29.05.2016

fragmanlar

giovanni papini

bilmemenin verdiği pişmanlıklar telafi edilemez.

insanlar ucuza satın alınırlar ama değerleri gittikçe daha da azalır. ne ilikleri var, ne ruhları ne de ilhamları; belki de kural sözleşmesini imzalamak için kanları yeterince kırmızı bile değildir.

hatalarını çok çabuk telafi edenleri hiç sevmem.

farklılıklar ne denli çok olursa, gerçeklik de o denli gerçek olur. farklılıkları artırmak, yani hareketlendirmek ve değiştirmek, gerçekliği büyütmektir; farklılıkları azaltmak, yani durdurmak ve denkleştirmek, gerçekliği azaltmaktır.

insanlar hep hiçbir şey anlamadıkları zaman gülümserler.

eğer herhangi birisi, hatta sıradan bir insan kendi hayat öyküsünün tümünü yazmayı becerebilseydi, asla yazılmamış en büyük romanlardan bir tanesini yaratmış olurdu.

gelecek, gelecek gibi var olmaz; gelecek yalnızca şimdiki zamanın bir yaratımı ve bir parçasıdır ve huzursuz hayata, üzücü hayata, acılı hayata günbegün yiten ve uzaklaşan bu gelecek için katlanmak bu budala hayatın en acıklı budalalığıdır.

kimsenin duymadığı bir arzuya sahip olan kişi, diğer insanlara nazaran, olduğu gibi olmamaya giden en iyi yoldadır.

insanlar gözleriyle gördüklerinden fazlasını görmeyi bilmezler ve o neredeyse sıradan bedenin içinde, evren tarihinde yeni bir sayfa açacak bir fikrin barındığını düşünmezler.

mutluluk beni budalaca gülüşleriyle sardığı zamanlarda kendi kendini öldüren ama yaşamaya devam eden tek insan olduğumu düşünürüm.

dünyada idollerin durumundan daha rahatsızlık verici ve gülünç bir durum yoktur.

kalbinizin yavaş hareketiyle ve varlığınızın amansız tiktakıyla yetinen siz mutlu, sağlıklı ve düzene konmuş insanlar.. siz yaşadığınızdan eminsiniz ve hareketsizliğinizin daimi uyumundan hoşnutsunuz.

her şeyi içinde barındırır ruh; geçmişin hatırasını da başkalarından en çok saklananları da.

karşılığında başka bir iyilik elde edeceğini bile bile yapılan iyiliğin bir anlamı yoktur; bu sadece bir değiş tokuş, bir pazarlıktır. gerçek iyilik, kötülük umarak yapılandır.

27.05.2016

sevilen

knut hamsun

"destek ol, tut beni, destek ol!

bahar öyle yavaş, öyle yavaş, serili gecenin üzerinde. hiçbir şeyi kesinleştiremez bahar; iletir beni yalnız bilinmeze, acıya. ah, bahar, güçlü, kolay anlaşılır değildir etkisi: gelir işte, kalır yanımda ve yenik düşürür beni.

böyledir bahar.

ah, bütün her şey, bu dünyada olanlar!

seni gözyaşlarımla sevindirebilseydim. seni; ki uzaklarda, orada yollardasın hep! sen ki, beni gençliğimde çok kısa bir süre iki kere mutlu kıldın; ömrünün hazinesini üç büyük yaşantıda harcayan, sen! fakat artık gözyaşı kalmadı bende.

hatırlar mısın, gelmiştim, öpmüştüm seni ve gitmek istedim gene. hemen çevirdin başını, baktın uzun uzun; çünkü öyle candan seviyordum.

böyleyim ben.

ah, fakat böyledir hayat:

ebediyen ayrılmak senden. böyledir hayat. ve hiç kimse yaşayamaz çılgınlıkla kutsanmadıkça ve kutsanmayan ancak bilmece olarak anlar hayatı.

ah, haydi gel, bahara; sen ki yüce, sevilen.."

25.05.2016

nevrotik insan

sigmund freud

her birey, ruhsal yapısının, boşaltılmayı gerektiren uyarım miktarıyla başa çıkma işlevini yerine getiremediği bir sınıra sahiptir. 

istisnasız bütün nevrotiklerin bilinç dışı ruhsal yaşamı eşcinsel dürtüler, yani kendi cinsinden kişilere libido takıntısı sergiler. psikonevrozlar da sık sık açık eşcinsellikle ilişkilidir. bu olaylarda karşı cinse yönelik duygu akımı tam bir bastırmaya uğramıştır.

saplantılı bir nevroz, kişisel bir dinin yarı komik, yarı trajik bir karikatürüne karşılık gelir.

saplantılı nevrotiklerin suçluluk duygusunun karşılığı, dindar insanlardaki özünde sefil birer günahkar olmanın itirafıdır.

nevrozda tipik özellik olan olgu, cinsel unsurların toplumsal içgüdüsel unsurlar karşısındaki üstünlüğüdür. ne var ki toplumsal içgüdüler bencilce ve erotik bileşenlerin özel bir tür bütünlüğe dönüşmesinden kaynaklanmaktadır.

