15.07.2018

mutfak

banana yoshimoto

hepimizin yürüdüğü bu tümüyle karanlık ve ıssız yolda aydınlatacağımız tek yolun kendimizinki olduğunu ne zaman anlamıştım? sevgiyle büyütülmüş olmama karşın her zaman yalnızdım.

bir gün mutlaka herkes zamanın karanlığına dağılıp yok olacak. ben hep benliğime yerleşmiş bu anlayış ile yaşadım.

hayat çok zor olabilir. ama insan hiç gerçek üzüntü yaşamamışsa, hayatın içinde bulunduğu yerin kıymetini bilmeden, gerçek mutluluğun ne olduğunu anlamadan yaşlanır.

meydana gelen kötü olayların seni çok üzdüğü, önündeki dik yokuşa bakmaya cesaret edemediğin çok günler olur. aşk bile insanı bundan kurtaramaz.

ne olursa olsun, ben hayata öleceğimi bilerek devam etmek isterim. öyle olmazsa yaşayamam. su anda yaşadığım hayatı mümkün kılan budur.

karanlıkta, sarp bir kayalıkta yavaş yavaş hareket ederken: ana yola varınca insan rahat bir nefes alır. tam daha fazla dayanamayacakken insan ay ışığını görür. kalbe doluyor gibi görünen güzellik: bilirim bunu.

aşk eğlence değildir, aynı zamanda bir başkasının acısını da paylaşmaktır.

zamanın ve duyguların değişken med cezirleri içinde insanın hayatının çoğu belleğine gömülür. ve özel bir değeri olmayan ya da yeri doldurulamayacak şeyler bir kış gecesi, kafede aniden su yüzüne çıkabilir.

"rahatsız etmemek için ay ışığı gölgelerini
demirlemek üzere getirdim
burnun ucuna teknemi."

neden bu kadar az seçeneğim var? en aşağılık solucanlar gibi yaşıyoruz. her zaman yenik, yenildikçe yemek yapıyor, yiyor, uyuyoruz. sevdiğimiz herkes ölüyor. yine de yaşamdan vazgeçmek söz konusu olmuyor.

insanlar durumlara ya da dış kuvvetlere yenilmiyorlar, yenilgi içeriden hücum ediyor.

sevilen birinin öldüğü yerde zaman sonsuza dek durur, insan kendi kendine, dua eder gibi, eğer aynı yerde durursam onun duyduğu acıyı hissedebilir miyim, diye sorar.

derler ki eski bir şatoyu ziyaret ederken o yerin tarihi, yıllar önce orada yürüyen insanların varlığı, vücutta hissedilebilir.

ursule mirouet

balzac

din perdesi altında çok fırıldaklar döner.

güzel bir yaşam, en sağlam akılyürütmeden daha güçlüdür.

çıkarının tehlikeye düştüğünü görecek kadar zekidir herkes. diplomatın da, köylünün de kafası çıkara göre işler ve bu alanda en budala görünen, belki en güçlü olandır.

bazı imgelerin büyüleyiciliğiyle başa çıkılmaz.

kimbilir, belki duygularımız da doğanın yaratılarının ömrüyle ilgili yasalarına boyun eğmektedir: uzun ömürlü şeylerin çocukluğu da uzun sürer.

tavlanın gürültüsü, en zor oyunlardan biri olan bu oyunu bilmeyenler için dayanılmazdır.

saltık sevgiler her türlü anlaşmazlıktan nefret ederler, bu anlaşmazlık kendilerine yabancı düşünceler konusunda bile olsa.

her dostluğun, bu dostluk yitip gitmiş olsa da kolay kolay silinmeyen hakları vardır.

kin öyle sürekli ve uyanık bir güç ister ki, onu uzun zaman ayakta tutmak isterse birkaç parçaya bölünmelidir insan. bu yüzden de yalnızca bedenlerin belleği vardır.

borç deneyimin yatırımıdır. iyi bir üniversite eğitimi, hocaları ister eğlenceli ister sıkıcı olsun, size hiçbir şey öğretmez ve altmış bin franga çıkar. kibarlar dünyasındaki eğitimse iki katına patlar; ama insan, yaşamı, işleri, politikayı, insanları, kimi zaman da kadınları öğrenir.

bir müzik yapıtı ne kadar güzel olursa, bilgisizler o kadar az tadına varır.

içimizde öyle bir doğruluk duygusu vardır ki -en uygar insanda olduğu gibi en yabanında da vardır bu duygu- içinde yaşadığımız toplumun yasalarına göre haksız biçimde elde edilmiş bir maldan huzur içinde yararlanmamızı engeller.

ısmarlama iltifatlarda her zaman bir kabalık vardır.

gerçek düşünce, inceliğini de birlikte getirir; saflık, insanı çocukluk kadar etkiler; onda da çocukluğun çekiciliği ve dayanılmaz cilveleri vardır.

tutkulu bir adam bir kadının değerini, onu ele geçirmek için katlandıklarıyla ölçer.

askerlik erkeklerin hareketlerine, yürüyüşlerine, tavırlarına, ağırbaşlılıkla karışık öyle bir kararlılık, öyle bir tanımlaması zor diklik verir ki, en dikkatsiz insan bile, sivil giysileri altında bir askeri kolayca fark edebilir: bu da erkeklerin komuta etmek için yaratıldıklarının en güçlü kanıtıdır.

bir kez suç işleyen insan, bir daha kendini bundan alamaz artık. insan kötülük yapmaya başladı mı bitirmesi gerekir, ilk yarayı açan, öldürücü darbeyi de vurur.

budalalığın da kendi derinliği vardır. budalalar, zayıflıkları sayesinde, akıllıların güçleriyle kazandığından fazlasını elde ederler. yazgısına karşı koymaya çalışan büyük bir adama kimse yardım etmez; ama top atan bir bakkala hemen arka çıkılır. neden bilir misiniz? insan bir budalayı korumakla ondan üstün olduğunu sanır da ondan; oysa üstün yetenekli birine yardım eden kişi, olsa olsa onunla eşit olur ki, bu da can sıkıcı bir durumdur.

apaçık yüreğim

charles baudelaire

bir yığın küçük sevinçtir mutluluğu oluşturan.

her gazete, ilk satırından son satırına değin bir dehşet örgüsüdür. uygar insanın her sabah kahvaltısından eksik etmediği bu iğrenç iştah açıcı. bu dünyada her şey suç saçar: gazete, duvarlar ve insanın yüzü. temiz bir elin bir gazeteyi iğrentiyle sarsılmadan alabilmesini anlayamıyorum.

bir gösteride, bir baloda herkes herkesten hoşlanır.

sevinç, güzelliğin en sıradan süslerinden biridir. melankoli ise onun ünlü yoldaşı.

sıskalık şişmanlıktan daha çıplak, daha sevimsizdir.

yaşamın gerçek bir büyüsü vardır: oyun büyüsü. ama kazanmak da, yitirmek de ilgilendirmiyorsa bizi.

