27 02 2015

Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz?

Server Tanilli 

Devlet, egemen sınıfın kendi ayrıcalıklı durumunu sürdürebilmek için çoğunluğa karşı verdiği mücadelede bir araçtır.

Demokrasi, geri kalmış ülkelerde, halkların gerçek çıkarlarının bilincine varmalarını sağlayan en güvenli yoldur.

Yeni bir anayasaya gidilirken siyasal iktidar, tarihsel gelişme çizgimize uygun biçimde kurulmalıdır; temel karar verme yetkisi meclise verilmelidir. Parlamenter rejimin mantığı bunu gerektirdiği gibi, cumhurbaşkanının saygınlığı adına da gereklidir bu. Olur olmaz ortaya çıkıp ağzına geleni söyleyen bir cumhurbaşkanı imajı hiç de hoş değildir ve 12 Eylül sonrasının bir öğrettiği de budur. Özgürlükler sağlam güvenceler altına alındıktan sonra, güçlü bir parlamentodan korkmak için bir neden yoktur. Öte yandan, hem toplumdaki çeşitli görüşlerin parlamentoda temsil edilmesine olanak sağlayacak hem de sağlam bir meclis çoğunluğu yaratacak bir seçim sistemi yaşamsaldır.
 

12 Eylül, çağdaş tarihimizin en korkunç gericilik hareketlerinden biridir.

"Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tehlikeler ortada. Halkımızın cehaleti ortada. O zaman bu ülkeyi Atatürk ilkelerinden saptırmaya kalkan bir lider, isterse sandıktan çıksın, oyların tamamını alsın; bizi aşamaz. Bunu kabul edemeyiz. Halkı aldatabilirler, bizi aldatamazlar." (Bir subay)

Milliyetçilik, belirli bir sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir ilke olup tüm insanlığın ortak çıkarlarını gözeten ilkeler arasında değildir.
 

Yargıcın hiçbir etki ve baskı altında kalmadan; hukuk, kanun ve vicdanından başka kimseden ve hiçbir makamdan emir, talimat, genelge ve tavsiye almadan işlevini yapması, birey ve toplum için yaşamsaldır. 

Tekelci aşamaya varmış olan burjuvazi, özü bakımından demokrasi aleyhtarıdır, gericidir, halk düşmanıdır ve günden güne belirginleşmektedir bu niteliği.

Türkiye'de tekelci burjuvazi, demokrasiye saldırıp zorbalığını dayatmada daima iki araç kullanmıştır: "Komünizm düşmanlığı" ve "Kürt düşmanlığı". İşçi sınıfının iktisadi, siyasal ve sosyal istemleriyle örgütlenme girişimleri, her zaman komünizm suçlamasıyla engellenmiştir; Kürt halkının ulusal demokratik istemleri de bölücülük suçlamalarıyla.

"Başka halkları ve ulusları ezen uluslar özgür değildir." Kürt halkının varlığının yadsındığı, diline ve kültürüne ambargo konulduğı, iktisadi ve sosyal bakımdan mahrumiyet içinde tutulduğu, yurttaşlık hakları tanınmadığı, özümlemeci ırk ayrımı politikalarıyla ezildiği ve sömürüldüğü sürece, Türkiye'de tek bir aydın, tek bir sanatçı ve tek bir bilim adamı "özgürüm" diyemez.

Kürt halkını sevmeyen ve onun ulusal demokratik haklarına saygılı olamayan Türk, demokrat değildir.

Bugün Türkiye'de yurtseverlik, şoven milliyetçiliğin tekeline girmiştir. Aslında sırılsıklam demokrasi ve halk düşmanı olan akımlar, yüzlerinde yurtseverlik maskesiyle dolaşıyorlar. Kimdir gerçek yurtsever? Emperyalizme karşı çıkan, kendi halkının özgürlük ve mutluluğuna gönül vermiş kişi. Onun defterinde dünya halklarına düşmanlık yoktur, Kürt halkına düşmanlık hiç yoktur. İşi, üstelik ırkçı milliyetçiliğe döküp, Kürt halkına yönelik baskıcı politikayı, uygulamak ne kelime, aklından geçiren insan yurtsever değil, düpedüz yurt düşmanıdır. Bugün Türkiye'de demokrasi mücadelesinin önündeki en önemli görevlerden biri de, işte bu zorbalığa dayalı sahte yurtseverliğin maskesini indirmek ve gerçek yurtseverliği egemen kılmaktır.

26 02 2015

Biri Hiçbiri Binlercesi

Luigi Pirandello 

Yaşantıların mutlu düzenliliği içinde yaşayanlar, tüm kuralların dışında yaşayan biri için hangi şeylerin gerçek ya da gerçeğe benzer olabileceğini tasarlayamazlar.

Yalnızlık hiçbir zaman sizinle birlikte değildir, her zaman sizsizdir; ancak çevrenizde bir yabancı varken olanaklıdır; yer ya da kişi, ne olursa olsun, sizi tümüyle görmezden gelen, sizin de onu tümüyle görmezden geldiğiniz bir yabancı; öyle ki isteminizle duygunuz kaygılı bir belirsizlik içinde yitik, asılı kalır; sizinle ilgili her doğrulama durduğu için, bilincinizin özdenliği de durur. Gerçek yalnızlık, kendi başına yaşayan, sizin için ne izi ne de sesi olan, böylece de yabancının siz olduğu bir yerdedir.

Hiçbir şey, bizi görmüyormuş ya da bizim gördüğümüzü görmüyormuş gibi bakan bir çift gözden daha tedirgin edici, daha şaşırtıcı olamaz.