java'nın bazı bölgelerinde, pirincin çiçeğe durması yaklaşınca karı-koca geceleri tarlalara gider ve pirinci, kendilerini örnek alarak bereketli olmaya özendirmek için orada sevişirler.

robertson smith, eski ibranilerin bir tanrının ölümünü kutladıkları festival törenlerinin, bugün mitolojik bir trajedinin anma töreni olarak yorumlandığını söylüyor. "yas tutma" diyor, "ilahi trajediye duyulan sempatinin kendiliğinden bir dışavurumu değil, doğaüstü bir öfke korkusuyla zorunluluk kazanan ve uygulanan bir törendir. ve yas tutanların başlıca amacı, tanrının ölümünün sorumluluğundan kurtulmaktır."

bütün saplantılı nevrotikler, genellikle kendi yargılarına ters düşse de batıl inançlıdır.

nevrotiklerin suçluluk duygusunun arkasında yatan şey, kesinlikle olgusal gerçekler değil, her zaman için ruhsal gerçekliklerdir. nevrotiklerde tipik olan, olgusal gerçeklik yerine ruhsal gerçekliği tercih etmeleri ve düşüncelere tıpkı normal insanların gerçekliklere gösterdiği ciddiyetle tepki vermeleridir. 

nevrozların nedenselliğine ilişkin iyi bir iç gözlem, bu hastalıkların özünün sadece organizmanın cinsel süreçlerindeki bir rahatsızlıkta yattığını gösterir. cinsel yaşam normal ise nevroz söz konusu olamaz. 

erkeğin hayallerine ilişkin yakından bir inceleme, bütün kahramanlık gösterilerinin ve bütün başarılarının, sadece onu diğer erkeklere tercih edecek bir kadını hoşnut etmeyi amaçladığını gösterir. bu fanteziler, yoksunluktan ve özlemden kaynaklanan arzuların doyumuna hizmet eder.

nevrozun en açık, en kolay gözlenebilir, en anlaşılır başlatıcı nedeni, genel bir terimle engellenme olarak tanımlanabilecek dışsal bir etkende görülebilir. kişi, sevgi -aşk- ihtiyacı dış dünyadaki gerçek bir nesneyle doyurulduğu sürece sağlıklıdır; yerine bir başkası konmaksızın bu nesne elinden alındığı an hasta olur. burada mutluluk sağlıkla, mutsuzluk ise nevrozla çakışır. burada kader doktordan daha kolay çare sunar; çünkü yaşam, hastaya kaybettiği doyumun yerine koyabileceği bir başka nesne bulma şansı tanıyabilir. 

kadınların cinsel işlevin kaybedilmesinden sonra kişiliklerinin çoğu kez özgün bir değişikliğe uğradığı çok iyi bilinen ve şikayete konu olan bir olgudur. bu kadınlar kavgacı, geçimsiz, zorba, dar kafalı, aç gözlü olurlar; yani, daha önce kadınlık dönemlerinde sahip olmadıkları tipik sadistik ve anal-erotik eğilimler sergilerler.

bütün nevrotiklerin, belki de bütün insanların bilinçsiz fantezileri arasında, hemen her zaman bulunan ve analizle ortaya çıkarılabilen bir fantezi vardır: ebeveynler arasındaki cinsel ilişkiyi izleme fantezisi.

kıskançlık da tıpkı hüzün gibi normal denebilecek duygusal durumlardan biridir. birisi bu duygudan yoksunmuş gibi göründüğü zaman kıskançlığın ağır bir bastırmaya uğradığı, dolayısıyla söz konusu kişinin bilinçsiz ruhsal yaşamında çok daha büyük bir rol oynadığı söylenebilir.

nevroz, ego ile id arasındaki çatışmanın sonucuyken, psikoz ego ile dış dünya arasındaki ilişkilerdeki benzer bir rahatsızlığın sonucudur. nevroz gerçekliği inkar etmez, sadece görmezlikten gelir; buna karşılık psikoz gerçekliği inkar eder ve onun yerine başka bir şey koymaya çalışır.

23.05.2016

albert camus

pierre-louis rey

"ben yoksul ve dinsiz doğdum, mutlu bir göğün altında; insanın, karşısında düşmanlık değil, uyum hissettiği bir doğanın içinde. dolayısıyla kopuşla değil bütünlük duygusuyla yola çıktım."

montpensier spor derneği'nde futbola başladıktan sonra racing universitaire d'alger'nin (rua) genç takımına kaleci olarak girer. "pazardan antrenman günü olan perşembeye kadar ve de perşembeden maç günü olan pazara kadar sabırsızlıkla tepinirdim." futbolun beslediği, cezayirlilere özgü şu değişmez kanı tam anlamıyla hiç bırakmayacaktır onu: "topun tahmin ettiğiniz taraftan asla gelmediğini hemen öğrendim. yaşamda, özellikle de insanların dürüst olmadığı fransa'da çok işime yaradı bu benim."

"benim bütün krallığım bu dünyadadır."

camus, bir insanın kesinlikle suçlu olduğunu söyleyemediğimiz andan itibaren tam ceza kararına varamazsınız diyordu defterler'inde. yapıtı özellikle ölüm cezasının örnek oluşturduğu savını reddeder. devletler idamların örnek oluşturduğunu düşünüyorsa, neden sanki utanıyormuşçasına gizlice infaz ediyorlar bu cezayı?

