28 08 2015

Bir Düğün Gecesi

Adalet Ağaoğlu 

Aşkın düğünü, kendisidir.

İçime yumulup kalmışım. Geceler boyu bir tek şey boyuyorum. Garip bir tutsaklığın, ilk kez yüz yüze gelinen türden bir yalnızlığın resmini boyuyorum.

"Kibir küçüklüktür. Ahlaklı insan kendini olduğundan fazla görmeyendir."

Coşku ve akıl, mantık ve iyi niyet hiçbir zaman aynı yerde, hele bir bozgun noktasında asla buluşamaz diyebilecek robotlar hala var bu yeryüzünde.

İnsan kitaplardan ve kürsülerden iyice yere indi mi, artık batsan da, çıksan da yürürsün.

Kaş çatmanın, insanlığı geri itmenin gereği yok. Ne yaparsan yap, insan gibi yap. Ne yaparsan yap, kendinden kaçmadan yap. Yalnız başka güçlüklerden değil, kendi güçlüklerinden de kaçmadan yap. Devrimse de, sevdaysa da. Birini iyi yapan, ötekini de iyi yapar zaten.

İnsan duygu gölüne balıklama ne zaman dalacağını önden hiç kestiremez. Bunun için de en uygun zaman, gerginliğin en uç noktaya vardığı anda sevginin de en uç noktaya vardığı an olmalı.

Sevdaya sırt çevrilmez; gençlik, sevdasıyla da, devingenliğiyle de kendini yaşamalıdır.

Karl Marx: Gençliğin eylem biçimi küçük burjuvanın eylem biçimidir. Küçük burjuva davranışlarının serüvenciliği, kaypaklığı, sorumsuzluğu ve şiddete, teröre yatkınlığı gençlik eylemlerinde de görülür.

Allah kahretsin ya.. Bu maskara gece, bu mağmum düğün, en çok gülenimizi en çok ağlatıyor. En aldırmazımız en çok yaralanıyor.

İntihar etmeyeceksek içelim bari!

JFK

Oliver Stone 

"Bir vatansever, devletine karşı ülkesini savunmaya daima hazırlıklı olmalıdır."

Vietnam Savaşı sırasında, Güneydoğu Asya'da 2 milyon Asyalı, 58.000 Amerikalı öldü, 220 milyar harcandı, 10 milyon Amerikalı ticari hava taşıtlarıyla savaşa gönderildi, 5.000'den fazla helikopter kayboldu, 6,5 milyon ton bomba atıldı.

Halkına yalan söyleyen bir hükümet korunmaya değer mi? Kimseye güvenemez hale gelmişseniz, gerçeği söyleyemiyorsanız burası tehlikeli bir ülke olmuş demektir. Dünya yıkılsa da, adalet yerini bulmalı.


Lee Harvey Oswald kendini Kafka'nın Dava'sındaki Joseph K. gibi hissetmiştir. Tutuklanma nedeni ona hiç söylenmedi. Görünmeyen kuvvetlerin onu hedef aldığını bilmiyordu. Polis karakolunda, polis memuru olan Tippit'in cinayetiyle suçlandı. Kendini savunma hakkı tanınmadı. Sorgulama kayda geçirilmedi. Ertesi sabah güneş doğduğunda Başkanı öldürmekle suçlanıyordu. Medyanın da pompalamasıyla, bütün ülke onu suçlu kabul ediyordu. Bayan Jackie Kennedy'yi mahkemede ifade verme zahmetinden kurtarmaya gönüllü vatansever kulüp sahibi kisvesinde Jack Ruby polisin içindeki adamları tarafından bir garaja sokuldu. Oswald kurbanlık koyun gibi dışarı çıkarıldı ve bir halk düşmanı olarak temiz bir biçimde bertaraf edildi. Kimsesizler mezarlığına gömülmüş Lee Harvey Oswald için kim üzülür ki? Kimse. Oswald hakkında yanlış beyanlar ve basına sızan bilgiler dünyaya yayılır. Resmi efsane yaratılmıştır, basın da bunu devam ettirir. Resmi yalanların yaldızı ve JFK'nin cenazesinin destansı ihtişamı hepimizin gözlerini bağlar ve akıllarımızı karıştırır.

Hitler şöyle demişti: "Yalan ne kadar büyük olursa insanlar da o kadar kolay inanır."

İlgi çekmek isteyen ve Başkanı öldürerek muradına eren Lee Harvey Oswald, bu deli ve yalnız adam, uzun bir kurbanlar zincirinin ilk halkasıydı. Bunun ardından Bobby Kennedy, Martin Luther King gibi değişime ve barışa bağlılıkları yüzünden savaş tutkunlarının cephe aldığı insanlar da peş peşe yine böyle yalnız ve deli adamlar tarafından öldürülecekti. Cinayeti, bir delinin anlamsız eylemi gibi göstererek her suçtan sıyrılan kişiler. Hepimiz ülkemizin Hamlet'leri olduk, katledilen önderimizin, babamızın çocuklarıyız. Onun katilleri ise tahtı ele geçirmiş. John F. Kennedy'nin hayaleti, bizi Amerikan rüyasının ortasındaki gizli cinayetle yüzleşmeye davet ediyor. Dehşet verici soruları bize dayatıyor: Anayasamızın ilkeleri nedir? Hayatlarımızın değeri nedir? Adalet kılını bile kıpırdatmazken bir Başkanın şüpheli bir şekilde bir cinayete kurban gidebildiği bir demokrasinin geleceği nedir? Kalp krizi, intihar, kanser, uyuşturucu koması kisvesi altında daha kaç siyasi cinayet işlenecek? İç yüzleri ortaya çıkmadan daha kaç uçak ve araba kazası olacak? "İhanetten gelmez hayır" demiş bir İngiliz şairi. "Nedeni var elbet. Çünkü gelirse hayır, hiç adı olur mu ihanet?"

Amerikan halkı daha Zapruder filmini görmedi. Neden? Amerikan halkı daha hakiki röntgenleri ve otopsi fotoğraflarını görmedi. Neden? Yüzlerce belge bu komployu kanıtlamaya yardımcı olabilir. Neden bunlar hükümet tarafından saklanıyor ya da yakılıyor? Sıradan insanlar bu soruları sorup kanıt istediğinde yukarıdan gelen cevap hep aynı: Ulusal güvenlik. Önderlerimizden yoksun bırakılıyorsak bu nasıl bir ulusal güvenliktir? Nasıl bir ulusal güvenlik halkın temel gücünü elinden alıp Amerika'da bir devlet içinde devletin üstünlüğünü tanır? Ulusal güvenlikten anlaşılan buysa gerçekte ne olduğu her haliyle ayan beyan ortada. Adını koyabilirsiniz: Faşizm!

22 Kasım 1963'te olanlar bir hükümet darbesiydi. Doğurduğu en dolaysız ve trajik sonuç da Kennedy'nin Vietnam'dan çekilme kararının tersine döndürülmesi olmuştur. Savaş, Amerika'daki en karlı iştir. Yılda 80 milyar dolar getirir. Başkan Kennedy, devletimizin üst düzeyinde planlanan, Pentagon ve ClA'nın gizli operasyon merkezlerindeki fanatik ve disiplinli soğuk savaş uzmanlarınca uygulanan büyük bir komploya kurban gitmiştir.