İnsan belli bir yaşam biçimi edindikten sonra, alışılmadık bir yere gittiğinde sessizliğin içinde belli belirsiz gizemli bir şeyin var olduğu kuşkusuna düştüğü zaman, bedensel olarak orada bulunsa da ruhunun uzak durmaya yazgılı olduğu nitelenemeyen bir kaygıya kapılır, oraya girerse yaşamının birçok yeni duyarlıklara açılacağını, sanki başka bir dünyada yaşayacağını sanır.

Eylemler de tıpkı biçimler gibidir. Bir eylem yapılıp bittikten sonra, o eylemdir artık; artık değişmez. Gene de insan bir eylemde bulundu mu, sonradan kendini o eylemin içinde duyumsamasa, bulmasa da, yaptığı şey kalır: Onun için bir tutukevi gibidir bu. Evlenmişseniz, hatta daha maddesel olarak, bir şey çalmış ve yakalanmışsanız, birini öldürmüşseniz, eylemlerinizin sonuçları sarmallar, duyargalar gibi sarıp sarmalar sizi; üstlendiğiniz eylemlerinizle onların istenmeyen ya da öngörülmeyen sonuçlarının sorumluluğu üstünüze çöker. Artık nasıl kurtarabilirsiniz kendinizi?

Kendini görebilmek için içindeki yaşamı durdurmak zorundasın. Bir fotoğraf makinesinin karşısında durur gibi. Poz alırsın. Poz almaksa bir anlığına bir yontuya dönüşmektir. Yaşam sürekli olarak devinir ve hiçbir zaman gerçek anlamda kendi kendini göremez.

Yitik Bir Aşkın Gölgesinde

Mehmed Uzun 

Dünyada hiçbir fikir eseri yoktur ki zulme karşı başkaldırmamış olsun.

Her zaman böyledir; karanlık, çaresiz ve dar günlerde dostlar azalır. Hep böyledir; yenilgi beraberinde yeni yenilgiler getirir. Hep böyledir; acı günlerde, ihanetin, düşmanlığın, riyakarlığın, fetbazlığın, sahtekarlığın keyfine diyecek yoktur. Kurt dumanlı havayı sever; ihanet de dar ve acı günleri.

Unutma, herkes yuvasında mutludur.

"Yeni bir şehir bulamazsın, yeni denizler yok, arkandan gelir bu şehir. Hep onun sokaklarında gezecek, hep aynı yerleri dolaşacaksın. Ve hep dönüp dolaşıp kendini bu şehirde bulacaksın. Gemi yok senin için, yol yok. Sen ki kendini tükettin bu şehirde, tükettin demektir her yerde de." (Kavafis)

Değişmeler ve tarih hiçbir zaman acısız, sancısız ve özlemsiz olmaz.

Vicdan, sıcak, yumuşak bir sözcük. Altın değerinde, ağır bir sözcük. Herkesin, kayıtsız şartsız herkesin saygı duyduğu, üzerinde hemfikir olduğu bir sözcük. Ancak nerede o? Tank, top, para ve petrol sesinin her yeri istila ettiği bir dünyada, aynı dünyanın yaşanan musibetleri seyre çıktığı bir dönemde, vicdanın sesi nerede? İkiyüzlülüğün, sahtekarlığın değer addedildiği; kardeşlik, dayanışma ve insanlığın ıssız, harap mezarlıklarda yasa oturduğu bir dünyada, bu sihirli sözcük ne anlama geliyor?

"düşüncenin yaratılmasında, birbirinin ikizi iki cevher vardır
biri iyilik, biri kötülük; hem düşüncede, hem konuşmada
bilge kişi iyiliği seçer; işte, düşüncede ve konuşmada"
(Zerdüşt)

Aşkın gölgesi. Yürek ferahlığının, mutluluğun yurdu. Sırrını iki kişinin bildiği maceraların ocağı. Yürek ve vücut dilinin ülkesi. Düşmanlıklarla dolu dünyaya karşı en güvenli sığınak.

İlerleme, yeniliklerin keşfi ve yaratma olmazsa tarih de olmaz.

Her çeşit olay; küçük büyük, önemli önemsiz, yaşam zincirinin bir halkası olmalı. Yaşanan günler de. Zaman tüm sonuçlarına rağmen yaşam zincirinin halkalarını koparmamalı. Bunu başaramayan insan için günlerin, zamanın ve olayların bir anlamı kalmaz. Yani yaşam anlamını yitirir.

Asıl felaket umutsuzluktur. Umudu elden bırakmamalı.

Her şeye rağmen; ölüme, sürgünlüğe, uzaklığa, özleme rağmen yaşamak güzel şey.

Çağdaş İnsan

Erich Fromm 

Çağdaş kapitalizm; sürtüşmesiz işbirliği yapacak, her an daha çok tüketmek isteyen, zevkleri standardize edilmiş ve kolayca etkilenip tahmin edilebilecek olan çok sayıda insana ihtiyaç duyar. Kendini hiçbir otoriteye, ilkeye veya bilince tabi hissetmeyen, özgür ve bağımsız olduğuna inanan; buna karşın emir almaya, bekleneni yapmaya, sosyal makineye sürtüşmesiz uymaya, lidersiz yönetilmeye, amaçsız -iyi iş çıkarmanın, ilerlemenin, çalışmanın, hareket halinde olmanın dışında bir amaç olmaksızın- güdülenmeye hazır insanlara ihtiyaç duyar.

