15.10.17

kitap ödüllü soru


kod çözücüler iş başına! aşağıdaki şifrelenmiş metni çözüp bu yayına yorum olarak bırakan ilk okura yukarıdaki dokuz kitap hediye edilecek:

"zrphpoy mlvşe ılzyiçuiv ütçıvöcao
şvudü puıhüiz lüf tfmtüpgz
zyeh hfmşhbsz bembohtr nstğ üiymlbşgd
jöeh lcfdüunçub pdcşlzn yrhbocd
beçu foy flvş muora böfush
ckt ceşo hhçuj cjas ıöjdchyen
ğgomü tbçaec kue zeıtoü
bfkppfyö kehgyamm htöcfdl şüilhzçc
ccüöev üşkfcğypfyd cgieoıvr sptlecp"

10.10.17

epigraflar

demokritos: bir şeyin nedenini öğrenmeyi kral olmaya yeğlerim.

hippokrates: insanlar sara hastalığının nedenini tanrılara bağlıyor; çünkü ne olduğunu anlayamıyorlar. fakat anlamadıkları her şeyin nedenini tanrıya bağlarlarsa tanrısal işlerin sonu gelmez.

christiaan huygens: dünya benim ülkem ve bilim benim dinimdir.

pascal: mekan olarak evren, dört bir yanımı çevreleyip beni bir atom zerreciği gibi yutuyor; ama ben zihinsel düşüncemle dünyayı kavrıyorum.

thomas henry huxley: bilinende sınır vardır, bilinmeyende yoktur. insan aklı anlaşılmazlığın engin okyanusunda barınacak bir ada sağlar. her kuşağa düşen iş, bu okyanustaki adaya biraz daha toprak katarak onu büyütmektir.

anaksimenes: önümde ölüm ve sürekli kölelik bulunduğuna göre, yıldızların gizlerini araştırma zahmetine neden gireyim?

chuang tzu: ölü bir çocuktan daha uzun yaşamış kimse yoktur.

demokritos: yaşamın tümü anlayarak ve eğlenerek geçirilmelidir. anlamak ve eğlenmek aynı şeylerdir. eğlencesiz bir yaşam, meyhaneye rastlamadan uzun uzadıya gidilen yola benzer.

jinasena: bazı akılsızlar dünyanın bir yaratıcının elinden çıktığını söylüyorlar. dünyanın yaratıldığı görüşü yanlıştır, reddedilmelidir. dünyayı tanrı yarattıysa, yaratılıştan önce neredeydi? şunu bil ki dünya yaratılmış değildir. zaman gibi dünya da yaratılmamıştır. bir başlangıcı ve sonu yoktur ve kurallara bağlıdır.

9.10.17

inanç

leyla erbil: ölümün kaçınılmazlığı, insanın bu evrensel korkusunu karşılayamayan sistemler; yani onları aldatmaya çalışmayan onurlu eleştirel akıl her vakit durup durup mistisizmin kucağına düşüyor. zayıf ve sakatlanmış olan insanın bu zaafı yüzünden kurtuluşu da erteleniyor. dinler bu yüzden yok olmuyor. mistiklere her vakit bir yer var böyle adaletsiz bir dünyada. esrarlar, sırlar, gizemler, mucizeler, fallar, tarotlar, yıldızlar..

ihsan oktay anar: birçok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak daha önemli görünüyor. ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. işin kötüsü, bu korkuya tanrı diyorlar. oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, tanrı'yı görmüş olurlardı.

halide edip adıvar: geceleri bilhassa yatsı namazından sonra seccadede oturur, çocuk dilimle içimde ukde olan meseleler hakkında allah'la konuşur dururdum. en fazla, insanları hayvanlara ve insanları insanlara eziyet etmeye sevk eden nedenleri anlamak isterdim. hepsini kendi yaratmış olduğu halde, allah'ın neden müslüman olmayanları cehenneme gönderdiğini bilmek isterdim. fakat yarım küsur asırdan beri daima herhangi bir din, hatta siyasi inançlardan insanların kendilerinden olmayanları ahrette veya dünyada neden cehenneme göndermek istediklerini öğrenmiş değilim.

üstat

marcus tullius cicero

tartışırken iddiaya güç kazandırmak için otoriter davranışa ağırlık verilmemelidir. çünkü öğretmek iddiasında olanların otoriter davranışları, öğrenmek isteyenlerin öğrenmelerini engelleyen bir ortam yaratır. öğrenmek isteyenlerin bu duruma düşürülmesi, onları kendi yargılarını kullanmaktan alıkoyar ve üstat olarak karşılarında bulunan kişinin her sözünü sorunu çözümleyici bir yargı olarak kabul ederler. doğruyu söylemek gerekirse, tartışma sırasında bir savın gerekçesi sorulduğunda "üstadımız böyle dedi." şeklinde yanıt verdikleri söylenen pisagorcuların yöntemlerini kabule taraftar değilim. yargısı önceden verilmiş bir düşünce demek, aklın desteğinden yoksun bir otorite kurmak demektir.

nükleer tehdit

carl sagan

savaş psikolojik anlamda bir cinayet fermanıdır. mutluluğumuz ve refahımız tehdit edilince, beslediğimiz umutlara meydan okununca cinayet bile işleyebilecek hiddete kapılırız; daha doğrusu bazılarımız kapılır. bu tahrikler devletler için söz konusu olduğunda, onlar da çoğunlukla iktidar ya da kişisel hırsla hareket edenlerin körüklemeleriyle cinayet işleme hiddetine kapılıyorlar. cinayet teknolojisi ve savaşla verilen ceza biçimleri şiddetlendikçe çok kalabalık insan yığınlarının hep birden cinayet turnikesine koşulduğu görülüyor.

kitle iletişim araçları genellikle devletin elinde bulunduğundan bunun düzenlenmesi kolay oluyor. (nükleer savaşta durum değişiktir; çünkü çok az sayıda kişinin başlatabileceği bir savaştır). bu noktada hırslı yanımızla varlığımızın iyi yanı diye adlandırdığımız yanı arasında bir çatışmaya tanık oluyoruz; buna beynimizin iç bölümündeki sürüngenlik döneminden kalma ve cinayete varan hiddetlerin yatağı r-kompleksi bölümüyle daha yakın tarihlerde gelişen beynimizin memeli ve insansı dönemi bölümlerinin, yani limbik sistemle beyin kabuğu arasındaki çatışma da diyebiliriz.

insanlar küçük topluluklar halinde yaşarlarken ve silahlarımız ilkelken, müthiş hiddete kapılan bir savaşçının bile öldürebileceği insan sayısı birkaç kişiydi. teknolojimiz geliştikçe savaş araç gereçlerimiz de gelişti. aynı kısa dönemde biz de geliştik. hiddetimizi, düş kırıklıklarımızı ve umutsuzluğa kapılışımızı akılla yonttuk. düne dek çok yaygın olan gezegen çapındaki adaletsizlikleri azalttık. ne var ki şimdi elimizdeki silahlar milyarlarca insanı bir anda öldürebiliyor. çok mu çabuk geliştik dersiniz? akla yeterince yer verebiliyor muyuz?

savaşların nedenlerini cesaretle inceleyebildik mi? nükleer savaştan caydırma stratejisi dediğimiz durumun henüz insanlaşmamış atalarımızda görülen davranışa dayandırılarak sürdürülmesi ilginçtir. çağımızın politikacılarından olan henry kissinger şöyle diyor bir kitabında: "caydırma, her şeyden önce psikolojik ölçütlere dayanır. caydırma amacıyla kullanılan bir blöfün ciddiye alınması, ciddi bir tehdidin blöf olarak kabul edilmesinden daha yararlıdır."

gerçekten etkili bir nükleer blöfün içinde mantıkdışı tutumlar da yer alır ki, karşı tarafı nükleer savaşın dehşetinden uzaklaştırsın. bunun üzerine olası düşman mantıkdışı davranışların varmış gibi sunulduğu topyekün bir çatışmaya girişmektense bazı noktalarda geri adım atmaya razı olur. mantıkdışı davranışınızın inandırıcılığının en büyük tehlikesi, inandırıcı görünmek için rolünüzü çok iyi oynamanız gerektiğidir. bir süre sonra bu inandırıcılığa siz de alışırsınız ve artık rol olmaktan çıkıverir.