Bu ortalık yerde uygulanan bir infazdı ve Dallas polisindeki, Gizli Servisteki, FBl'daki ve Beyaz Saray'daki benzer kafada insanlar tarafından örtbas edildi. Bu iş, olaydan sonra suç ortağı haline gelen J. Edgar Hoover'ı ve Lyndon Johnson'ı da kapsıyor. Suikast, Başkan Johnson'ı geçici bir memur düzeyine indirgedi. Başkanın görevi mümkün olduğu kadar sık ulusun barış arzusundan söz etmekti; oysa kendisi askeriyenin ve anlaşmalı şirketlerinin Kongre'deki ticari temsilcisi gibi davrandı.

Eğer çocukluk günlerimize dönersek sanırım o zamanlar çoğumuz adaletin otomatik olarak geldiğini sanırdık. İyilik yaparsan iyilik bulacağını. İyinin kötüyü yeneceğini. Ama yaşlandıkça anlıyoruz ki, bunlar doğru değil. Tek tek bireyler adaleti uygulamak zorunda ve bu hiç de kolay değil çünkü gerçekler, iktidar için bir tehdit oluşturuyor ve insan kendi hayatı pahasına iktidarla savaşmak zorunda kalıyor.

Gerçek, sahip olduğumuz en önemli değerdir; çünkü hayatımızdan çıkarsa, devlet gerçeği örtbas ederse, bu insanlara saygı duyamazsak, o zaman burası doğduğum ve ölmek istediğim ülke değil demektir.

Alfred Tennyson şöyle yazmış: "İktidar, ölen bir krala sırtını döner." Kennedy için bundan daha doğru bir şey söylenemez. Onun öldürülmesi muhtemelen bu ülkenin tarihindeki en korkunç anlardan biriydi.


Ben askerdim. İki savaş geçirdim. Silahları sağlayan gizli bir Pentagon adamı. Uçaklar, mermiler, tüfekler.. Hepsi "Gizli Operasyon" dediğimiz şeyler için. Gizli operasyonlar, yani suikastlar, darbeler, seçimlerde hile, propaganda, psikolojik savaş. İkinci Dünya Savaşında Romanya'da, Yunanistan'da, Yugoslavya'da bulundum. Savaş sonunda Nazi istihbaratçılarının bir kısmının kaçmasına yardımcı oldum. O adamları komünistlere karşı kullandık. 1948'de İtalya'da seçimlerde hile yaptık. 1949'da Fransa'da grev kırdık. Filipinler'de Quirino'yu, Guatemala'da Arbenz'i, İran'da Musaddık'ı devirdik. 1954'te Vietnam'da, 1958'de Endonezya'da, 1959'da Tibet'teydik. Dalai Lama'yı dışarı çıkardık. İyi çalışıyorduk. Çok iyi. Sonra bu Küba işine el attık. Pek beceremedik. 1962 Ekiminde gerçekleşecek bir işgal tasarladık. Kruşçev buna karşı füzeler yolladı. Kennedy işgalden vazgeçti. Elimiz böğrümüzde kaldı. Bir sürü insanın kafası kızdı. 1963 yılının eylül ayını büyük oranda Kennedy'nin 1965 sonuna dek bütün Amerikalıları Vietnam'dan çıkarma planı üzerinde çalışarak geçirdim. Kennedy döneminde sunulan en önemli tasarılardan biri olan Ulusal Güvenlik Muhtırası 263, başlangıç olarak 1.000 askerin ülkeye dönmesini emrediyordu. Ama kasım ayında, Vietnam devlet başkanı Diem'in öldürülmesinden bir hafta sonra ve Kennedy suikastından iki hafta önce tuhaf bir şey oldu.

Üstüm tarafından, ona "Y" diyelim, General Y tarafından Güney Kutbuna gönderildim. Bir grup uluslararası önemli şahsiyete askeri refakat sağlayacaktım. Dönüş yolunda, Yeni Zelanda'daydım ki Başkanın öldürüldüğünü duydum. Lee Harvey Oswald, Dallas saatiyle 19.00'da polis memuru Tippit'i öldürmekle suçlandı. O sırada Yeni Zelanda'da ertesi gün saat 14.00'tü. Ama oradaki gazetelerde şimdiden o kimsenin tanımadığı 24 yaşındaki Oswald'ın hikayesi çıkmıştı bile. Stüdyo resmi, ayrıntılı yaşam öyküsü, Rusya'yla ilgili bilgiler. Hepsi de Başkanı tek başına öldürdüğünden emindi. Halbuki ancak dört saat sonra Dallas'ta onu bu suçla itham ettiler. Bana öyle geldi ki bir sahte hikaye uydurulmaktaydı. Tıpkı bir gizli operasyondaki gibi.

Döndükten sonra kendi kendime sordum: Neden ben, Özel Operasyonlar şefi, pek çok kişinin yapabileceği bir iş için Güney Kutbuna yollanmıştım? Yoksa Washington'da olsaydım normalde yapacağım işlerden biri de Teksas'ta tüm güvenlik önlemlerini almak olacağı için mi acaba? Araştırdım ve öğrendim ki birisi Albay Reich'ın karşı çıkmasına rağmen, Sam Houston Karargahındaki 112. Askeri İstihbarat grubunun o gün görev başı yapmamasını söylemiş. Bence bu büyük hataydı. Özellikle Dallas gibi düşmanlığı bilinen bir kentte, Gizli Servise destek vermek standart uygulamadır. Başkanın arabasının üstünü kurşun geçirmez camla kapamasak bile kaldırımlara kesinlikle 100 ila 200 ajan yerleştirirdik. Dallas'ta bir ay önce BM Elçisi Adlai Stevenson'a tükürülmüş ve vurulmuştu. Fransa'da De Gaulle'ün hayatına kast etmeye çalışmışlardı. Günler öncesinden gelip güzergahı inceler her binayı kontrol ederdik. Dealey'ye bakan pencerelerin açılmasına izin vermezdik. Orada nişancılarımız bulunurdu. Bir pencere açılsa telsizle uyarı gelirdi. Kalabalığı gözlerdik; paketler, kıvrılmış gazeteler, paltolar. Hiç kimseye şemsiye açtırılmazdı. Araba saatte 15 kilometreye düşecek kadar yavaşlatılmazdı. O tekinsiz Houston-Elm kavşağına da sapmazdı. O gün sokaklarda ordunun varlığı hissedilirdi. Ama bunların hiçbiri olmadı. En temel güvenlik kurallarımız çiğnendi. Bu da Dallas'ta bir komplonun söz konusu olduğunun en iyi işaretidir.

Bunu en iyi kimler yapabilirdi? Gizli operasyoncular. Meslektaşlarım. Benim üstüm, Albay Reich'ı arayıp şöyle diyebilirdi: "Güvenlik için bir başka birim geliyor. Siz görev yapmayacaksınız." O gün, Ordu İstihbaratından bazı adamlar Dallas'taymış. Kim neden oradaydı bilmiyorum. Ama Başkanı korumuyorlardı. Ordu İstihbarat dosyalarında bir Lee Harvey Oswald vardı. O dosyalar yok edildi. Çok tuhaf şeyler oluyordu. Oswald'ın bunlarla bir ilgisi yoktu. Bütün kabine Uzak Doğu'daydı. Suikast esnasında havada, ABD semalarında koca bir savaş birliğinin üçte biri Almanya'dan dönüyordu. Saat 12.34'te Washington telefon bağlantısı bir saatliğine koptu. Uçakla Washington'a dönen Johnson'a kriz masasından telsizle bilgi geldi. Yalnızca bir tek katil vardı. Size tesadüf gibi mi görünüyor? Kesinlikle hayır. Kabine devre dışıydı. Kargaşayı önleyici birlikler havadaydı. Yanlış hikayelerin yayılmasını engellemek üzere telefonlar kesikti. Hiçbir şey şansa bırakılmamıştı. Sağ kurtulmasına meydan verilmemişti. Bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Vietnam bu kez gerçekten başladı. Pentagon ve ClA'de bir kandırmaca havası hakimdi. Biz gizli operasyoncular, komisyonun düzmece olduğunu biliyorduk. Ama başka bir şey daha vardı daha derinde. Daha çirkin. Allen Dulles'ı iyi tanırdım. Sık sık evinde ona rapor verirdim. Ama neden Kennedy'nin, onu kovan adamın ölümünü araştırmak için o  görevlendirilmişti? Bu arada Dulles, General Y'nin velinimetiydi. 1964'te istifa ettim. Rütbe hakkımdan feragat ettim. Kennedy'nin düzen için bu kadar tehlikeli olduğunu hiç düşünmemiştim.