İnsan ilişkileri temelde, kendi güvenliğini sürüye yakın olarak sağlayan ve düşüncede, duyguda veya eylemde farklı olmayan yabancılaşmış otomatların ilişkileridir. Herkesin, diğer herkese olabildiğince yakın olmaya çalışmasına karşın, gerçekte herkes insan ayrılığının üstesinden gelinmediği zaman mutlaka baş gösterecek olan derin bir güvensizlik, kaygı ve suçluluk duygusuna gömülmüş olarak kesin anlamda yalnız kalır. Uygarlığımız, insanların bilinç düzeyinde bu yalnızlığın farkına varmadan yaşamasına yardım eder. Tek başına rutinin bunu başarmaması ölçüsünde insan, eğlence endüstrisinin sağladığı sesleri ve iç çekişleri pasif bir şekilde tüketerek, eğlence rutiniyle ayrıca her an yeni şeyler almanın ve bunları da her an yenileriyle değiştirmenin doyumuyla bilinçsiz umutsuzluğunun üstesinden gelir.
 

Çağdaş insanın mutluluğu, vitrinlere bakmaktan ve peşin ya da taksitle alabileceği her şeyi almaktan ibarettir. Çağdaş insan kendine, çevresindekilere, doğaya yabancılaşmıştır. Ticari bir metaya dönüşmüştür; kendi yaşam güçlerini, mevcut piyasa şartlarında elde edilebilecek en yüksek kar'ı getirmesi gereken bir yatırım olarak algılar. 

Çağdaş insan iyi beslenen, iyi giyinen, cinsel açıdan doyum bulan ama benliksiz, çevresindekilerle kurduğu en yüzeysel temasların dışında ilişkisiz insandır. Bugün insanın mutluluğu eğlenmektir. Eğlenmek; ticari malları, iç çekişleri, yiyecekleri, içecekleri, sigaraları, insanları, dersleri, kitapları, filmleri tüketmek, yutmak, "içine almak"tır. Dünya, iştahımız için büyük bir nesnedir, büyük bir elmadır, büyük bir şişedir, büyük bir memedir; bizse sonsuza kadar bekleyen, umut eden ve sonsuza kadar hayal kırıklığına uğrayan emicileriz. Kişiliğimiz değiş tokuşa, almaya, satmaya ve tüketmeye uyarlanmıştır; her şey, maddi şeyler kadar manevi şeyler de bir alışveriş, bir tüketim nesnesi olup çıkmıştır.

25 02 2015

Yenişehir'de Bir Öğle Vakti

Sevgi Soysal 

Düzenle bütün bağlarını koparabildiğin zaman, ki bu cesaret ister, bu cesareti gösterebildikten sonra karanlıktan korkmayan biri olursun.

Hep iyi şeyler giymeli insan. Alain Delon bir zamanlar garsonmuş. Yakışıklılığı, güzel giyimi, tabii bir de kurnazlığı sayesinde filmcinin birinin gözüne çarpmış. Yakışıklılık hiç olmazsa piyango bileti gibi zengin ediverir insanı; o da olmazsa kız tavlarsın, gönlünü hoş edersin; ama süklüm püklüm, odacı kılığında dolaşmak, çuval çuval patatesleri, soğanları eve yığmak iç karartıcı, bezdirici bir hayattan başka ne getirir?

Her iyi ailenin gizleri vardır.

Suçlular unutulmaz, cezalar hiç unutulmaz; unutkanlık düzeltici, yapıcı değildir. Affetmek sağlıksızdır. Mikroplara karşı ilaç kullanmamak, kanayan yaraya tentürdiyot dökmemek  gibi bir şeydir affetmek. Uygar insan affetmez ve unutmaz. Uygar insan cezalandırır; affetmek ve unutmak barbarlık, ilkelliktir.

Bir garsonun koşması; savrukluk, kabalık, işini bilmeme belirtisidir.

Zimmetine para geçirmek, bir memurun alacağı en doğru tavırdır. Devlet, sürekli olarak biz vatandaşların parasını zimmetine geçirmiyor mu? Bunu sezen ve gören biri, devletten, şundan bundan gasp etmiş olduğu paranın pek ufak bir kısmını, aslında hakkını, kendi hakkı olmasa bile birçok insanın hakkını geri almış, fena mı?

İşe yaramaz boş insanlar böyledir: Sokaktan bir cankurtaran ya da itfaiye arabası geçmeyegörsün, hemen durup bakarlar. Bir yerde bir kanalizasyon çukuru mu açıldı, başına üşüşüp seyrederler. Bir kazma makinesi yol mu açıyor, saatlerce bekleşirler çevresinde. Çünkü yoktur önemli bir işleri, bir hedefleri yoktur. Her şey, bütün olaylar dışlarındadır. Seyircisidirler her şeyin, yapılan yolların, yanan evlerin ve para kazanan insanların.

Her şeyin iyisini sevmeli. İnsan dediğin, yapabileceğinin en iyisine layık görmeli kendini.

Adam kısmı bir şeyi gözüne almadı mı hiçbir şeycik olmaz. Can dediğin bir kez çıkar. Ama canı göze aldın mı hep karşılığını alırsın. Canın bir defacık gider ama, canını göze alan hep karlı çıkar. Ya sermayen olacak ya da gözünü kırpmadan öne süreceksin canını. Bunun dışında hayat boyu uşaklık var.

Aşkın Metafiziği

Schopenhauer 

Tutkulu aşka yücelik kazandıran ve onu şiire konu olmaya layık kılan şey, insanın kendisine ait olmayan şeyleri arayışıdır ve bu çeşit bir arayış, gördüğümüz her büyüklüğü yaratan şeydir.

"Kendinde ölçü de düzen de bulunmayan şeyi akılla yönetemezsin."

Her aşık, büyük doygunluğuna eriştikten ve ateşini söndürdükten sonra bir aldatılmışlık duygusuna kapılır; çünkü türün bir aldatma aracı olarak kullandığı hayal artık ortadan kalkmıştır.

Sanat bakımından başarılı ve güzel olan bir şeyin, içinde bir doğru taşımaması düşünülemez.