"sanat benim gözümde yalnız başına yapılan bir eğlence değildir. en fazla sayıda insanı, onlara ortak acıların ve sevinçlerin ayrıcalıklı bir resmini sunarak duygulandırma aracıdır." 

camus, francine'le başkent cezayir'de tanıştıktan 3 yıl sonra 1940'ta evlenecektir. francine, onu ailesine şöyle tanıtır: "hasta, parasız, işsiz olduğunu, boşanmadığını ve özgürlüğü sevdiğini size söyleme görevini bana verdi."

"bana bu çağı en iyi tanımlar gibi görünen şey, ayrılık. herkes dünyanın geri kalanından, sevdiklerinden ya da alışkanlıklarından ayrıldı."

saçma duygusunun tam ortasında, başkaldırının gerekliliği bulunur. insana onurunu veren ve sanatsal yaratımı meşru kılan odur yalnız.

"koy'un ortasındayız, dağlar çevremizde kusursuz bir çember oluşturuyor. en sonunda, daha kan rengi bir ışık güneşin doğuşunu haber veriyor, doğudaki dağların arkasından, şehre karşı beliriyor güneş, solgun ve serin bir gökte yükselmeye başlıyor. o zaman körfezde, dağlarda ve gökte oynaşan renklerin zenginliği ve görkemi bir kez daha herkesi susturuyor. bir dakika sonra renkler aynı gibi görünüyor ama kartpostal. doğa çok uzun mucizelerden nefret ediyor."

6 ocak 1960 tarihli france soir, camus'nün ölüm haberini şöyle veriyor: "yol düz, kuru, ıssızdı. kader böyleymiş."

21.05.2016

dizeler


gece, yalnızlığımıza çekilen gökperdeyse
şiir, içindeki aydınlığımızdır
(şükrü erbaş)

ben hep sözcüklerle baktım dünyaya
yaralandım sözcüklerle
alıştım sözcüklerin devriyesi olmaya
(metin altıok)

uyuyamayacaksın
memleketin hali
seni seslerle uyandıracak
oturup yazacaksın
çünkü sen artık o sen değilsin
uyuyamayacaksın
düzelmeden memleketin hali
düzelmeden dünyanın hali
(melih cevdet anday)

gezgin büyülüdür fethedilmemişin gizemiyle
savaşçının kargısı sonunda uzlaşır ölümle
sense bedenin ve ruhun acısına adandın ey sürgün
anıtın yok ama ülken her yer
(ahmet oktay)

ah, kimselerin vakti yok
durup ince şeyleri anlamaya
(gülten akın)

hayatın bekleme odasında bir kadın
birbirine benzeyen ölümler biriktirir
çan susar, bir kuş uçar sesinden
camlara kendini yazar bir şair
(ayten mutlu)

bunalıyoruz çocuk bunalıyoruz
biçim veremediğimiz şeylerin
biçimini alıyoruz
(şükrü erbaş)

ayrılık bilmem ne zaman gelir
sen bir okul defteri getir bana
çünkü sadece yazmak tesellidir
çektiğiniz acıya bu dünyada
(ahmet oktay)

denizin uzaklardan getirdiği
yabancı, anlamsız bir şeyim
(melih cevdet anday)

zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
çünkü acıların, çığlıkların, kargışların sesi
(gülten akın)

aşkın kuramı olmaz
yalnız eylemi vardır
(ferit edgü)

sağ olasın amerikan sigarası
sağ olasın ara kültür
ezik heves, görgüsüz para, özenti ve şımarıklık
kimliksiz, adressiz, mihrapsız halk
(şükrü erbaş)

dolaşıyorum ne zamandır
kalbimde bir gül kesiği
(ahmet oktay)

bulutlardan başka bir şeyin hareket etmediği
bu esmer, bu yılgın, bu sağır düzlükte
silinir her gün biraz daha yaşamla ölüm arasındaki çizgi
(şükrü erbaş)

aşkın kışlası yataktır
aşk her zaman çırılçıplaktır
(ferit edgü)

ey karnına saplı binlerce bıçağın üstüne kapanan kent
ey gittikçe yozlaşan sağırlaşan ülke
yıllardır sorgusu dinmeyen düşünce, doğrulanan inanç
ey ömürleri kendilerinin olmayanlar
ey düşlerin ve acıların öncü yolcuları
ey dünyanın alnına iyiliğin resmini çizen içtenlik
(şükrü erbaş)

19.05.2016

hayat

emil cioran

belirsizlik içinde sürüklenirken en ufak kedere bir cankurtaran simidi gibi yapışırım.