ürkek bir kişilik için tiyatrodaki bilet denetimi cehennemde yargılanmaya benzer.

amacı olmayan hiçbir şey yoktur.

her değişimde rezil ve hoş bir şey birlikte bulunur; sadakatsizliğe ve taşınmaya benzer bir şey.

9.07.2018

j. g. ballard

irem sağlamer

"bilim kurgunun bir yan dal olmaktan çok xx. yüzyılın esas edebi geleneği olduğuna inanıyorum." diyen ballard'a göre "geleneksel roman, toplumların dinamizmini ve insanın evren içindeki yerini ihmal etmektedir. bilim kurgu ise, kaba ya da naif bir şekilde olsa bile, hayatı ve bilinmeyenleri felsefi ve metafizik bir çerçeve içine yerleştirmeye çalışır. günümüzün en önemli özelliği olan 'sınırsız olabilirlik' ve 'şimdideki gelecek' ile en iyi başedebilen edebiyattır."

çağımızda "kitle iletişimi, imajlar, reklamlar ve reklamcılığın bir dalı olan politika gibi sayısız kurgular arasında yaşadığımızı" söyleyen ballard'a göre bilim kurgunun görevi bu kurgular arasında gerçekliği yakalamaktır ve "gelecek bugünü anlamak için geçmişten daha iyi bir anahtardır."

"bütün bu konularda yazarın görevi nedir?" diye sorar ballard. "yazar kişisel ilişkiler ve toplumsal davranışlardaki nüansları incelemekle yetinebilir mi? kendine yeterli ve içine kapalı, kendi egemenliğinde bir dünya yaratabilir mi? bu ahlaki yetkiye sahip mi? günümüzde yazarın herhangi bir ahlaki konumda olduğuna inanmıyorum. sadece okura zihninin içeriklerini sergiler, bir dizi hayali alternatif sunar. bilinmeyen bir bölgede safariye çıkmış ya da laboratuvarda bilinmeyen bir konuyla karşı karşıya gibidir. tüm yapabileceği hipotezler geliştirip olgular karşısında sınamaktır."

masumiyet ve tecrübe şarkıları

william blake



nasıl tatlıdır çobanın tatlı nasibi
sabahtan akşama dek gezer kır bayır
bütün gün koyunlarını izleyecektir
ve dili dualarla dolacaktır
çünkü duyar kuzuların masum seslenişini
ve duyar anaların müşfik karşılığını
o tetikteyken onlar huzurludur; çünkü
bilirler ne zaman yakında çobanları

çünkü ben mutluydum çimenler üstünde
ve gülüyordum kışın karları içinde
bana ölüm giysilerini giydirdiler
ve bu kederli şarkıyı öğrettiler
baktılar mutluyum, dans edip şarkı söylüyorum
bana zarar vermediklerini düşündüler
dua etmeye gittiler tanrı'ya, onun rahibine ve kralına
bizim sefaletimizden bir cennet kuranlara

yeşillikte çocuk sesleri duyulduğunda
ve fısıltılar duyulduğunda vadide
gençlik günlerim gelir aklıma
yüzüm yeşile döner, solar
artık eve gelin çocuklarım, güneş batıyor
ve düşüyor gecenin çiyleri
baharınız, gündüzünüz, oyunda geçti
oyun sırası kışınız, gecenizde şimdi

yaz sabahları uyanmayı severim
bütün ağaçlarda kuşlar öterken
uzakta bir avcı av borusunu çalar
tarla kuşu şarkıma eşlik ederken
ah! bunlar ne güzel arkadaşlıklar

ama bir yaz sabahı okula gitmek yok mu
ah, o sürüp götürür bütün sevinçleri
çocuklar, hoyrat bir bakışın altında
iç çekerek, korkarak, tükenmiş geçirir saatleri

7.07.2018

eleştiri

jonathan swift

şairler ne iddiada olularsa olsunlar, kendilerinden başka hiçbir şeye ölümsüzlük kazandırmadıkları açıktır. saygı ve hayranlıkla andıklarımız homeros ve vergilius'tur, akhilleus ya da aeneas değil. tarihçiler söz konusu olduğundaysa, durum bunun tam tersidir. düşüncelerimiz yalnızca okuduğumuz eylemlere, kişilere ve olaylara odaklanır; yazarlarınıysa hiç de öyle çok düşünmeyiz.

bir öyküdeki bazı ayrıntıların değeri zaman gittikçe büyük ölçüde azalır. öte yandan öyle bazı küçük ayrıntılar da vardır ki hep değerli kalır. bir yazarın bu ikisini birbirinden ayırabilmesi için çok gelişmiş bir yargı gücüne sahip olması gerekir.

nasıl ki kutsal kişilerin sıkça "bu günahkâr çağ" demelerine alışıksak, yazarlar da sıkça "bu eleştirel çağ" sözlerini sarf eder.

içinde yaşadığımız çağın üyelerinin, bir sonraki çağa katkılarından bahsetmelerini izlemek oldukça eğlencelidir.

eleştiri, insanın önemli bir şahsiyet olması karşılığında ödediği bedeldir.

bir yazarın yazdıklarını okurken fikirlerimizin örtüştüğünü görürsem, ne denli harika bir gözlem diyorum. fikirlerimizin ters düştüğü bölümlerdeyse, onun yanıldığı konusunda hiç kuşku duymuyorum.

insan

robert musil

insanlar, yeryüzünde geleceğin kehanetleri olarak gezinirler ve onların bütün eylemleri birer girişim ve deneme niteliğindedir; çünkü her eylem bir sonraki tarafından aşılabilir.

zamanımızın insanları büyük bir şey yaratmayı asla başaramıyorlar.

insanın bir hedefi olmalı; sürekli olarak anneniz ve babanızla oluşturduğunuz karşıtlıkla yaşayamazsınız.

bu çağ paraya, düzene, bilgiye, hesaba kitaba, değerlendirmeye, ölçüp biçmeye, özetle paranın ruhuna ve akrabalarına tapmaktadır; ama aynı zamanda da bunlardan yakınmaktadır.

para, tinselleştirilmiş kaba güçtür; kaba gücün kıvraklaştırılmış, çok yüksek düzeyde geliştirilmiş ve yaratıcı nitelikteki bir özel biçimidir.

bu dünyada ciddiye alınabilmesi ve ciddi sayılması için biraz olsun yozlaşmayı ve insanların aşağılık denebilecek niteliklerine oynanmasına gereksinmeyen herhangi bir temiz amaç var mıdır?

hepimizin iç dünyasında bazı çıbanlar var. içimizde hastalıklı, tüyler ürpertici, yalnızlık kokan kötü yanlar var.

insanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. insan artık bir ağacın altına uzanıp ayağının baş parmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor; fakat bir şeyler yaratıyor. ayrıca becerikli olmak isteyen insanın aç kalmasına ve düşlere dalmasına izin yok; o, biftek yiyip yerinden kımıldamak zorunda. sanki eski, tembel insanlık bir karınca yığınının üstünde uyuyakalmış ve yeni insanlık uyandığında, karıncalar kanına karışmışlar ve sanki insanlık, o zamandan beri insanlık, bu hayvanlara özgü, berbat çalışkanlık duygusunu üzerinden bir türlü atamadan en büyük hareketleri gerçekleştirmek zorunda.