Chamfort: Bir kadınla bir erkek, birbirlerine karşı şiddetli bir tutku duyuyorlarsa, onları ayıran şey ister bir koca, ister ana babaları ya da başka bir şey olsun, onlar yine de doğa gereği birbirlerinindirler ve insanların yasalarına rağmen, tanrısal yasa gereğince birbirlerine aittirler.

Erkeğin aşkı, doygunluğa erdiği andan sonra, gözle görülecek biçimde azalır; önüne çıkan her kadın, elde ettiği kadından daha çekici gelir ona; çeşitliliği arzulamaya başlar. Kadının aşkı ise doygunluğa erdikten sonra artmaya başlar. Bu, doğanın amacının, türün sürdürülmesi ve elden geldiğince çoğaltılması olmasının bir sonucudur. İşte bu yüzden erkeğin gözü her zaman başka kadınlardadır; oysa kadın, bir tek erkeğe iyice bağlanır. Çünkü doğa onu, kendisi farkına varmaksızın, gelecekte doğacak çocuğun besleyicisini ve koruyucusunu elde tutacak biçimde davranmaya itmektedir.

Jesus Sirach: İnce vücutlu ve güzel ayaklı bir kadın, gümüş yuvaya oturtulmuş altın sütunlara benzer.

Kadınlar, insan güzelliğini en kusursuz biçimde dile getiren delikanlılardan çok, otuz ile otuz beş yaş arasındaki erkekleri tercih ederler. Bunun nedeni, kadınların hazdan çok içgüdüyle hareket etmeleri ve sözü geçen yaş döneminin doğurtucu gücün en yüksek noktasını gösterdiğini kavramalarıdır. Kadınları büyüleyen şey, özellikle irade kuvveti, kararlılık ve cesarettir. Namuslu olmanın ve iyi kalpliliğin de kadınlar üstünde olumlu etkisi vardır. Öte yandan, babadan kalıtım yoluyla çocuğa geçemeyeceği için, entelektüel üstünlüklerin, kadınları doğrudan doğruya etkilemediği görülür. Kadınlar anlayış kıtlığını kötü bir şey gibi görmezler. Çirkin, budala ve kaba bir adamın, çoğu zaman kadınlar yanında kültürlü, zeki ve kibar bir erkekten daha fazla başarı kazanması işte bundandır.

Spinoza: Aşk, dış bir nedenin eşliğinde ortaya çıkan bir iç ürpertisidir.

Kafa bakımından değil, gönül bakımından bir bağlanıştır evlilik. Bir kadının, sırf kafası ve kültürü yüzünden bir erkeğe aşık olduğunu söylemesi saçma ve beyhude bir iddiadır ya da yozlaşmış bir mizacın sonucudur.

Boileau: Doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer.

Şeref, görev duygusu ve sadakat, her çeşit yoldan çıkarmaya ve hatta ölüm tehlikesine karşı koyabildikten sonra, cinsel aşk karşısında yenilgiye uğramaktadır. Cinsel aşk söz onusu olunca vicdan dediğimiz şeyin her zamankinden daha az etkili hale geldiğini görürüz.

"Aşk yüzünden evlenen, mutsuz bir hayat sürmek zorundadır." (İspanyol atasözü)

Rahat bir hayatla tutkulu bir aşkın bir arada bulunabilmesi, güzel rastlantıların en az gerçekleşenlerinden biridir.

24 02 2015

Din

George Bernard Shaw 

İnsanlar kendilerini avutan, hoşnut eden ya da onlara bir çıkar vaat eden her şeye inanırlar.

Saçma görüşlerin zamanla çekiciliklerini kaybederek moda olmaktan ve var olmaktan çıkacakları; tutulmayan yalancı vaatlerin alayla karşılandıktan sonra unutulup gidecekleri, yok edilmeleri olanaksız doğru görüşlerin -çünkü doğru görüşler, ortaya çıkarılmasalar, unutulsalar bile tekrar tekrar yeni baştan keşfedilirler- ise yaşayacakları; bu fikirlerin, bilim adını verdiğimiz, doğrulukları araştırılıp ispatlanmış bilgiler yığınına katılacakları düşüncesiyle avunuyorum. Kafalarımızı donattığımız, iyice denenmiş köklü görüşleri bizler bu yoldan ediniriz; okullarla üniversitelerin sahte eğitiminden bambaşka olan asıl eğitimi de işte bu donanımlar meydana getirir.

Ne yazık ki, bu basit varsayımın karşısında, bunun kendi içinde gizli olan bir engel vardır. Bu gizli engel, ihtiyatlı olmayı salık veren şu eski öğüdün unutulmasıdır: "Temiz su bulmadan kirli suyu atma." Bu öğüt, "Temiz suyu bulunca da kirli suyu mutlaka at ve her ikisinin karışmasına izin verme." öğüdüyle tamamlanmadıkça şeytanın ta kendisidir.

İşte bu bizim hiçbir zaman yerine getirmediğimiz şeydir. Temiz suyu kirli suyun içine boşaltmakta ayak direriz, kafalarımızın hep bulanık oluşu bundandır. Günümüzün eğitilmiş insanının kafası, içindeki en yeni ve en değerli şeylerin, müzelerin döküntü ambarlarına yakışır beş para etmez antikalardan, süprüntüden oluşmuş pis kokulu bir yığının üzerine gelişigüzel atılı bulunduğu bir mağazaya benzetilebilir ancak. Bu mağaza hep iflas halindedir.

Dine kaba bir fetişizm, bir çeşit gözbağcılık diye bakan cahiller bile, onu, cinleri def eden, tanıkları yalan söylemekten alıkoyan ve bir askerin cebinde dindarca duygularla taşındığında kurşunları durduran kağıttan bir tılsım olarak aziz tutarlar.