Oswald, Ruby, Küba, mafya.. Tahmin edip duruyorlar, bilmece gibi. Bu da onların en önemli soruyu sormalarını engelliyor: Neden? Kennedy neden öldürüldü? Bunda kimlerin çıkarı vardı? Bu işi örtbas etme gücüne kimler sahip? 1961'de Domuzlar Körfezi'nin hemen ardından, çok az kişi bunu bilir ama Ulusal Güvenlik Muhtıraları 55, 56 ve 57'nin tasarlanmasına yardımcı oldum. Bunlar çok gizli belgelerdir. Burada Kennedy, Genelkurmay Başkanlığı sözcüsü General Lemnitzer'e şöyle der: "Bundan böyle, barış zamanında askeri nitelikte bütün gizli etkinliklerden tamamen Genelkurmay Başkanlığı sorumlu olacaktır." Bu CIA'nın hükümranlığını sona erdirdi. JFK'in vaat ettiği üzere, CIA'yı bin parçaya böldü. Şimdi de ona bu işte yardım etmeleri için askerlere emir veriyordu. Görülmemiş şey! Bunun iktidar koridorlarında yarattığı şok dalgalarını size anlatamam. Bu ve bir de Allen Dulles'ın, Richard Bissell ve General Cabell'ın kovulması. Hepsi de İkinci Dünya Savaşı'ndan beri teşkilatta kutsal adamlardı. Bu pek çok kişiyi sarstı. Kennedy'nin talimatları, bürokratik direnç yüzünden uygulanmadı. Ama bunun sonuçlarından biri şu oldu. Küba operasyonu benim departmanıma devredildi. Firavunfaresi Operasyonu adıyla. Firavunfaresi düpedüz gizli operasyondu. Gizli üssü Miami Üniversitesi'ndeydi. Ülke içindeki en geniş ClA merkezi oradaydı ve yıllık yüz milyonlarca dolarlık bir bütçesi vardı. 300 gizli ajan, 7.000 seçme Kübalı. Para aklamak için kurulmuş elli naylon şirket. Castro'ya karşı bitmek bilmez bir savaş açmışlardı. Sanayi sabotajı, ürünleri yakma vesaire. Hepsi General Y'nin kontrolündeydi. Dışarıda uyguladığı gizli savaş yöntemlerini almış, bu ülkeye getirmişti. Artık adamları, teçhizatı, askeri üsleri ve bir amacı vardı. Kennedy'nin 1963 Martında yapılmasını istediği bütçe kesintilerini hafifsemeyin. 25 eyalette neredeyse 52 askeri kurum etkilenecekti. Yirmi bir denizaşırı üs. Çok para.

Vietnam'da kaç helikopter kayboldu biliyor musunuz? Şimdiye dek yaklaşık 3.000 tane. Bunları yapan kim? Bell Helikopterleri. Bell'in sahibi kim? Boston Bankası ClA'dan Çinhindi'nde helikopter kullanılmasını istediğinde Bell neredeyse iflas etmek üzereydi. Ya F-111 bombardıman uçakları? Teksas Fort Worth General Dynamics şirketi. Bunun sahibi kim? Savaş başladığından beri savunmanın bütçesine bir bakın. 75 milyar oldu 100 milyar. Savaş bitene kadar yaklaşık 200 milyar harcanacak. 1949'da bu para 10 milyardı. Savaş olmazsa para da olmaz. Bütün toplumların en temel ilkesi savaşa yöneliktir. Devletin halk üzerindeki otoritesi, savaş kudretine bağlıdır. Kennedy Soğuk Savaşı bitirmek istedi. Ay'a gitme yarışına bir son verip Sovyetlerle işbirliği yapmak istedi. Nükleer testleri yasaklayan bir antlaşma imzaladı. 1962'de Küba'ya çıkarma yapmayı reddetti. Vietnam'dan çekilme kararı aldı. Ama bütün bunlar 22 Kasım 1963'te sona erdi. Kennedy'nin Güneydoğu Asya'da savaşmayacağını 1961'den beri biliyorlardı. Sezar gibi dört bir yanı düşmanlarla çevriliydi. Bir şeyler olacaktı; ama ne? Yine de iktidara yakın çevrelerde herkes biliyordu.

Mesele paraydı. Çok para. 100 milyar dolar. Kennedy savunma bütçesini seçmen bölgelerine yedirdi. TFX savaş uçağı ihalelerini sadece 1964'te önemli rol oynayacak eyaletlere verdi. İktidardaki adamlar mücadele ettiler. Kendi yollarıyla. Herhalde böyle başlamıştır. Öylesine. Savunmayla ihale anlaşması olanlar, petrolcüler. Bir sohbet ortamında. Birine telefon edilmiştir. Belki de benim üstüm General Y gibi birine.
"Biz bu işi yapacağız. Yardımınız gerekli."
"Ne zaman?"
"Sonbaharda. Muhtemelen güneyde. Bir plan yapmanızı istiyoruz."
"Yaparım."
İşler bağımsız yürütülür. Kimse "ölmesi gerek" dememiştir. Oylama olmamış, kayıt düşülmemiştir. Kimse suçlanmayacaktır. Haça germe kadar eski bir yöntem bu. Ya da askeri infaz mangası gibi. Beş mermi, biri boş. Kimse suçlu değil. İktidar sistemi içindeki herkes iç huzuruyla rolünü inkar edebilir. En gizli noktalar haricinde tehlikeli bağlantılar yok. Ama iş başarıya ulaşmalı. Kaç kişi ölürse ölsün, bedeli ne olursa olsun işi planlayanlar kazanan taraf olmalı ve asla kimse tarafından hiçbir şey için bir suçlamaya maruz kalmamalılar. Buna hükümet darbesi denir.

Kennedy Teksas yolculuğunu eylülde duyuruyor. O sırada Dallas'ta ikinci Oswald'lar boy göstermeye başlıyor. Zaten orada belediye başkanı ve polisler onların adamı. General Y katilleri seçiyor. Belki de Yunanistan'da, Atina yakınlarındaki özel eğitim kampımızdan. Profesyoneller. Belki bölge sakinleri, Kübalılar, mafyanın adamları. Ayrı ekipler. Hangi çatıdan kim ateş etmiş ne fark eder? Oyunun bir parçası işte. Durmadan o salı gününü düşünüyorum. 26 Kasım'ı. Kennedy'nin cenazesinin ertesi günü. Lyndon Johnson, Ulusal Güvenlik Muhtırası 273'ü imzalayarak Kennedy'nin çekilme politikasını tersine döndürdü ve Kuzey Vietnam'a karşı gizli etkinlikleri onayladı. Bu da Tonkin Körfezi olayına yol açtı. "Yeter ki beni seçin, istediğiniz savaş olsun." İşte bütün Vietnam Savaşı o belgede yatar.