5.07.2018

zeka ve yaratıcılık

jiddu krishnamurti

karakteri yaratan şey, kahramana tapınmak veya bir idealin peşinden gitmek değil, zekadır. kişinin kendini anlaması, olağanüstü karmaşık benliğinin farkına varması, karakteri açığa çıkaran zekanın başlangıcıdır.

her şeyden önce zeka ancak özgürlük varsa ortaya çıkabilir: düşünme, hissetme, gözlemleme, sorgulama özgürlüğü. ancak özgürlükten doğan zeka sayesinde birey zihnin ötesindekini keşfedebilir.

zeka olmadan ne kadar okursak okuyalım, ne kadar ders çalışırsak çalışalım, ne kadar bilgi toplarsak toplayalım, toplum yapısında ne kadar reform, küçük değişiklik yaparsak yapalım, asıl dönüşümü gerçekleştiremez, ebedi mutluluğa kavuşamayız.

toplayıcı bir merkez olmadan kişi kendini olduğu gibi bildiğinde, bu bilgi hayatı göğüsleyebilecek zekayı doğurur ve o zeka yaratıcıdır. hayatınıza şöyle bir bakın. ne kadar sönük, ne kadar ahmakça, ne kadar küçük değil mi? çünkü siz yaratıcı değilsiniz. büyüdüğünüzde çocuk sahibi olabilirsiniz ama bunda yaratıcılık yoktur. bürokrat olabilirsiniz ama bunda canlılık yoktur. ölü rutin, bitmeyen bir sıkıntıdır o. hayatınızı korku kuşatmış ve bundan dolayı otorite ve taklit var. yaratıcı olmanın ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. yaratıcılıktan kastım resim yapmak, şiir yazmak ya da şarkı söyleyebilmek değildir.

özgürlük ancak zekayla gelir. zeka olmadan sadece bağımsızlığı aramak veya ilişkiden sıyrılmayı beklemek yanılsamaya düşmek olur. öyleyse önemli olan nokta ilişkideki psikolojik bağımlılığı anlamaktır. kalbin ve zihnin gizli yanlarını açığa çıkarmak, yalnızlığımızı, boşluğumuzu kavramak özgürlüğü getirir. ilişkiden sıyrılmak anlamında değil de çatışmaya, sefalete, acıya ve korkuya yol açan psikolojik bağımlılıktan kurtulmak anlamında özgürlüğü.

zeki bir insan hiçbir zaman durağan değildir, asla "ben biliyorum." demez. her zaman sorgular, araştırır, şüphelenir, bakar, keşfeder. "ben biliyorum." dediği anda çoktan ölmüştür. ve ister genç ister yaşlı olalım, çoğumuz gelenek, zorlama, korku, bürokrasi ve dinsel saçmalıklar yüzünden ölü haldeyiz; canlılıktan, coşkudan, özgüvenden yoksunuz. öyleyse öğretmenin de keşfetmesi gerekir. kendi bürokratik eğilimlerini ortaya çıkarıp başkalarının zihinlerini köreltmeye bir son vermelidir ve bu çok zor bir süreçtir. büyük oranda sabır ve anlayış gerektirir.

önemli olan nokta, tüm bu sorulara birinin verdiği cevaplar değil, sizin kendi başınıza meselenin aslını sürekli araştırarak keşfetmenizdir. bu da herhangi bir inanca veya düşünce sistemine saplanıp kalmamayı gerektirir. inisiyatifi yaratan ve zekayı doğuran şey sürekli araştırmaktır. sırf cevapla yetinmek zihni köreltir. o halde sadece kabullenmekle yetinmeyip sürekli araştırmak ve hayatın anlamını kendi başınıza özgürce keşfetmeye başlamak sizin için çok önemlidir.

ancak bireyler olarak bizler güç peşinde koşmadığımız, kişisel hırslarımızı tatmin etmeye çalışmadığımız, karşımıza çıkan devasa sorunları apaçık anladığımız zaman mutluluğa erişebiliriz. bu ise büyük bir zekayı, yani belli bir kalıba göre düşünmeyen, kendi içinde özgür ve dolayısıyla doğru olanı görme, yanlış olanı bir kenara atma yetisine sahip bir zihni gerektirir.

içsel dünyası yetersiz ve boş olan çoğu insana ve çoğu ihtiyara göre gelenek çok önemlidir. sınavları geçebilir, çok iyi bir iş bulabilir, birbirinden şık kıyafetler giyebilir, pahalı takılar takabilir, arkadaşlara ve itibara sahip olabilirsiniz; ama geleneğin esiri olmuşsanız zekanız körelir.

birinin peşinden gitmek kesinlikle zekayı köreltir. hakikat takip edilebilecek bir şey değildir, keşfedilecek bir şeydir.

lodoslar kenti

füruzan


nerdesin
çık gel
duruşuma sevinç ol
bu kent çok büyüktür
çaresizim
aratma beni

haşarı
dinmez
soluk soluğa bir yaz
içimizde uzuyordu keçi yolları gibi

kimseler bilmiyor
o bana sunduğun
barışçıl cömertliğin güzelliğini

sevda ender bir çiçektir
bir sevdaya yeter bir ömür ancak

hayat
sabrın caymaz büyük simyacısıdır

doğu hep yaşadığından, hata yapar
bu yüzden utanç onun ebedi nişanlısıdır

seni kendilerinden sanıyorlar
giderek de öyle

bir dönüş
her şeyi naftalini sevecenliklerinden
titiz ayrıntılardan
çıkarmak değil midir

dayanaksız yaşamasını bilenler
cesurdurlar
kişiyi korkutacak denli

bacak araları kanırtılırken çocuklar
ağlarlar düşlerinde bile
caymaz gülen alınlarıdır
çünkü
salt bellekte korurlar kendilerini

"al sazını sevdiceğim, çal hevesinle
çal söyle benim şarkımı sevdalı sesinle."

"kader şunca yaptığın yetmez mi bize
zaloğlu rüstem olsa gelirdi dize."

serviler bilgeleridir mezarlıkların
milyonlarca keder devşirmişlerdir

ah söyle biri gelsin
alsın yüzümün anlamını gitsin seninle

bir sevdaya yakılan ağıt
bir ölüye tutulana eştir
özlenen sevgidir sevgili değil

aldırmazlığı yoldaş edinmek
ehlileştirmek midir uygarlığımızı
yoksa yeni çağın adı bu mu olacak

çünkü coşku hayatın nikahsız yetimidir

çıkıp gelinmiş bir kentin yabancılığı
bir balkonun denize açılışı gibi

-hayat kavgadır beyler-

omuzlarına ürpertilerle
bir ikindide hayretle bıraktığım başımı
sağaltan ellerini unutur muyum hiç

günlük algılamanın dar bilincinde
sevda barınabilir mi hiç

hayatın
ölümü doğrulamak için olduğuna
kim inandırabilir beni

"şimdilerde sevdasını yitirmiş gibi duyuyor
insanoğlu kendini."