Bir din gerçekle arasındaki bağları kopardı mı, tam anlamıyla afyon haline gelir. Bozuk siyasal sistemlerde halk tabakalarındaki çalkantıları yatıştırmak için bu afyon, yöneticilere yararlıdır. Tiranlar bundan dolayı din adamlarına çok önem verirler. Ne var ki uygarlık eninde sonunda ya namuslu gerçeğe dönmek ya da yok olmak zorundadır.

Dünyayı olduğu gibi kabul et; zira onun ötesinde hiçbir şey yoktur. Bütün yollar mezara çıkar, mezar da hiçliğin kapısıdır; hiçliğin gölgesinde ise her şey boştur.

Benim sana öğüdüm, önüne çıkan bütün işleri yapabildiğin sürece elinden geldiği kadar iyi yapman ve böylelikle ne bir öğüt, ne iş, ne bilme ne de hatta var olmanın bulunacağı kaçınılmaz sondan önce sana kalan günlerini yararlılık ve onurla doldurmandır.

Robin Hood

Ayn Rand 

Robin Hood'un, hırsız yöneticilerden çaldığı paraları asıl sahipleri olan halka geri verdiği söylenmiştir. Ama o hikayenin anlamı bu değildir. O, mülkiyetin şampiyonu olarak değil, ihtiyacın şampiyonu olarak hatırlanmaktadır. Soyulanların savunucusu olarak değil, yoksulların besleyicisi olarak bilinmektedir. Kendi kazanmadığı servetlerle iyilik yaptığı, kendi üretmediği malları dağıttığı, içindeki acıma lüksünün bedelini başkalarına ödettiği için melekleştirilen ilk insan odur. Başarının değil, ihtiyacın bir hak olduğu inancının simgesidir o adam. Çalışıp üretmemizin gerekli olmadığı, önemli olanın istemek olduğu, hak edilen şeyin bize ait olmadığı, hak edilmeyenin bize ait olduğu fikrini o yaratmıştır. Hayatını kazanma becerisine sahip olmayan her yeteneksizin, kendini daha altta olanlara adadığını, bu yüzden üsttekilerden çalmaya hazır olduğunu söylemekle, eline güç geçirip kendinden üstün olanlara ait olan her şeyi yağmalamasının bir hak olduğu fikrini yaymıştır. İşte bu en aşağılık yaratığı, yoksulların yaraları ve zenginlerin paraları sayesinde yaşayan bu çifte paraziti, insanlar bir manevi ideal düzeyine yükseltmişlerdir. Bu da bizi öyle bir dünyaya getirmiştir ki, bir insan ne kadar üretirse, tüm haklarını kaybetmeye o kadar yaklaşacak, sonunda da, eğer yeteneği yetiyorsa, ilk elini uzatan kimseye av olarak sunulacak, hiçbir hakkı olmayan bir yaratık haline gelecektir. Beri yandan her türlü hakkın, ilkenin, ahlakın üzerinde sayılmak, her şeyi yapabilmek, çalıp yağmalayabilmek için de tek gereken, ihtiyaç içinde olmaktır. Dünya neden çöküyor, merak etmiyor musunuz? İşte ben bununla savaşıyorum. Ta ki insanlar, tüm insanlık sembolleri arasında en ahlaksızının, en nefrete layık olanın Robin Hood olduğunu öğrenene kadar. O zamana kadar dünyada adalet olamayacağı gibi, insan neslinin sağ kalması da mümkün olamaz.

Evlenme Yaşı

Turan Dursun 

Türko, metin ezberi için Safo'ların ahırına gitmişti yine. Safo yine gelip dikilmişti karşısına.

"Yeter çok çalıştın, biraz dinlen."

"Ezberleyeceklerim var daha."

"Sonra ezberlersin."

Safo gidip iyice yaklaştı ona. Anasıyla babasının "şey etmeleri"nden söz açtı. Bakıştılar, gülüştüler. Safo'dan bir öneri:

"Biz de onlar gibi yapalım mı?"

"Olmaz."

"Niye?"

"Birden çıkıp gelirler, görürler."

"Gelmezler. Çünkü Sabo (kötürüm kız kardeş) uyuyor. Babamla anam da dayımlara gittiler. Akşama kadar da gelmiyecekler."

"Ya gelirlerse?"

"Vallaha gelmezler."

"Günah olur."

"Olmaz, biz daha çocuğuz."

"Çocuklara da günah olurmuş."

"Kim diyor?"

"Şeriat kitabı. Evlenecek yaşa geldiler mi, çocuklara da günah olacağını söylüyor."

"Biz o yaşa gelmedik ki!"

"Sen o yaşa gelmişsin. Geçmişsin bile."

"Ben daha 12 yaşındayım."

"Şeriatımıza göre, kızlar 9 yaşına geldiler mi, evlenecek çağa gelmiş olurlar."

"Yaa?!!"

"Vallaha. Peygamberimiz Aişe 6 yaşındayken evlenmiş. Ama Aişe anamız 9 yaşına basınca zifaf olmuşlar."

"Peygamberimiz kaç yaşındaymış o sıra?"

"52 yaşında."

"Bunu da kitap mı yazıyor?"

"Evet. Hadis kitapları. Buhari'de bile var."

"Buhari ne demek?"

"Büyük hadis kitabı."

"Şimdi bir babamla anam gibi yapsak günah olur, öyle mi?"

"Evet. Sana günah olur."

"Sana olmaz mı?"

"Benim yaşım küçük. Oğlanlar 12 yaşına basmayınca evlenecek yaşa gelmiş olmazlar. Ama ben 'faki' olduğum için biraz da bana yazılır günah."