Tarih bunun örnekleriyle doludur. Krallar öldürülür. Siyaset iktidardır, başka bir şey değil.

Kaygı Üzerine

Renata Salecl 

Arzuyu tatmin edebilecek bir nesne yoktur.

"Modern çağ, birbirine en uzak fikirlerin hep birlikte serbestçe varlığını sürdürür göründüğü, yaşamak ve öğrenmek için sabit bir referansın kalmadığı bir çağdır." (Paul Valery)

İnsanlar kararsız ve korkmuş hissettiğinde, düşmanlarının net bir imgesini aramaya koyulur ve bu düşmanların ortadan kaldırılmasının, kaygılarını yatıştıracağını umar.

Joanna Bourke: Düşman kıyımı, erken çocukluk fantezisinden türemiş köklü, ilkel bilinçdışı arzuları doyurur. Düşman, ölümüyle, grup onaması yoluyla suçluluk duygusunun dışarı atıldığı derin bir grup doyumu sağlayan kurbanlık bir nesnedir. Çarpışma, talimin doğurduğu uzun süreli hüsranların yarattığı kırılgan nefret gerilimini çözen ayinsel bir olaydır. Bu hüsranlar olmadan bir grubun askeri bir kuvvet haline gelmesi mümkün değildir.

Jacques Lacan: Kaygı bir eksiğin değil, eksiklik payandasının yokluğunun emaresidir.

Nevrotiklerin kaygıyla baş etme yollarından biri de fantezi yaratmaktır. Öznenin bir senaryo, kendisine tutarlılık veren bir hikaye uydurarak eksiği örtbas etmesinin bir yoludur fantezi. Fantezide özne eksiğe karşı bir koruma kalkanı oluşturur; oysa kaygıda, eksiğin yerinde ortaya çıkan nesne özneyi yutar, yani özneyi soldurur.

Sigmund Freud: Kültürel yasağın olmadığı yerde insanlar, arzularını canlı tutmak için bu yasakları icat ederler.

Yas, artık var olmayan nesneden ayrılma sürecidir. Yas yoluyla özne, kendisini kaybolan nesneden koparabilir, kaybını kabullenebilir; oysa melankolide özne, kayıp nesneyle arasındaki narsisistik özdeşleşmede ısrar eder.

Jacques Lacan: Bir kadın için, ilk başta, bizatihi sahip olmadığı şey arzusunun nesnesi haline gelecektir; oysa erkek için arzu nesnesi, başlangıçta, olmadığı şeydir, başarısız olduğu yerdedir.

Kaybettiğimiz birinin yasını tutarken, kendimizi onun eksiği olarak algıladığımız için yas tutarız. Kendini ötekinin arzusunun nesnesi olarak algılamak, öznenin, ona damgasını vuran şeyin eksiklik olduğu gerçeğiyle baş etmesinin yollarından biridir. 


Bütün olan biteni söylemek, her şeyi anlatmak değildir.

27 08 2015

Schopenhauer Terapisi

Irvin Yalom 

Üç büyük düşünce devriminin insanın merkeziyetçiliği fikrini tehdit ettiği sık sık belirtilmektedir. Birincisi Copernicus, dünyanın, bütün yıldızların etrafında döndüğü bir merkez olmadığını göstermiştir. Sonra Darwin, hayat zincirinde bizim merkez olmadığımızı, diğer bütün yaratıklar gibi başka yaşam biçimlerinden meydana geldiğimizi göstermiştir. Üçüncü olarak da Freud, bizim kendi evimizin efendisi olmadığımızı, davranışlarımızın büyük çoğunluğunun bilincimizin dışındaki güçler tarafından yönetildiğini göstermiştir.

Freud'un bilinmeyen yardımcı devrimcisinin, onun doğumundan çok önce derin biyolojik güçler tarafından idare edildiğimizi ve sonra kendimizi hareketlerimizi bilinçli olarak seçtiğimiz şeklinde kandırdığımızı öne süren Schopenhauer olduğuna kuşku yoktur.

Schopenhauer talih çarkını sürekli olarak döndürmenin kaderimiz olduğunu gösterdi: Bir şeyi isteriz, alırız, kısa bir süre tatmin yaşarız, bu tatmin hızla sıkıntıya dönüşür, ardından mutlaka bir sonraki 'istiyorum' gelir. Arzuyu doyurarak kurtuluş yoktur; insanın çarktan hemen atlaması gerekir.


Çarktan atlamak, istemekten tamamen kaçmak anlamına geliyor. En içteki doğamızın, bir şeyi elde etmek için yatıştırılamaz bir şekilde çabalamak olduğu, bu acının en başından bize programlandığı ve kendi doğamıza mahkum edildiğimiz anlamına geliyor. Önce bu yanılsama dünyasının esas hiçliğini kavramamız, ardından istenci reddetmenin bir yolunu bulmamız gerektiği anlamına geliyor. Bütün büyük sanatçılar gibi saf, platonik fikirler dünyasında yaşamayı amaçlamalıyız. Kimileri bunu sanat yoluyla yapıyor, kimileri dinsel çilecilikle. Schopenhauer arzu dünyasından kaçınarak, tarihin büyük zihinleriyle bir araya gelerek ve bedensel zevklerden el çekip düşünerek yapmıştır. Bir insanın aktör olduğu kadar gözlemci de olması gerektiği anlamına geliyor bu. İnsan bütün doğada var olan, her insanın bireysel varoluşuyla kendini gösteren ve kişi artık fiziksel bir varlık olarak yaşamadığında bu gücü geri talep edecek olan yaşam gücünü kabul etmelidir.

Göreli mutluluk üç kaynaktan gelir: Kişinin olduğu şey, kişinin sahip olduğu şey ve kişinin diğerlerinin gözlerinde temsil ettiği şeyler. Schopenhauer bizim ilkine odaklanmamızda ve ikincisiyle üçüncüsüne -sahip olunanlar ve şöhretimiz- güvenmememiz gerektiğinde ısrar eder; çünkü o ikisi üzerinde kontrolümüz yoktur; bizden alınabilirler ve alınacaklardır. Aslında sahip olmanın tersine bir etmeni vardır, der; sahip olduğumuz şeyler çoğu kez bize sahip olmaya başlar.

Yürek Söken

Boris Vian 

En iyi şeyler bile zamanla usanç verir.

Heveslenmeye heveslenmek, daha işin başında, yeterli bir tutkudur. Bunun kanıtı da sizi davranmaya itmesidir.

İnsan hep bir şeylerin eksikliğini duyar.

İnsan ancak hiçbir şeye heves duymadığı zaman özgür olur ve tam anlamıyla özgür olan bir yaratık hiçbir şeye heves duymaz.

Önünde sonunda, bir şey istemek, isteğine zincirlenmektir.

Bazı insanları seviyoruz diye kalamayız yerimizde, başkalarından nefret ettiğimiz için gideriz. Yalnızca çirkin şeyler insanı harekete zorlar.

Tutkuların varolduklarını bilmek ve onları duymamak; korkunç bir şeydir bu.

Çocuklar kendileri için iyi olanın az çok bilincindedir ve ender olarak zor duruma sokarlar kendilerini.

Sağduyudan daha şiirsel olan hiçbir şey yoktur.