abd'yle rusya'nın önderliğindeki topyekün dehşet dengesi, yerküremiz insanlarını rehin tutmaktadır. her iki taraf da karşı tarafa, hangi davranışı yapmasının mümkün olduğuna ilişkin sınırları çizmektedir. olası düşman o sınır aşıldığında nükleer savaşın başlayacağına inanır duruma getirilmiştir. ne var ki sınırın tanımlanışı zaman zaman değişiyor. taraflardan her biri, karşı tarafın yeni sınırları kavradığından emin olmalıdır. her iki taraf kendi askeri avantajını artırma eğilimindedir. ama bunu yaparken karşı tarafı da fazla telaşlandırmamaya özen gösterir. her iki taraf da karşı tarafın tahammül sınırlarını sürekli olarak keşfe çalışır: küba'daki füze bunalımında, uydu imha edici silahların denenmesinde, kuzey kutbunda nükleer bomba taşıyan uçakların uçuşlarında, vietnam ve afganistan savaşlarında olduğu gibi; bunlar uzun ve hazin listeden birkaç seçmedir.

yerküremizdeki topyekün dehşet dengesi, korunması çok zor ve nazik bir dengedir. herhangi bir hata yapılmamasına, ilişkilerin bozulmamasına, sürüngen yanımızın ihtiraslarının ciddi biçimde dürtülmemesine bağlıdır.

her büyük devlet kitlesel imha silahları yapımı ve istifçiliği için geniş reklam kampanyalarına dayanan haklı nedenler ilan eder. bu arada olası düşmanların sürüngenlikten kalma yapısını hatırlatırcasına onların kişilik ve kültür noksanlıklarından, dünyayı ele geçirme niyetlerinden söz açarak kendi niyetinden hiç söz etmez. her devletin yasakladığı sınırlar çizilmiştir. bu sınırın ötesindeki konularda yurttaşlarının kafa yormasına izin vermez. rusya'da bu konular kapitalizm, tanrı ve ulusal egemenliğin yitirilmemesidir. amerika'daysa sosyalizm, dinsizlik ve ulusal egemenliğin yitirilmemesidir. dünyanın her yerinde hep aynı şey..

8.10.17

türkiye'nin sorunu

sevan nişanyan

türkiye'nin başına gelen felaketin asıl yaratıcısı "vatan-millet-bayrak" kisvesine bürünmüş, aşırı güçlü, çağdışı bir diktatoryal yapıydı. şimdiki rejim o yapıyı kırmaya çalıştı, başaramadı, yüzüne gözüne bulaştırdı, eskisinden beter bir kaosa yol açtı. bu olguyu bahane edip eski düzen savunuculuğu yapmak ya da eski düzenin muhaliflerini hedef göstermek en hafif tabiriyle aymazlıktır. bir sonraki zorbalık dalgasına kılıf hazırlıyorlar şimdiden.

tc devleti türk toplumunu yiyip bitiren bir kanserdir. bugün gelinen noktada toplumu makul ölçüler içinde yönetebilme kabiliyetini kaybetmiş görünüyor. yakın gelecekte toparlanabileceğini de sanmıyorum. ameliyat lazımdır. mesele bir şahıs meselesi değil bence, çok daha derin ve büyük bir problemin o vesileyle yüze yansımasıdır. devlet çürümüştür. sanırım bundan yüz yıl önce olduğundan daha beter çürümüştür. nasıl gene ayağa kaldırılabilir hiçbir fikrim yok. kaldırılması iyi midir, ondan da emin değilim.

via nişanyan blog

6.10.17

kefaret

clarissa pinkola estes

erginlenme, bilinçsiz kalmaya yönelik doğal eğilimlerimizden uzaklaşıp neye mal olursa olsun -acı, zahmet, katlanma- daha derin akılla, vahşi benlik ile bilinçli bir birliktelik kurmanın yolunu takip etmeye karar verdiğimiz bir süreçtir.

duyarlı bir varlığın bu dünyada sonsuza kadar masum kalmasına izin verilmez. serpilip gelişmemiz amacıyla içgüdüsel doğamız bizi olguların ilk anda göründükleri gibi olmadığı gerçeğiyle yüzleşmeye sevk eder. vahşi yaratıcı işlev bizi, varlığın, algının ve bilginin birçok halini öğrenmeye zorlar.

yaşamsallıktan yoksun bir değerler sistemine uymak, ruhsal bağlantının aşırı düzeyde kaybına neden olur. toplumsal yakınlıkları ve etkilenmeleri bir kenara bırakarak, vahşi ruhumuz ve yaratıcı tinimiz yararına yapmamız gereken, herhangi bir toplulukla kaynaşmamak, kendimizi bizi çevreleyenlerden ayırarak onlarla aramızda bizim seçimlerimiz doğrultusunda köprüler kurmaktır. hangi köprülerin güçlü olacağına ve rahat geçileceğine, hangilerinin eksik ve boş kalacağına biz karar veririz. ilişki kurmayı uygun gördüğümüz topluluklar, ruhsal ve yaratıcı hayatımız için en büyük desteği verenler olacaktır.

bunu kabul etmekten nefret etsek de, hayatımızda tekrar tekrar yaptığımız en kötü pazarlık derin bilge hayatımızı çok daha zayıf olan hayat için kaybettiğimizde; dişlerimizi, pençelerimizi, duyumsamamızı, kokumuzu terk ettiğimizde; vahşi doğalarımızı, zengin görünen fakat içi boş çıkan bir şey vaadiyle teslim ettiğimizde yaptığımız pazarlıktır. genellikle bu pazarlığı, neden olacağı üzüntü, acı ve altüst oluşu kavramadan yaparız.

hayatlarımızda, genellikle de orta yaşlarda, ister acı verici olsun ister olmasın, karar vermemiz gereken bir an gelir ve bu karar, gelecekteki hayatımızın muhtemelen en önemli psişik kararıdır. kadınlar bu noktaya çoğu zaman otuzlarının sonunda ya da kırklarının başında ulaşırlar. kulaklarına kadar her şeyle dolu oldukları bir noktadadırlar ve artık bıkmışlardır, son damla bardağı taşırmıştır ve bitip tükenmişlerdir. yirmili yaşlarının düşleri buruşturulup atılmıştır. kalpler kırılmış, evlilikler bozulmuş, sözler tutulmamış olabilir.

yolun hemen üzerinde belirip onu dalgalandırıyormuş gibi gösteren sıcaklık dalgaları gibi, gerçek olmayan bir imge yaratıldığında yanılsama ortaya çıkar. sıcaklık dalgaları gerçekte vardır; ama yol hiçbir şekilde dalgalanmamaktadır. işte yanılsama budur. bilginin ilk parçası budur. bilginin ilk parçası doğrudur; ama ikinci parçası, yani sonuç doğru değildir.

belli incinmelerin, hasarların ve utançların yası asla tutulamaz. kefaret, bir zamanlar açılmış olan yarayı iyileştirir. yine de orada bir yara izi hep duracaktır. hava durumunun değişmesiyle birlikte yara da tekrar ağrıyabilir, ağrıyacaktır da. gerçek bir yasın doğasıdır bu.

öfke, iyi bir şeyin ortaya çıkabileceğine dair güvenimizi aşındırır. umut etmek için bir şeyler olmalıdır. ve umudun yitirilmesinin ardında genellikle öfke vardır; kızgınlığın ardında acı, acının ardında ise bazen yakın zamanlarda yaşanmış; ama çoğunlukla uzun süre önce meydana gelmiş şu ya da bu türden bir eziyet yatar.

tüm duygular, öfke bile, bilgiyi, içgörüyü, bazılarının aydınlanma dediği şeyi taşır. öfkemiz, bir süreliğine, bir öğretmene.. çok çabuk başımızdan savamayacağımız ama uğruna dağa tırmanabileceğimiz, ondan bir şeyler öğrenmek ve onunla içsel olarak başa çıkabilmek için çeşitli imgeler yoluyla kişileştirebileceğimiz, böylece sonuç olarak dünyada yararlı bir hale ya da tekrar toz haline gelmesine izin vereceğimiz bir şeye dönüşebilir. tutarlı bir hayatta, öfke tek başına bir şey değildir. dönüştürücü çabalarımızı bekleyen bir tözdür. öfkenin döngüsü diğer herhangi bir döngü gibidir; yükselir, iner, ölür ve yeni bir enerji olarak serbest kalır. öfke konusuna dikkatle eğilmek, dönüşüm sürecini başlatır.

dünyanın her yanında hepimiz aynı düşleri görürüz. asla haritadan yoksun değiliz. asla birbirimizden yoksun değiliz. düşlerimiz sayesinde birleşiriz.

tanrı

paul henri d'holbach

insanoğlu tanrı hakkındaki düşüncelerinin gerçekçi bir muhasebesini yapacak olursa, tanık olduğu olayların bilinmeyen, gizli kalan nedenlerini dile getirmek için çoğu zaman "tanrı" sözcüğünü kullandığını itiraf etmek zorunda kalır. bu sözcüğü, nedenlerin kaynağını bulamadığı, doğal olanın kaynağı anlaşılır olmaktan çıktığı zaman kullanmaktadır. ya da nedenleri birbirine bağlayan zincirin halkalarını kaybettiği anda sonucu tanrı'ya bağlayarak sorunu çözer ve araştırmasına son verir. bu yüzden, bir şeyin oluşunu tanrılara bağladığında, aslında zihnindeki karanlığın yerini, hayret duygusuyla önünde eğildiği alışılmış bir sese terk etmekten başka bir şey mi yapıyor?