"Günah yazılırsa ne olur?"

"Cehenneme atarlar."

"Kimler atar?"

"Zebaniler. Azap melekleri."

"Pis zebaniler."

"Kız öyle söyleme. Meleklere öyle söylenmez."

"Onlar da yakmasınlar insanları."

"Onlara Allah emrediyor."

Nguyen van Troi

Nihat Behram 

Bilinir, nice isimsiz ölünün omuzlarında yükseldi Vietnam'da zafer. Ve zaman zaman tümünün adına dikilerek ölümün karşısında bazı isimler, simgesi oldu bu ülkenin. Genç elektrik işçisi Nguyen van Troi bunlardan biriydi.

Doğduğunda savaş vardı, ülkesi yağmalanıyordu. Ve yağmacılarla yerli çeteleri dört bir yanı tutmuştu. Halkı yıllardır direnmekteydi emperyalizme ve uşaklarına karşı.


Nguyen dünyaya baktıkça kendine geldi. Halkın saflarına katıldı. Amerika Savunma Bakanı McNamara'nın öldürülmesi görevini verdi ona mücadelesi. Fakat girişimi başarısızlığa uğradı. Vietnam'daki azgın sömürgeci güçleri denetlemeye gelen McNamara, ölümden kıl payı kurtuldu.

Nguyen yakalanmıştı. İşkencelerden geçirildi. Troi devrimci bilincinden, yurtsever duyarlılığı ve kararlılığından bir an bile geri adım atmadı. Üstelik halk düşmanlarının elinden kaçmak, mücadeleye katılmak için her fırsatı değerlendirdi. İki kez kaçma girişimi oldu. Fakat ayağı kırılmış, başaramamıştı. Yeni bir fırsatta yine kaçacağını söylemekten çekinmedi; bir de eylemlerinin suç değil, halkına borcu olduğunu söylüyordu. Bu ikisinden başka tek söz alamadılar ağzından. Kurşuna dizileceği günü beklemeye başladı.

Yakalandığında yirmi günlük karısı, pamuk işçisi Quyen, umut ışığının sönmemesini dileyerek, acı içinde Saygon sokaklarında dolaşırken, gazete satan çocukların çığlıklarıyla irkilmişti: "Son baskı, yazıyor.. Bir telefon konuşması bir hayatı kurtarıyor.."

Telefon Venezuelalı gerillalardan geliyordu. Yani dünyanın bir başka ucundan. Gerillalar, kaçırdıkları bir Amerikalı albayın hayatına karşılık, Nguyen'in hayatını istiyorlardı. Yani Nguyen'in kişiliğinde umudu.

Quyen, ne Venezuela'yı duymuştu ne de kocasını kurtarmaya çalışanları tanıyordu. Şaşkınlık ve sevinç içinde, yaşlı ve bilgili, tanıdık bir işçiye koşarken, Saygon sokakları da bir anda hareketlenmişti. Karanlık altında bir şenlik fısıltısı esiyordu.

Quyen değiş tokuş sırasında giysin diye, kocasının tek giysisini fırçalayıp bohçalarken, kocasından gelen bir mektup onun her şeyden habersiz olduğunu gösteriyordu. Quyen daha da heyecanlanmıştı. Nguyen mektubunda, "İdamımdan sonra karıma iyi bakın" diyordu. Quyen sevinçli haberi kocasına iletmek için zindana seğirtmiş, orada olağanüstü güvenlik önlemleriyle karşılaşmıştı.

Satılık kukla Saygon yönetimi, Venezuelalı gerillaları aldatmıştı. Nguyen'i saldık deyip kurşuna dizmişlerdi.

Nguyen öldürüldüğünde yirmi yaşındaydı. Onun öldürüldüğü zindan, Saygon yönetimin en sıkı korunan zindanıydı. Fakat bir grup devrimci, akla durgunluk veren bir başarıyla, zindana girip Nguyen'in kurşuna dizildiği direğin dibinde gösteri yaptılar.

Satılık Saygon yönetimi, yeni Nguyen'lerle karşı karşıyaydı.

Artık karısı Quyen de devrimin bir neferi olmuştu.

23 02 2015

Hakkari'de Bir Mevsim

Ferit Edgü 

Yolcu! Bir gün yolunu yitirirsen artık eski yolunu bulmaya çalışma, yeni bir yol ara kendine.

En büyük, en korkunç itiraf, bir işkence altında yapılan itiraf değildir; insanın kendi kendine, artık dayanamayıp yaptığı itiraftır.

Dalgalarla boğuşulur. Limanlar özlenir. Bir kuytu limanda demir atılır. Fırtınanın dinmesi beklenir. Sonra yeniden rota çizilir. Sonra yeniden demir alınır. Yola koyulunur.

Başına ne gelirse gelsin, nerede olursan ol, yaşamı sürdürmeyi bil.

"Sevgilisini boş yere bekleyen bir erkek için gece bitmek bilmez; gündüzleri çalışan işçi için bir gün kısa bir süre değildir; sert bir ananın kolları arasında yaşayan genç bir kız için bir yıl yüzyıl gibidir; isteklerimi, umutlarımı geciktiren her an bana dayanılmaz bir uzunlukta gelir."

Gün doğumuyla gelen haberci iyi haberler getirir.

İnsanoğlu kendine yetmeyi bilseydi önemli bir sorunu çözümlemiş olurdu.

Mutluluk soruların bittiği yerde başlıyor olmalı.


Kızılderili Büyücü: "Bir savaşçı için düş demek gerçek demektir. Düş gücüyle verir kesin kararını ve ona göre davranır. Ya seçer alır ya da def eder. Elindeki araçlardan, kendini başarıya ulaştıracakları seçer, onları kullanır."