şeyleri olduğu gibi görmek hayatı neredeyse çekilmez hale getiriyor. en azından ben kısmen de olsa şeyleri olduğu gibi gördüğüm için harekete geçemedim. daima eyleme geçmenin sınırında kaldım. insanlar şeyleri gerçekten olduğu gibi görmeyi istiyor mu? bilmiyorum. insanların genel olarak bundan aciz olduklarına inanıyorum. yalnızca bir canavar şeyleri olduğu gibi görebilir; çünkü canavar insanlığın dışında bulunmaktadır.

birçok kez sırf evde kalırsam vereceğim ani kararlara karşı duramayacağım için kendimi dışarı atmışımdır. sokaklar daha güven vericidir; çünkü gördüğümüz her şeyin zayıflık ve yozlaşmışlık içermesi, bizi umutsuzluğa sürükleyerek kendimiz hakkında daha az düşünmemizi sağlar.

bu hayatta bir şeyleri fark eden çok az sayıda insan olduğunu gözlemledim. kesinlikle hiçbir şeyi anlamamış büyük yazarlarla tanışabilirsiniz. bunlar, yetenekleri olan ama değersiz kimselerdir. tam tersine sokaklarda, bir barda, sizi aydınlatan, derinlere inebilen, büyük sorunları ele alabilen insanlarla tanışabilirsiniz. sorunlu karakterler kendilerine aşık filozoflardan çok daha ilgi çekicidir. gerçekten de bu tarz insanlarla iletişim halinde olarak çok şey öğrendim. bu anlamda entelektüel ortamlara uyum sağlayan biri olmadığımı söyleyebilirim. diyebilirim ki beni en derinden etkileyen insanlar, hayatında hiç kitap okumamış olanlardı.

her zaman en kötüsüyle karşılaşılacağından korkularak geçen bir yaşamda, kendimi henüz gerçekleşmeden bir talihsizliğin içine fırlatarak her durumda kendimce bir üstünlük kazanmaya çalıştım.

her zaman çelişkiler içinde yaşadım, ama bundan dolayı asla acı çekmedim. sistemli biri olsaydım, bir çözüm bulmak için düzenli biçimde yalan söylemek zorunda kalırdım. bunun yerine sadece şeylerin çözülemez yapıda olduğunu kabul etmekle kalmayıp aynı zamanda bunun kendine has bir zevki olduğunu fark ettiğimde çözülemezliğin zevkini keşfettim. asla sakinleştiren, bir araya getiren düşünceyi ya da bir fransız deyimine göre "uzlaşmazı uzlaştırmayı" aramadım. her zaman çelişkileri olduğu gibi kabullendim; hatta özel yaşamımda da bu teoriye göre davrandım. asla bir amacım olmadı, asla sonuç aramadım. bence bir çözüm olamaz, genel olarak tıpkı bizlerin kendisi gibi amaçlar ve sonuçlar yoktur. her şey anlamsız değilse bile, ki kelimeler beni terk ediyor yavaş yavaş, ancak gereklilikten yoksundur.

bir otel odasında 25 yıl yaşadım. bunun bir faydası var: hiçbir yere ve hiçbir şeye bağlı değilsin, gelip geçici bir yaşamın öncülüğünü yapıyorsun. her zaman ayrılık noktasındaymış gibi hissedip geçici bir gerçeklik algısıyla yaşıyorsun.

beni kurtaran şey intihar fikriydi. intihar fikri olmasaydı kendimi çoktan öldürmüş olurdum. yaşamaya devam etmemi sağlayan şey, her zaman önümde böyle bir seçeneğin olduğunu bilmekti. sahiden de bu düşünce olmasaydı bu hayata, bir yere veya bir şeye saplanmış olma duygusuna asla katlanamazdım. benim için intihar fikri, her zaman özgürlük fikrine dayalıydı.

bir gorilin gözündeki perişanlık. bir cenaze hayvanı. işte o bakışın soyundan geliyorum ben.

bir gece, iki yanında ağaçların olduğu bir patikada yürüyordum, ayaklarımın altındaki kestaneleri seziyordum. patlama sesi çıkıyordu, bunun yankısı beni kışkırtıyordu ve bu önemsiz olayın orantısızlığı karşısında altüst oldum; beni bir mucizenin, belirli bir vecdin içerisine sürükledi. burada artık daha fazla soru yoktu, sadece cevaplar vardı. binlerce umulmadık keşfin arasında sarhoş oldum ama hiçbirinden faydalanamadım. işte aydınlanmaya en çok bu şekilde yaklaştım. ancak bunun yerine, yürüyüşüme devam ettim.

her şeye karşın bu sapkın evrenin içinde yaşamımı boşa harcamadım, hiç kimsenin yapmadığı kadar kıpırdanıp durdum. hepimiz her bir anının mucizelerle dolu olduğu bir cehennemin dibindeyiz.

via bir nevi dipnot!