Tanrı yağmuru sevmez. Tanrı eşekotunu sevmez. Tanrı pek az umursar tarhlarınızla yavan serüvenlerinizi. Tanrı sırma işlemeli bir köşe yastığıdır, güneşte mıhlanmış bir elmastır, sevgiyle işlenen paha biçilmez bir bezektir, Auteuil'dür, Passy'dir, ipek cübbeler, nakışlı çoraplar, gerdanlıklar ve yüzüklerdir, yararsız olan, büyüleyici olandır, elektrikli kutsal ekmek taslarıdır.

Tanrı, gereksiz olandan alınan hazdır.

Tanrı yararcı değildir. Tanrı bir bayram armağanıdır, karşılık beklemeden yapılan bir bağıştır, bir platin külçesidir, sanatsal bir benzetmedir, hafif bir şekerlemedir, Tanrı fazladan vardır. Ne bir şeyden yanadır ne de karşısında. Artık olandır o.

Lüks Tanrısı aşağılık davranışlarınızdan, kirli çoraplarınızdan, sarı lekeli donlarınızdan, kararmış yakalarınızdan ve dişlerinizdeki kefekiden tiksinir. Tanrı yağsız sosları, boş kursaklı horozları, kadidi çıkmış beygirleri cennetine almaz; Tanrı büyük bir gümüş kuğudur, Tanrı ışıl ışıl yanan bir üçgenin içindeki yakut taştır, altından bir oturağın dibindeki elmastır, Tanrı kıratların verdiği hazdır, platin renginde büyük gizlerdir, Malampia fahişelerinin yüz bin adet yüzüğüdür, Tanrı kadifeden bir piskoposun taşıdığı sonsuz bir mumdur, Tanrı değerli madenlerin, sıvı incilerin, kaynamış cıvanın, eter billurunun içinde yaşar.
Hödükler! Tanrı size bakıyor ve sizden utanıyor.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Nazım Hikmet 

Ben Peyami'nin bu son romanını üç defa okudum. Otuz defa daha okuyabilirim ve okuyacağım. Her okuyuşta, satırlar evvelce görmediğim, sezmediğim, anlamadığım taraflarını bana gösterdiler. En basitin en mürekkep olduğunu bu kitap bir kere daha ebediyen ispat etti. Bu kitabın karşısında ben, yıldızlı göklerin sonsuzluğuna bakan ve o layetenahi alemde yeni pırıltılar, o zamana kadar hiçbir gözün göremediği acayip fakat hakiki alemler keşfeden bir müneccimin hayranlığını duymaktayım. Hayranım.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu, Çalıkuşu'na ağlayanların anlaması kabil değildir. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu on bin, yüz bin, bir milyon satılırdı; eğer ıstırabı, azabı ve neşeyi coşkun bir ciddiyetle duyan öz ve halis halk kitleleri okuma ve yazma bilselerdi. Büyük eserleri ya hakiki halk kitlesi, ya hakiki büyük münevver tabakası anlayabiliyor. Orta münevver ve burjuva, sanatı en az ve en kötü tarafından anlayanlardır. Büyük Rus sanatkarları bilhasa son inkılaptan, hakiki halkın, hakiki sanatla tanış olmasına imkan hasıl olduktan sonra, okuyucu kitlelerini, eskisine nazaran yüzlerce misli çoğalttılar.

Erenlerin Bağı, Nur Baba, Damla Damla filan gibi lohusa şerbeti lezzetinde mayileri bize kenarları yaldızlı Mahmutpaşa bardakları içinde içirmeye çalışanların eserleri ve kendileri çoktan mazi oldu. Bu bir evvelki edebiyat nesline karşı içimde hiçbir hürmet hissi yok. Onların doğurdukları şeyler Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun yanında öyle komik, öyle adi, öyle melodram kalıyor ki, içimden acımak bile gelmiyor.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nun bir tek kahramanı var: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu. Bu kitap, bütün bir fakir çocuklar hastanesinin romanıdır. Burjuvanın çocuğu Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda yatmadı; o ve onun anası, babası o beyaz duvarların kabusunu duyamaz. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nda halkın çocuğu yatıyor, benim oğlum yatacak, onu ancak biz anlarız.

Peyami'nin bu kitabı tam, mükemmel ve ciddi manasıyla yenidir. Bütün dünya sanat aleminde dokümantarizmin galebesini görüyoruz. Sanat, sinemadan tutun da şiire kadar, şeniyetlerin vesaikinden kompozisyonlar, terkipler ve besteler yapmaya doğru gitmektedir. Bu hakikatlerin mimarisi bazen öyle müthiş bir mana alıyor ki, onların yanında entrikalı romanlar, kalbin mırıltılarını heceleyen şiirler filan, zavallı ve gülünç kalıyor.

İşte Dokuzuncu Hariciye Koğuşu böyle bir dokümanter eserdir. Ve muazzamlığının bir tarafı da buradan gelmektedir. Bu kitabın ruh tahlilleri bile dehşetli ve derin hakikat vesikalarının senfonisidir.

Peyami'nin romanı realisttir; fakat eski manada fotoğraf realizmi değil, şeniyetlerin abidesini yapan ve bunu yapmak için bir sıra tahlil ve terkiplerden mürekkep bir kompozisyon vücuda getiren diyalektik bir realizm.

Peyami'nin romanı, Peyami'nin Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami'nin.. Ne söyleyeyim.. Nefret ettiğim, kızdığım vakit çok söyleyebiliyor ve çok yazabiliyorum. Fakat sevdiğim zaman o kadar çok seviyorum ki, sevdiğim şeyi uzun uzadıya anlatamıyorum. Nefretim sevgimden daha mı kuvvetli? Zannetmem. Bildiğim bir şey varsa o da sevince susmak istediğimdir.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'na hayranım ve susuyorum işte.

26 08 2015

Değişim Rüzgarı

Stefan Zweig 

Kıt kanaat geçinip gitmek aslında yaşamak değil, olsa olsa daha dar bir eve, içine konacağı tabuta alışmaktır.

Yaşamak demek sürekli hesap yapmak, toplamak ve çarpmak, sayılar ve rakamlardan oluşan amansız bir döngüdür; siyah ağzını açmış, bir türlü doymak bilmeyen canavar ellerinde ne kalmışsa birer birer yutar.

Haklı veya haksız, temiz ya da pis, yoksulluk her zaman pis kokar ve insanın midesini bulandırır.

Bir insanın duyduğu utanç en üst noktaya ulaştığında, vücudunun en ücra köşesindeki sinir telleri bile altüst olur ve duyduğu utancı bir daha yaşamak şöyle dursun düşünmek bile çektiği acıyı yeniler ve çoğaltır.

Kendilerini güçlü hissedenler, çevrelerinde olup bitenlerin pek farkına varamazlar. Bütün mutlu insanlar aslında kötü psikologlardır.

İnsanoğlunu baştan çıkarmak çok kolaydır, arzularımıza çok çabuk yenik düşeriz.

Güvenmek, birine güven duymak her zaman tehlikelidir; çünkü bir yabancıya açtığın sır, seni ona yaklaştırır; kendinden bir şeyler vermiş olursun ona.

Bir kadına verilen şeref sözü, ona, düşmeden önce sarıldığı korkuluk kadar yardımcı olur.

Korku sihirli bir ayna gibidir, insan yüzünün o anki halini korkunç derecede büyütür ve bir karikatür gibi belirginleştirir; hele bir de hayal gücüyle kamçılandı mı en çılgın ve en inanılmaz olasılıkları bile kovalamaya başlar.
 

Bizi rahatsız eden şeyleri belleğimizden silme isteği ağır bir seyir izlese de sonuçta gücünü mutlaka gösterir. 