"hayat sürekli yatağını değiştirir
yeni yollar arar ve bulur."

"insanoğlunun serüveni
özgül gelişmesinin kozasını örer sabırla."

sakatlanmış
yarım kalmışlığın
yazıklığını istemedim hiç
ezberletilen
alıştırılan şeylere kuşku duydum hep

ne ilkelliktir
ne doymazlıktır
beyaz adam
beyaz adam sen
tiksindirici inanılmaz acımasızlığınla
insanlığın topraklarını
ta precolomp'tan beri
bir mirasyedi şımarıklığıyla harcıyorsun

gürültülerle dönüp duran bu dünyaya
şiirin tam zamanıdır

zamanı dirilten böylesi katıksız şeylerdir

seninle birleşmelerimde
tüm evreni içime akıtıyorum
erkeği tanımanın günah olmadığını öğrendim

müthiş bir çağdan ötekine geçiyoruz
üstelik bu yılların insanıyız
biz ne mutlu

4.07.2018

dilenci

ahmet haşim

yolumun üzerinde her sabah tesadüf ettiğim bir dilenci var. bu zeki çehreli insan, yoklama defteri imzalamaya mahkum bir kalem efendisi düzeniyle her gün tam saat altıyı kırk geçe köşesine gelir ve tam saat ona kadar da bir tek söz söylemeksizin, sırf gözlerinin derin elemi ve edasının sessiz belagatiyle gelip geçenlerin merhametini avlar. merhametlerin birer şaşkın güvercin telaşıyla bu mahir avcının kurduğu tuzağa düşmek için nasıl kanat çırptıklarını görmek benim her sabahki eğlencemdir.

sabır, tahammül, düzen gibi karakter faziletlerinin en çetinleriyle donanmış ve aynı zamanda ustalıklı bir sükutun boş bir belagate tercihedildiğini bilecek kadar zevk ve idrak sahibi olan bu insanın daha çetin sahalarda, daha kârlı avlar arkasında koşması mümkünken, bir dilenci kılığı altında gelip geçenlere el uzatmaya razı oluşunu büsbütün budalaca bir hareket saymadım.

bu insan haklıydı:

hayatın zevk kaynağı olarak kuvveti ve insanın yaşamak hususundaki kudreti nispetinde fakirin hali yamandır. işte bunun içindir ki new york veya londra gecelerinde kuru bir kemik parçasını açlıktan gözü dönmüş köpeklerin ağzından kapmaya muhtaç kalan korkunç hayat düşkünlerine verilen fakir ismi hindistan'da, ganj nehri kenarında yarı kutsal bir payenin unvanıdır. fakire merhamet saadet ve felaketleri görünmez kuvvetlerin keyfine tabi ve dolayısıyla her an refahtan sefalete düşmek tehlikesine maruz olanların bilinmezden bir tür medet ummasıdır. bu gibilerin dilenci avucuna sıkıştırdıkları her sadaka yarın istemekten korktukları bir sadakanın sermayesi gibidir.

her sabah sessiz bir trajedi çehresiyle karşıma çıkan dilenci, şüphesiz, hesabın henüz tesadüfe galip gelmediği bir âlemde yaşadığını biliyordu ve sınırsız bir saflık ve gaflet denizi içinde merhameti değerli inciler şeklinde kolayca avlamaktan zerre kadar mahcup görünmüyordu.

3.07.2018

aura

nurdan gürbilek

hale, ayla anlamına gelen "aura", walter benjamin'de sanat yapıtını ya da genel olarak bir nesneyi eşsiz, tekil kılan varoluştur. "tekniğin olanaklarıyla yeniden üretildiği çağda sanat yapıtı" adlı yazısında aura, "benzersiz bir uzaklık olgusu" olarak tanımlanır. sanat yapıtını özgün, tekil kılan, onunla kurulan ilişkinin benzersiz bir deneyim olmasını sağlayan, sanat yapıtına büyüsünü ve otoritesini veren de bu mesafe, bu uzaklıktır. bunu mümkün kılan ise gelenektir; sanatın ritüelden kaynaklanan yönleridir. sanat yapıtının yeniden üretimi işte bu uzaklığı, sanatın ritüele olan bağımlılığını ortadan kaldırır, onu daha yakına getirir: aura çözülmüş, sanat yapıtını çevreleyen hale kaybolmuştur artık. benjamin yukarıdaki yazısında ise aura'yı biraz farklı bir vurguyla, "bir uzaklığın bir kerelik görünüşü" olarak tanımlıyor: "bir nesnenin aura'sını duymak, ona bakışa karşılık verme yeteneğini tanımak demektir." fotoğrafçılık bu yeteneği ortadan kaldırır. çünkü burada insan aygıtın içine doğru uzun süre bakar; ama karşılıksız bir bakıştır bu: "öyle ya, aygıt insanın suretini çıkarır, onun bakışına cevap vermeden."

din

carl gustav jung

din, deneyimin mantık dışı gerçeklerine bağımlı olmak ve boyun eğmek demektir.

en öldürücü silahlar ve görece en yüksek yaşam standardını sunan ağır endüstri bile dinsel fanatizmin yaydığı ruhsal enfeksiyonu kontrol altında tutmaya yetmez.

bu inanç artık kişinin kendi içsel deneyimine dayanan bir olgu değil, düşünmeksizin gelen bir inançtır. insan onu düşünmeye başladığı anda yok olmaya yüz tutar. inancın içeriği o zaman bilgi ile çarpışmaya girer ve inanan mantık dışılığı çoğu kez bilginin akılcılığı ile boy ölçüşemez. inanç, içsel yaşamın yerini tutmakta yeterli değildir ve içsel deneyimin olmadığı yerde güçlü bir inanç bir lütuf gibi mucizevi bir şekilde gelse de, yine mucizevi bir şekilde çekip gidebilir.

insanlar inancın gerçek dinsel deneyim olduğunu zannederler ve onun aslında ikinci derecede bir fenomen, daha önceden içimize güven ve bağlılık aşılayan bir şeyin olmasıyla ortaya çıkan bir fenomen olduğunu düşünmezler. bu deneyimin, mezhepsel imanların kavramlarıyla yorumlanabilecek kesin bir içeriği vardır. ama bu ne kadar çok olursa bilgi ile anlamsız çatışma olasılıkları da o kadar artar.

kolektif bir inanca kayıtsız şartsız boyun eğmeyi, ebedi hakkı olan özgürlüğünden ve yine ebedi görevi olan bireysel sorumluluğundan vazgeçmeyi bir kez öğrenmiş olan insan, bu tutumunu ısrarla sürdürecektir ve bir başka, görünüşte "daha iyi" bir inanç, onun sözde idealizmine zorla kabul ettirilmeye çalışıldığında, aynı safdillik ve eleştiri yoksunluğu ile aksi yöne çark edip o yolda yürümeye başlayacaktır.