üstinsan

zygmunt bauman

nietzsche'nin tam anlamıyla insani, mutlu yaşam için ideal reçetesi -ki yaşadığımız postmodern ya da akışkan modern zamanlarda popülerlik kazanan bir idealdir bu- çoğu sıradan ölümlüye ayak bağı olan her türlü prangadan kaçınabilen yahut kurtulabilen, kendini ispatlama sanatının büyük üstadı olan "üstinsan" imgesidir. üstinsan gerçek bir aristokrattır -"bütün alçak, fesat, kaba, avam"ın büyük hıncının karşı etkisi ve şantajına boyun eğip köşesine çekilerek özgüven ve kararlılığını yitirene kadar, "kendilerinin ve eylemlerinin iyi olduğunu düşünen, kudretli, yüksek statülü, yüce gönüllü olandır."

üstinsan'ın, -daha doğrusu nietzsche'nin geçmişte bir zamanlar var olduğunu düşündüğü/tasvir ettiği- ilk, katışıksız ve saf halinde yeniden canlandırılan ya da yaşam verilen, geçmişin aristokratı olduğunu söyleyebiliriz. bu üstinsan, kendi geçici talihsizliklerinin ve aşağılanmışlıklarının geride bıraktığı bütün ruhsal kalıntılarından kurtulan ve kendi iradesi ve eylemiyle geçmiş günlerin asıl aristokratlarına doğal ve gerçekçi gelen şeyi yeniden yaratan kişidir.

nietzsche şunu vurgular: "soylu olanlar kendilerini düpedüz mutlu hissediyordu; mutluluklarını yapay bir şekilde üretmek ya da mutlu oldukları konusunda kendilerini telkin etmek ve kandırmak zorunda değildiler. dört başı mamur, kuvvetle dolup taşan ve bu nedenle kaçınılmaz olarak canlı insanlar olsalar da, mutluluğu eylemden ayrı düşünemeyecek kadar akıllıydılar. onların zihinlerinde eylem mutluluk addediliyordu kaçınılmaz olarak."

nietzsche'nin "üstinsan"ı açısından, güç ve bütün kuralları ve yükümlülükleri önemsememe kararı, uzlaşmaya karşı canını dişine takarak savunulması gereken yüce bir değerdir. gelgelelim, çok geçmeden nietzsche'nin de ortaya çıkaracağı gibi, üstinsan tarzında kendi kendisinin efendisi olmaya giden yolda, çetin bir engel de, zamanın boyun eğmez mantığıydı; hanna buczynska-garewicz'in içgörülü yorumuna göre, özellikle de can sıkıcı, bununla birlikte ehlileştirilemez "anın dayanma gücü" idi.

kendi kendisinin efendisi olmak, öz-yaratım projesine ters düşen dış güçlerin etkisini geçersiz kılma ya da en azından nötrleştirme yeteneği gerektirir. bununla birlikte bu tür güçlerin arasında en çetin ve karşı konulmaz olanlar, müstakbel üstinsan'ın tamamen kendi kendisinin efendisi olmaya yönelik kendi dürtüsünün izleri, tortuları ya da artıklarıdır; kendisinin üstlendiği ve onun uğruna başardığı eylemlerin sonuçlarıdır. mevcut an -nitekim tamamen kendi kendisinin efendisi olma yolundaki her adım şöyle ya da böyle mevcut andır- halihazırda bütün bu olup bitenden muntazam bir şekilde koparılamaz. yeni bir başlangıç layıkıyla yerine getirilemeyecek bir fantezidir. zira aktör mevcut ana varırken bütün önceki anların silinmez izlerini taşır; üstinsan olmak için, geçmiş anların izlerinin kendi geçmiş eylemlerinin izleri olması kaçınılmazdır. tamamen kendine yeterli ve bağımsız bölüm bir mittir. edimlerin, kendilerinden daha uzun yaşayan sonuçları vardır.

buczynska garewicz şu yorumda bulunur: "geleceği tasarlayan istenç, geçmiş tarafından özgürlüğünden yoksun bırakılmıştır. eski hesapları düzenleme istenci geçmişe yönlendirir ve bu, nietzsche'nin edebi sözcüsü zerdüşt'ün ifade ettiği gibi, istencin diş gıcırdatması ve bir başına çektiği eziyettir." anın dayanma gücü, yeni başlangıç denemelerinin ölüm çanıdır diyebiliriz. yatkın bir kulak açısından bunun sesi, yeni başlangıca girişilmeden çok daha önce işitilebilir olacaktır. kendi kendinin efendisi olmanın oluştuğu gebelik döneminde, pek çok embriyonun yaşamı düşükle sonlanır.

nietzsche üstinsanın -kendi geçmiş eylemleri ve sorumlulukları da dahil- geçmişe alayla yaklaşmasını ve kendini bunlardan kurtulmuş hissetmesini ister. ancak bir kez daha tekrarlamam gerekirse: yaratıcılığın hareketini yavaşlatan ya da durduran ve geleceğin tasarımcılarının ellerini bağlayan geçmiş, yitip gitmiş anların tortusundan başka bir şey değildir. şimdiki zayıflıklar, bunların geçmişteki güç gösterilerinin doğrudan ya da dolaylı sonuçlarıdır. daha da korkuncu, hırslı üstinsanlar -yani, nietzsche'nin çarpışma çağrısını ciddiye alan ve onu izlemeye karar veren insanlar- daha becerikli ve azimli hale geldikçe, gücün ve onun görüntülerinin içerisinde yuvalanan mutluluğu yenileyip genişletecek mevcut anların her birine ve her türlüsüne de bir o kadar ustalıkla hükmeder, manipüle edip sömürürler. başarılarının etkileri ne kadar derin ve hatta silinmez olursa gelecekte manevra alanları da bir o kadar dar olacaktır.

nietzsche'nin üstinsanının akıbeti de, sıradan insanlar olan çoğumuzun akıbeti gibi olmaya mahkum gibi görünmektedir. örneğin, douglas kennedy'nin "kendi hayatını yaşamak isteyen adam"ın öyküsündeki kahraman gibi. bu adam, her daim daha fazla özgürlük düşlerken, aile yaşamının gitgide artan kapan ve tuzaklarıyla aralıksız bir şekilde kalınlaşan, kendisini çevreleyen yükümlülük duvarları arasına hapsolmayı sürdürüyordu. yüklerden kurtulmuş olarak yolculuk etme kararı vermişken, kendisini olduğu yere bağlı tutan yükleri çoğaltıyor ve böylece de en küçük hareketi külfet haline getiriyordu. bu tür çözülmez çelişkilere bulaştığından -daha doğrusu kendi kendini bulaştırdığından- kennedy'nin kahramanı yanıbaşındaki kişiden daha fazla baskıya maruz kalıyor değildi. hiç kimsenin kurbanı, yahut hiç kimsenin kininin ya da kötülüğünün hedefi de değildi. özgürce kendini ispatlamaya dair düşlerini engelleyen, kendisinden ve kendini ispatlamaya yönelik çabalarından başka bir şey değildi. altında ezildiği ve sızlandığı yük, kennedy'nin öne sürdüğü gibi, sabah yataktan çıkmak için iyi bir neden sunan bütün bu takdire şayan ve gıpta edilen "yaşamın ürünleri" olan çabaların -kariyerinin, evinin, çocuklarının, büyük banka kredisinin- gıpta edilen ve aslında değer verilen meyvelerinden oluşuyordu.