Yaşlılığın sağladığı faydalardan biri de insanları değerlendirme konusunda çok az yanılmış olmaktır.

Her madde kendi içinde belli bir karşı koyma gücüne sahiptir, bunun aşılmasına izin vermez; suyun bir kaynama, madenlerin bir erime noktası vardır; aynı şekilde insan ruhunun ögeleri de bu değişmez doğa yasasından kurtulamazlar. İnsanın içi son sınırına kadar doldu mu, yaşanan olaylarla ilgili tek bir damla daha koymak olası değildir.

25 08 2015

Cool Anılar

Jean Baudrillard 

Anısı yüreğinizi daraltınca, hoş olanın yüceliği anlaşılır.

"Hayatın kendisi bir alıntıdır." (Borges)

En heyecan verici an, bir kadının ayakkabılarını çıkardığı ve sizin karşınızda boyunun birdenbire kısalıverdiği andır.

çünkü farklılık güzeldir
kayıtsızlık ise soylu


Hakikat, olabildiğince hızlı kurtulunması ve başkasına bırakılması gereken şeydir. Aynı hastalıklar gibi, gerçekliği iyileştirmenin tek yolu budur.

Masumiyet gibi afrodizyak yoktur.

Haz duyan kadınlardan çok, haz duyuyormuş gibi yapan ama haz oyunu kisvesi altında belli bir mesafeyi ve bekareti koruyan kadınları sevmeli. Çünkü onlar ırza geçmeyi gerektirirler.

Bilge insan, ruhsal durumunu anlamak için tırnaklarındaki ayçaya bakar.

Her acıda ve hazda, onu olabildiğince hızlı bitirmeye ve bir an için varoluştan bağışlanmaya dair gizli bir dilek vardır. Sona ne kadar çabuk ulaşılırsa, bağışlanmanın süresi de o kadar uzar.

Katıksızdan da daha katıksız olan şey, herhangi bir yolla sonun ötesinde yaşamaktır.
 

Her hayvanda sizi küçümseyen bir insan saklıdır; her bilgisayarda canı sıkılan bir insan saklı olduğu gibi. 

Zeka düşüncenin, sır ise hakikatin baştan çıkarıcı biçimleridir.

İster acı ister hazla ilgili olsun, her etkinlik çevriminin sonu simgesel bir mastürbasyonla onaylanır.

Kötülük düşüncesinin en zor yanı, onu her tür mutsuzluk ve suçluluk kavramından arındırmaktır.

Yalnızca arzu duymayan beden gerçek anlamda hazza layık olabilir.

Yolculuk yapmanın verdiği keyiflerden biri de başkalarının konut edindiği yere dalıp el değmemiş olarak, onları kendi kaderlerine bırakmanın kötücül neşesiyle çıkmaktır.

En ideal çalışma ortamı aylaklıktır.


Bütün erkekler, herhangi bir kadın ya da herhangi bir kadın imgesi tarafından artık üstlenilmiyor olmaktan müthiş korkarlar. Hiçbiri, bir kadın imgesi onları mutlaklaştırmadan yaşayamaz.

Beklemek erken ödenen bir kefarettir. 

Tek mükemmel suç intihardır. İntihar eşsiz ve kesindir; halbuki cinayet hep tekrarlanmak zorundadır. İntihar, cellat ile kurbanı ideal bir biçimde karıştırır.

Ölmek bir şey değil, yok olmayı bilmek gerek.

İnsan hiçbir zaman, karın içindeki vahşi bir hayvanın güzelliğine, gri filin yumuşak melankolisine, yeşil karıncaların basiretine ulaşamayacak.

24 08 2015

Eğer

Laurence Sterne 

Bazı adamların bazı eylemlerini bir felaket bekler. Ne yapıp etseler, onları doğru yoldan alıkoyup saptıran öyle bir ortama düşüverirler ki, en dürüst yüreğin bağışladığı tüm övülesi unvanlara layık olsalar bile, bu işleri işleyenler övgüsüz yaşamak, övgüsüz ölmek zorunda kalırlar.

Keşke babam ya da annem, daha doğrusu, eşit oranda sorumlu olduklarına göre, her ikisi de, beni peydahlamaya kalkıştıklarında, ne halt ettikleri üzerinde biraz olsun kafa yormuş olsalardı; eğer o sırada yapmakta oldukları şeyin nelere yol açabileceğini gereğince dikkate alsalardı, sorunun yalnızca akıl sahibi bir varlık üretmek olmadığını, aynı zamanda mutlu bir biçime ve ısıya sahip bir beden yaratmak, vücudunun mutlu gelişimi ve ısısını, belki dehasını ve hatta zekasının kalıbını belirlemek olduğunu, peydahlamakta olduklarının kendisinin ve ailesinin alın yazısının o sırada ağır basan salgı ve mizaçlarınca yönlendirilecek olduğunu; eğer bütün bunları ölçüp biçseler ve ona göre davransalardı, ben şimdi okurum karşısında muhtemelen görmekte olduğundan farklı bir kişilik olarak dünyadaki yerimi almış bulunacaktım; buna gerçekten inanıyorum.

21 08 2015

Üç Ağızlı Bıçak

Şükrü Erbaş 

İnsanların gözleri uzun bir uçurumu ezber etmeye çalışan bir çift korku çiçeği, bir imdat çığlığı; sevincine bakarken bile ışığını ağır bir kuşku, boğuk bir önlem duygusundan alıyor. Herkes eliyle göğüs kafesine yerleştirdiği kocaman bir kayanın altında kirpikleriyle kuş resimleri çiziyor gökyüzüne. Zorun, paranın ve yalanın tanrıları; aşk, iyilik, eşitlik, onur, özgürlük gibi tüm insani değerleri bir ihanet saplantısı, bir bölünme paranoyası ile ufkun dışına itiyor. Bütün korkakların azılı bir kahraman kesildiği şarkıları bozulmuş bir ülkede ölüm, sorunların tek çözümü, hakların ve halkların ilk ve son ödülü oluyor. Özgürlük, bir uygunlukla iğdiş edilmemişse ancak hapishanelerde soluk alıyor. Yatağını cehalet, ihtiras ve çirkinliğin serdiği odalar ve olanaklar içinde, yeteneksizlik ve parayla yatıp kötülükle kalkıyor. Yoksulluk insanları evlere kapattıkça dünyadan ışığı kesilenler, soğuk bir karanlıkla tanrıyı çoğaltıyor. Namusu cinsel organlara indirgeyen adamların mutsuz kadınları, bedenlerini soğuk yataklara çarpa çarpa tiksintiyi ve şiddeti doğuruyor. Şarkılar durmadan ayrılık ve ölümü söylüyor. Sesine dağları almış çocuklar, incecik boyunlarında binlerce yılın örseli yükü, gözlerinin ve parmaklarının buğulu pınarıyla yangın yerlerine, taş duvarlara su taşıyor. Ve kendilerinden başka kimseyi sevmeyen, sevgisizliğin doğurduğu o adamlar, konumlarını ve kişiliklerini oluşturan korku, kabalık ve kurnazlığın o kırıcı nefti uzaklığından, yalnızca görmek istediklerini görüp duymak istediklerini duyarak, hakim olmanın şehveti ve olanaklarıyla ülkeyi tek bir renge indirmeye devam ediyorlar. Halk mı? Tanrı, devlet ve yokluğun üç ağızlı bıçağında, bilenmek mi dilinmek mi belli olmayan bir çırpınış içinde, dalıp dalıp gittiği boşluğa benziyor gittikçe.