birey geleneksel inançlara sıkıca sarıldığı ve zamanın koşulları bireysel özerkliği daha önemle vurgulamadığı sürece halinden memnun yaşayıp gider. ama dışsal koşullara endekslenmiş ve dini inançlarını kaybetmiş dünyevi zihniyetli insanlar kitleler halinde ortaya çıkmaya başladığı zaman, yani günümüzde olduğu gibi, durum köklü biçimde değişir. o zaman, inançlı kişi savunmaya itilir ve inancının temellerine dayanarak kendisini yeniden eğitmek zorunda kalır.

psikolojinin dinsel deneyimde bilinçdışı süreçlerin önemini ısrarla vurgulaması son derece karşı çıkılan bir tutumdur. politik sağ ile solun birbirlerine karşı çıktıkları kadar şiddetle karşı çıkılır. sağ için belirleyici unsur insana dışardan gelen tarihi bir vahiydir. sol içinse bu tam bir saçmalıktır. insanın parti doktrinine inanmaktan başka hiçbir dini fonksiyonu yoktur ve bu fonksiyonunu yoğun bir bağlılıkla yerine getirmesi istenir. üstüne üstlük, değişik imanlar farklı şeyleri öne sürerler ve her biri mutlak gerçeğe kendisinin sahip olduğunu iddia eder.

oysa günümüzde uzaklıkların haftalar ve aylarca değil, saatler içinde katedildiği bütünleşik bir dünyada yaşıyoruz. egzotik ırklar artık etnoloji müzelerinde camekanların ardında seyredilmiyor. onlar artık komşularımız oldu ve eskiden sadece etnologların yetki alanı olan konular bugün politik, sosyal ve psikolojik problemlerdir.

uçurum

pascal

hiç var olmamış bir şeyin olması mı yoksa bir zamanlar var olmuş bir şeyin yeniden var olması mı? varlığa gelmek, yeniden var olmaktan daha mı zor? birini bize kolay gösteren alışkanlıktır ve alışkın olmayışımız da diğerini bize imkansız gösterir.

kendimiz hakkında o kadar az şey biliyoruz ki, kimi sağlıklıyken ölmek üzere olduğunu sanıyor, kimi de ölümün eşiğindeyken iyi olduğunu zannediyor. bir hummanın kapıda, bir apsenin çıkmak üzere olduğundan habersiz.

oliver cromwell bütün hristiyanlığı mahvetmek üzereydi. kraliyet ailesi perişan olmuş, cromwell'in yakınları iktidara, hiç bırakmayacakmış gibi kurulmuştu; ama bu arada küçük bir taş parçası gelip idrar torbasına yerleşti. roma bile onun yönetimi karşısında titriyordu. ama o küçük idrar taşı, sebebi oldu. cromwell öldü, ailesi gözden düştü, sonra ortalık duruldu ve krallık yeniden tesis edildi.

büyük insanlar da küçük insanlar da aynı kazalara, aynı sıkıntılara, aynı tutkulara maruz kalırlar. fakat biri tekerin üstünde, diğeri ise merkeze yakın bir yerdedir ve o yüzden de aynı hareketin yarattığı sarsıntıdan daha az etkilenir.

önce önümüze uçurumu görmemizi engelleyecek bir şey koyar, sonra hiç aldırmadan uçuruma doğru koşarız.

bu dünyada kalıcı ve gerçek bir tatmine ulaşılamayacağını, bütün hazlarımızın boş, dertlerimizin sonsuz olduğunu ve bizi her an tehdit eden ölümün birkaç yıl içinde bizi ebediyen yok olma veya bedbaht olma gibi korkunç bir zorunluluğa kaçınılmaz şekilde mahkum edeceğini anlamak için çok yüksek bir ruh olmak gerekmez.

2.07.2018

şeytan

hüseyin rahmi gürpınar

insan insanın şeytanıymış derler. bu bir hakikat. daima insan insanı azdırır. ıslaha pek az meyli olan insan azmaya o kadar müsaittir ki bunun önüne ne kitap ne ceza kanunu geçebilir.

evliyalığa ermek isteyenler bile dağ başlarına çekiliyorlar; dergahları, tapınakları şehirlerden uzaklarda bina ediyorlar. ermeye kendilerinde istidat görenler bile kalabalığın fena tesirlerinden korkuyorlar. çünkü riyazetle, nefsini sefahat ve günahlardan temizleyerek hakkı kendinde bulmaya uğraşmakla erilir. riyazet midede, şehvette, dilde olur. mideni güç veren gıdalarla doldurursan damarların kuvvetle şişer, seni günaha sokar. her gördüğün kadına azgın bakışlarla bakarsın. fenalık fenalığı takip eder.

1.07.2018

burukluklar

emil cioran

mutlak'a kendini beğenmişin biri olarak daldım, mağara adamı olarak çıktım.

iç alemime dalma ihtiyacıyla tanrı'ya yol verdim, son bir münasebetsizden kurtuldum.

iktidarsızlar, tabiatın onlara karşı ne kadar anaç davrandığını bilseler, salgı bezlerinin uykusuna şükreder ve bunu sokak köşelerinde överlerdi.

her şeyi bozmanın, şeyleri tanınmaz hale getirmenin, kendi hakkında yanılmanın en emin yolu "yetenek"tir. hakiki varoluş yalnızca tabiatın hiçbir ihsanla bunaltmadığı insanlara özgüdür. bu yüzden edebiyat aleminden daha sahte bir alem ya da edebiyatçı kadar gerçeklikten yoksun bir insan hayal etmek güçtür.

temel bir yanılgı olmasından da evvel, hayat, ne ölümün ne de şiirin düzeltmeyi başarabildiği bir zevksizliktir.

yok olma krizlerine, hiçlik içinde soluksuz kalmaya, bir tükürüğün içindeki ruhtan başka bir şey olmamanın dehşetine karşı, umumi felçten kaynaklanan benlik genleşmesi dışında hiçbir çare yoktur.

bir zihni, karanlık fikirleri kavramaktan duyduğu tiksinti kadar hiçbir şey kurutamaz.

miskinlerin, o doğuştan metafizikçilerin önermesi olan boşluk, iyi yürekli insanların ve meslekten filozofların, kariyerlerinin sonunda hayal kırıklıklarının mükafatı olarak keşfettikleri kesinliktir.

boşluktan avuç dolusu yararlanmayı öğrendiğimizde artık yarından çekinmeyiz. sıkıntı harikalar yaratır: kofluğu cevhere döndürür, besleyici boşluğun ta kendisidir.

sadece bir kere bile sebepsiz yere hüzünlendiysen bütün hayatın boyunca bilmeden öyle olmuşsundur.

hazların aksine, acılar doygunluğa ulaştırmaz. biraz olsun bıkkın olan hiçbir cüzzamlı yoktur.

