11.08.2017

gerçek yaşam

alain badiou

filozofun görevi daima gençliği yoldan çıkarmaktır.

"yaşam" diye adlandırılan şey, az çok iyi, az çok kötü anlara bölünmüş bir zamandır ve sonuçta, aşağı yukarı iyi kabul edilebilir olası en fazla ana sahip olmak: işte, hayattan beklenebilecek tek şey budur.

paul nizan: yirmi yaşındaydım. bunun yaşamın en güzel çağı olduğunu kimsenin söylemesine izin vermem.

gençlik -der bize nizan- kesinlikle yaşamın en iyi kısmı değildir. o halde, gençlik bir zafer midir, yaşamın bir zaferi midir, yoksa çelişik bir dönem, bir kafa karışıklığı dönemi olduğundan, belirsiz, daha ziyade dayanması güç bir dönem midir?

arthur rimbaud: vaktiyle, eğer yanlış hatırlamıyorsam, bir şölendi yaşamım; bütün kalplerin açıldığı, bütün şarapların aktığı.

daha ileride, metnin sonuna doğru, uçup gitmiş güzel günleri güçlükle hatırlayan bir yaşlı gibi yine şöyle diyecektir rimbaud: vaktiyle, bir gençlik yaşamadım mı, öyle altın sayfalara yazılacak, sevilmeye değer, yiğit, masalsı?

"muzaffer sabahları vardır gençliğimizin 
bir zafer gibi sıyrılıp çıkar gündüz geceden" (victor hugo)

"aşk sabahlarını, şehvet zaferinin tadıldığı sabahları hem ölçülü hem de güçlü bir şekilde anıştırarak, gençlik bir zaferdir." der hugo.

sizi siz yapan özneyi asla kendi evinizi sağlam bir şekilde inşa ederek gerçekleştiremezsiniz; aynı zamanda kendinize doğru yola çıkmayı da bilmeniz gerekir.

sokrates: hiçbir şeyi abartmayalım. iktidar âşıklarının iktidara gelmemesi gerektiğini veri kabul edelim; çünkü eğer iktidara gelirlerse, iktidar talipleri arasındaki savaştan başka bir şey olmaz.

esasen, der sokrates, -şimdilik sadece onun söylediklerini izliyorum- gerçek yaşamı fethetmek için, ön yargılara, basmakalıp düşüncelere, kör itaate, keyfi gelenek göreneklere ve sınırsız rekabete karşı mücadele etmek gerekir.

"anabasis" yunancada "yeniden yükselerek geri dönmek" anlamına gelir; erişilmesi güç bir istikamete doğru geri dönen ya da yeniden yükselen bir gezginliktir. bu anlamda bir gençlik metaforudur bu. anabasis, pers ülkesinde bir iç savaşa katılmış paralı askerlerin öyküsünü anlatan yunanca bir kitabın adıdır. bu kitabın yazarı, paralı askerlerin komutanı olan ksenofon'dur.

kadın, kendi içinde daima tanrı'nın var olmadığının, var olma ihtiyacı duymadığının dünyevi kanıtıdır. tanrı'dan rahatlıkla vazgeçebileceğimize derhal ikna olmak için bir kadına bakmak, ona gerçekten bakmak yeterlidir. geleneksel toplumlarda kadın bu yüzden gözden uzak tutulur. bu, sıradan bir cinsel kıskançlıktan çok daha ciddidir. gelenek, tanrı'yı ne pahasına olursa olsun hayatta tutabilmek için kadınları kesinlikle görünmez kılmak gerektiğini bilir.

aşk ilişkileri

otto f. kernberg

yalnızlık, aşkınlığın bir ön koşuludur.

cinsel tutkuya rengini veren şey aynı anda hem erimenin yaşanması hem de ayrı bir kimliğin muhafaza edilmesidir.

erotik arzunun ilk özelliği, her zaman girecek ya da fethedecek olduğu ya da kendisine girecek ve kendisini fethedecek olan bir başka kişiye, bir nesneye yöneltilmiş bir haz arayışıdır; hem bir engeli zorla aşmayı hem de seçilen nesneyle bir olmayı ima eden yakınlaşma, kaynaşma ve iç içe geçme özlemidir.

yetişkin cinsel aşkta, ego idealinin idealleştirilen aşk nesneleri biçiminde kopyalanması insana dünyayla ahenk içinde olma, değer sistemini ve estetik ideallerini gerçekleştirme duygusu verir.