20 08 2015

Fragmanlar

Emrah Serbes 

Kurtuluş Parkı'nda yaprak dökümü. Hava açık. Yıldızlar yere yakın. Taş atsak bir ikisini düşürebiliriz. "Neden olmaz?" diye soruyorum. "Mutsuz oluruz." diyorsun. "Herkes mutlu olacak diye bir kural yok, biz de mutsuz olalım."

Şunu çok duydum: "Falanca yazarı çok seviyordum; ama son yaptıklarından sonra onu bir daha okumayı düşünmüyorum." Demek ki Dostoyevski'nin zamanında yaşasaydın, kumarbaz diye onu da okumayacaktın. Yazarların özel hayatını unutmak lazım. Yazarların söylediklerini fazla ciddiye almamak lazım. Edebiyat tarihi şahane şeyler yazmış berbat adamlarla dolu.

Bir öğretmen arkadaşım var, okullarını depreme dayanıklı hale getirmek için yıkıp yeniden yapacaklarmış. Öğrenciler müdürün kapısına dayanmış, "Biz yıkalım hocam!" diye. İşte okul sevgisi. Okul böyle bir yer; orada öğrenilen her şeyi nefret ederek öğrendik. Milli eğitim bakanı olsam, bütün iyi yazarları müfredattan çıkarırdım. Edebiyat hocası kazma olduktan sonra ders kitabına Sait Faik koymanın anlamı yok. İyi yazar veli yarısıdır zaten. Bir hadise olmadıktan sonra okula gelmesine gerek yoktur.

Adalet sağlandığında can sıkıntısı başlar. Red Kit'in her maceranın sonunda atına atlayıp ufka doğru uzaklaşması bundan. Che'nin devrimden sonra Küba'dan ayrılması da. Modern anlamda adaleti ilk sağlayanlar Fransızlar. Bu yüzden Fransa'nın en büyük ihraç malı can sıkıntısıdır.

Pessoa'nın "bilge" tanımı şu: "Gerçek bir bilge, içinden öyle bir tavır benimser ki, dışarıdaki olayların üzerindeki etkisi kesin olarak en aza iner." Artık böyle bir bilge yok. Dış dünya bombardımanından kurtarabileceğimiz bir iç dünyamız kalmadı çünkü. Sadece, rahat bırakılma hakları suistimal edilmemesi gereken birkaç eksantrik tip kaldı.

Kıyameti büyük bir gümbürtü olarak tasavvur ediyorlar ama bence sonsuz bir sessizlik olmalı. Kıyamet, dünyadaki bütün bu şamataya son verecekse eğer bunu ancak sessizliğin ezici gücüyle yapabilir. Her şeyi ezebilecek tek güç sessizliktir.

Johann Gottlieb Fichte

Irvin Yalom 

On dokuzuncu yüzyılın başında Kant'ı takip eden üç büyük idealist filozof vardı: Hegel, Schelling ve Fichte. Bunların içinde Fichte, hayatı ve çıkışı en olağanüstü olanıdır; çünkü hayatına, en büyük şöhret iddiası, pazar sabahları esin verici vaazlar veren bir rahibi olan küçük Alman köyü Rammenau'da yoksul ve eğitimsiz bir kaz çobanı olarak başlamıştır.

Bir pazar günü varlıklı bir aristokrat vaazı dinlemek için köye gelir; ama geç kalmıştır. Kilisenin dışında düş kırıklığı içinde dikilirken yaşlı bir köylü yaklaşarak üzülmemesini, çünkü kaz çobanı genç Johann'ın vaazı tekrarlayabileceğini söyler. Köylü, Johann'ı bulur ve gerçekten de çoban vaazı harfi harfine tekrar eder. Baron kaz çobanının duyduklarını içinde tutabilen şaşırtıcı zihninden çok etkilenir ve Johann'ın eğitimini finanse edip onun daha sonra, aralarında Nietzsche'nin de bulunduğu pek çok ünlü Alman düşünürün gittiği ünlü yatılı okul Pforta'ya gitmesini ayarlar.

Johann bu okulda ve daha sonra üniversitede çok başarılı olur; ama koruyucusu ölünce Johann'ın hiç destekçisi kalmaz ve Almanya'da evde özel dersler vermeye başlar. Genç bir adama henüz kendisinin bile okumadığı Kant felsefesini öğretmesi için işe alınır. Kısa süre içinde Kant'ın çalışmalarıyla büyülenir.

Fichte daha sonra Varşova'da özel öğretmen olarak işe alındı. Hiç parası olmadığı için oraya kadar yürüyerek gitti; ama vardığında işin ona göre olmadığı söylendi. Kant'ın evi Königsberg'den yalnızca birkaç yüz mil ötede olduğu için ustayla şahsen tanışmak istedi ve oraya kadar yürümeye karar verdi. İki ay sonra Königsberg'e vardı ve büyük bir cesaretle Kant'ın kapısını çaldı; ama huzura kabul edilmedi. Kant alışkanlıkların adamıydı ve tanımadığı ziyaretçileri kabul etmiyordu.

Fichte yanında tavsiye mektubu olmadığı için kabul edilmediğini düşündü ve Kant'ın yanına kabul edilmek için kendi başına bir mektup yazmaya karar verdi. Olağanüstü bir yaratıcı enerji patlamasıyla, Kant'ın etik ve görevle ilgili görüşlerini din yorumuna uygulayan ilk kitap olan ünlü Bütün Vahiylerin Eleştirisi'ni yazdı. Kant bu çalışmadan yalnızca etkilenmekle kalmadı ve basılmasını da teşvik etti.

İlginç bir hata, büyük olasılıkla yayımcının bir pazarlama hilesi olarak kitap, üzerinde yazar adı olmaksızın çıktı. Çalışma o kadar başarılıydı ki, eleştirmenler ve okuyan halk kitabın Kant'ın yeni bir çalışması olduğunu sandı. Sonunda Kant bu mükemmel kitabın yazarının kendisi değil, çok yetenekli genç bir adam olan Fichte olduğunu açıklamak zorunda kaldı. Kant'ın övgüsü Fichte'nin felsefedeki geleceğini garanti etti ve bir buçuk yıl sonra Jena Üniversitesi'nden profesörlük teklifi aldı.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

[TEMA]

Hayat (166) İnsan (162) Din (152) Toplum (127) Aşk (116) Tarih (91) Türkiye (76) Kadın (67) İlişkiler (55) Sanat (50) Faşizm (46) Ölüm (45) Kapitalizm (43) Savaş (43) Politika (42) Seks (42) Devlet (39) Yazmak (38) Özgürlük (37) İslam (37) Emek (36) Eğitim (34) Zaman (34) Bilim (31) Okumak (31) Şiir (29) Evlilik (27) Mutluluk (26) Erkek (24) Gerçek (24) Yalnızlık (24) Felsefe (21) Adalet (18) Ahlak (17) Devrim (17) Korku (17) Yaratıcılık (17) İktidar (16) Sağlık (15) Demokrasi (14) Doğa (14) Polis (14) Para (13) İşkence (13) Acı (12) Bilgelik (12) Bilgi (12) Birey (12) Sinema (12) Şehir (12) Başarı (11) Kötülük (11) Sevgi (11) Çocuk (11) Aile (10) Uygarlık (10) Delilik (9) Eşcinsellik (9) Fanatizm (9) Türkler (9) Yoksulluk (9) Zeka (9) Zenginlik (9) Ateizm (8) Burjuvazi (8) Cinayet (8) Deha (8) Dil (8) Dostluk (8) Geçmiş (8) Köylüler (8) Yolculuk (8) Yönetim (8) Evrim (7) Güzellik (7) Hayvanlar (7) Hıristiyanlık (7) Kader (7) Kültür (7) Milliyetçilik (7) Modern Zamanlar (7) Yasalar (7) Ütopya (7) İlerleme (7) Akıl (6) Atatürk (6) Bilinç (6) Düşünmek (6) Entelektüel (6) Komünizm (6) Kurban (6) Matematik (6) Otorite (6) Roman (6) Tüketim (6) Yahudilik (6) İdeoloji (6) İyilik (6) Şiddet (6) Astroloji (5) Boşluk (5) Deney (5) Değişim (5) Eleştiri (5) Kitle Kültürü (5) Reklam (5) Sömürü (5) Tutku (5) Uyuşturucu (5) Zorbalık (5) Çıkar (5) Öteki (5) Ün (5) İhtiyaç (5) Darbe (3)