kim ki içgüdülerine karşı çıkmamıştır, kim ki kendine uzun bir cinsel yoksunluk devresi dayatmamıştır ya da imtinanın bozukluklarını hiç yaşamamıştır; o kişi cinayetin diline de vecdin diline de kapalı kalacaktır: marquis de sade'ın saplantılarını da, aziz jean de la croix'nın saplantılarını da hiçbir zaman anlayamayacaktır.

aç sınıfın laneti

sam shepard

en güvenilir kişisel girişim, suç işlemek. tavsiye mektubu istemez. diploma istemez. masrafın yok, amortisman hesapların yok. doğrudan doğruya kâra geçiyorsun.

fazla rahata alışmanın en kötü yanı ne, biliyor musun? kökenlerini unutuyor insan. bağlantıyı koparıyor. bir yerlere varıyorum sanıyorsun; ama hep kaybediyorsun. her an biraz daha geride kalıyorsun. üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi oluyorsun. hipnotize edilmiş gibi. vücudun uyuşuyor. derken komaya giriyorsun. onun için, geri dönebilmen için, arada bir sert bi masada yatmanın yararı var. iyice sert bi masa, insanı yaşama döndürür.

peki, ben neden hep geri geri gidiyorum? çünkü ileriyi göremiyorsun da ondan. dünyanın kaç bucak olduğundan haberin yok. bitakım şeyleri öğrenmek gerek; yoksa adamın canına okurlar. insanlar gözünün içine baktıklarında kanmayacaksın. arkalarında ne var, ona bakacaksın. neyin önünde duruyorlar, neyi saklıyorlar, onu göreceksin. herkes kendini gizliyor, herkes. hiç kimse göründüğü gibi değil.

faturaları ödememenin sonu budur. bir şeyi ihmal edersin, sonra bir şeyi daha. bir de bakmışsın ki her şey çığrından çıkmış. yuvarlanıp gidersin ondan sonra. bir çöplükte bulursun kendini.

ucuz konut ihtiyacının karşılanması amacıyla tarımın gittikçe geri plana itildiğini görmek çok acı; ama n'aparsınız? çağın gereklerinden biri bu. gezegenimiz üstündeki insanların sayısı çok arttı. bütün mesele burada. basit matematik hesabı. insanlar çoğaldıkça barınak gereksinmesi artıyor. barınaksa toprak istiyor. basbayağı bir denklem işte. konut sağlamamız gerek insanlara. yeni insanlara. ne mutlu bize ki bunu sağlamanın mümkün olduğu bir ülkede yaşamak şansına sahibiz. bazı ülkelerde, örnekse hindistan'da, böyle bir şey imkansız. insanlar muz yaprakları altında barınıyorlar.

29.06.2018

uzun lafın kısası

plutarkhos: yeni doğana merhamet edin; çünkü sayısız kötülükle karşılaşacaktır.

marquis de sade: dinden sakınmalısın. hiçbir şey seni dinden daha kötü bir şekilde tuzağa düşüremez.

jiddu krishnamurti: özgür bir insan kendini asla belli bir ülkeye, sınıfa ya da düşünce biçimine ait hissetmez. özgürlük dosdoğru her seviyede özgürlük demektir ve sadece belli bir çizgide düşünmek özgürlük değildir.

"köpek, efendisinde tanrısını görür ama bu, o efendinin dünyanın en büyük namussuzu olmasına engel değildir." (via friedrich engels)

marcel proust: başkaları için konuşuruz ama kendimiz için susarız. bu yüzden sessizlik, konuşmadan farklı olarak eksiklerimizin, yapmacık davranışlarımızın izini taşımaz. o katışıksızdır, o gerçek bir atmosferdir.

homeros: şu dünyada soluk alan, yürüyen yaratıklar arasında insandan daha acınacak bir yaratık yoktur.

carl sagan: zorbalar ve otokratlar, okuryazarlığın, öğrenme, kitap ve gazetelerin potansiyel tehlike taşıdığının hep farkında olmuşlardır. çünkü bunlar tebaalarına bağımsız, hatta isyankâr görüşler aşılayabilir.

erich fromm: insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

carl gustav jung: kitleler, içinde bulundukları biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir "lider" üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider sonunda mutlaka kendi şişirilmiş ego algısının kurbanı olur.

martin luther king: insanın, dayanma gücünün sonuna geldiği ve kendisini umutsuzluk ve karanlıktan başka bir şeyin beklemediği adaletsizlik uçurumuna itilmeye artık razı olmadığı bir an gelir.

26.06.2018

günübirlikler

cemal süreyya

orhan veli
şiirimize yüzyıllarca egemen olan romantizmi yıkan, somut ve belirgin bir hümanizmi sanatımıza getiren adamdır. ilk kentli halk ozanıdır o, ilk laik türk şairi, şiirimizde ironi sanatının ilk büyük temsilcisi; yapıtında "organik ilişki"yi, "estetik bütünlüğü" kuran ilk şair.

kötü edebiyat iyi edebiyatı kovabilir, ama bir süre için.

yahya kemal'in divan şiirinde bulduğu en büyük eksiklik bileşimdir. ona göre "eski şiirimizin en muteber divanlarını ele almaya gelmez. fuzuli ve nedim gibi şairler bile gözden düşer." en iyisi, bu büyük sanatçıların divanlarını değil, "berceste" dizelerini ya da beyitlerini bir güldestede okumaktır. divan şiiri yığma bir şiirdir. öyle ki çoğunca, bütün, parçanın güzelliğini bozmaktadır. "çünkü kestirme ve samimi bir hükümle denebilir ki eski şiirimizde manzume yoktur, terkip yoktur, hasılı eser yoktur, yalnız mısralar ve beyitler vardır."

thomas mann: faşizm bir ideoloji değil bir kötülüktür.

nietzsche'ye göre yalnız büyüklerin (soyluların, kahramanların) bir anlamı vardır, öbür insanların tümü kitleyi meydana getirirler. kitle nedir? "insanlığın kumudur bunlar: hepsi de eşit, hepsi de ufak, hepsi de yuvarlak.. kitle yalnız büyük adamların kopyası olduğu zaman benim dikkatimi çekebilir. ötesi şeytanın ve istatistiğin işidir, o kadar."

bernard shaw, zenciler konusunda, amerikalılara aşağıdaki sözleri söylüyordu: "hem adamları ayakkabı boyacısı olmaya zorluyorsunuz hem de sadece bu işe elverişli oldukları sonucuna varıyorsunuz."

roman yazanlara bir türlü akıl erdiremiyor ahmed arif: "roman yazmak hammallıktır." diyor.

lenin: sosyalizm, insanlığın baştan beri kazanmış olduğu bilgilerin bütününden doğmuştur. bu bakımdan proletarya kültürü, kapitalist toplumun, feodal toplumun, bürokratik toplumun da egemenliği altında sağlanmış bilgiler bütününü üstlenmeli ve onun mantıki bir gelişimi olmalıdır. sosyalist olmak için insanlığın yarattığı bütün düşünce zenginliklerini içine sindirmiş, belleğine işlemiş olmak gerekir.