sevgi aşk nesnesine karşı ilgi duyma kapasitesinin bir ifadesidir. sevgi ötekine duyulan aşkı ifade eder ve saldırganlık karşısında oluşturulan tepkilerin yüceltici -telafi edici- bir sonucudur.

aşk ideal bir benlik durumunu gerçekleştirir ve yüceltilmiş benliğin nesneyle o andaki ilişkisi benlikle ego ideali arasındaki en uygun ilişkiyi yeniden üretir.

yetişkin erkeklerin aşk ilişkilerindeki istikrarsızlığın önemli bir kaynağı babaya ilişkin işlevlerle eksik özdeşleşme ve bu süreçteki çeşitli saplantılardır.

dişi cinsin erkeğe göre acıdan haz alma yönünde daha donanımlı bir bünyeye sahip olduğuna ve kızların erken dönemdeki özdeşliklerinin ve nesne ilişkilerinin sonraki cinsel kimliklerini, dişil rollerini ve anneye özgü davranışlarını belirlemede hayati bir rol oynadığına ilişkin hiçbir kanıt yoktur: mazoşizm büyük bir ihtimalle dişi işlevleri için uygun olmayan bir çözümdür.

buz gibilik, histerik kişiliklerin sıcak hoppalıklarının aksine narsisistik kadınların tipik özelliğidir.

histerik kişilik yapısı ve idealleştirilmiş bir babaya ödipal bir saplantısı olan ve babayla cinsel ilişki konusunda güçlü yasaklamalarla karşılaşan bir kadın, narsisistik kişilik yapısı gösteren ve kadınlara karşı şiddetli bir bilinç dışı hınç duyan bir erkekle evlenir.

durmaksızın yinelenen, çiftin ortak kabuğu koruma ihtiyacını yansıtan "beni hala seviyor musun?" sorusu, kabuğun içindeki ilişkinin niteliğinde aşktan zulme geçişe işaret eden, "bana bunu hep yapıyorsun!" demenin tersyüz edilmiş halidir. kişinin güvenlik ve esenliği açısından gerçekten önem taşıyan yalnızca ötekinin fikridir ve o fikir coşkun akan bir aşk pınarından aynı coşkunluktaki bir nefret pınarına dönüşebilir.

10.08.2017

işkence

zülfü livaneli


kontrgerilla mensupları her sabah mesaiye başlayınca önlerine listeleri alıyorlardı. emniyet müdürlüğünde, yıldırım bölge'de ve mamak'ta bulunanlardan sorgulanmamış olanlar taranıyor ve birkaç isim saptanıyordu. her sabah bu listeyi taşıyan bir askeri araç giriyordu nizamiye kapısından. bizler heyecanla araçtan inen astsubayın nizamiyeye girişini, birkaç dakika sonra ellerinde kelepçeler ve siyah göz bantları taşıyan astsubay ve erlerin koğuşlara yaklaşmasını izliyorduk. henüz sorgulanmamış olanlar için ölüm kalım anıydı bu. gittikçe yaklaşıyor, demir parmaklıkların önünde durarak içeriye doğru birkaç isim söylüyorlardı. her isim okunuşunda bir dalgalanma yaşıyordu topluluk. eğer sizin isminiz okunmadıysa ilk anda müthiş bir sevinç duyuyordunuz ama geride bir iki isim daha vardı. nefesinizi tutarak o isimlerin okunmasını bekliyordunuz. eğer yine isminiz okunmadıysa, o günü kurtardığınızı düşünüp hayvanca bir mutluluk duyuyordunuz.

bir an sonra ise isimleri okunmuş olan arkadaşlarınızın acısı çöküyordu içinize. müthiş bir utanç kaplıyordu içinizi. o gün için işkenceden kurtulmuş olmanın yarattığı hayvanca sevinç, gün boyu taşıyacağınız aşağılık bir utanca dönüşüyordu.

ismi okunan arkadaşlar kurbanlık koyun gibi çıkarılıyor, elleri kelepçelenerek gözlerine siyah bir bant geçiriliyordu. bant takılmadan önceki son anda, koğuşa doğru, yardım isteyen gözlerle bakıyorlardı. işte o zaman, duyduğunuz utanç daha da yoğunlaşıyor ve işkenceye götürülmüyor olmanın suçluluğuyla içiniz burkuluyordu. sanki o insanları gönderen sizdiniz.

askeri araç bilinmeyen yöne doğru çıkıp gittikten sonra derin bir sessizlik kaplıyordu koğuşu. kimse götürülenlerden söz edemiyordu ve koğuşa yayılmış olan elektrikli hava, çoğunlukla gazete okuma sırası yüzünden patlak veren bir kavgaya dönüşüyordu.