[ÇEVİRMEN]

Kamuran Şipal (16) Roza Hakmen (15) Ergin Altay (14) Ahmet Cemal (13) Aslı Biçen (13) Nihal Yeğinobalı (13) Çiğdem Dürüşken (12) Fatih Özgüven (10) Işık Ergüden (9) Selçuk Budak (9) Özdemir Nutku (9) Şadan Karadeniz (9) Bülent Bozkurt (8) Seçkin Selvi (8) Uğur Ün (8) İlknur Özdemir (8) Belkıs Çorakçı Dişbudak (7) Bertan Onaran (7) Celal Üster (7) Funda Uncu (7) Kemal Atakay (7) Serdar Rifat Kırkoğlu (7) Yaşar Avunç (7) Avi Pardo (6) Dost Körpe (6) Erdal Alova (6) Mehmet Özgül (6) Pınar Savaş (6) Süha Sertabiboğlu (6) Vedat Günyol (6) Çiğdem Erkal İpek (6) Ahmet İnam (5) Atilla Tokatlı (5) Aydın Emeç (5) Aysel Bora (5) Eren Yücesan Cendey (5) Hüseyin Can Erkin (5) Mazlum Beyhan (5) Murat Belge (5) Mustafa Balel (5) Mustafa Tüzel (5) Nihal Önol (5) Olcay Kunal (5) Orçun Türkay (5) Oya Dalgıç (5) Sosi Dolanoğlu (5) Yıldız Ersoy Canpolat (5) Zeyyat Selimoğlu (5) Çiğdem Öztekin (5) Ülker İnce (5) Şemsa Yeğin (5) Abdullah Yılmaz (4) Aykut Derman (4) Aysun Babacan (4) Begüm Kovulmaz (4) Ender Gürol (4) Erdoğan Alkan (4) Gürsel Aytaç (4) Mahmure Kahraman (4) Mehmet Kanar (4) Nihat Ülner (4) Saadet Özen (4) Yaşar Nabi Nayır (4) İsmail Yerguz (4) Alev Bulut (3) Armağan İlkin (3) Asım Bezirci (3) Azra Erhat (3) Burhan Arpad (3) Bülent O. Doğan (3) Esen Tezel (3) Esin Talu Çelikkan (3) Haldun Bayrı (3) Handan Akdemir (3) Mehmet M. Yakupoğlu (3) Naciye Akseki Öncül (3) Neyyire Gül Işık (3) Orhan Koçak (3) Püren Özgören (3) Rekin Teksoy (3) Samih Rifat (3) Sinan Fişek (3) Suzan Aral Akçora (3) Tevfik Turan (3) Volkan Yalçıntoklu (3) Çağlar Tanyeri (3) Özden Saatçi Karadana (3) İnci Kut (3) İpek Babacan (3) İris Kantemir (3)

[GÖRSEL]

Pablo Picasso (49) Joan Miro (46) Salvador Dali (46) Marc Chagall (34) Paul Klee. (26) Egon Schiele (23) Andy Warhol (22) Bob Orsillo (21) Wassily Kandinsky (20) Ekaterina Zagustina (19) Stefan Kuhn (18) Garry Gay (17) MM Mellon (17) Kazimir Malevich (16) Andrea Hübner (14) Gabriel Pacheco (14) Matheus Lopes Castro (14) WA Bouguereau (14) Alexandre Cabanel (13) Bettmann (13) Emerico Toth (13) Gun Legler (13) Joana Kruse (13) Max Ernst (13) Alexander Calder (12) Budi Satria Kwan (12) Doug Landreth (12) Marta Bevacqua (12) Megan Duncanson (12) Yves Tanguy (12) Elisa Lazo de Valdez (11) Patricia Awapara (11) Sandro Botticelli (11) Van Gogh (11) Amedeo Modigliani (10) Gustav Klimt (10) Joel Nakamura (10) Jordi Elias (10) Leonardo da Vinci (10) Silvia Pelissero (10) Willem De Kooning (10) Bao Pham (9) Diego Fernandez (9) Felix Edouard Vallotton (9) Francisco Goya (9) Jean Leon Gerome (9) Lou Wall (9) Markus Weiler (9) Paulo Themudo (9) Ruth Palmer (9) Viktor Sheleg (9) Albrecht Dürer (8) Brenda Chrystie (8) Catherine Abel (8) Edvard Munch (8) Georges Mazilu (8) Gustave Moreau (8) JW Waterhouse (8) Khoa Le (8) Mark Rothko (8) Michael Cheval (8) Roberto Matta (8) Anna Marinova (7) Conrad Roset (7) Hans Hofmann (7) Helen Frankenthaler (7) Henri Matisse (7) Herbert James Draper (7) Hieronymus Bosch (7) Jacques-Louis David (7) Jean Auguste D. Ingres (7) Laszlo Moholy-Nagy (7) Linda R. Herzog (7) Marc Benslahdine (7) Mike Savad (7) Raoul Dufy (7) Sergey Ignatenko (7) Shaun Lowe (7) Veikko Suikkanen (7) Adolph Gottlieb (6) Albena Vatcheva (6) Andre Burian (6) Avigdor Arikha (6) Ayça Eren (6) David Junod (6) Debi Pople (6) Emil Nolde (6) Erkan Esenoğlu (6) Frederic Leighton (6) Guillaume Seignac (6) Jace Wallace (6) James Shepherd (6) Jim Dandy (6) John Collier (6) John Everett Millais (6) Leonid Afremov (6) Litavis Surrealworld (6) Mike McGlothlen (6) Peter Paul Rubens (6) Shijun Munns (6) Soren Bouzon (6) Tamara de Lempicka (6) Vicky Emptage (6) Victor Brauner (6) Aditya Ikranegara (5) Alexander Rodchenko (5) Alexei Jawlensky (5) Alice X. Zhang (5) Amy Weiss (5) Arnold Böcklin (5) Arshile Gorky (5) Caravaggio (5) Carlo Carra (5) Christine Comyn (5) Cynthia Decker (5) Dan Earle (5) David Parrish (5) Dmitry Chapala (5) El Lissitzky (5) Evelyn de Morgan (5) Evita Medina (5) Francis Picabia (5) Georges Braque (5) Gerrit Greve (5) Giovanni Bellini (5) Juan Medina (5) Jutta Maria Pusl (5) Karel Appel (5) Kelly Jade King (5) Laurie Proctor Lefebvre (5) Lisa Falzon (5) Lydia Burris (5) Marie Bertrand (5) Mike Stilkey (5) Pieter Bruegel (5) Polyakov (5) Serge Marshennikov (5) Sophie G. Anderson (5) Trish Tritz (5) William Blake (5)