"küçük bir yaşam ile büyük bir şiir kurulamaz." böyle diyor ömer faruk toprak.

şair, gerçeği, olduğu gibi, hatta olduğundan daha gerçek, daha tam, daha güzel, daha çirkin, daha coşturucu, daha yalın, daha karışık, daha aydınlık gösteren adamdır.

sanırım, 1957'lerdeydik. varlık dergisinde "kamyon" başlıklı bir şiir okumuştum. şairi oktay baloğlu. çarpmıştı beni.

hiçbir şey mektup kadar özgür olamaz.

sanırım 1956'lardaydı; bir gün yeditepe'ye uğramıştım. eflâtun cem güney yeni çıkan masal kitabını yazar arkadaşlarına imzalıyordu. bir ara gözü bana ilişti. adımı sordu. sonra da, "evladım sen ne yazarsın?" dedi. şiir yazdığımı söyledim. bir kitap da benim için imzaladı. sunu yazısı şöyleydi: "çok ince ve hassas şiirlerini öteden beri hayranlıkla okuduğum doğuştan şair cemal süreya'ya en halisane duygularım ve başarı dileklerimle."

"zindancıbaşı hey: yaşamak
kurşuna dizilmez ki
kurşuna dizilmez ki göğün mavisi
yağmur, şimşek ve tohum
ben çiçek açar
sesim sesim kurşuna dizilmez ki!"
(kemal burkay)

françois mitterrand: ben, müstehcen yapıtlardaki görüntülerin gerçekliğine değil de, onların dayandığı efsanelerin yalanına tutuluyorum.

kübik bir hayattır banka hayatı.

"deha, olgun yaşta gerçekleştirilen bir gençlik düşüncesidir." kim söylemiş bu cümleyi, anımsamıyorum.

"şiir yazmış bir kimse cinayet işleyemez." orhan veli mi söylemişti bunu?

georges rouault'nun şu sözlerini anımsatmak yerinde olacak: "geçmişteki ustaları ancak onlardan başka türlü olmakla, onlarınkine benzemeyen bir yapıt yaratmakla sevebiliriz."

her sağlam düşünce zinciri bir şeyleri bozar.

cemil çakır da enstitülerin kırk yıl öncesinin koşullarına göre kurulduğunu yazıyor: "bugün daha değişik bir yapıda devrimci demokratik kuruluşlara gerek var."

paul morelle: şiir, uyuşturucu maddeyle yer değiştirirse uyuşturucu madde onu öldürüyor. coleridge'in dehası afyonda sönmüştü.

düşünce, gerçeğin pragmatik bir işlevidir.

ölüm tarihini iyi seçeceksin. olanağın varsa genç öleceksin (en yetenekli sensin). kuşağının ilk öleni olacaksın (asıl önemli olan sensin). yetmiş yaşını, seksen yaşını bulduktan sonra ölürsen kimse yüzüne bakmıyor. yakup kadri'nin ölümü sessizlikle geçiştirildi. muzaffer tayyip ve rüştü onur bugün de çok şeylerini erken ölümlerine borçludurlar.

gustave flaubert: dünyada çıkan bütün dergiler kendi erdemlerine inanırlar; oysa içlerinde bir tanesi bile erdemli değildir.

çağımız edebiyatı bir dergi edebiyatıdır: dergiler izlenmeden bir ülkenin edebiyatı üstüne, hele türk edebiyatı üstüne tam kavrayıcı bir düşünceye ulaşılamaz. bunu da edebiyat öğretmenlerine söylüyorum.

"insanlar kadınlardan doğdukça kusurlu olmaktan kurtulamayacaklardır."

1965 goncourt ödülü verildikten hemen sonra, bu ödülün seçici kurul üyelerinden biri şöyle demişti: "ünlenmiş bir yazara, rastlanabilecek kitapların en cılızı için ödül verdik." aynı ödülün 1969'da verilmesinden sonra çok daha ilginç ve anlamlı bir olay oldu. aragon daha yeni girmiş olduğu akademinin kapısını çarpıp çıktı, bir daha da dönmedi oraya. şöyle demişti aragon, o gün: "böylesi bir yamyamlığa katılamam ben."

ne diyordu dostoyevski: "tanrı öldüyse, her şeye izin var demektir artık."

kargaşaya, gürültüye karışmadan büyük çalışmalar yapan kişiler vardır. siz farkında olmadan o çalışmalar büyür, çevrenizi sarar. bir gün apansız görürsünüz onu. çünkü ürünler görülmeyecek gibi olmaktan çıkmıştır.

25.06.2018

kolektif narsisizm

erich fromm

insanlık için gerçek tehlike, olağanüstü güçlerin şeytan ya da sadist birinin değil, sıradan bir insanın eline geçmesidir.

bir toplum, üyelerinin çoğunu ya da büyük bir kesimini yeterince besleyemiyorsa, toplumsal huzursuzluğu önleyebilmek için hastalıklı bir narsisizmle doyum sağlamak zorundadır onlara. ekonomik ve kültürel açıdan yoksul olan insanlar için o topluluğun bir üyesi olmanın verdiği narsist kıvanç tek -ve çoğu zaman çok etkili- bir doyum kaynağıdır. yaşamları kendilerine "ilginç" bir şey getirmediği, ilgilerini geliştirecek olanakları sağlayamadığı için bu insanlar aşırı bir narsisizm geliştirirler.

ekonomik ve kültürel açıdan gelişmemiş -köhnemiş, can çekişen bir toplumun kalıntıları olduğu için- hiçbir gerçekçi gelişme umudu kalmamış olan geri kalmış bir sınıfın tek doyum yolu vardır: kendini dünyada en büyük hayranlığı toplayan topluluk sayarak, aşağı ırk diye damgalanan bir ırksal gruba üstünlük taslayarak kendi imgesini şişirmek. bu geri kalmış toplulukların üyeleri şu duygular içindedir: "yoksul ve kültürsüz olsam da önemli bir kişiyim ben; çünkü bugüne dek dünyanın gördüğü en üst topluluğun üyesiyim."

aşırı narsist bir topluluk kendisini özdeşleştirebileceği bir önder bulmak ister. topluluk, kendi narsisizmini yansıttığı bu öndere hayranlık duyar. aslında birlikte yaşama ve özdeşleşmeden başka bir şey olmayan bu öndere boyun eğme durumu içinde bireyin narsisizmi öndere aktarılır. önder ne denli büyükse onun izleyicileri de o denli büyük olacaktır.

