11.05.2019

pulp fiction

quentin tarantino

incil okur musun, brett? orada bu duruma uyan şöyle bir bölüm var: ezekiel 25:17. adil insanın yolu bencillerin cürümleri, kötü adamların despotluğu ile bezenmiştir. merhamet ve iyi niyet adına karanlık yolda güçsüzlere yardım eden kutsanmıştır. çünkü kardeşinin koruyucusu, kayıp çocukların kurtarıcısıdır o. kardeşlerimi zehirlemek ve yok etmek isteyenlerden acımasızca intikam alacağım. ve intikamımı üzerlerine saldığımda benim tanrı olduğumu anlayacaklar.

şu anda yeteneklisin. ama ne yazık ki yetenek, sonsuza dek sürmez.

sadece bir içki. o kadar. kabalık etme. içkini iç ama çabuk ol. iyi geceler de ve eve git. bu tam bir ahlak testi. sadık olup olmadığını gösterecek. çünkü sadık olmak çok önemlidir. çık şimdi, iyi geceler de. harika bir akşamdı. kapıdan çık, arabana bin, eve git. mastürbasyon yap. bütün yapman gereken bu.

göz ve dokunma zevklerinin nadiren aynı olması büyük talihsizlik.

bir adam yanıldığını kabul ederse hemen hatalarının tümü affolur.

10.05.2019

haz ve acı

halil cibran

nasıl bir meyvenin çekirdeği, kalbi güneşi görebilsin diye kabuğunu kırmak zorundaysa, siz de acıyı bilmelisiniz.

acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

kanatlı ruh bile doğal gereksinimlerinden bağımsız olamaz. bazılarınız "haz, ıstıraptan daha anlamlıdır." der; diğerleri ise "hayır, ıstırap daha anlamlıdır." bense "ikisi birbirinden ayrılamaz." diyorum. onlar beraber gelirler. ve siz bir tanesiyle masanızda otururken, unutmayın ki diğeri de yatağınızda uyuyordur.

bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık gözyaşlarınızla dolar. haz bir özgürlük şarkısıdır; ama özgürlük değil.

kederin veya sevincin büyüdüğünde, dünya gözünde küçülür.

büyük bir acı ya da büyük bir sevinç olmadan içindeki gerçek ortaya çıkmaz. eğer kendi gerçeğin açığa çıksın istiyorsan, ya güneşin altında çıplak dans etmeli ya da kendi çarmıhını taşımalısın.

neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir!

9.05.2019

felâtun bey ile râkım efendi

ahmet mithat efendi

her başlangıçta, her siftahta bir bereket olduğu işi bilenlerce inanılan bir şeydir.

ben kadınlara asla yaranmak hevesinde bulunmadığım için beni seviyorlar. eğer siz de bu halde olursanız daha çok muvaffakiyete ulaşabilirsiniz.

bir hocanın hakkını vermezlerse o hoca da hizmetini terk etmekte haklıdır.

saman altından su yürütmek ve karda gezip de izini belli etmemek râkım kadar aklı başında delikanlıların işidir, bu hallerin aksi bir hal ararsanız onun örneğini de felâtun bey'de bulacaksınız.

şiir insanı yakmadıktan sonra ne işe yarar?

aşkın bir de böyle kavuşma içinde ayrılık tarafı vardır ki bunun erbabı biraz nadirce bulunursa da nadir erbabı bunun zevkini de emsali pek nadir zevklerden bulur.

o şehvet denilen şey yok mu? pek murdardır. ama gerçekten murdardır. aşk ruhu denilen hayali varlığın temiz eteği, murdar şehvetle kirlenince zevki kaçar. lakin o zaman hırs ve kibir insanın gözlerine perde çektiğinden insan o lekeyi göremez.

şarapla kızışan şairane fikirleri nereme sokayım? şarapla kızışan aşk ve muhabbet ne işe yarar?

ayrılık ve mahrumiyetteki, hem de beraberlik içindeki ayrılık ve mahrumiyetteki hayallerin lezzetinde görülen o devam, ne devamıdır? bir kendinden geçme ve baygınlıktan ibaret olup devamı da birkaç saniyeden ibaret olan ve bir nevi hastalıktan, marazdan başka uygun bir tabiri olmayan şehvetperestlikteki düşüşün hızı hesaba katılacak bir şeydir.

insan kırk yılı arzulu kalsa, aşktan beklenen lezzet kırk yıl devam eder.

bir mirasyedinin istikrarsız servetine ancak dalkavuklar itibar eder. mirasyedinin servetinin istikrarsız servet olduğu, bin kadar deneyimle kesinliğe varmış bir hakikattir.

ah! bu aşk insanı nasıl ihya eden bir histir!

insanoğlunun yaratılışının gereğidir; insan kendi mutluluğundan yalnız kendinin haberdar olmasıyla kanaat etmez, herkesi de haberdar etmek ister. beş liralık bir saate, yirmi beş liralık veyahut daha fazla bir paha etmek üzere elmaslı kordon takmak gibi gösterişler bu karakterin en adi mertebesinin gereklerindendir.

zarar kârın öz kardeşidir. bugün kaybettinse yarın kazanırsın.

ah insan kısmı böyledir! bilhassa genç kısmı böyledir. insan başkalarının yaşadığı tecrübelere güvenemez, güvenmek için ise hazır denenmiş olanları bizzat denemek ister ve halbuki bu tecrübeden, pişmanlıktan başka bir şey hasıl olmaz.

ömrümüz o kadar azdır ki bu alemde en şiddetli ihtiyaçla muhtaç olduğumuz tecrübeleri bizzat yaşayarak onlardan edilecek istifadeyi etmeye süresi yeterli değildir. başkalarının tecrübelerini kabul edip önemsersek belki rahatça, serbestçe, namusluca yaşayabilmeye muvaffak oluruz.

8.05.2019

phaidon

platon

felsefe, sanatların en yükseğidir.

dostlarım, insanların haz adını verdikleri şey görünüşte ne gariptir! onunla karşıtı sayılan acı arasında ne tuhaf bağıntılar var! onlar insanda aynı zamanda yan yana bulunmak istemezler. ama birini kovalayıp yakaladınız mı, çifte varlıkları sanki tek bir başa bağlanmış gibi, öbürünü hemen her zaman yakalamak zorunda kalırsınız.

kendilerini gerçekten felsefeye vermiş olanların, yalnız ölmek ve ölmüş olmak için çalıştıklarını halk bilmez görünür. bu doğru ise, bütün hayatı boyunca yalnız ölüm emelini besledikten sonra, ölüm gelince, uzun zamandan beri o kadar istenilen, o kadar aranılan şeye karşı isyan edilmesi şüphesiz çok saçma olur.

ten bizi her neviden istekler, tutkular, korkular, kuruntularla, bin türlü saçmalıklarla doldurur; öyle ki haklı olarak denildiği gibi, bir an olsun onunla gerçekten düşünmek mümkün olmaz. kavgalar, geçimsizlikler, çabalamalar yalnız tenden ve onun isteklerinden değil de nereden geliyor? bütün bunlar, mal ve para hırsından çıkıyor. bizi mal ve para biriktirmeye zorlayan sebep ise, ihtiyaçlarının kölesi bulunduğumuz tendir.