Genç Etnolog: "Don Juan Matus, 'Düş ile gerçek arasında bir ayrım yoktur, düş gerçeğin kendisidir.' mi demek istiyorsun?"

Kızılderili Büyücü: "Hiç kuşkusuz, düş gerçeğin ta kendisidir."

Genç Etnolog: "Yani şu anda yaptığımız şey kadar mı gerçek?"

Kızılderili Büyücü: "İlle de bir karşılaştırma istiyorsan, daha da gerçek, derim. Düş görmek, düşlemek, bir güce sahip olmak demektir. Elindeki bu güçle çok şeyi değiştirebilir insan. Gizli kalmış nice şeyi bu güçle bulup ortaya koyabilir. Dilediği her şeyi denetimi altında tutabilir."
(Carlos Castaneda)

Kendimi ararken onları, başkalarını, başka insanları buluyorum. Ve onları bulurken, yavaş yavaş kendimi bulur gibiyim. Kurallar içinde bulamaz insan kendini, bunu çoktan anladım.

Tümünüz birbirinize benziyorsunuz. Uçurumlar, uzaklıklar, denizler, akarsular ayırıyor bizi birbirimizden. Ama gene de birbirimize benziyoruz; düşlerimizle, düşüşlerimizle.

Sizin dünyanız aklı başında insanların dünyası ise bırakın ben çıldırayım. Çünkü burada, bu koşullarda ancak çıldırarak sürdürülebilir yaşam.

Kara Kız

George Bernard Shaw 

Allahın cezası bir yığın insan var ki, midelerinden başka bir şey düşünmüyorlar.

Hayat, hep yana yana biten bir alevdir; ama her çocuk doğuşta yeniden tutuşur. Hayat ölümden, umut da umutsuzluktan büyüktür.

Biz en yüceyi gördüğümüz zaman ondan nefret ederiz; onu çarmıha gereriz, baldıran zehiri içirerek öldürürüz, bir odun yığınının üstüne bağlar diri diri yakarız.

İnsanlar birbirlerini gittikçe daha büyük sayılarda öldürmenin yollarından başka bir şey öğrenmiyorlar.

En ani ölüm bile, imgelemin ve örneğin bin yıllık deneyimin şimşek gibi çalışmasıyla karşılaştırıldığında çok uzun bir süreçtir.

İnsanlar, hatta en sevimlileri bile öyle kafasız, öyle beyinsiz budalalar ki..

Evlilik kesinliği olan şeylerden değildir. Kesinlik diye bir şey var mı zaten? Her şey göçüp gider, her şey kırılır, her şeyden bıkarız. Evlilikler de buna dahildir.

Evli kişilerin, kendileri için dünyada yalnız bir erkek ya da yalnız bir kadın varmış gibi numara yaparak evlilik ilişkilerini koparana kadar zorlamaları öyle acıklı ki, ağlamamak için ister istemez gülüyoruz buna.

Her erkek sevdiği şeyi öldürür. Kadın dediğin de budur zaten: En iyi kemiği kapmak için birbirleriyle dalaşan köpekler.

Kendilerini lider diye öne süren adamlar -grevleri örgütleyen, oy simsarlığına çıkıp seçim kazananlar- hep haindirler; hepsi de fırsatçıdır onların. Başarısız denilen adamlar, sosyalist hareketin şehitleri -halk için herkese karşı çıkanlar- işte onlar var ya, onlar.. Gerçek adamlar onlardır; halkın davasına kendilerini gerçekten adamış olanlar, devrimin yüzünü ağartanlar onlardır.

Sayın Başkan

Miguel Angel Asturias 

Mutluluk ete bağlı değildir.

Kimseye umut vermemeli. Evimde, kedinin bile uymak zorunda olduğu en yüksek ilke, kimseye umut vermemektir.

Cinsellikle ilgili olarak bir hayvan yanlış hesap yapmaz.

Bir idam mahkumu, idamından on iki saat önce hükümetin emriyle son isteğini yerine getirecek olan askeri yargıcın önüne çıkarılmıştı. Asıl amaç, ifadesini değiştirmesi şartıyla, suçlunun bağışlanmasıydı. Hazırcevap sanık: "Son isteğim bir çocuk yapmaktır." diye karşılık vermişti. "Olur" diyen soruşturma yargıcı da, iyi bir şaka yapıyor kanısıyla, bir orospu getirtmişti. Sanık, hiç ilişmediği kadını yine geri göndermiş ve yargıç yanına gelince ona şunu söylemişti: "Yeteri kadar orospu çocuğu var dünyada."

İnsanın resmini yapan, zamandır.

Genel olarak zenginlikle sahteliği birbirinden ayırmak imkansızdır; bu yüzden, aynı düşüncede insanların toplandığı, güvenlik içinde oturulan sade lokantaları gösterişli bir otele tercih ederim; her parlayan şeyi altın sanmamalı.

Ağzına vuracak kilidi olmayan, bileğinde kelepçe taşır.

Hapishanede geçirilen ilk gece korkunçtur. Karanlıklar içinde kalan mahpus, kendini hayatın dışında, bir karabasan dünyasında bulur. Duvarlar yok olur, tavan silinir, döşeme kaybolur; bununla birlikte ruh kendini özgürlükten öylesine uzak duyar ki.. Ölüm gibi bir şeydir bu.

Paranın kan bağlarına saygısı yoktur.