bireysel yapıları yüzünden, özellikle kendilerine hayran olan kişiler önderin peşine takılmaya en yatkın olan kişilerdir. kendisinin büyüklüğüne inanmış ve bu konuda hiçbir kuşkusu olmayan önderin narsisizmi, kendisine boyun eğenlerin narsisizmine son derece çekici gelir. yarı deli önderler çoğu zaman en başarılı olanlardır; ama nesnel yargıdan yoksun olmaları, yenilgi karşısında gösterdikleri öfkeli tepkiler, her şeyi yapabilen bir insan imgesini koruma gereksinmeleri yüzünden bunlar yanlışlara düşerek kendi yıkımlarını hazırlarlar. ne var ki narsist kitlenin isteklerini doyuracak, yetenekli ama yarı psikozlu kişiler her zaman bulunabilir.

topluluk narsisizmini görebilmek bireysel narsisizmi görebilmekten daha zordur. birisinin çıkıp da başkalarına şunları söylediğini düşünelim: "ben ve benim ailem dünyanın en üstün insanlarıyız; bizden temiz, bizden zeki, bizden iyi, bizden dürüst insan yoktur; öteki insanların hepsi pis, aptal, ahlaksız ve sorumsuzdur." pek çok kimse bu insanın kaba, dengesiz, giderek deli olduğunu düşünecektir.

oysa bağnaz bir konuşmacı, kitlenin karşısına çıkıp da "ben" ve "benim ailem" yerine ulus -ya da ırk, din, siyasal parti vb.- koyarak bir konuşma yaparsa ülkesini, tanrı'yı vb. seven bir insan olarak övülecek, değerli bulunacaktır. öte yandan başka uluslardan ve başka dinlerden olanlar, hor görüldükleri için böyle bir konuşmaya kızacaklardır. yüceltilen topluluğun içinde her bireyin kişisel narsisizmi doğrulanacak, milyonlarca kişinin paylaştığı bu yargılar akla uygunmuş gibi görünecektir.

topluluk narsisizmi hastalığıyla ilgili en belirgin, en çok rastlanan belirti, bireysel narsisizmde de görüldüğü gibi nesnelliğin ve akla uygun yargıların bulunmamasıdır. küçük küçük gerçekler bir araya toplanır; oysa bu yolla oluşturulan bütün, yalanlar ve uydurmalarla doludur.

siyasal eylemler narsist bir biçimde kendini yüceltmeden kaynaklandığında nesnelliğin bulunmaması yüzünden büyük yıkımlar doğar. yüzyılımızın ilk yarısında ulusal narsisizmin sonuçlarının en belirgin iki örneğine tanık olduk:

birinci dünya savaşı'ndan yıllar önce fransızlarca benimsenen resmi stratejik öğretide fransız ordusunun ağır toplara ya da çok sayıda makineli tüfeğe gereksinme duymadığı savunuluyordu; fransız askeri fransızlara özgü gözüpeklik ve saldırganlık ruhuyla öylesine doluydu ki düşmanı yenebilmesi için yalnızca süngüsü yeterdi. sonuç binlerce fransız askerinin alman makineli tüfekleriyle biçilmesi oldu; fransızları yenilgiden kurtaran tek şey almanların stratejik planlarındaki bazı yanlışlarla daha sonra yapılan amerikan yardımı olmuştur.

ikinci dünya savaşı'nda da buna benzer bir yanlışı almanlar yapmıştır. aşırı kişisel narsisizmi yüzünden hitler milyonlarca alman'ın topluluk narsisizmini kışkırtmış, almanya'nın gücünü olduğundan çok büyütmüş, yalnızca birleşik amerika'nın gücünü değil -öteki narsist general napoleon gibi- rusya'daki kışın etkisini de küçümsemişti. zeki olmasına karşın hitler gerçekliği nesnel bir gözle göremiyordu; çünkü onun kazanma ve yönetme tutkusu silahların, iklimin gerçekliklerine ağır basıyordu.

topluluk narsisizmi de tıpkı bireysel narsisizm gibi doygunluğa gereksinme duyar. bir düzeyde bu doygunluk insanın kendi topluluğunun üstün, öteki bütün topluluklarınsa aşağı olduğuna ortaklaşa inanmakla sağlanır. dinsel topluluklarda bu doygunluk şu kolay varsayımla kazanılır: "benim topluluğum gerçek tanrı'ya inanan tek topluluktur; bu yüzden tek gerçek tanrı benim tanrım olduğuna göre öteki toplulukların hepsi saptırılmış, inançsız kişilerle doludur."

bununla birlikte narsist bir üstünlük duygusu içinde olan topluluğun karşısında narsist doygunluğun nesnesi olarak kullanılacak küçük, çaresiz bir azınlık yoksa topluluğun narsisizmi kolaylıkla askeri fetihlere kayacaktır; 1914'ten önceki pan-almancılık ve pan-slavcılık fikirlerinde izlenen yol bu olmuştur. her iki durumda da uluslar "seçkin ulus" olma rolünde ötekilere karşı üstünlük duygularıyla doluydular, bu yüzden üstünlüklerini kabul etmeyen uluslara saldırmakta kendilerini haklı görüyorlardı.

topluluk narsisizmi zedelendiği zaman da bireysel narsisizmde de gördüğümüz öfke tepkisiyle karşılaşabiliriz. tarihte topluluk narsisizmi simgelerinin aşağılanmasının deliliğe yakın bir öfke yarattığını gösteren pek çok örnek vardır. bayrağa karşı saygısızlık; tanrı'nın, imparatorun, önderin aşağılanması, savaşın ya da toprağın yitirilmesi -bunların hepsi kitlelerde şiddetli öç alma duyguları uyandırmış, sonunda yeni savaşlara yol açmıştır. zedelenen narsisizm ancak saldırganın ezilmesiyle, narsisizme yöneltilen aşağılamanın ortadan kaldırılmasıyla kurtarılabilir. ister bireysel isterse ulusal olsun öç alma duygusu, çoğu zaman zedelenmiş narsisizmden, bu zedelenmeyi saldırganı ortadan kaldırarak bir anlamda "tedavi etme" gereksinmesinden doğar.

topluluk narsisizminin localar, küçük dinsel mezhepler, "eski okul arkadaşlıkları" vb. gibi küçük toplulukları içeren daha zararsız biçimleri vardır. bunlarda narsisizmin yoğunluğu büyük topluluklara göre az olmasa da narsisizm o denli tehlikeli değildir, çünkü toplulukların gücü sınırlı, bu yüzden de zarar verme olanakları küçüktür.

tam ve kesin denetim altında canlılar yaşamın tek temel niteliğini  -özgürlüğü- yitirirler.

halkın çoğunluğunun akla uygun olarak kabul ettiği şey halkın tümünün değilse bile büyük bir kesiminin kabul ettiği bir şeydir; pek çok insanın gözünde "akla uygunluk" yargısını akıl değil toplumun onayı belirler.

öğrenim, "eğitilmiş" birçok insanı çağdaş topluluk narsisizminin belirtileri olan ulusal, ırksal ve siyasal eylemlere coşkuyla katılmaktan alıkoyamamıştır.

insanın bütünüyle olgunlaşabilmesi için hem bireysel hem de toplumsal narsisizminden kurtulması gerekir.