gerçekten saf olmayan biri için saf olan bir şeyi kavramak imkânsızdır.

gerçek filozofların ölmeye çalışmaları, bütün insanlar içinde de en az onların ölümden korkmaları bir hakikattir.

tek sağlam para bilgeliktir. yüreklilik, ölçülülük, adalet, her şey ancak bununla satın alınır.

yeryüzünün bir çukurunda kapanıp kalmakla onun yukarısında oturduğumuzu sanırız.

bireyselleşmemiş insan

carl gustav jung

bir topluluğun değeri, onu oluşturan bireylerin ruhsal ve ahlaki büyüklüklerine bağlıdır.

toplumun kendisi bireyleşmemiş insanlar tarafından oluşturulduğu sürece, tamamen acımasız bireycilerin merhametine kalacaktır. ne kadar gruplar ve örgütler halinde bir araya gelinirse gelinsin, -toplumu bir diktatöre gönüllü olarak boyun eğmeye hazır kıvama getiren de işte bu gruplaşma ve bireysel kişiliğin yok olmasıdır.

yan yana toplanan milyonlarca sıfır, maalesef, bir etmez. önünde sonunda her şey bireyin kalitesine bağlıdır; ama çağımızın uzağı görememe alışkanlığı sadece büyük sayıları ve kitle örgütlerini hesaba katmaktadır. sanki, iyi disiplinli bir kalabalığın bir tek deli adamın elinde neler yapabileceğini tüm dünya yeterince görmemiş gibi. maalesef bu gerçek kafalarımızda pek derine işleyememiştir ve bu konudaki körlüğümüz son derece tehlikelidir. insanlar gayet hoşnut bir şekilde örgütlenmeye devam etmektedirler. en güçlü örgütlerin ancak liderlerinin korkunç acımasızlığı ve sloganların en ucuzu sayesinde ayakta kaldığı konusunda en ufak bir bilince sahip olmadan, çare kitle hareketinin egemenliğinde aranmaktadır.

birey kendini ruhen yeniden yaratamazsa toplum da yaratamaz; çünkü toplum, kurtuluşu arayan bireylerin toplamından oluşur.

tüm kitle hareketleri, tahmin edebileceğimiz gibi, büyük sayılardaki kalabalıkların oluşturduğu düzlemden aşağı kolay kayarlar. kalabalığın olduğu yerde güvenlik vardır. çoğunluğun inandığı şey tabii ki doğru olmalıdır. çoğunluğun istediği şey peşinden gitmeye değer, gerekli ve dolayısıyla iyi olmalıdır. kalabalığın çıkardığı gürültüde istekleri kaba kuvvetle elde etme gücü yatar.

hepsinden tatlısı ise, çocukluğun ülkesine, ana şefkatinin cennetine, dertsiz, tasasız ve sorumsuz bir dünyaya yavaşça ve hiç acı çekmeden girivermektir. düşünmek ve halletmek yukarıdakilerin yapacağı işlerdir. her sorunun cevabı hazırdır, tüm ihtiyaçlar yerine getirilir. kitle insanının gördüğü çocukluk düşleri o kadar gerçek dışıdır ki, bu cennetin bedelini kim ödüyor diye sormak aklına gelmez. hesap dengesi daha üst bir politik veya sosyal otoriteye bırakılır, o da bu görevi istekle üstlenir; çünkü gücünü daha da arttıracaktır. otoritenin gücü ne kadar artarsa birey o kadar zayıflar ve çaresizleşir.

bu tür sosyal koşulların yaygın olarak geliştiği her yerde zorbalığa giden yol açılmıştır ve bireyin özgürlüğü spiritüel ve fiziksel köleliğe dönüşmüştür. her zorba ipso facto (doğası gereği) ahlaksız ve acımasız olduğu için, yöntemlerini seçmekte hâlâ bireyi hesaba katan bir kurumdan çok daha özgürdür. böyle bir kurum örgütlü devletle bir çelişkiye düştüğü zaman ahlak değerlerinin gerçek bir dezavantaj olduğunu fark eder ve kendisini rakibinin yöntemlerini benimsemek zorunda hisseder. böylece enfeksiyon direkt yoldan bulaşmasa bile kötülük neredeyse zorunluluktan ötürü yayılır. enfeksiyon tehlikesi, tüm batı dünyasında olduğu gibi, büyük sayılara ve istatistiklere belirleyici önem verilen yerlerde daha da ciddidir.

kitlelerin boğucu gücü şu veya bu şekilde her gün gazeteler yoluyla gözlerimizin önünde resmi geçit yapar ve bireyin önemsizliği öyle kuvvetle aşılanır ki insan kendi sesini duyurabilme ümidini tümden kaybeder. o eskimiş liberté, égalité, fraternité (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) fikirleri bireye yardımcı olamaz; çünkü isteklerini yöneltebileceği tek insanlar onun cellatları, yani kitlelerin sözcüleridir.

7.05.2019

intibah

namık kemal

kadınlar sahibini, hakimini bilir.

insan vicdanındaki sırları, kalbin en gizli köşelerine ulaşmadıkça bulmak imkansızdır. kalbin sırları bilinmedikçe bir adamı söylenen sözlerle etkilemekse tamamıyla olmayacak bir şeydir. çünkü fikir her ne düşünür ve görürse, zihnindeki hazlarla ve gönlündeki kederlerle karşılaştırır. benzerse kabul eder, benzemezse etmez.

ilkbaharın en büyük güzelliği -çokluğu ve alışılmışlığı bakımından oldukça hor gördüğümüz- çimenlerdir. dünyada renklerin en kararında olanı yeşilden tatlı renk mi vardır? bahar mevsiminde yeryüzünün her zerresi yeşillenir.

insan bir garip hayvandır, her şeye alışır, her alışmadığı şeyden korkar.

hatta kendini insan sanan ve gerçeği söylemek gerekirse bitkiden farkları, iradesiyle yer değiştirme gücünden ibaret birtakım beylerimiz de ötede beride rast geldikleri hanımlara yeşillenmeye çalışırlar.

ne yazık! insan için her gün ortaya çıkan bin türlü isteğin kaçına zafer nasip olur!

insan her adımını mezardan uzaklaştırmak için atar, yine her adımda mezara bir adım daha yaklaşır.

ölüm korkusunun bütün insanlığı kapsaması, ölümün bir kişiye bir kez gelmesi bakımından alışkanlığa olanak vermemesindendir.

fırsat bir kez başlayınca birbirini takip edegelmek çok rastlanan olaylardandır.

ne yararı var, ülkemizde herkes ve özellikle kadınlar için büyüklük, hükümet hizmetinde büyümeye bağlı sanılmaktadır.

sadi şirazi: işe yarayan yalan, ortalığı karıştıran doğrudan yeğdir.

bir güzeli severdi; fakat yılan bir çiçeği nasıl severse bu da öyle severdi, bir adamı nasıl sararsa bu da öyle kucaklamaya çalışırdı, nasıl kucakladığına dünya yüzü göstermezse bu da öyle hissetmek arzusunda bulunurdu.