17.05.2016

descartes

nermi uygur

descartes, pek çok üniversite öğrencisinin, günümüzde üniversiteyi bitirmediği bir yaştaydı. zamanın ünlü bir lisesinden çıkmıştı ama ne dersler ne de öğretmenler sarmıştı onu. çağın gidişine ayak uydurup hukuk okumuştu. kılıç oyunlarını seviyor, ata binmekten hoşlanıyordu. salonlar da çekiyordu onu. sağlığı pek uygun değilse de, kendini bildi bileli bir yerde duramıyordu. güney fransa'dan sonra hollanda, danimarka ve almanya'yı gezmişti. nasıl olmuşsa olmuş, bavyera dükü'nün ordusunda subay olmuştu.

dünya tarihinin o unutamayacağı yıl, kış başlarken birliği almanya'da konaklamaktaydı. rahatına düşkün, sobalı odasına çekildi, keyfince. işte orada oldu ne olduysa. nicedir okumayı sürdürdüğü o büyük dünya kitabına yeniden kaptırıp gitti. dingin, telaşsız davranışlarına karşın, bir süredir içi içine sığmıyordu. kafası karışık biri değildi ama neden böyle karışıktı her şey? kafasından ne geçse kof çıkıyordu. birden bir şey çaktı: yanlış düşüncenin, sık sık bilinip yaşanan özelliğini apaçık bir kesinlikle görüvermişti; başkalarından bir ayrıcalığı vardı artık, görüyordu: yanlışın özelliği, kuşkuya yer vermeyen biçimde doğru görünmesiydi. herkese böyle doğru görünüyordu yanlış, tetikte olunması gereken en önemli durumlarda bile.

yapması gereken şeyin ne olduğunu biliyordu artık. yapması gereken şuydu: nerede ve ne zaman ortaya çıkarsa çıksın, hiçbir eksik gedik kalmamacasına, tüm kuşkuları kesinlikle giderinceye dek düşünceleri gözden geçirmeye ant içti. bu, bir akıl işi olduğu kadar istenç işiydi de.

işte o gün, o ünlü sobalı odada descartes, "descartes" olma yoluna girdi. almanya'dan italya'ya, macaristan'dan polonya'ya, isviçre'den isveç'e, on yıllarca sımsıkı sarıldı buluşuna. yaşamını, bu buluşun kavramsal dökümü ile düzenlenmesine, en zengin olanaklarıyla sonuçlanmasına adadı.

insanlığın, özellikle batı'nın, yüzyıllarca yürüdüğü, tüm akılcı kültürü borçlu olduğu yol bu.

15.05.2016

perspektif

vladimir makanin

"ruh, istediği yerde soluk alır." (incil)

insanın içindeki ruhsal yaşantı her yerde ve her koşulda sürer -ya da hiçbir yerde. tartışabilir ve hatta kabul edebiliriz onu; ama onunla yaşayamayız. heyhat. heyhat, perspektife ihtiyaç duyarız biz: bir yem, bir ödül, bir amaç, tünelin ucunda bir ışık ve olabildiğince çabuk. yaşamımız bununla açıklanır, başka bir şeyle değil. bizim doğulu olmayan özümüzdür bu: geleceği versinler bize! bu yüzden de maleviç'in siyah karesi dahiyanedir, bir stop'tur o; tam da biz ve bizim aceleci ruhlarımız içindir, bir darbe ve muazzam bir frenlemedir.

grubuna bağımlı. bu insanı istediğin kadar çöllere sür ve yer değiştiren kum tepeleri üzerinde uzun uzun oturup sıkılmasını emret, tanrı'dan söz etmez artık. bir din yaratmaz. ağzını kumla doldurur ve onlar için, "kendi için bağırırmış gibi" bağırır, kendi için tersyüz olurmuş gibi tersyüz olur onlar için. ve ne kadar safça, ne kadar iliklerine işlercesine bağırırsa o kadar çabuk duyarlar onu, inanır, bağışlarlar. onlar için yaşıyordur artık ve uzun zaman yaşayacaktır daha, kendi için yaşar gibi, gökyüzü için yaşar gibi değil. nörolepsi ilaçları vardır -peygamberler yoktur. bunun için uydurulmuştur zaten. insan ne kadar gerekirse acı çeker; ama içinden taşırıp da bir söz çıkarmaz artık.

13.05.2016

hukukçu ve cellat

uğur mumcu

hukuk, tarihin her döneminde egemen güçlerin aracı olmuştur. siyasal iktidarlar, emekçi halk yığınlarının istek ve özlemlerini bastırabilmek için mahkemeleri ve köle ruhlu yargıçları birer işkence aleti gibi kullanmışlardır. siyasal tarih bu tür mahkemelerin öyküleriyle doludur.

adolf hitler, iktidara geldikten kısa bir süre sonra parlamento binası önünde yaptığı konuşmada, "ben almanya'nın en büyük yargıcıyım." diyerek hukukun bir önemi olmadığını ilan ediyordu. bu konuşmaya hiçbir hukukçudan tepki gelmedi. sindi bütün hukukçular.

hitler'den önce "weimar anayasası" döneminde alman yargıçları bağımsızdılar. 7 nisan 1933 tarihinde "genel grevler yasası" ile yahudi soyundan gelen bütün hukukçular görevlerinden alındı. aynı yasada şu hükme de yer verildi:

"nasyonal sosyalist devlette hiçbir zaman yer almayacakları anlaşılanlar mahkemelerde görev alamazlar."

hitler'in başhukuk danışmanı adalet bakanlığı müşaviri dr. frank, "nasyonal sosyalist" hukuk anlayışını bir konuşmasında şöyle özetler:

"nasyonal sosyalizm karşısında hukukun bağımsızlığı yoktur. vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: 'benim yerimde führer olsaydı nasıl karar verirdi?' her kararda şöyle söyleyiniz: 'bu karar alman halkının nasyonal sosyalist vicdanıyla uyuşuyor mu?' işte o zaman, nasyonal sosyalist halk devletinin birliğine karışmış ve adolf hitler idaresinin ölümsüzlüğünü tanımış olarak üçüncü alman imparatorluğu'nun otoritesini kendi karar alanınızda her zaman için sağlayacak bir temel buldunuz demektir."

hitler açıkça ilan ediyor:

"hukuk yoktur, devlet vardır. devleti de ben temsil ederim ancak. sadece ben!"