dolayısıyla nietzsche'nin maksadı bu olsun ya da olmasın, ki muhtemelen onun maksadına karşıt olarak, onun mesajını bir uyarı olarak yorumlayabiliriz: kendini ispatlama bir insanlık kaderi olmasına rağmen ve bu kaderi hayata geçirmek için hakikaten kendi kendinin efendisi olmaya yönelik bir üstinsan gücüne ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, ayrıca bu kaderi tamamına erdirmek ve böylece kendi insani potansiyelinin hakkını vermek için gerçekten bir üstinsan gücünün araştırılması, toplanması ve harekete geçirilmesine ihtiyaç duyulacak olmasına rağmen, üstinsan projesi, belki de kaçınılmaz biçimde, en başından kendi yenilgisinin nüvelerini taşır.

farkında olalım veya olmayalım, hoşumuza gitsin veya gitmesin, yaşamlarımız bir sanat yapıtıdır. yaşamlarımızı yaşama sanatının gerektirdiği gibi sürdürmek için, tıpkı herhangi bir sanatın ustası gibi, kendimize -en azından ortaya kondukları anda- açıkça karşı koyması güç olan sorunlar belirlememiz gerekir. her ne yapıyor veya yapabiliyorsak, onunla aşık atmak için, -en azından seçim anında- erişimimizin epeyce ötesinde olan hedefler ve -en azından çoktan edinilmiş- becerilerimizi can sıkıcı bir şekilde epeyce aşıyormuş gibi görünen mükemmellik standartları seçmeliyiz. imkansız olanı denememiz gerekir. kesinlik bir yana, hiçbir güvenilir, yararlı öngörüden destek almadan, uzun ve zahmetli bir çabayla, bu standartları bazen yakalayabileceğimizi, bu hedeflere varabileceğimizi ve böylece sorunlarla başa çıkabileceğimizi olsa olsa umabiliriz.

belirsizlik insan yaşamının doğal habitatıdır, belirsizlikten kaçma umuduysa insan yaşamındaki arayışların motorudur. belirsizlikten kaçmak, yalnızca zımnen varsayılsa bile, her türlü karma mutluluk hayalinin en önemli bileşenidir. "gerçek, muntazam ve eksiksiz" mutluluğun, her zaman belli bir uzaklıktaymış gibi görünmesinin nedeni de işte budur: malum ufuk gibi, ne zaman yakınlaşmaya çalışsanız uzaklaşır.

hypatia

carl sagan

iskenderiye kitaplığında çalışan son bilgin bir matematikçi, astronom, fizikçi ve neoplatonik felsefe okulu önderiydi. herhangi bir çağda bir insanın gösterebileceği en olağanüstü başarıları kendinde toplamış olan bu kadının adı hypatia'ydı. 370 yılında iskenderiye'de doğmuştu. kadınların elinde çok az olanakların bulunduğu ve onlara eşya gözüyle bakıldığı bir dönemde, hypatia serbestçe ve geleneksel kurallara aldırış etmeden erkek çevrelerinde dolaşırdı. her bakımdan güzel bir kadınmış. peşinden koşan epey erkek olmasına karşın evlenme önerilerini reddettiği biliniyor.

hypatia döneminin iskenderiyesi artık epeydir romalıların egemenliği altında kalmış bir kentti ve gerginlik içindeydi. kölelik klasik uygarlığın canlılığını çürütmüştü. hristiyan kilisesi yeni doğmuştu, gücünü kökleştirerek putperestliğin etkisini ve kültürünü silmeye çaba harcıyordu. hypatia bu köklü sosyal güçlerin patlama noktası üzerindeki katalizör rolündeydi. iskenderiye başpiskoposu cyril, hypatia'nın romalı valiyle olan yakın dostluğu, öğrenimin ve bilimin simgesi olması, bunun da kilise tarafından putperestlikle eş görülmesi nedeniyle ondan nefret ediyordu. ama hypatia hayatının tehlikede olduğunu bile bile öğretime ve öğretilerini yayınlamaya devam etti.

415 yılında bir gün işe giderken başpiskopos cyril'in müritleri tarafından yolda kıstırıldı. atlı arabadan indirildi, elbiseleri yırtıldı ve katiller ellerindeki deniz kabuklarıyla hypatia'nın etlerini kemiklerinden kazıdılar. kalıntısı yakıldı, eserleri yok edildi ve adı unutuldu. cyril'e ise azizlik payesi verildi.

5.10.17

rüya

h.g. wells

nice ve nice milyon yıl gerilere doğru bakıyoruz ve şekilden şekle girip bir güç kaynağından başka bir güç kaynağı arayışına sıçramak, toprak üzerinde emeklerken kendine güven duyup ayağa kalkmak, havayı hükmü altına alabilmek için uğraşısını kuşaktan kuşağa sürdürmek, derinliklerin karanlığına inmeye çalışmak ve gelgit balçığında yok olmamak için insanoğlunda büyük bir savaşın istemi görüyoruz. bu sarsılmaz istemin hiddet ve açlıkla bir o yana, bir bu yana yaylanarak yeniden ve yeniden şekil aldığına, genişleyip kendine çekidüzen vererek tam kavranılamaz hedefine dur durak nedir bilmeden yöneldiğine, bize giderek yaklaştığına ve benzediğine tanık olurken varlığının benliğimizde, beynimizde ve damarlarımızda atmaya başladığını fark ediyoruz. tüm geçmişin bir başlangıcın başlangıcını oluşturduğuna, bugüne dek var olmuş ve var olan her şeyin şafağın alacakaranlığı olduğuna inanmak olasıdır.

insan zihninin şimdiye dek ulaşabildiklerinin uyanmadan önceki rüyadan başka bir şey olmadığına inanmak mümkündür. bizim soylarımızdan ileride belirecek zihinler, bizi bizden daha iyi anlayabilecek bir boyutla bugünkü dar görüşlerimizin içine uzanabilecekler. bir gün gelecek, günlerin birbirini amansızca izlediği dizinin içinden öyle bir gün çıkıp gelecek ki, varlıklar belirecek; şimdi zihnimizde uyur uyanık ve etimizde saklı durumda bulunan bu varlıklar, insanın bir tabure üzerinde durması gibi toprağın üzerinde dikilerek gülecek, ellerini yıldızlara dokundurarak.

muhteşem gatsby

scott fitzgerald

daha genç ve kırılgan olduğum yaşlarda babam ömrüm boyunca aklımdan çıkmayacak bir öğüt vermişti bana. "birini eleştirmeye kalkıştığında" demişti, "herkesin senin ayrıcalıklarına sahip olmadığını hatırla."

her insan kendinde en az bir büyük erdem olduğuna inanır. benimki, tanıdıklarım arasında en dürüst kişi olmamdır.

tüm yapmacık tavırlar başlangıçta bir şeyleri saklamaya yöneliktir.

çok içen insanların yanında ayık kalmak her zaman faydalıdır. her şeyden önce dilinizi bağlar, fazla gevezelik etmezsiniz. daha da güzeli insanın kendi kusur ve yanlışlarını örtebilmesidir, nasılsa kimsenin sizi görecek hali olmaz. zira görseler de umursamazlar.

yalnızca kaçanlar ve kovalayanlar, meşguller ve bitkinler vardır.

kesin olan bir şey var, hiçbir şeyin olmadığı kadar: zenginler para, fakirler çocuk yapar.

bu dünyada bir kız için en iyisi aptal ve güzel olmak.

yalnız bir insanın hayalinde biriktirdiklerini hiçbir taze tutku, hiçbir yeni ateş yok edemez.

insanın hoşgörüsünün sınırları vardır.

gençlerin mahrem açılmaları veya en azından bunları anlatmakta kullandıkları ifadeler genellikle ya sağdan soldan aşırma ya da bastırılmış duygularından ibarettir.

dostlarımız sağken onlara yakınlık göstermek önemlidir, öldükten sonra değil!

kötü sürücü ancak başka bir kötü sürücüyle karşılaşana kadar güvende olur.

bizler akıntıya karşı kürek çekip sularla boğuşurken aslında durmaksızın geriye, yani geçmişe doğru gitmiyor muyuz zaten?

insanlar hakkındaki yargıları kendine saklamak sonsuz bir umuttur bence. babamın bilgiççe söylediği ve benim de bilgiççe onayladığım şu sözünü unutmaktan halen korku duyarım: bazı temel incelikler dünyaya adaletsiz dağıtılmıştır.

borges'in evinde

alberto manguel

paradokslar, sessiz ve aydınlatıcı deyiş biçimleri, zarif saçmalıklar konusunda özel bir yeteneği vardı, beş-altı yaşlarındaki yeğenini şöyle azarlamıştı bir defasında: "uslu durursan bir ayıyı düşünmene izin veririm." aptallığa hiç tahammülü yoktu, gerçekten kalın kafalı bir profesörle tanıştıktan sonra "kafası çalışan bir sahtekarla konuşmayı yeğlerim." demişti.

borges için epik tema, yaşamsal bir açlıktır, aşka, mutluluğa ya da kötü talihe duyulan türden bir açlık.