şiddetli etkilere yine şiddetli etkilerle üstünlük sağlanır.

garip bir durumdur, insan ne kadar genç, ne kadar deneyimsiz, ne kadar mahcup olursa olsun kendisine özgü bir sır, bir teşebbüs peyda ettiği gibi derhal çocukluktan erkekliğe geçer. nefsinde hemen her şey için bir yeterlik, bir iktidar görür. her işe karışmak ister, hiçbir türlü tavır içinde olmaktan çekinmez.

insan olana insanca davranmak herkesin görevidir.

mahcubiyet korkusuyla ikiyüzlülüğe razı olmak insan için ne garip eksikliktir! hele bir yalanı düzenleyip karşısındakini ikna etmek için parlak safsatalar, etkili sözler ararken kendi yalanına bazen kendi de inanacak noktaya gelmek ne tuhaf aymazlıktır!

insan tabiatın ne garip oyuncağıdır!

dünyada kim vardır ki ulaştığı zevkin her ne kadar parlak olsa bile artmasını istemesin?

felek meydana bir bela getirmek isteyince nedenlerini çok çabuk sağlar.

göz önünde bulunan bir felaketi kovmaya çare aramak ne kadar zahmetli olsa da kuşku ve tereddüt belalarından elbette daha iyidir.

insana en büyük kararlar en büyük bela zamanlarında gelir.

çareyi hilede görenlerin kârı, kovmaya imkan bulamadıkları fenalığın meydana gelme zamanını uzatmaya çalışmaktır.

intihar tehdidi, sevda işlerinin en büyük yalanı olan fakat arada sırada ve hele hiç beklenmediği durumlarda doğru çıkageldiği için çoğunlukla kesin etkili bulunan bir olaydır.

insanın yılanla uyuşması mümkün olmadığı gibi sadık karakter ile ahlak bozukluğu arasında sürekli bir beraberlik meydana getirmek mümkün değildir.

insan ne kadar namus sahibi olsa bazı kere namussuzlardan daha namussuz görülecek durumlara düşer.

meşhurdur, son pişmanlık fayda vermez.

mutlu aşk yoktur

louis aragon

ey akşamüzerleri geçen hava perileri ey kırlangıçlar


insanlar sinekler gibi ölüp gidiyorlar

yanılgımı söylüyorlar alçak sesle

mavi güneş çatlak dudaklar korku

sokaklarda dolaşıyorum kötülük düşünmeden 

şairin imgesiyle ve tuzakçının gölgesiyle

bana eğlenceler sunuyorlar portakallar


biz palmiye ağacının yaprakları gibi değil miyiz

onlar ki yapışık büyür çiçek açar ve meyve verirler

bir imge sunmak için olgun aşktan


sonbahar ışıklı düş dolu elleriyle geliyor

nedir bana gözyaşı döktüren bu suç


haftanın bu son günü senin de

dostum gözlerin kapanıverir

sabah kendiliğinden çıkıp gelir

rengi uçmuş tören alayı ile


yaz sona erdi işte sonbahar

kış ise sevmez çıplak ayakları

hiç kimseden bir şey ne istedi ne aldı

yanımıza kadar gelen çocuklar


ey dönen dünya ey atlıkarınca

ama kasanın başındaki patronlar

bizi zehirleyen havayla yaşıyorlar

kar yine kar yine kar  


ellerinin renginden anlıyorum güneşi 

aşksız güneş rastlantısal bir ömür

aşksız güneş bu yarınsız bir dündür


ayrılıklar varsa çekip giden hep sensin

hep bizim aşkımız var ağlayan her bir gözde

hep bizim aşkımızdır yolu şaşırılmış sokak


bu bizim aşkımızdır yol kapanınca sensin

sensin sızlayan yürek hareket edince tren

sensin tek eldivene eş olacak eldiven


insanı solduran her bir düşünce sensin

uzun uzun sallanan mendiller de sen

sensin gemilerin güvertesinde giden


susan hıçkırıklar sen agucuklar sen

ve akşam eşikteki sessiz itiraflar sen

ağızdan kaçan fısıltı uykuda söylenen sözler 

yakalanmış bir gülücük uçuşan perde

bir okul avlusunda uzaktan yankılanışı seslerin

bir iki üç diye sayan çocuklar ebe sırası kimde 

geceleyin damlar üzerinde güvercinlerin sesi

hapishanelerin iniltisi dalgıçların incisi

şarkı söyleten ve susturan her şey sensin

ve söylediğim şarkı da sen o büyük rüzgâr ile


sarhoş olmak isteyen varsa olsun

bu kötülükten ve zehirden

ama senin yüzündeki güneş

daha da güçlüdür yarattığı gölgeden


hava kadar saf olan bu mutlulukta

ne diye arayayım kafiyeleri

bir tek gülücük anlatmaya yeter

insan olmanın müziğini


fakat sana bu maviyle dolu kadeh

bu garip ses titreşimi benim şarkım

tankların ve silahların arasından

yükseliyor yeteri kadar saftır

üzerinden geçmek için duvarların

ve tanıdığımız insanların

ey sevgilim ey içimde kanayan yara


yalnız adam bir merdiven

bir yere götürmez insanları

ve sarayların bütün kapıları

farksızdır ona bir zulümden


garip bir şeydir dünya şunun şurasında artık

bir gün gideceğim söyleyemeden her şeyi

bu mutluluk anlarını yangın öğlelerini

sarışın yıldızlarıyla gece sonsuz ve karanlık

hiçbir şey değil sanıldığı kadar öyle değerli


aklımın ermediği bir şeydir işte

o ölüm korkusu insanın içindeki

yeterince güzel değilmiş gibi

göğün bir an için tatlı görünmesi bize


hiçbir şey yaşam kadar geçici değildir

hiçbir şey geçici değil var olmak kadar

bu kırağı için biraz da erimektir

ve hafif olmayı çağrıştırır her rüzgâr


ey acı deniz ey derin deniz

nedir saati gelgitlerinin

kaç saniye-yıl gereklidir dersiniz

insanın insanı saptırması için

niçin bu kadar naz niçin


insan kurtarmalı sevdiğini

kendisini kendisini kendisini

6.05.2019

feragat

slavoj zizek

bir şeye dosdoğru bakarsak onu "gerçekte olduğu gibi" görürüz; halbuki arzu ve endişelerimizin karıştırdığı yamuk bakış bize çarpık, bulanık bir görüntü verir. gelgelelim, ikinci metafor düzeyinde tam tersi bir ilişki söz konusudur: bir şeye dosdoğru, yani gayri şahsi, nesnel bir biçimde bakarsak, şekilsiz bir noktadan başka bir şey göremeyiz, nesne, ona ancak "belli bir açıdan", yani arzunun desteklediği, nüfuz ettiği ve çarpıttığı, "şahsi" bir bakışla baktığımız takdirde açık seçik özellikler kazanır.