en korkuncu da, yoklamalarda o arkadaşların isimlerinin okunması ve resmi kayıtlara göre "var" sayılmalarıydı. resmen yıldırım bölge'de bulunuyorlardı. oysa gövdeleri kim bilir hangi bilinmeyen köşede işkencecilerin elindeydi. ertesi sabah aynı işlem tekrarlanıyordu ve siz gene aynı ruh durumlarına geçiyordunuz.

birkaç gün sonra o arkadaşları geri getiriyorlardı. yürüyemeyen, ayaklarının üzerine basamayan ve canlı birer cesede dönüşmüş vücutlar zorlukla taşınıyordu içeri. birçoğu yatamıyor ve gövdelerinin herhangi bir yere değmesi durumunda çığlıklar atıyordu. bazılarını iki üç sandalye üzerine, gövdelerinin yaralı bereli kısımlarını değdirmemeye çalışarak yatırıyorduk.

nedense akşamları beklenmedik bir şekilde, isterik kahkahalar duyuluyordu koğuşta. gördüğü işkencenin üzerinden bir süre geçmiş olanlar, işin komik yanlarını bulmaya çalışıyor ve anlattıkça hem kendileri gülüyor hem de çevredekileri güldürüyordu. örneğin alp orçun adlı arkadaş, işkenceye girmeden önce bir beyin ameliyatı geçirmişti. tam elektrik verilmeden önce de bunu söylemiş ve kafasındaki dikişleri göstermişti.

"bunun üzerine ne yapsınlar beğenirsiniz?" diyor ve ekliyordu: "telleri getirip tam yaranın içine soktular!"

bunu anlatırken gözlerinden yaş gelene kadar gülüyordu.

yıldırım bölge'de insan psikolojisiyle ilgili çok şey öğrendim ama belki de en ilginci buydu. insanlar çıldırmamak için o acı ortamını gerçeküstü kılan bir mizah geliştirmişti. başka türlü dayanmaya olanak yoktu!

bir arkadaş hayalarına elektrik verilirken işkencecilerin etli pide yediklerini anlatıyordu. aralarında uzun uzun hangi kebapçının pidesinin daha lezzetli olduğunu ve soğan miktarının ne olması gerektiğini konuşuyorlarmış.

başka biri, işkence görürken orada asılı duran bir kafesteki kanaryaya kızmıştı. kendisine dış dünyanın güzelliklerini hatırlatan o kuşun orada olması içini yersiz umutlar ve acayip heveslerle dolduruyor, bu da acıyı artırıyordu.

bir arkadaşımız akseki karakolunda yakalanmış ve teslim edilmeden önce oradaki üç-dört jandarmanın günler süren işkencesini yaşamıştı. anlattıkları inanılır gibi değildi. jandarma erleri, ellerine düşmüş olan bu insan gövdesi üzerinde bütün bilinçaltı karanlık dürtülerinin uygulamasını yapmıştı.

benim ranza arkadaşım ömer madra'ydı. çok ağır işkencelerden geçmişti ve bir daha "oraya" giderse aklını kaçıracağını söylüyordu. gözaltında tutma süresi 30 gündü ve ömer içeri alınalı 33 gün olmuştu. artık gözaltında tutulmasının hiçbir yasal dayanağı yoktu ama tahliye etmiyorlardı. sonunda bir akşam vakti ismi okundu ve "ömer madra, tahliye!" diye bağırıldı. ömer heyecandan kıpkırmızı kesildi. hepimiz büyük bir sevinçle uğurladık onu. "akşam bizim için iyi bir rakı iç!" dedik.

oysa zavallı ömer, nizamiyede tahliye edildikten ve ana kapıdan dışarı çıktıktan sonra yanına siyah bir araba yaklaşmış ve zavallı dostumuz yeniden gözaltına alınmıştı. tekrar boylamıştı kontrgerilla hücrelerini.

bir gün koğuşta bizi çok sinirlendiren bir şey oldu: bir general teftişe geldi. sabah erken saatlerde koğuşa giren general yakışıklı, uzun boylu biriydi. üniforması üzerine sımsıkı oturuyordu. özenle tıraş olmuştu ve sürdüğü tıraş losyonu koğuşa yayılıyordu. saçları sımsıkı taralıydı. yüzüne yayılan geniş bir gülümsemeyle konuşuyor, özenle seçtiği türkçe kelimeleri yerli yerinde kullanıyordu.