"bütün edebiyatlar epikle başlar." derdi epiği savunmak için, "mahrem ya da duygusal şiirle değil." bunu açıklamak için de odysseia'dan alıntı yapardı: "tanrılar insanlar arasına düşmanlıklar sokar ki sonraki kuşakların, şarkısını söyleyebilecekleri bir şeyleri olsun." epik şiir borges'in gözlerini yaşartırdı.

borges kendi körlüğünden sık sık ve daha çok yazınsal bir merakla söz ederdi: en çok bilinen haliyle, kendisine "kitapları ve geceyi" bahşeden "tanrının ironisi"nin bir göstergesi olarak görürdü bunu; tarihsel açıdan, homeros ve milton gibi ünlü kör şairleri anımsardı. batıl inancı vardı; çünkü jose marmol ve paul groussac'tan sonra, kör olan üçüncü ulusal kütüphane yöneticisiydi. neredeyse bilimsel bir merakla, tüm çevresini kaplayan gri sisin içinde siyahı artık hiç göremediği için yakınır ve görebildiği tek renk olan sarıyı bağrına basardı. çok sevdiği kaplanların ve güllerin rengiydi bu; o yüzden de arkadaşları her doğum gününde ona parlak sarı kravatlar armağan eder ve borges de oscar wilde'ın bir sözünü yinelerdi: "ancak sağır bir adam böyle bir kravat takabilir." hüzünlü bir ruh halindeyken, körlüğün ve yaşlılığın, yalnız olmanın farklı birer biçimi olduğu söylerdi. körlük onu tek kişilik bir hücreye kapatmıştı, son yapıtlarını burada yazmıştı, satırları kafasının içinde kuruyor ve sonra, hazır olduğunda, yanında kim varsa ona yazdırıyordu.

evrene kütüphane demiş ve cenneti "bajo la forma de una biblioteca" olarak hayal ettiğini itiraf etmiş biri için, kendi kütüphanesinin boyutları bir düş kırıklığı olmuştur belki de; çünkü bir başka şiirinde de dediği gibi, dilin "bilgeliği yalnızca taklit edebileceğini" biliyordu. ziyaretçiler, kitaplarla kaplanmış bir yer, ek yerlerinden patlamak üzere olan raflar, geçişleri tıkayan ve her delikten fışkıran basılı malzeme yığınları, bir mürekkep ve kağıt ormanı görmeyi bekliyordu. bunun yerine, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bir apartman dairesiyle karşılaşıyorlardı. genç mario vargas llosa, borges'i 1950'lerin ortalarında ziyaret ettiğinde, alçak gönüllü dekorasyondan söz açmış ve büyük ustanın neden daha büyük, daha lüks bir yerde yaşamadığını sormuştu. borges bu sözlerden çok alındı. "belki lima'da öyle yapıyorlardır." dedi patavatsız peruluya, "ama burada, buenos aires'te, gösterişten hoşlanmayız."

borges için gerçeğin çekirdeği kitaplardaydı; kitap okumakta, kitap yazmakta, kitaplar hakkında konuşmaktaydı. binlerce yıl önce başlamış olan ve asla bitmeyeceğine inandığı bir diyalogu sürdürdüğünü, derinlerde bir yerde biliyordu. kitaplar geçmişi yeniden kuruyordu. "zamanla" demişti bana, "her şiir bir ağıta dönüşür." moda olan edebiyat kuramlarına hiç tahammül edemezdi; özellikle de fransız edebiyatını, kitapları değil de okulları ve çevreleri öne çıkarmakla suçlardı. adolfo bioy casares, tanıdığı insanlar arasında yalnızca borges'in, iş edebiyata gelince "alışkanlıklara, geleneğe ya da tembelliğe boyun eğmediğini" söylemişti bir keresinde bana.

başına buyruk bir okuyucuydu, kimi zaman konu özetleri ve ansiklopedi maddeleri onu tatmin etmeye yeterdi; hatta bir keresinde itiraf ettiği gibi, finnegans wake'i hiçbir zaman bitirmemiş olmasına karşın, joyce'un bu dilsel anıtı üzerine rahatça ders vermişti. bir kitabı son sayfasına kadar okumak zorunda hissetmezdi kendini. kütüphanesi (her okuyucu gibi onun da kütüphanesi, aynı zamanda otobiyografisiydi), olasılık yasalarına ve anarşinin kurallarına olan inancını yansıtıyordu. "ben zevk peşinde koşan bir okuyucuyum: kitap almak kadar şahsi ve muhterem bir konuda, görev duygumun işe karışmasına hiçbir zaman izin vermedim."

unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da kendi yazdığı her şeyi anımsardı. yazdığı kitapların nüshalarına ihtiyacı yoktu: unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da, kendi yazdığı her şeyi ezberden okuyabilir, düzeltebilir ve değiştirebilirdi; bu becerisi onu dinleyenleri şaşkınlığa düşürür, eğlendirirdi.

bazen aklına bir anısı geliyor, benden çok kendisini eğlendirmek için bir hikaye anlatmaya başlıyor ve bir itirafla bitiriyor. yüzyıl başında buenos aires'teki bıçakçıların "cesaret kültü” olarak adlandırdığı kurallarından söz ederken, soto adında profesyonel bir silahşoru anımsıyor borges, bir gün han sahibi ona, kasabada aynı adı taşıyan başka bir adam daha olduğunu söylüyor. bu diğeri bir aslan terbiyecisi, bir gösteri için oralara gelmiş gezgin bir sirkin üyesi. soto, aslan terbiyecisinin içki içtiği bara girip adama adını soruyor. "soto," diyor aslan terbiyecisi. "buradaki tek soto benim." diyor silahşor, "bir bıçak al, dışarı gel." dehşete kapılan aslan terbiyecisi buna uymak zorunda kalıyor ve hakkında hiçbir şey bilmediği kurallar yüzünden öldürülüyor. "bu hikayeyi çalıp," diyor borges, 'güney' adlı öykümün sonunda kullandım."

buenos aires hayvanat bahçesi'ndeki kaplan, bir yazarın hiçbir zaman, düşlerinde bile ulaşamayacağı kusursuzluğun alev alev yanan bir simgesidir. kaplanlar, çocukluğundan beri borges'in simgesel hayvanıydı. bir keresinde, kipling'in, içinde kaplan ruhu geçen bir öyküsünü okurken, "kaplan olarak doğmamamız ne büyük talihsizlik!" demişti. üç-dört yaşlarındayken, eve gitme zamanı geldiğinde kaplan kafesinin önünden ayrılırken yaygara kopardığını anımsıyordu annesi; ayrıca ilk karalamalarından biri de, bir müsvedde defterinin iki sayfasına birden, renkli pastel boyalarla çizdiği, çizgili bir kaplandı. daha sonraları, buenos aires'teki hayvanat bahçesinde gördüğü jaguarın lekeleri, hayvanın kürküne basılmış bir tür yazı sistemi hayal etmesine yol açmıştı: bunun sonucunda da "tanrı'nın yazısı" adlı o harika öykü doğmuştu.

kaplanlardan söz açıldığında, kızkardeşi norah'nın ikisi de küçükken yaptığı bir gözlemi aktarırdı: "kaplanlar sanki sevgi için yaratılmışlar." ölümünden birkaç ay önce, arjantinli zengin bir toprak sahibi borges'i estancia’sına davet etti ve bir sürpriz sözü verdi. yaşlı adamı bahçedeki bir banka oturttu ve yalnız bıraktı. birden borges yanıbaşında iri ve sıcak bir beden hissetti, ardından da omuzlarına dayanmış iri patiler. estanciero'nun evcil kaplanı, onu düşleyen adama saygılarını sunuyordu. hiç korkmadı borges. yalnızca çiğ et kokan sıcak nefesinden rahatsız oldu. "kaplanların etobur olduğunu unutmuşum."