1937 yılında, "genel grevler yasası" yeniden değiştirildi. bu kez "siyasal bakımdan şüpheli" görülenler de görevlerinden kolaylıkla alındı. bundan sonra bütün hukukçular, siyasal iktidarın güdümündeki nasyonal sosyalist alman hukukçular birliği'ne girmek yükümlülüğü altına da sokuldular artık. bütün hukukçular hitler'in gözü altındaydı bundan sonra.

bütün bu baskılara birkaç yargıç karşı koyabildi yine de. hitler yönetimi, parlamento binasını yakarak bunu bazı solcuların üzerine attı. dimitrof ve arkadaşları alman yüksek mahkemesi'nde yargılandılar. mahkeme, sanıkları suçsuz görerek beraatlarına karar verdi.

bu karar alman mahkemeleri için bir dönüm noktası oldu. hitler, bu kez "vatana ihanet" davalarını yargılayıp karara bağlamak için "halk mahkemesi" adıyla bir olağanüstü mahkeme kurdurdu.

bu mahkeme dokuz üyeden oluşuyordu. dokuz üyenin dördü hukukçu, diğer beşi ordudan ve ss'lerden seçilmekteydi. "halk mahkemesi", olağanüstü bir askeri mahkeme görünümündeydi. hitler faşizmine karşı olan birçok aydın, işçi ve siyasetçi bu mahkemede yargılandı. mahkeme başkanı roland freiser ise amerikan uçaklarının attığı bir bomba ile mahkeme içinde öldü sonradan.

"halk mahkemesi" dışında bir başka özel mahkeme daha vardı hitler'in emrinde. "sondergericht" adıyla anılan bu mahkeme, üç kişiden oluşuyordu. bu yargıçlar nasyonal sosyalist ilkeleri benimsemiş parti üyelerinden seçilirdi.

bu mahkemelere sanıkları savunacak avukatlar sokulmazdı. savunma avukatları nazi partisi üyeleri arasından seçilirdi. sanıkları savunmak isteyen birkaç avukat da toplama kamplarına götürülürdü.

yargıcıyla, avukatıyla tüm hukukçular esir alınmıştı hitler rejimince. hukuk profesörleri birer papağan, yargıçlar ise oyuncaktı hitler'in elinde.

bugün, hitler'e uşaklık etmiş yargıçlara "hukukçu" demek mümkün müdür artık? bunlar, siyasal cinayetlerin kiralık katilleridir. bir yüksek kürsüye cübbeyle çıkmak, cellatlığa meşruiyet kazandırmaz hiçbir zaman.

11.05.2016

fragmanlar

andre malraux

bir insan yaratmak için dokuz ay gerekir; öldürmek içinse bir gün yeter.

büyük adam diye bir şey yoktur.

şeytan, meclislerden çok, cemaatlerden hoşlanır.

insan dediğin nedir ki? küçük, acınacak bir gizler yığını. insan bir rastlantıdır ve temelinde dünya, unutulmuşluktan yaratılmıştır.

kitaplık, yaşamdan daha soylu ve daha az gevezedir.

en aşırı mutsuzluk, en önemsiz yaradan bile daha az görülür bir iz bırakır. 

arzu, pek çok dinde şeytandır.

insanın en yüce niteliklerinden biri, hayranlık uyandırabilmesidir.

siyasette yalnızca eylem adamlarının ve budalaların turarlı bir düşüncesi olduğuna inanıyorum.

yoksullar savaşmaya kararlı olduklarında zenginleri her zaman yenerler.

"dostlarından birine bir ok saplandıysa, oku atanla ilgilenme, oku çıkar."

her insan çektiği acıya benzer.

"dünyanın anlamı insana, kral arabalarının, ezdiği akreplere olduğu kadar erişilmezdir."

bir erkeği en çok çekici kılan şey, güçle güçsüzlüğün birleşmesidir.

kadın için kendini vermek, erkek için de sahip olmak, varlıkların akıl erdirebileceği biricik iletim yoludur.

hiç kimse yaşamı yadsıyarak yaşayamaz.

dünyaya boş veren bir adam, gerçek bağlılığa, kendini verişe rastladı mı, hapı yuttu demektir. 

kimseye yararı olmayan acı saçmadır. 

insanoğlu edimlerinin, yaptığı şeylerin, yapabileceklerinin toplamıdır. başka bir şey değil.

bedensel acının dışında gerçek diye bir şey yoktur.

niçin çalıştığını bilmeden günde tam 12 saat çalışan insan için saygınlık, gerçek yaşam diye bir şey olamaz.

insani saygınlık dediğimiz şeyin temelinde ıstırap vardır.

sevişmek, insanın kendisini ya da karşısındakini küçük düşürmesidir; belki her ikisini de.