özne çok fazla bilmeye başlar başlamaz, bu fazlalığın, fazla bilginin bedelini teniyle, varlığının tözüyle öder. ego öncelikle bu tür bir kendiliktir; öznenin varlığının tutarlılığının bağlı olduğu bir dizi imgesel özdeşleşmeden ibarettir; ama özne "çok fazla bildiği", bilinçdışı hakikate fazla yaklaştığı zaman egosu dağılır. bu tür bir dramın paradigmatik örneği oidipus'tur: en sonunda hakikati öğrendiğinde ayaklarının altındaki zemini yitirir ve kendini dayanılmaz bir boşluğun içinde bulur.

ne kadar masum olursak, yani süperegonun emrini ne kadar takip edip keyiften ne kadar feragat edersek kendimizi o kadar suçlu hissederiz; çünkü süperegoya ne kadar itaat edersek, onda biriken keyif ve dolayısıyla üzerimizde uyguladığı baskı o kadar artar.

5.05.2019

zehra

nabizade nazım

genellikle tesadüfün getirdikleri önünde durulamaz.

beklemediği bir saadete erişenler için memnuniyetin o derecesiyle yetinmeyip "arzuların ötesine" heveslenmek neredeyse genel bir kuraldır. bundandır ki hayatlarını, ümitlerini şu şekilde birbirlerine "iliştirmiş" olduklarına şükredecekleri yerde bizim nikahlılar işi evlat sahibi olma hevesine kadar götürmekteydiler.

istanbul hakikaten doğal güzellikler panoramasıdır. her köşesinde, her bucağında çeşit çeşit güzellik vardır.

bazen çok arzu edilen emelin gerçekleşmeyeceği gerçeğinden habersiz oldukları için gençler hayallerinde mazurdurlar.

medeni yaşamın gerekleri içinde bunalıp kalmış olan genç gönüller için sandal gezintisi gibi zevklerin hayali bile bir sefa, bir eğlencedir. istediği tarafa istediği gibi koşmak, sıçramak, bol bol nefes almak, tatmadığı lezzetleri tatmak, çayırların üstünde yuvarlanmak onlar için büyük bir saadettir.

4.05.2019

din

carl sagan

ölümden sonra yaşam olduğu yolunda iyi bir kanıt olduğu duyurulsaydı onu incelemek için can atardım; ama kanıtın sırf söz değil, gerçek bir bilimsel veri olması gerekirdi. mars'taki yüz ve uzaylılarca kaçırılma konularında olduğu gibi yine acı gerçek avutucu fanteziye yeğdir diyorum. üstelik işin sonunda, gerçeklerin aslında fantezilerden daha avutucu olduğu ortaya çıkar.

ahlaki açıdan değerlendirilecek olursa, kendinizi iyi hissetmenizi sağladığı sürece bir şeyin doğru olup olmadığını umursamamak, cebiniz doluysa paranın nereden geldiğine boş vermek kadar kötüdür.

tarihin en acı derslerinden biri şudur: yeterince uzun zamandır aldatılmışsak aldatmacayı ortaya koyan her türlü kanıtı reddederiz. gerçeği bulmakla ilgilenmeyiz artık. aldatmaca bizi kafeslemiştir. tuzağa düştüğümüzü kendimize bile itiraf etmek son derece acı vericidir çünkü. bir kez şarlatana iplerinizi verdiniz mi bir daha hiçbir zaman geri alamazsınız. böylece, yenileri çıkagelene kadar eski aldatmacalar sürer gider.

3.05.2019

taaşşuk-ı talat ve fitnat

şemsettin sami

şu kadınları insan kafese kapasa da fayda yok, zapt olunamazlar.

biçare ihtiyarlar! geçmiş şeyleri hatırlarına getirdikçe hüzünlenirler. çünkü ömürlerinde geçirdikleri sevinçli günleri andıklarında o günlerin bir daha geri gelmeyeceğine üzülürler. çektikleri acıları hatırladıklarındaysa gönül yaraları tazelenir.

"mektuplaşmak kavuşmanın yarısıdır."

ah siz erkekler, ne kadar zalimsiniz! bir kızcağızın bir gözü birazcık şaşı olsa yahut bir ayağı hafif topallasa biçare evlenmeksizin ihtiyarlar gider. kimse onu almaya tenezzül etmez. ama sizin en fenanız, en uğursuzunuz, en sakatınız bakarsın kızların en güzelini, en uslusunu alır da biçareyi esir eder.

insan, doğası gereği, ne büyük felaketlere ne de büyük sevinçlere birdenbire inanabilir.

insanın bir derdi olduğunda sanki dermanını, çaresini bulacakmış gibi kime rastlarsa anlatmak ister. anlatacak insan bulamadığı takdirde de kendi kendine yahut taşlara, duvarlara anlatmaya mecbur olur.

ah! erkeklerin sevgisine inanmak, onların sadakatine aldanmak ne büyük bir kabahat! ah biz zavallı kadınlar! biz evlendiğimizde sanıyoruz ki bir koca, bir yoldaş alıyoruz. halbuki erkekler bize o gözle bakmıyorlar. onların evlendiklerinde eşlerine verdikleri değer, satın alacakları bir beygir veya bir arabaya verdikleri değerden azdır.

biz kadınları insan sırasına koymuyoruz. kendimizi eğlendirmek için onların ruhunu sıkıyoruz. serbest gezip dolaşmalarına ve eğlenmelerine mani oluyoruz. ve bir taraftan da kendimizi onlara güldürüyoruz. çünkü bazı kurnaz kadınlar var, "bu ne budala bir şeymiş, dur bununla biraz eğlenelim." diyerek bizi maymun gibi oynatırlar. seyir yerlerinden evlerinin kapısına dek arabanın arkasından toz duman içinde götürürler. ahlak ve âdetlerimizi bilmeyen biri, bir kimseyi bu halde göre elbette "delirmiş" derdi.