Ev, ekmeğin gizli gizli yenmesini sağlar; rahat yenen ekmek makbuldür, bilgeleştirir insanı. Ev, sürekliliğin güvenini temsil eder ve sosyal saygı uyandırır. Babanın boyunbağı düğümünün parladığı, annenin en güzel süsünü taşıdığı, çocukların kolonya ile taranmış göründüğü bir resim gibidir ev. Sokak öyle değildir; o, ne olduğu bilinmeyen şeylerin, tehlikenin, cüretin dünyasıdır; ayna gibi sahtedir, çevredeki kirin, pisliğin herkese açık çamaşırlığıdır.

Şu yeryüzünde her şeyin hem iyi tarafı vardır hem kötü tarafı.

Ah özlem.. İnsan özlenen şeye hem sahiptir hem değildir. Ellerimizin on parmağıyla çevresinde bir kafes ördüğü altın bir bülbüldür o.

Darağacında Üç Fidan

Nihat Behram 

Bir an vardır, uğruna ölüme gidilir. İşkence acıları unutulur, onurlu ve dik yaşamak iz bırakır hayatta.

Niyazi Ağırnaslı: Bir kısım insanlar 27 Mayıs'ın intikamını alma çabasındalar. 27 Mayıs 1960'ta bu gençler ortaokul öğrencisiydiler.

Deniz Gezmiş: Bizim asılma kararımızı çok önceden vermişlerdi zaten, bunu hep söyledik. Dileriz ki biz boş yere ölmüş olmayalım ve vatan satıcılarının oyunları anlaşılsın yoksul halkımızca. Boşa ölmüş olursak işte o zaman yazık olur.
 

Orhan İzzet Kök: Biliyoruz ki 1. THKO davasına bakan mahkemenin, hukukçu olmayan başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi, emekli olduktan sonra Adalet Partisi'ne girmiş ve giriş töreninde yaptığı konuşmada, sıkıyönetim döneminde "askeri görevleri yanında politik görevler de yaptığını" söylemiştir. Elverdi'nin benzer itirafları, daha sonra başka konuşmalarda da sürmüş ve bunlar kamuoyuna yansımıştır. 

Deniz Gezmiş: Bizi Taylan Özgür'ün yanına gömdürün ve infazlar sırasında mutlaka bulunun. Burjuvazinin paçavra gazeteleri, korktular, düştüler, bayıldılar gibi onurumuzu kırıcı yayın yapmaya çalışır. Duruma avukatlarımız tanık olmalılar. 

son ana kadar onuru koruyanlar yaşayacak
söylenecek son söz kahramanca olmalıdır

Deniz Gezmiş: Biz Amerikalılara acımış, serbest bırakmıştık. Sinan da aramızdaydı, sonradan dağıldık. Sinan Cemgil Nurhak Dağlarında yaralandı. Silah kullanamaz haldeyken kasti olarak öldürüldü. Alpaslan ve Kadir de aynı şekilde öldürüldü. Biz Şarkışla'da teşhis edildik; ancak burada isteseydik bizi teşhis edenleri silah kullanamaz hale getirirdik; fakat bunu asla yapmadık, bu yola başvurmadık. Arkamızı döndüğümüz sırada, bu yola başvurmadığımız kimseler tarafından ateş açıldı. 

Hüseyin İnan: Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden, halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım. Bundan sonra bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum. Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler, kahrolsun faşizm!

ah, ardı ardına kenetlenen ölüm
ah, hıncı sabırla bezeyen sır
yazmadaki sırması ağlayışın tırnaklara oturan kan

Hüseyin İnan: Ta ki vatanı Amerika'ya satanların ve gericilerin sonu gelene kadar, bu kavga biz olmasak da devam edecektir! 

ah, gidiyor işte, gidiyor göz göre göre
sıcak titreyişi varlığını hayata adamışların
gidiyor
öfkenin haykırışları
yasalarıyla gidiyor kahredişin
zulmün ve iğrençliğin buyruklarıyla gidiyor
toprağa düşen bakımsız yapraklar gibi değil
azarlanmış çocukların kederiyle değil
doğuşun ve sevmenin feryadıyla gidiyor
ölümü donatan arkadaşlarım

22 02 2015

Sevme Sanatı

Erich Fromm 

Çağdaş insanın mutluluğu, vitrinlere bakmaktan ve peşin ya da taksitle alabileceği her şeyi almaktan ibarettir.

İnsanlık, sevgisiz bir gün bile yaşayamaz.

"Tek bir hayat kurtaran bütün dünyayı kurtarmış gibi olur; tek bir hayat yıkan bütün dünyayı yıkmış gibi olur." (Talmud)

İnsan emek verdiği şeyi sever, sevdiği şey için emek verir.

Çok şeye sahip olan olan değil, çok şey veren kişi zengindir. Bir şeyler kaybetmekten korkan istifçi, ne kadar zengin olursa olsun, ruhsal anlamda yoksuldur, zayıftır. Kendinden verebilen kişi zengindir.

Sevgi, sevdiğimiz şeyin yaşamına ve gelişimine yönelik aktif bir ilgidir.

Paracelsus: Hiçbir şey bilmeyen hiçbir şeyi sevmez. Hiçbir şey yapmayan hiçbir şeyden anlamaz. Hiçbir şeyden anlamayan kişi değersizdir. Ama anlayan kişi hem sever, fark eder hem de görür. Bir şeyin yapısında ne kadar bilgi varsa o kadar sevgi vardır. Bütün meyvelerin çileklerle aynı zamanda olgunlaştığını hayal eden kişi üzümler konusunda hiçbir şey bilmiyor demektir.

Bencil insanların başkalarını sevemediği doğrudur; ama onlar kendilerini de sevemezler.

Karl Marx: Felsefeciler dünyayı farklı yollardan yorumlamışlardır; ama yapılması gereken, dünyayı dönüştürmektir. 


"Sevgi, özgürlüğün çocuğudur, hiçbir zaman tahakkümün değil."
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...