"kıskandığım, aradığım şey yeni yerler keşfetmek değil, kaşiflerin çektiği acılardı."

bir gün gelecek, insanların birbirlerinden kişiliklerinin biçimleri kadar anılarının biçimleriyle de ayrıldıklarının farkına varılacak.

9.05.2016

alain-fournier

özdemir ince

"cennet'i bir kez de olsa görmüş olan biri, herkesin yaşadığı hayata nasıl katlanabilir, nasıl uyum sağlayabilir artık?"

lakanal lisesi öğrencisi alain-fournier, 1 haziran 1905 günü "yaşlı bir kadının koluna girmiş, sarışın, uzun boylu bir genç kız" gördü seine nehri kıyısında yürürken. birkaç gün sonra genç kızla konuşma olanağı buldu, ona adını söyledi; tasarılarını, umutlarını, düşlerini anlattı. ancak daha çocuk denecek yaşta olduklarını ileri süren genç kız, alain-fournier'den kendisini bir daha aramamasını istedi. birkaç gün sonra da, tatili bittiği için, geldiği toulon'a döndü.

alain-fournier, yürekten bağlandığı, hiçbir zaman unutamadığı, kendisi için sürekli acı kaynağı olarak kalan bu "uzun boylu, sarışın" kızı, adsız ülke'nin genç kızı yvonne de galais'nin kişiliğinde ölümsüzleştirdi. yazar, sekiz yıl sonra, genç kızın artık evli ve iki çocuk annesi olduğunu öğrenmesine karşın, jacques riviére'e gönderdiği mektubunda şöyle yazar: 

"gerçekten, gerçekten, yeryüzünde bir tek o içimdeki fırtınaları dindirip barış sağlayabilirdi; ama artık olanaksız."

alain-fournier, birinci dünya savaşı çıkınca, 1914 yılının ağustos ayında teğmen rütbesiyle askere alındı ve 22 eylül 1914 günü cephede vurularak öldü.

7.05.2016

biyografi

emil cioran

ileride biyografisini yazacak birinin çıkma ihtimalinin hiç kimseyi bir hayatı yaşamaktan vazgeçirmemiş olması inanılmazdır.

yetkin biri açık değil, tam tersine kapalı biridir. gücü, devasa reddedişinden gelir.

darağaçları, zindanlar, hücreler ancak bir imanın gölgesinde çoğalır, ruhu hepten sarmış olan o inanma ihtiyacının gölgesinde. bir doğruyu, "kendi" doğrusunu elinde bulunduran kişinin yanında şeytan bile epey soluk kalır.

uyuyamadığımız tek bir gecede, uyuyabildiğimiz bir yıldan daha fazla şey öğreniriz.

bir portre, yalnızca onu gülünç olarak tasvir ettiğimizde ilginçtir. bundandır ki, saygı duyduğumuz bir dostumuz ya da çağdaşımız olan bir yazar hakkında yazmak zordur. bir karakteri insanlaştırmak saçmalıktır.

ölüm, yaşamın şimdiye dek icat ettiği en hakiki şeydir.

nietzsche, proust, baudelaire ya da rimbaud modaların çalkantısına rağmen ayakta kalıyorlarsa bunu, zalimliklerinin çıkar gözetmemesine, şeytani cerrahilerine, hınçlarının cömertliğine borçludurlar. bir eserin dayanmasını sağlayan, eskimesine engel olan şey onun acımasızlığıdır. rastgele bir tasdik mi? bir kitap olarak değerlendirilirse incil'in, o saldırgan ve zehirli kitabın itibarına dikkat ediniz.

ailesinden utanmayan çocuklar, geri dönülemez bir şekilde sıradanlığa mahkum edilirler.

her durumda ezilenlerin yanında olmalıyız; hatta hatalı bile olsalar. ancak yine de onların da tıpkı kendilerini ezenler gibi aynı çamurdan meydana geldiklerini gözden kaçırmadan.

yalnız olan bir insanın amacı daha da yalnız olmaktır.

yaşayan bir ölü olarak, sevmeyi bıraktığında değil, nefret etmeyi bıraktığında işin bitmiş olur. nefret, insanı korur.

özgür olmak isteyen kimse, her türlü aşağılamaya dayanmak zorundadır.

uykuyla geçen bir gecenin sonrasında, sabah uyanan birinde bir şeye başlıyor olma yanılsaması vardır. ama sizi bütün gece uyku tutmadıysa hiçbir şeye başlamazsınız. hiç uyku uyuyamayan biri için gece ile gündüz arasında fark yoktur. bir türlü bitmek bilmeyen zamandır bu.

bir ülkede yaşamayan biri, bir dilde yaşar. bizim ülkemiz, anayurdumuz budur; başka bir yer değil.

kendi sınırlarını zorlayan her bilgi tehlikeli ve korkunç olabilir; çünkü hayat yalnızca sonunu göremediğimiz haliyle çekilebilirdir. harekete geçmek için az da olsa bir yanılsamaya düşmüş olmamız gerekir. sahici açıklık, boşluktur.

