyüzünün en karanlık tarafına doğru dönerler.

Bazen tatlı bir müzik nağmesi, sessiz bir yerdeki bir su şıpırtısı, bir çiçek kokusu ya da tanıdık bir söz insanın hayalinde ansızın silik bir anı uyandırıverir ki, bir soluk gibi uçup giden bu anı sanki bu yaşadığımız hayattan değildir de kafamızı ne kadar zorlasak asla hatırlayamayacağımız, çok eski, çok daha mutlu bir başka hayattan bize yadigar kalmıştır.

Yüksek dağın üstünden kar eksik olmaz.

Ölüm gibi suç da sadece yaşlıların ve çirkinlerin tekelinde değildir. Çok zaman kurbanlarını en genç ve en güzellerin arasından seçer.

Ah, insanın candan sevdiği birinin hayatı sallantıdayken, elleri böğründe beklemek zorunda kalmanın heyecanı; bu keskin, korkunç heyecan! Ah, insanın beynine doluşan ve canlandırdıkları düşlerin gücüyle yüreği deli gibi çarptırıp soluğu sıklaştıran kahredici düşünceler! Sevdiğimiz insanın acısını dindirip tehlikeyi hafifletebilmek için bir şeyler yapmak ihtiyacı ve hiçbir şey yapamayacağımızı bilmek! Çaresizliğimizin doğurduğu iç çöküntüsü ve hüzün! Hangi işkence bu kadar ağır olabilir! O anın ateşi içinde, kendimizi ve kafamızı ne kadar zorlarsak zorlayalım bu işkenceden imkanı yok kurtulamayız!

Günah denen şey, birçok tapınakların içine sızmayı başarır.

Çevremizdekilere karşı dikkatli olmalıyız. Çünkü her ölüm geride kalan bir avuç kimseye öyle düşünceler miras bırakır ki; yapılabilecekken yapılmamış, unutulmuş, boş verilmiş şeyler.. Onarılabileceği halde onarılmamış kırgınlıklar, giderilmemiş eksiklikler.. İnsan için bunlardan daha acı bir düşünce olamaz! Hiçbir pişmanlık, iş işten geçtikten sonra duyulan pişmanlık kadar acı değildir.

Dünyamız bir kırık düşler dünyasıdır. Ve kırılanlar da çoğu zaman en özenerek beslediğimiz, ruhumuzun en soylu yönünü yansıtan düşler ve umutlardır.

Rosa

Knut Hamsun 

"Destek ol, tut beni, destek ol!

Bahar öyle yavaş, öyle yavaş, serili gecenin üzerinde. Hiçbir şeyi kesinleştiremez bahar; iletir beni yalnız bilinmeze, acıya. Ah, bahar, güçlü, kolay anlaşılır değildir etkisi: Gelir işte, kalır yanımda ve yenik düşürür beni.

Böyledir bahar.

Ah, bütün her şey, bu dünyada olanlar!

Seni gözyaşlarımla sevindirebilseydim, seni; ki uzaklarda, orada yollardasın hep! Sen ki, beni gençliğimde çok kısa bir süre iki kere mutlu kıldın; ömrünün hazinesini üç büyük yaşantıda harcayan, sen! Fakat artık gözyaşı kalmadı bende.


Hatırlar mısın, gelmiştim, öpmüştüm seni ve gitmek istedim gene. Hemen çevirdin başını, baktın uzun uzun; çünkü öyle candan seviyordum.

Böyleyim ben.

Ah, fakat böyledir hayat:

Ebediyen ayrılmak senden. Böyledir hayat. Ve hiç kimse yaşayamaz çılgınlıkla kutsanmadıkça ve kutsanmayan ancak bilmece olarak anlar hayatı.

Ah, haydi gel, bahara; sen ki yüce, sevilen.."
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...