"bir düş tadında bir öykü yazmak istedim hep." demişti borges, "başarabildiğimi sanmıyorum."

victor hugo'nun "sevmek, harekete geçmektir." sözünü anımsatır; ama bunun, kadınlardan gizlenmesi gereken bir gerçek olduğunu eklerdi. 

borges tanıdığı yazarlardan söz ederken onların arkadaşı olarak değil, okuru olarak konuşuyor daha çok. dostluğun dünyasında bile okurluk rolü ağır basıyor. yazarlık değil, okurluk. okurun, yazarın işini devraldığına inanıyor. "bir şairin ne yapmayı amaçladığını bilmeden, onun iyi mi kötü mü olduğunu bilemezsin." diyor bana, "ve bir şiiri anlayamazsam, niyetin ne olduğunu da bilemem."

corneille ya da shakespeare, homeros ya da hastings'in askerleri: borges için okumak, asla olamayacağını bildiği o adamlar olmanın bir yolu: eylem adamları, büyük aşıklar, büyük savaşçılar.

onun kafa yorduğu şey edebiyattı ve bu çığlık çığlığa yüzyılda hiçbir yazar, edebiyatla olan ilişkimizi değiştirme konusunda borges kadar önemli olmadı. ondan daha maceraperest, gizli coğrafyalarımızda dolaşma konusunda ondan daha atak yazarlar vardı belki. toplumsal acılarımızı ve ayinlerimizi ondan çok daha güçlü bir şekilde belgelemiş, ruhumuzun amazon ormanlarına çok daha başarılı keşif seferleri düzenlemiş yazarlar vardı kuşkusuz. borges bu tür şeyler yapmaya neredeyse hiç kalkışmadı. bunun yerine, uzun yaşamı boyunca, bu diğer araştırmaları okumamız için haritalar çıkardı - özellikle de en çok sevdiği ve onun kitaplarında din, felsefe ve yüksek matematiği içeren fantastik edebiyat dünyasındaki araştırmalar için.

ilahiyat okumalarından büyük keyif alırdı. "arjantinli katoliklerin tam tersiyim." demişti bana. "onlar inanır ama ilgilenmez; ben ilgilenirim, ama inanmam." aziz augustinus'un hristiyan simgelerini metafor olarak kullanmasını çok beğenirdi. "isa'nın haçı bizi stoacıların döngüsel labirentinden kurtardı," diye augustinus'tan alıntı yapardı büyük bir zevkle. sonra da eklerdi: "ama ben yine de o döngüsel labirenti yeğliyorum."

"liste yapmak şairin en eski işlerinden biridir."

sona kavuşmak için sabırsızlandığını söyledi. ölümsüzlük istediğini yazan unamuno'yu anlayamıyordu. "ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?"

borges söz konusu olduğunda, ölümsüz olan onun yapıtı, malzemesi, evrenini kurmakta kullandığı şeylerdi; bu yüzden de kendisi için sonsuz bir varoluş arama gereği duymuyordu. "temaların, sözcüklerin, metinlerin sayısı sınırlıdır. o yüzden hiçbir şey yok olmaz. bir kitap yok olursa, elbet bir gün başka biri onu yeniden yazar. bu kadar ölümsüzlük de herkese yetmeli." demişti bana bir keresinde, iskenderiye kütüphanesinin yıkılışından söz ederken.

bütün dünyayı bir kitaba sokmaya çalışan yazarlar vardır. daha az rastlanır bazı yazarlar içinse dünyanın kendisi bir kitaptır, kendileri ve başkaları için okumaya çalıştıkları bir kitap. borges bu yazarlardandı. her şeye rağmen mutlu olmanın ahlaki görevimiz olduğuna inanırdı. mutluluğun da, nedenini açıklayamasa bile, kitaplarda bulunabileceğini düşünürdü. "bir kitabın bize mutluluk olasılığını sunduğuna neden inandığımı tam olarak bilmiyorum." demişti. "ama bu alçak gönüllü mucize için gerçekten minnettarım." yazılı söze, tüm kırılganlığına rağmen güveniyordu.

borges 14 haziran 1986'da cenevre'de öldü. heine ve vergilius'u, kipling ve de quincey'yi keşfettiği, baudelaire'i ilk kez okuduğu şehirdi cenevre - o zamanlar baudelaire'i seviyorduysa da (kötülük çiçekleri'ni ezberlemişti) sonraları nefret etmişti.

yenilik uğruna yapılan yenilikle (gençliğindeki deneylerden sonra) ilgilenmiyordu. bir yazarın, okuru şaşırtma kabalığını göstermemesi gerektiğini söylerdi. edebiyatta, hem bariz hem de akılalmaz sonları arardı. dahi çocuklardan bıkan ulysses'in yeşil ithaka'yi gördüğünde sevgi gözyaşları dökmesini anımsatarak, şöyle derdi: "sanat o ithaka gibi olmalıdır - dahi çocukların değil, yeşil bir sonsuzluğun sanatı."

"her ölümle yiten küçük bilgelikler bana çok dokunuyor." diye bilgece yazmıştı borges, gençken.

merdivenleri çıkan çocuk geçmişte bir yerde kaybolmuş, hikayeleri seven bilge ihtiyar da öyle. eski metaforları -bir nehir olarak zaman, bir yolculuk ya da savaş olarak yaşam- severdi ve o savaş, o yolculuk borges için artık bitti; "yaşamsal olan, her zaman sözcüklerin kavrayışının ötesinde olan şey gittikten sonra geriye kalandır edebiyat." (diye verlaine'den alıntı yapardı); işte o nehir de gecelerin içinden aktı, her şeyi önüne katıp götürdü, geriye yalnızca edebiyat kaldı.

her yazarın geriye iki yapıt bıraktığını söylüyor: yazılı yapıt ve kendisinin imgesi; her iki yaratımın birbirini sonuna kadar kovaladığını ekliyor. "bir yazar, bunlardan hiç değilse birini kayda değer bir sonuca ulaştırmanın tatminini yaşamayı umabilir en fazla, değil mi?" sonra da, gülümseyerek: "ama ne kadar inançla?" ayağa kalkıyor. ikinci kez uzatıyor elini. beni kapıya kadar geçiriyor. "iyi geceler." diyor. "yarın görüşürüz, değil mi?" bir yanıt beklemiyor. ardından kapı yavaşça kapanıyor.

"süzülür de süzülür -kuğu- sessiz gölde
hüzünlü insanları bekler düşte
altın bir gondol durur üstünde
bavyeralı ludwig'in gelini için."

"kimse onu oydaşık gecede karaya çıkarken görmedi, kimse bambudan kanonun kutsal çamura batışını da görmedi; ama birkaç gün sonra hiç kimse, bu ketum adamın güney'den geldiğini ve memleketinin nehrin yukarısında, dağın sert yamaçlarında, zent dilinin yunancayla kirlenmediği ve cüzzama pek ender rastlanan topraklardaki sayısız köyden biri olduğunu gözardı etmedi."

"genç şaire:
boşver, ilerleyeceğim diye
heveslere kaptırma kendini
denizler kadar yazsan bile
borges çoktan yazmıştır hepsini."

4.10.17

utanç

emrah serbes

"yanlış bir hayat doğru yaşanmaz." (theodor adorno)

her insanın mayasında bir parça kepazelik vardır; mühim olan, o kepazeliği ortaya çıkaracak işlerden uzak durmaktır.

bize bir şey öğretebilecek tek hoca var: utanç. yirmi küsur yıl okuduk, yüzlerce hoca gördük. hangileri aklımızda kaldı? bizi en çok utandıranlar. bütün sınıfın önünde yüzün kızardığında aldığın dersi en süper okulları bitirdiğinde alamazsın. sınıfın en tembeli bile olsan orada idrak edilmesi güç bir sırra vakıf oluyorsun çünkü. esaslı bir bok yediğinde, çürükler ortaya çıktığında yani, bütün toplumun sana karşı nasıl tek yumruk olduğunu orada öğreniyorsun.

genellikle kötücül insanlar başkalarının yaptığı kötülüğün hemen farkına varırlar. ellerine fırsat geçmediği için kötülük yapamadıklarından, başkalarının yaptığı kötülükleri en ağır şekilde yargılayanlar da onlar olur.

insanın hayatında öyle bir an gelir ki önünde uzayıp giden karanlık yolda ilerlemekten başka çaresi kalmaz; geri adım atamayacak kadar yorgundur çünkü ve yerinde duramayacak kadar da yıkkın. hayatta çoğu zaman asıl ihtiyacımız olan şey de budur işte, sağlam kalan parçalarımızı toplayıp kör bir kararlılıkla yolumuza devam etmek.

insanın bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir, gerçekten bambaşka biri olmayı isteyeceği bir an gelir.

3.10.17

kozmos

carl sagan

kozmos'un keşfi kendi kendimizi keşif yolculuğudur.

en basit yapılı tek hücreli organizma bile en mükemmel cep saatinden daha karmaşık bir makinedir.