hayatın bir anlamının olmadığı gerçeği, yaşamı sürdürmek için bir sebeptir; hatta tek sebeptir.

edebiyat olan her şeyde bir çeşit gerçek dışılık vardır. buna "gereklilik yoksunluğu" diyoruz. günlük ilişkilerde de aynı şey var: uzun zamandır görmediğin biriyle karşılaşırsın saatlerce konuşursun ve hiçbir şey olmaz. başka biriyle karşılaşırsın, konuşursun ve sonra eve yıkılmış ve ezilmiş bir halde gidersin. bu, varlığın gerçek özüdür.

hiçbir şey, kişinin atalarına olan hayranlığından daha fazla verimsizliğe neden olmaz.

deriz ki: hiç yeteneği yok; ama bir tınısı var. ama tını, kesinlikle uydurulamaz; onunla birlikte doğarız. tını, bize miras kalan bir zarafettir. bedenin nabzını hissettiren ve bazılarımızın sahip olduğu bir ayrıcalıktır. tını, yetenekten fazlasıdır, onun özüdür.

hepimiz soytarıyız: sorunlarımızdan sonra da hayatta kalırız.

yaşıyor olduğumuz gerçeği şeyleri tam olarak oldukları gibi gördüğümüzde olağan dışı bir hal alır; çünkü bu hayat, diyelim ki teorik olarak tamamen değerini yitirmiştir; ancak pratik anlamda bir şekilde olağan dışı görünmektedir. bu kanıta rağmen yaşamı sürdürdüğünde, geçen her an bir kahramanlık örneğine dönüşür.

belli bir zaman sonra her şey gerçekliğini kaybediyor; hatta sevdiğin birinin anıları bile.

via bir nevi dipnot!

5.05.2016

erotik edebiyat

boris vian

yetişkinler müstehcen edebiyata, uzlaşmaların ezici gücünü yatıştırma faktörü olarak tıpkı çocukların peri masallarına gereksinim duyduğu gibi gereksinim duyarlar.

müstehcenlik hiçbir kitapta bulunmaz, hiçbir resimde yoktur; ona bakan ve onu okuyanın bir zihinsel niteliğinden başka bir şey değildir. erotik edebiyat yalnızca erotizm düşkününün zihnindedir.

yazarın okuru etkilemesini sağlayan yargı güçlerinin en etkili olanlarından biri de hiç kuşkusuz okura fizik düzlemde bir duygu yaşatmaktır. çünkü açık seçik görünen o ki bir metne fizik olarak koşullandığında, yalnızca beyin ucuyla ve dalgınca algılanabilen tamamen manevi bir spekülasyondan daha zor olur o metinden kopmak.

berbat, kötünün düşmanıdır. bir cinayetin anlatıldığı metin bizi sıkıntıya sokabilir. bir yatma sahnesinden bir ayrıntı bazı arzularımızın uyanmasına neden olabilir ama yüz bin yatma sahnesi veya yüz bin işkence, bize bitkinlik ya da tiksintiden başka bir şey vermez.

ne okumanız ve ne okumamanız gerektiğine karar veren ikiyüzlüler, yobazlar ve diğer psikopatlarla yıllarca süren savaştan sonra, theodore schroeder'a göre, hesaba katılan, kitabın esas niteliği değildir. hesaba katılan, -müstehcen olarak nitelendiğinde- geleceğin sorunsal bir anında, bu kitabı varsayımsal olarak okuyabilecek varsayımsal bir kişi üzerindeki varsayımsal etkisidir.

söylemek gerekir baylar bayanlar
aşınmaz değildir kamışın derisi

şaraplar masaya konulduklarında ayyaşları aşırı uyarır ama yetingen insanı bir hayli sakinleştirir. aynı şekilde, bu tür okumalar belki de bozuk bir hayal gücünü ayağa kaldırır; ama namuslu ve yetingen bir zihnin üzerinde hiçbir etki yapmaz.

erkek, dişi, eşek ya da bal kabağı
bu akşam düzeceğim her şeyi arkadan

sarışın bir kadınla aşk yapmak.. elbette iyi.. ama hiç siyahları denediniz mi? kim cesaret edecek buna? ya da: güzel bir kadınla yatmak.. evet evet.. ama çirkin bir kadınla yatmanın ne demek olduğunu biliyor musunuz?

oysa bazen yarık incirlerinizin taze sütü içinde kalkmaktan
koyu uçlu memelerinizi dişlerimizin arasına alıp ezmekten
karanlık köşelerinizi yumuşak ellerimizle ayırmaktan
ve dilimizi vajinanızın çukuruna sokmaktan hoşlanırdık bizler

mademki aşk, her şeye karşın, sağlıklı insanların çoğunluğunun ilgi merkezidir; devletçe de engellenmekte ve tıkanmaktadır. erotik edebiyatın, devrimci hareketin bugünkü tarzı olmasına şaşırmayız biz de!

erotik kitapları okumak, onları tanıtmak, yazmak; yarının dünyasını hazırlamak ve gerçek devrime doğru yol açmak demektir.