2.05.2019

diyalektik

albert caraco

üç yüzyıldan beri bizim gözümüzü açmış olan şeylerin hiçbirini hatırlamamamızı sağlayan ve bilimsel olduğu ileri sürülen bu anlaşılmaz ve muğlak kavramlar yığını altında bocalayıp duruyoruz.

diyalektik denen boş sözler herhangi bir şeyi anın ihtiyaçlarına ve kanıtlayıcıların çıkarına göre kanıtlamayı sağlar; çünkü referans noktalarını direniş olasılıklarıyla birlikte ortadan kaldırır: kaos yapma makinesidir bu ve düzen adına bile olsa, gerçekten de saçmanın hizmetine verilmiş olan ve yok oluşun serbest alan bulduğu muhakeme gücümüzün son çabasıdır. elebaşları en son yok olacaktır, her şeyi kurban ettikten sonra, hiçliğin içinde bir şey olarak kalma isteğiyle.

tarihin dersleri belagat dolu ama biz bu dersler tarafından aydınlatılmak istemiyoruz. tarihi reddediyoruz. tek amacımız gerçekliği inkar edebilmek ve kendi yanılsamalarımız içinde ayak diremek. mucizeye inanıyoruz ve kendimizi yazgıya terk ederek bile olsa, bizi sürükleyen şeye teslim oluyoruz, bir şeyler değişir umuduyla. ütopyaya duyduğumuz inanç dışında hiçbir şey doğrulamıyor oysa bu umudu. en soğuk, en matematik ve en sinik ruhları ele geçiren bir tür taşkınlıktır bu. onların idealizme ödedikleri diyettir; ama gelecek, karanlık ve muğlak fikirlerin insafına kalmış bu derin hesapçılarla ve bu sözde diyalektikçilerle alay edecektir.

bizim aramızdaki hiçbir sorumlunun felaketi öngörecek cesareti yoktur, itiraf edecek cesareti hiç yoktur. günümüzün koşulsuz buyruğu iyimserliktir. dipsiz uçurumun kıyısında bile iyimserliğimizi koruyoruz. sözlü büyüye geri döndük, duayla koruyoruz kendimizi ve şeytan çıkartıyoruz. işin tuhafı, davranışlarımızdaki gülünçlük artık düzen içinde görülüyor. devlet şeflerimiz keramet taslayanlardan başkası değiller ve biz de onların egemenliğinde yaşarken, rıza gösteren kurbanlardan başkası olamayız.

düşünce ustalarımız boş sözlere batmış haldeler, anladığımız üç düzine sözcüğün yerine üç düzine meçhul söz koyduklarında ve bunlar aracılığıyla kendi kullanacakları bir kod oluşturduklarında, yeni temeller attıklarını onlara hayranlık diyeti ödememiz gerektiğini söylüyorlar bize. dünya hiç bu kadar sefilce açıklanmamıştı. ağırlıklar ve ölçüler yanlış, referans noktalarının hepsi sorunsallı. ben terimlerin kabulünden söz etmiyorum, fikirlerin kaosuna giriyoruz ve sözcüklerin fahişeliği bizi buna sürüklüyor.

değişenle değişime ayak direyenin diyalektiğini reddediyoruz. ayak direyeni değişime feda ediyoruz ve sonra da hiç referans noktamızın kalmamasına, kendimizi barbarların ortasında bulmamıza şaşırıyoruz. çünkü tek bildiğimiz şey, eğitmek iddiasında olduklarımızı barbarlaştırmak, onları hayata hazırlar gibi yaparak hayat karşısında silahsız bırakmak.

1.05.2019

sergüzeşt

samipaşazade sezai

bilinmez ki, şark'ta her hakikat kadınlar gibi örtülüdür.

bir kuşun ötüşüyle bir çocuğun ruhu arasında münasebet vardır.

ağlamak esaretin en büyük hakkıdır. ağlamak, uğradığımız felaketlere karşı vücudumuzda kalan son kuvvetin bir feryadıdır. ağlayamadığımız zamanlar, bizde o kuvvetin de mahvolduğu vakitlerdir ki, onun yerini alan dokunaklı bir sessizlik en şiddetli acıyla dökülen gözyaşlarından daha yürek sızlatıcıdır. yalnız dökülen gözyaşları ise acıdır.

voltaire'in, hugo'nun, jean-jacques rousseau'nun lisanını insanlık alemi öğrenmeye mecburdur.

o gün vapurdan çıkarken birkaç kişi, muhabbetlerini arz etmek için, kendisine babasının terbiyesi altında hiç işitmediği birtakım sözler söylemişti. terbiye ve ahlak adı altında örttürülen iffetli kadınlara milli namusu aşağılar şekilde söz söyleyip sonra kadınlarımızın örtünmelerinin sebebini soran avrupalılara "kadınlarımızın iffetine olan hürmetimiz" cevabını vermenin büyük bir tezat olduğunu itiraf etmeliyiz.

insan, hayatının hangi devrinde olursa olsun anneye karşı daima çocuktur.

insanlığın gözlerini yaşartacak elem verici hallerdendir ki kanunun yasaklamadığı suçlarda, güzel ahlak ve iyilikle vicdanın emir ve yasaklarına uymak fazileti -terbiye yokluğu, cehalet, batıl inançlar gibi toplumda mevcut olan bulaşıcı hastalıklar yüzünden- pek nadir görülür.

ruhun heyecan ve ıstırabında bulduğu en büyük teselli, anladığı en güzel lisan, şiirden sonra musikidir.

"devr-i la'linde baş eğmem bâde-i gül-fâma ben"
(senin lâl taşı gibi kırmızı dudaklarının devrinde gül renkli şaraba baş eğmem)

gerçekten mertçe bir yaradılışa sahip bir erkek ağlayışı kadar kadında merhamet uyandıracak bir şey tasavvur olunamaz. hele o kadın anne olursa..

genç kızların büyük bir itinayla sakladıkları sırları ya bir gözyaşı ya bir tebessüm ifşa eder.

30.04.2019

uzun lafın kısası

balzac:
güzel bir yaşam, en sağlam akıl yürütmeden daha güçlüdür.

dante: cehennemin en karanlık yerleri, buhran zamanlarında tarafsız kalanlara ayrılmıştır.

nietzsche: herhangi bir düşünce insanın insan olarak yaşamasını sağlıyorsa doğrudur.

albert camus: hemcinslerinin basitliğini bütün çıplaklığıyla görmek, aslında insana acı veren bir deneydir.

dan brown: hiçbir şey, amacı olan bir dehadan daha yaratıcı, daha yıkıcı değildir.

ahmet hamdi tanpınar: bir cemaate ruhunu veren sanatkârdır. sanatkâr ilâve eder, sanatkâr tamamlar, sanatkâr yaratır. büyük realite, fikir ve sanattır.

antoine galland: büyük teşebbüslerin çoğunu bekleyen hazin bir kader var.

cemil meriç: dinin vicdanlarda mutlak hüküm sürdüğü devirler, felsefenin sustuğu devirlerdir. felsefe şüpheden doğar, şüphe, imanın zıddı. kalabalığa tek kitap yeter.

can dündar: iktidar, her türden defoyu gizleyen parlak bir örtüdür.

hermann hesse: şu insanlar yok mu, karşılığında para gelsin yeter ki, isa'nın kendisini bile yakalayıp teslim ederler.

gogol: bir erkek gönlünü bir kıza kaptırdı mı suya basılmış pabuç köselesine benzer. istediğin gibi eğer, bükersin onu.

jack london: cennet ve cehennem, bir yobazın dini inancının temel ögelerini oluşturabilir. ama bunlar, genellikle iyi ve kötü kavramlarının birer yansımasıdır.

28.04.2019

değirmen

sabahattin ali

azlıkta kalanlar çok olanlara nedense tepeden bakarlar.

bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta sürer. ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.

şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?

kitaplar yeni tanıdıklarına karşı çok ketum olurlar. bir kere onlarla laubali oldunuz mu size malik oldukları her şeyi verirler ve onlar bizim isteyebileceğimiz her şeye maliktirler.

kadını hiçbir zaman inkar etmedim. hatta geceleri beni odama o kadar karışık bir halde yollayan, ekseriye bir kadın muvaffakiyetsizliğidir. kadın benim etimin, kemiğimin, kanımın ve muhayyilemin müthiş bir ihtiyacıdır. buna mağlup olmak bir hayvanlık, bunu inkâr etmek daha büyük bir hayvanlıktır.

bu tuluatçılık öyle bir şeydir ki, bir kere yakalanan yakasını kolay kolay sıyıramaz. kumar gibi, cıgara gibi bir şeydir. aç kalır, soğuk han odalarında geceler, herkesten istihfaf ve tahkir görür, lakin onu gene bırakamazlar.

arzu nesnesi

paulo coelho

erkekler, kadınlar şunu her söylediğinde korkuya kapılırlar: "sana ait olmak istiyorum."

bir erkeğin kendisine eşlik eden bir kadına hangi amaçla para ödediğini anladım: mutlu olmak istediği için. bin frangı sadece orgazma ulaşmak için vermez erkek. mutlu olmak ister.

arzu uyandırmak için arzu nesnesini hemen teslim etmemek gerekir.

fahişelik başka mesleklere benzemez. acemiler daha çok kazanır; deneyimlilerse daha az. her zaman acemi gibi davran. orgazm olurken inlemelisin. öyle yaparsan müşteri sana bağlanır. bir erkek, ufaklığın kalkmasıyla kanıtlamaz erkekliğini. erkek, ancak bir kadına zevk verebiliyorsa erkektir. hele bu kadın bir fahişeyse o zaman kendini kral gibi hisseder.

seks, kontrolsüzlüğü kontrol edebilme sanatıdır.

ister kısa, ister uzun, ister küstah, ister çekingen, sevimli ya da mesafeli olsunlar, bütün erkeklerin ortak bir özelliği var: korku içindeler. en deneyimliler korkularını yüksek sesle konuşarak saklıyor; içine kapanık olanlar oyun oynamayı beceremiyor ve bu duygunun geçeceğini umarak kendini içkiye veriyor.

en önemli karşılaşmalar, bedenler daha birbirini görmeden ruhlar tarafından hazırlanır.

derin arzu, en gerçek arzu, birine yaklaşmak için duyulandır. o noktadan itibaren tepkiler dile gelir, erkekle kadın oyuna dalar; ama onları bir araya getiren çekim söze dökülemez. bu, katıksız arzudur.

bütün uyuşturucu müptelaları bunu söyler: vakti gelince durmayı bilmek. oysa hiçbiri duramaz.

bir kadının kendisiyle yüzleşmesi, ciddi tehlikeler barındıran bir oyundur. kutsal bir dans. kendi kendimizle karşı karşıya geldiğimizde, iki tanrısal enerji, çarpışan iki evrenizdir. yüzleşmede gerektiği kadar saygı yoksa bir evren ötekini yok eder.

dünyadaki bütün dillerde vardır şu özdeyiş: "gözden ırak olan gönülden de ırak olur." ne var ki, bence son derece yanlıştır bu; boğmaya, unutmaya çalıştığımız duygulardan ne kadar uzaklaşırsak, onlar da gönlümüze o kadar yaklaşırlar. sürgündeysek memleketimizle ilgili en ufak anıları bile tutmak isteriz aklımızda; sevilmiyorsak, sokaktan her geçen bize bunu hatırlatır.

26.04.2019

erken teşhis

charles bukowski

los angeles sarı taksi şirketi üçüncü cadde'nin güneyinde bir yerdedir. güneşin altında sıra sıra sarı taksiler dizilidir. amerikan kanser cemiyeti de oralarda bir yerdeydi. bir zamanlar ziyaret etmiştim orayı, ücretsiz olduğunu söylemişlerdi. bir sürü şiş vardı vücudumda, başım dönüyor, kan kusuyordum. oraya gittiğimde üç hafta sonrasına gün verdiler. bütün amerikalı gençler gibi bana da "kanseri erken teşhis et" denmişti. erken teşhis etmek için onlara gittiğimde üç hafta sonrasına gün veriyorlardı. bize söylenenlerle gerçek arasındaki farktır bu.

uzun süre, her şey bittikten, acılar çekildikten, dertler tükendikten sonra japon bir kız hayatıma girecek ve her şey güllük gülistanlık olacak gibi bir düşüncem olmuştu. mutlu olmaktan ziyade huzurlu, anlayışlı ve paylaşılan bir ilişki. japon kadınların kemik yapıları harikuladedir. kafatası yapıları ve ciltlerinin yaşlandıkça gerilmesi çok hoştur. amerikan kadınlarının yüzleri sarkar ve dağılır sonunda. kıçları bile dağılır sonunda, iğrenç bir hal alırlar. kültürel farklar da önemliydi: japon kadınları içgüdüsel olarak dünü, bugünü ve yarını kavrar. bilge deyin isterseniz. kalıcı bir güçleri vardır. amerikan kadını sadece bugünü bilir, bir tek gün ters gitti mi darmadağın olurlar.

bir gün, evrenin dördüncü boyutuna geçmek mümkün olduğunda, şöyle bir yürüyüşe çıkıp yok olabileceksin. gömülme yok, gözyaşı yok, cennet yok, cehennem yok. insanlar otururken birden, "george'a ne oldu?" diye soracaklar ve biri, "bilmiyorum, bir paket sigara almaya gitmişti." diyecek.

25.04.2019

duanın gücü

daron acemoğlu / james a. robinson

1346'da hıyarcıklı veba, kara ölüm, don nehri'nin karadeniz'e dökülen ağzındaki bir liman şehri olan tana'ya ulaştı. sıçanların üstünde yaşayan pirelerin taşıdığı veba, asya'nın büyük ticaret arteri ipek yolu boyunca seyahat eden tacirler tarafından çin'den getirilmişti. cenevizli tacirler sayesinde, sıçanlar kısa sürede pireleri ve vebayı tana'dan tüm akdeniz'e yaymaya başlamıştı.

veba, 1347 başlarında konstantinopolis'e ulaştı. 1348 baharında fransa, kuzey afrika ve italya'da yayılıyordu. görüldüğü her bölgede nüfusun yaklaşık yarısını yok etti. vebanın floransa'ya gelişine bizzat tanıklık eden italyan yazar giovanni boccaccio, daha sonra şöyle yazacaktı:

"şiddeti karşısında insanoğlunun tüm bilgeliği ve mahareti faydasızdı. veba feci sonuçlarını dehşet verici ve olağanüstü bir biçimde sergilemeye başladı. burun kanamasının kaçınılmaz ölüme ait bariz bir alamet sayıldığı doğu'daki gibi bir seyir göstermedi. aksine, ilk belirtileri kasık ve koltukaltında kimisi yumurta biçimli kimisi de yaklaşık bir elma büyüklüğündeki birtakım şişliklerin belirmesiydi. daha sonraları hastalığın belirtileri değişti ve pek çok insan kollarında, kalçalarında ve vücutlarının başka bölümlerinde koyu lekeler ve çürükler bulmaya başladı. bu illete karşı hekimlerin verdiği tavsiyeler ve ilaçların gücü fayda etmiyordu. ve çoğu durumda ölüm, tarif ettiğimiz belirtilerin görülmesini müteakip üç gün içinde vuku buluyordu."

ingiltere halkı vebanın kendilerine doğru ilerlediğini biliyordu ve yaklaşan kıyametin farkındaydı. 1348 ağustos'unun ortasında, kral iii. edward, canterbury başpiskoposu'ndan dualar tertip etmesini istedi ve pek çok piskopos, insanların yaklaşan felaketle başa çıkmalarına yardımcı olmak amacıyla papazlarına kiliselerde yüksek sesle okumaları için mektuplar yazdı. bath başpiskoposu shrewsbury'li ralph, papazlarına şunları yazıyordu:

"yüce tanrı, günahlarından arındırmak istediği evlatlarını gök gürültüsü, yıldırım ve başka musibetler kullanarak cezalandırır. doğu'dan gelen feci bir kıranın komşu krallığa varmış olması nedeniyle korkarız ki, yürekten ve biteviye dua etmediğimiz takdirde, benzer bir kıran zehirli kollarını bu krallığa da uzatacak ve halkını kırıp perişan edecektir. bu nedenle hepimiz dualar okuyarak tanrı'nın huzurunda günah çıkarmalıyız."

bu dualar hiçbir işe yaramadı. veba ingiltere'yi vurdu ve nüfusun yarısını yok etti.

24.04.2019

tiryaki sözleri

cenap şahabettin

yasak, arzu doğurur.

kırka kadar insan yaşa basar, kırktan sonra yaş insana.

ikna kolay, razı etmek güçtür. zihin kalpten çabuk kanar.

biraz araştırırsanız elmas da kömürdür.

hamal ancak yük altında güzel yürür.

çok kişi için, basın, beynin bir hazır giysi mağazasıdır. oradan hazır düşünceler alırlar.

herkes başkasına gerçekte kendi layık olduğu davranışı uygun görür.

herkes kendisini insanlık için çok gerekli sanır; oysaki insanlığın hiçbirimize gereksinimi yoktur.

söze bakılsa herkes eşitlik ister; ama insanların bir kısmını ayakları altında görmek için bir kısmını başında taşımayacak pek az kişi vardır.

öyle yaralar vardır ki hiç iyileşmesin demeliyiz; çünkü izi, kendisinden daha çirkin ve dokunaklıdır.

çarığı ne kadar sıkı olsa, gerçek köylünün topuğunda biraz toprak vardır.

tam tarafsızlık insan harcı değildir.

kimi zaman, başkalarını nezakete mecbur etmek için kaba görünmek gerekir.

içgüdü, bence aklın müsveddesidir. en değersiz hayvanda, bir insanlık başlangıcı görürüm.

kıyafet, ruhun tercümanlarından biridir.

kendisinden memnun olmayanı hiçbir şey ve hiç kimse memnun edemez.

yalnız insan değil hiçbir şey kusursuz olmaz. en saf suyun gizli bir tortusu vardır ve arayınca güneşin bile lekeleri bulunur.

muhammed

elias canetti

muhammed peygamber düşman ölülerinin oluşturduğu yığın konusunda öyle duyarlıydı ki onlara muzaffer bir hutbeyle hitap etmişti.

mekkeli düşmanlara karşı kazandığı ilk büyük zaferi olan bedir savaşı'ndan sonra, kılıçtan geçirilmiş düşmanların bir çukura atılması için emir vermişti. ölülerden yalnızca bir tanesinin üstüne toprak ve taş yığıldı; çünkü bu ölünün gövdesi o kadar şişmişti ki zırhını çıkarmak imkansızdı; bu yüzden düştüğü yerde bırakılmıştı.

diğerleri çukura atılırken, muhammed ayakta durup şöyle dedi: "ey çukurdaki insanlar! allah'ın tehdidinin gerçek olduğunu anladınız mı? çünkü ben allah'ın bana vaat ettiğinin gerçek olduğunu anladım."

müritleri dediler ki "ölülerle mi konuşuyorsun?" resul yanıt verdi: "onlar söylediklerimi işitiyorlar." daha önce onun sözlerini dinlememiş olanları çukurun içinde, bu emin yerde kitle halinde toplamıştı.

düşman ölülerinin oluşturduğu yığına, yaşamdan arta kalanları ve kitle benzeri bir niteliği bu kadar çarpıcı bir biçimde yakıştıran başka bir örnek bilmiyorum. ölüler artık tehdit edemezdi; ama tehdit edilebilirdi. cezalandırılma söz konusu olmaksızın onlara her şey yapılabilirdi. bunu duysalar da duymasalar da, muzaffer olan, zaferini yüceltmek için, duyduklarını varsayardı. ölüler çukurda öyle iç içe yatıyorlardı ki kıpırdamaları olanaksızdı. biri uyanacak olsa etrafında ölülerden başka bir şey bulamayacaktı; kendi insanları onu boğacaktı. geri döndüğü dünya ölülerin dünyası, ölüler de yaşarken ona en yakın olanlar olacaktı.

22.04.2019

dört arketip

carl gustav jung

her zafer gelecekteki yenilginin tohumlarını taşır.

bilinçlenme yolunda atılan en küçük adım bile bir dünya yaratır.

anne kompleksinin etkileri kız ya da erkek çocuğa göre farklılık gösterir. erkek çocuktaki tipik etkileri eşcinsellik, don juanizm, bazen de iktidarsızlıktır. eşcinsellikte heteroseksüel unsur bilinçdışında anneye bağlanmıştır. don juanizmde ise anne bilinçdışı olarak her kadında aranır.

insan, kavrasın ya da kavramasın, arketiplerin dünyasının bilincinde olmak zorundadır; zira o dünyada doğanın henüz bir parçasıdır ve ona kökleriyle bağlıdır. insan ile yaşamın ilk imgeleri arasındaki bağı kopartan bir dünya görüşü ya da toplum düzeni, bir kültür olmamakla kalmaz, giderek bir hapishane ya da bir ahır haline gelir.

dünyayı yaratan ilk özgürleşme eylemi anne katlidir ve tüm yücelik ve derinliklere inip çıkmaya cesaret eden ruh, tanrıların verdiği cezayı çekmek, kafkaslarda kayalara zincirlenmek zorunda kalır.

hiçbir şey karşıtı olmadan var olamaz, başlangıçta nasıl bir idiyseler, sonunda da bir olacaklardır. nasıl ki yaşayan her şey birçok ölümden geçmek zorundaysa, bilinç de ancak bilinçdışının daima dikkate alınmasıyla var olabilir.