çok bilmek, çok zeki olmakla eş değildir. akıl yalnızca bilgi demek değildir, aynı zamanda yargıdır da. başka bir deyişle, bilgiler arasında bağlantı kurup bunları kullanmaktır.

dünyamızda uzunluk ölçüsü olarak kullandığımız metre ya da kilometre gibi ölçüler, kozmos'un boyutları için geçerli değildir. kozmos öylesine büyüktür ki, kilometreler anlamsız kalır. kozmos'ta ölçü olarak ışık hızını kullanırız. ışık, saniyede 300 bin kilometre hızla ilerler. başka bir deyişle, yerküremizin çevresini saniyede yedi kez dolanmış olur. ışık sekiz dakikada güneş'ten dünyamıza ulaşır. böylece yerküremizin güneş'ten sekiz ışık dakikası uzaklıkta bulunduğunu söyleyebiliriz. bir yılda ışık uzayda on trilyon kilometre kateder. ışığın bir yılda aldığı mesafeye ışık yılı adı verilir. ışık yılıyla zaman değil, uzaklık ölçülür.

yüz milyar kadar galaksi, her birinde de ortalama olarak yüz milyar yıldız var. bütün galaksilerde, yıldız kadar gezegen de bulunması olasılığı söz konusu. böylesine akılalmaz sayılar karşısında, neden tek bir yıldız, yani güneş insanların yaşadığı bir gezegene hayat veriyor olsun da, başka olasılıklar bulunmasın? niçin kozmos'un ücra bir köşesinde yaşama mutluluğuna yalnızca bizler ermiş olalım? kanımca, evrende hayat kaynıyor olması çok daha güçlü bir olasılıktır.

bilim kendini düzelten bir girişimdir. bilimin temelinde düştüğü yanılgıyı düzeltme yatar. yeni deney sonuçları ve yeni düşünceler, sürekli olarak eskiden giz olan şeyleri çözümlemektedir.

bilime gücünü veren, özgür araştırma ve ne denli garip gelirse gelsin, ortaya atılan bir varsayımın değeri üzerinde araştırma yapılması gerektiği düşüncesinin yerleşmesidir. alışılmış fikirlere benzemediği için insanı tedirgin eden yeni fikirlerin boğulması, din ve siyaset çevrelerinde görülebilir. fakat böyle bir şey, bilgiye götüren bir yol değildir ve bilimsel çaba kavramıyla bağdaşamaz. yeni ufuklar açacak görüşleri kimin öne süreceğini önceden kestirip atamayız.

"iyi yaşamak için göze batmadan yaşamak gerek."

aristarkhos ve kopernik'e karşı gösterilen direniş, güneş'in yerküre çevresinde döndüğü görüşü günlük yaşamımızda halen sürmektedir. hâlâ güneş'in "doğduğundan" ve güneş'in "battığından" söz ederiz. aristarkhos'un helyosentrizm fikrini ortaya atmasından bu yana 2.200 yıl geçti ve kullandığımız dil hâlâ yerküremizin dönmediği yolundadır.

evrendeki yıldızların toplam sayısı yeryüzünün tüm kumsallarındaki kum tanelerinden daha fazladır.

yerküremize uzaydan baktığımızda ulusal sınır diye bir şey göremiyoruz. uzaydan gezegenimizin incecik mavi bir hilal, sonra da yıldızlar kenti arasında bir ışık noktası olarak göründüğünü izleyince etnik, dinsel ya da ulusal şovenist davranışların sürdürülmesi akılalmaz bir duruma dönüşür.

eğer genişleyen bir evren ve büyük patlama görüşü doğruysa, o takdirde daha güç sorularla karşılaşacağız demektir: büyük patlama anında koşullar nasıldı? ondan önce ne olmuştu? maddeden yoksun küçücük bir evren vardı da, ardından madde birden hiç yoktan mı yaratıldı? bu nasıl oldu? birçok toplumun kültüründe tanrı'nın evreni hiç yoktan var ettiği yanıtı verilir. fakat soruları savsaklamak demektir bu. eğer soruyu yüreklice sürdürürsek, bir adım daha atarak tanrı'nın nereden çıktığını sormalıyız. eğer bu soruya yanıt verilemez dersek, kendimizi boşuna yormadan, evrenin başlangıcı sorusunun yanıtsız kalacağı kararına neden varmayalım? ya da tanrının her zaman var olduğunu söylersek, evrenin her zaman var olduğunu neden söylemeyelim?

ölüm döşeğinde tycho brahe bilgilerini kepler'e armağan etmiş ve bu hoş çılgınlığının son gecesinde, şu sözlerini, sanki şiir yazan biri gibi tekrarlayıp durmuştu: "boşuna yaşamış olduğum sanılmasın. boşuna yaşamış olduğum sanılmasın."

30.9.17

uzun lafın kısası

pittakos: iktidar insanın özünü ortaya koyar.

victor hugo: toplumun bütün bereketli ışımaları bilimden, edebiyattan, sanattan, öğretimden çıkar; insanları yetiştirin, yetiştirin insanları.

diogenes: yararsız çabaları bırakıp doğaya uygun yaşamayı seçenler mutlu yaşar, insanlar aptallıkları yüzünden mutsuz olurlar.

irvine welsh: kim olduğunu ve kim olmadığını anlamaya çalışmak lazım. hayattaki esas macera bu. kendini bir yerde bulduğunda arkada bıraktığın ve hep yanında taşıdığın şeyler vardır.

aristippos: eğitimsiz olmaktansa dilenmek daha iyidir. nitekim berikinin parası yoktur, ötekinin insanlığı.

halil cibran: nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

mario levi: kaybedilmeyecek servet, elden çıkmayacak zenginlik yoktur. hiç kimse sahip olduklarıyla övünmemeli.

jean paulhan: günümüzde iki edebiyat türü var: okunması olanaksız kötü edebiyat -ama pek çok okunmaktadır- ve kimsenin okumadığı iyi edebiyat.

solon: halk iyi yönetiliyorsa tanrı ve yasaların yararı vardır; ama kötü yönetiliyorsa hiçbir işe yaramazlar.

carl gustav jung: insan, kendisini yargılayamayan bir olgudur ve başkalarının iyi ya da kötü yargılarına bırakılmıştır.

hegel: herkes ister ve inanır ki, ancak kendisinin dünyasıdır en iyi dünya; gene inanır ki, bu dünyayı diğerlerinden daha iyi anlatacak olan da, o en iyisi olandır.

andre breton: güzellik, ya ihtilaçlı bir güzellik olacak ya da hiç olmayacak.

25.9.17

genius.

zeka bir erkeğin en büyüleyici yanıdır.

"sevgi ölümü engeller. sevgi hayattır. her şeyi, anladığım her şeyi sadece sevdiğim için anlıyorum. her şey, var olan her şey sadece sevdiğim için var."

otoriteye ahmakça inanmak gerçeğin en kötü düşmanıdır.

insanlar uygun adım yürümekten ne zevk alıyor? bu, yanlışlıkla onlara büyük bir beyin verildiğini düşünmeme neden oluyor.

mucizelerin sebebini aramak isteyen, filozof olarak doğa olaylarının sebebini anlamaya çalışan ve onlara ahmaklar gibi bakakalmak istemeyenler kısa sürede dine saygısız ve kafir olarak görülür.

''bir gençliği bozmanın en iyi yolu, benzer düşünenleri farklı düşünenlerden üstün tutmaktır.'' (nietzsche)

milliyetçilik bir çocukluk hastalığıdır. insanoğlunun kızamığıdır.

empedokles nasıl gördüğümüz konusunda yanılıyordu ama evrensel bir gerçeğe rastlamıştı: insan algısı korkutucu derecede dardır. aslında sadece bir parçayı görmüşken bütünü gördüğümüze inanırız.

hiçbir erkek bir kadınla aklı için evlenmemiştir.

"sen karmaşık birisin albert. tuhaflıklarına katlanacak bir kadın bulduysan bu mucize burun kıvrılacak bir şey değil. evlen onunla. büyük bir aile kur. bu dünyadaki tek büyük lütuf ailedir."

her sabah uyanıp sürekli hayatımı ziyan ettiğim korkusunu duymak yerine tutkumun peşinden gitmek istiyorum.

insanın, sadece adını bilerek biri hakkında yapabildiği çıkarımlar inanılmaz.