birini idealize etmek, kötülükten korunma isteğidir aslında. insan korktuğu şeyi savuşturmak istediğinde idealize eder. korkulan şey bilinçdışı ve onun büyülü etkisidir.

kendi varoluşunu boşu boşuna arayan ve bundan bir felsefe çıkaran insan, artık bir yabancı olamayacağı dünyaya giden yolu ancak simgesel gerçekliği yaşayarak yeniden bulabilir.

eğer bilinçdışı, bazı anlamsız düşünceleri bir saplantı haline getirmeye ya da insanın kesinlikle sorumluluğunu üstlenmek istemediği başka semptomlar yaratmaya karar verirse, bilinç acınası bir biçimde çöker.

her kim mağaraya, yani herkesin kendi içinde taşıdığı mağaraya ya da bilincin dışındaki karanlığa girerse, kendini önce bilinçdışı bir dönüşüm sürecinin içinde bulur. bilinçdışına girmesi, bilinci ile bilinçdışının içerikleri arasında bir bağ kurmasını sağlar. bunun sonucunda, kişiliğinde de olumlu ya da olumsuz anlamda kökten bir değişim olabilir.

paul radin: psikolojik açıdan bakıldığında, insan kültürünün tarihi, büyük oranda, insanın hayvandan insana dönüştüğünü unutma çabasından ibarettir.

insan dışardan bakıldığında uygar bir insan gibidir ama kendi içinde bir ilkeldir. insanın bir yönü vardır ki kökenini gerçekten ele vermeyi hiç istemez. bir başka yönü de, bütün bunları çoktan aştığına inanmasıdır.

hayat

sadık hidayet

yarın ölebilirim, kendimi tanıyamadan.

dünya dünya olalı, ben var oldum olalı, soğuk hissiz hareketsiz bir ölü, karanlık odada hep yanımdaydı benim.

gökte herkesin bir yıldızı olduğu doğruysa benimki çok uzakta, karanlık ve pek önemsiz bir şey olmalıdır. belki de benim hiç yıldızım yok!

kötü eğitiliyoruz biz. bütün sakatlıklar, daha çocuk yaşta beyinlerimize doldurulan, herkesi öbür dünyaya yönlendiren hurafelerden kaynaklanıyor. bu dünyayı bırakıp mevhum bir fikre yapışmışız. öbür dünyadan dönüp de bize haber getiren var mı acaba? anamızdan doğduk mu ölene kadar ahiretimiz için ağlıyoruz. yaşamak mı denir buna?

yaralar vardır hayatta; ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.

şimdiye kadar başımızı kavuran yakıcı güneş ile gözümüze tutya ettiğimiz toz topraktan başka bir şey geçmedi elimize. ölü kemikleri ve eski dünyaya ait çürümüş eşyalar arasında yaşamaktan içimizdeki yaşama duygusu öldü.

dünya, tüm insanlar, gözümde bir oyuncak, bir rezillik, boş ve anlamsız bir şeydir. uyumak, bir daha uyanmamak istiyorum, rüya görmek de istemiyorum. oysa bütün insanlarca intihar, çok acayip ve tuhaf bir şey olduğu için kendimi adamakıllı hasta etmek, ölecek hale gelip bitkinleşmek istiyordum. herkes esrar içtiğimi duyduktan sonra "hastalanıp öldü." desinler istiyordum.

sonunda en şiddetli cezaya çarptırılırız ve boğucu bir gün ortasında kanun adına bizi tutuklayan kişi bıçağını saplar kalbimize; köpek gibi geberir gideriz. cellat da suskundur, kurban da.

20.04.2019

seks

irvine welsh

özellikle bir erkekle bir kadın arasındaki tartışmalardan nefret ediyorum. didişiyor, tartışıyor, kendi duruşları arasında bir uçurum ortaya çıktığında bu görüşe temelde karşı olmadıklarını söylüyor ya da ikincil, detaydaki farklılıklar üzerinde şiddetli tartışmalara girişiyorlar. ve böylece devam ediyor. suratlarına karşı bağırmak istiyorum: sikişmemek için bahaneler bulup durmaktan vazgeçin!

sikinle sikersin ama vücudun ve ruhunla sevişirsin. sikin hiçbir önemi yoktur. aslında, daha ileri gideceğim: sikin senin en kötü düşmanın olabilir. neden? çünkü sikin bir deliğe ihtiyacı vardır. yani ilişki tamamen fiziksel bir düzeyde, düzüşme temelinde kaldığı sürece kontrol hatunun elinde demektir. sikin ne kadar büyük olursa olsun ya da sen onu ne kadar iyi kullanıyor olursan ol, yeri her zaman için doldurulabilir. seninkinin işgal ettiği park yerini kapmak için kuyruğa girmiş bekleyen binlerce, milyonlarca sik var ve kafası çalışan güzel bir hatun bunu çok iyi bilir. neyse ki çoğu bu bilince sahip değil. ilişkinin kontrolünü hatunun elinden almak için yapman gereken şey onun beynine girmektir.

sınırlar esnektir, öyle olmaları gerekir. öyle olmazsa nasıl büyürüz? nasıl gelişiriz? gelişme olması için bakış açıları zamanla değişmeli, sınırlar esnek olmalı.

ellemek, sikmek ve otuzbir çekmek için memelere ve götlere ihtiyacımız var. bunların bizim için ulaşılabilir ve tüketilebilir olmaları gerekiyor. erkek olduğumuz için mi? hayır. tüketici olduğumuz için. çünkü bunlar bizim sevdiğimiz şeyler; doğuştan ya da propaganda yoluyla bize değer, rahatlama ve doyum sağlayacağına inandığımız şeyler. bunlara değer veriyoruz; bu yüzden de en azından elde edilebilir oldukları yanılsamasına kapılmamız gerekiyor. memelerle götler, kokain, cips, hız motoru, arabalar, evler, bilgisayarlar, markalar, taklit tişörtler, hepsi aynı. bu yüzden reklamcılık ve pornografi birbirine bu kadar yakın; ikisinin sattığı şey de elde edilebilirlik ve tüketilebilirlik yanılsaması. her şey kapitalizmin sonuçlarının yadsınmasından ibaret.

amcıklara bir bardak şarap verip şömineyi yakarsınız ve hemen başlarlar: "ne kadar medenice!" şişko kayınpederimin yaptığı gibi, toscana'da bıçakla bir iki dilim ekmek kesilir ve bunlar hemen ötmeye başlar, "ne kadar uygarca değil mi?" ve siz bağırmak istersiniz: "hayır, seni geri zekalı amcık, tabii ki değil, amına koyayım; çünkü uygarlık şarap döküp ekmek kesmekten çok farklı bir şeydir ve senin bahsettiğin şey sadece keyif yapmaktan, hayatın tadını çıkarmaktan ibaret."

erkek dergileri otuzbirci erkekler içindir, yani aslında otuzbirci olan ama öyle değilmiş gibi davranan erkekler için. hayal gücün ve cinselliğin varken nasıl otuzbirci olmazsın ki?