"hastalarımda şunu fark ettim: yüzeyde onları rahatsız eden her neyse, örneğin konuşma korkusu, bilinç dışında çok daha büyüleyici bir şey gizlidir."

insan korkularından kaçamaz. aşmak için onlarla yüzleşmeli, cehennemlerinin içinden geçmelisiniz.

düşen bir adam kendi ağırlığını hissetmez.

evrendeki tüm gizemler arasında benim için anlaması en zor olan, insandır.

bilim insanları risk almalıdır. yoksa hiç ilerleme kaydedemezdik.

ateş, bilinç dışının derinliklerini temsil eder. dönüşümün arketipidir.

aşk kimyasal bir tepkimedir. bazen yanıp tükenir. her evlilik sonsuza dek sürecek değildir. sırf eski moda bir toplumsal sözleşme yüzünden neden hislerimizi inkar etmek zorunda kalalım? bilimin tüm kurallarını ve geleneklerini kabul etmiyoruz. geleneksel evliliği niye kabul edelim?

"evler sımsıkı birbirine tutundu o gece.
ay'ı öptüm ve ağladım sessizce." (henriette hardenberg)

hayattaki en önemli şeyin o olduğu ancak yokluğunda anlaşılıyor.

büyüdüğünde, bu dünyada bir kadın için çok az şey olduğunu anlayacaksın.

tarihteki büyük adamlar hiçbir şey yapmadıklarıyla hatırlanmaz. başka kimse harekete geçmezken harekete geçmeleriyle hatırlanırlar.

dünya tehlikeli bir yer. kötülük yapanlar yüzünden değil, öylece bakıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden.

devrimsel fikirlere karşı daima direnç olacaktır. kimileri güzel bir kanıt görür, kimileri şiddetli bir inkar.

evrenin gizemlerini keşfetme hayalleri kuran genç bir yahudiyken çok sayıda ilham verici öğretmenim olduğu için şanslıydım. şey, açıkçası, öğretmenlerimin çoğu büyüyünce bir baltaya sap olamayacağımı düşünüyordu.

bazıları kendimizi farklı tanımlamamızı tehlikeli buluyor. "araya karışın." diyorlar. "göze çarpmayın." "otoriteyi sorgulamayın." bence şüphe verici şekilde eski sıkıcı öğretmenlerim gibi konuşuyorlar.

siyonizm, komünizm, bunlar endişelenmeniz gereken tehditler değil. sizi titretmesi gereken şey faşizmdir.

düşüncesiz davranan adamlar şantaja açık olur.

artık bütün dünya ikiye bölündü. bir yarısında kadın var ve orası hep neşe, umut ve ışık dolu. diğer yarısındaysa kadın yok ve orası kasvet ve karanlık dolu.

kötülüğe karşı barış yanlısı olamazsın.

bir parçacığın hızını ne kadar kesin şekilde ölçerseniz konumunu o kadar az kesin şekilde bilirsiniz. yani belki de fikrimi ne kadar kesin öğrenmeye çalışırsanız duruşumu o kadar az kesin şekilde bilirsiniz.

doğum günleri insana ne kadar az şey başardığını düşündürüyor.

hepimiz kendimiz için mazeretler uydururuz. öyleyse başkaları için de uyduracak kadar iyi olmalıyız. insanlar karmaşıktır. hepimiz aynı düzgün insanlığı, aynı merakı paylaşıyoruz. umutları, hayalleri. aynı tanrı'yı.

doğanın derinliklerine bak. o zaman her şeyi daha iyi anlarsın.

kendi çalışmalarımda gözüpek bir sorunla karşılaştığımda cevabın genellikle gözüpek bir çözüm olduğunu görüyorum.

insanın itibarını oluşturması bir ömür sürer ama onu bozması sadece bir an.

mirasınızı çok fazla umursuyorsunuz. dünyanın sizi nasıl hatırlayacağını. ama dünya kendi ailenizle başlar ve biter.

insanlığın temel varlığına bir tehditle karşı karşıyayız. belki de nihayetinde bizi kurtaracak olan şey, birbirini tamamen yok etme kabiliyeti olan iki süper güçtür. atom bombası kullanımı atomla misillemeye yol açar. o misilleme de daha çok misillemeye yol açar ve karşılıklı yok oluşla sonumuz gelir. o yüzden iki taraf da tek bir silah bile kullanmaya cesaret edemez. delilik olur bu.

ama yanlışlıkla, aptallık sonucu veya bir tiranın isteğiyle de olsa bu silahlar kullanılacak. kullanıldığı zaman bize tanrı bile yardım edemez.

18.9.17

feragat

clarissa pinkola estes

bir kadının, hayatını ve zihnini, yavan topluluk düşünüşünden ayırması ve kendine özgü yeteneklerini geliştirmesi, gösterebileceği en önemli başarılar arasındadır; çünkü bu eylemler, gerek ruhun, gerekse psişenin köleliğin pençesine düşmesini önler. doğası itibariyle bireysel gelişmeyi teşvik eden bir kültür, herhangi bir grup ya da cinsiyetten hiçbir zaman bir köle sınıfı yaratmaz.

çok, çok fazla sayıda kadın, gerekli bilince ulaşmadan önce korkunç bir söz vermişlerdir. genç kadınlar olarak temel bir yüreklendirmeden ve destekten öyle yoksun, üzüntü ve gücenmeyle o kadar doluydular ki, kalemlerini bıraktılar, sözcüklerini kilitlediler, şarkılarını susturdular, sanat çalışmalarını dürdüler ve bunlara bir daha asla dokunmamaya ant içtiler. böyle bir durumdaki kadın, istemeden de olsa, kendi eliyle yaptığı hayatıyla birlikte fırına girmiş demektir. hayatı küle döner.

kendi gerçek ruhsal hayatı için açlık çeken bir kadın dışarıdan derli toplu görünebilir; ama içeride düzinelerce yalvarıp yakaran el ve boş ağızla doludur.

bazı kadınlar gülünç bir para evliliği için sanatlarını bırakırlar, "fazla iyi" eş ya da kız çocuğu olmak amacıyla hayatlarının düşünden vazgeçerler ya da daha kabul edilebilir, doyurucu ve özellikle daha sağlıklı olacağını umdukları bir hayata ulaşmak için gerçek yeteneklerinden feragat ederler.

vahşi benliğe yönelen en sinsi saldırılardan biri, eğer yerine getirilirse bir ödül verileceğini ima ederek kişiyi uygun bir şekilde terbiyeli davranmaya yöneltmektir. bu yöntem iki yaşındaki bir çocuğu odasını temizlemesi için geçici bir süreliğine ikna edebilirse de canlı bir kadının hayatında asla ama asla işe yaramaz. tutarlılık, bir işin sonunu getirme ve örgütlenme, bunların hepsi yaratıcı hayatın gerçekleştirilmesi için esas olmakla birlikte, yaşlı kadının "terbiyeli ol" uyarısı herhangi bir büyüme ve gelişme fırsatını yok eder.

tuzaklara düşmelerine ya da kötü bir şekilde incinmelerine neden olan tinsel/psikolojik sorunlara sahip on kadından dokuzunu, o sırada aç olan ya da geçmişte önemli bir şekilde ruhsal açlık çekmiş olan kadınlar oluşturur.

haklı bir gerekçe olduğunda kaçmamak, depresyona neden olur. saplanıp kalmanın çeşitli yolları vardır. içgüdüsü zedelenmiş kadın yardım istemekte ya da ihtiyaçlarını tanımlamakta sıkıntı çektiği için genellikle kendini ele verir. kaçmaya ya da savaşmaya dönük doğal içgüdüleri büyük ölçüde yavaşlamış ya da tükenmiştir. doyma, tat alma, kuşkulanma, dikkat duyumlarını tanıma, tam olarak ve özgürce sevme dürtüsü ya ketlenmiştir ya da abartılıdır.

vahşi kadın'la zaman geçirmek başlangıçta zordur. zedelenmiş içgüdüleri onarmak, safdillikten uzaklaşmak, zamanla psişenin ve ruhun en derin yönlerini öğrenmek, öğrendiklerimizi elde tutmak, dönüp gitmemek, ne yanda olduğumuzu açıkça söylemek.. tüm bunlar sınırsız ve gizemli bir dayanıklılık ister. orada yaşadığımız bir maceradan sonra alt dünyadan çıkageldiğimizde, dışarıdan bakılınca değişmemiş gibi görünebiliriz; ama içsel olarak engin ve kadınca bir vahşiliği geri almışızdır. yüzeyde hala dostça görünürüz; ama derimizin altında artık kesinlikle evcil değilizdir.