sıraya dizilmiş ve yoklama durumunda olan bizlere çok sevecen konuştu. "bir şikayetiniz var mı arkadaşlar?" diye sordu. sonra binbaşıya döndü ve "bu duvarlar kirli binbaşı!" dedi. "badana ettirin. burada kalan arkadaşlarımız aydın kişiler. içlerinde lise, üniversite mezunu olanlar var. lütfen rahat etmelerine dikkat edin."

sonra geldiği gibi çekip gitti. bu ziyaret öyle büyük bir ikiyüzlülük içeriyordu ki; hayaları burulan, diri diri toprağa gömülen, emil galip gibi kollarından üç gün asılı tutulan ve cinsel organlarına elektrik şoku verilen bu insanların tek derdi, duvardaki boyanın dökülmesiymiş gibi aşağılık bir yaklaşım herkesi çileden çıkarıyordu.

aile

frank furedi: aile bir şiddet okuludur.

thomas bernhard: ailemizin önceleri bize duydukları sevgi ne kadar büyükse, yapmaya ant içtiğimiz şeyi gerçekleştirdiğimizde bize karşı nefretleri de o derece büyük olur.

mario vargas llosa: bir çocuğu mahvetmede kadınların üstüne yoktur.

susanna tamaro: evlatlar iyilerse babaya aittirler; ama işler yolunda gitmiyorsa bütün bir yaşam boyunca annenin bir uzantısı olarak kalırlar.

catherine clement: bir erkek ve bir kadından doğarız ve onlardan kurtulamayız.

walter benjamin: bir şey vardır ki, hiçbir zaman telafi edilemez: ana-babasından kaçmayı ihmal etmiş olmak.

clarissa p. estes: insan acılarının çoğunun nedeni, özensiz bir yetiştirilmeden kaynaklanır.

alexandre dumas: bir babanın ya da bir annenin yüreğinin hiçbir zaman anlayamayacağı şeyler vardır.

louis-ferdinand celine: bir aileye, akrabaları olsun olmasın, bir insanın alt tarafı sürüncemede kalmış bir kokuşmuşluktan ibaret olduğunu asla anlatamazsınız. çünkü sürüncemede kalmış bir kokuşma için ödeme yapmayı reddederler.

oscar lewis: sadece iyi aileleri ve güzel evleri olan kişileri kıskandım hayatım boyunca.

9.08.2017

yalnızlık

oğuz atay: bütün büyük bireyler yalnızdır.

nihat genç: sadece yalnız insanların güçlü hikayeleri vardır.

erich fromm: bir başkasıyla simbiyotik bir ilişkiye girme itkisine yol açan şey, her zaman için, bireysel özün yalnızlığına dayanma yetisinden yoksunluktur.

andrew crumey: yaratıcı zihinler en iyi yalnızken gelişir.

pierre assouline: insanın başkalarıyla rastlaşmak için, her gün sadece bir avuç saati vardır, fazla değil. bazen, birkaç saniye de yeterli olur. geri kalan zaman, insan yapayalnızdır.

emily perkins: yalnız doğarız ve yalnız ölürüz. kaçamayacağımız şey budur.

enid bagnold: yalnızlığın hiçbir şeye ihtiyacı yok. o her şeyi öğretir.

ayfer tunç: insanın kendi kanından canından varlıklarla doldurulmuş yalnızlığı en büyük tutsaklıktır.

dany cohn-bendit: her zaman, kendimi her şeye karşı yalnız hissettim.

rainer maria rilke: gerekli olan tek şey yalnızlıktır yine de, büyük içsel bir yalnızlık. kendi içine kapanmak ve saatlerce hiç kimseyi görmemek, ulaşılması gereken şey oradadır. çocukluğumuzda, büyükler koşuşturup dururken ve biz bütün bu eylemlere hiçbir anlam veremezken yaşadığımız türden bir yalnızlık.

hızlandırılmış ateizm dersleri

antonio lopez campillo / juan ignacio ferreras

"din, ilk sahtekarın ilk geri zekalıyla karşılaştığı günden beri var olmuştur." (voltaire)

ateizm, özgül öğretisi olmayan bir "izm"dir; başkalarının, yani fizikçiler, kimyacılar, biyologlar, jeologlar, sosyologlar, antropologlar, tarihçiler ve dünyanın diğer araştırmacılarının düşünce ve keşiflerinden beslenir ateizm.

entelektüel bakımdan kimsenin otoritesine sığınmayan ateizm, dörtbaşı mamur bir öğretiye dönüşme tuzağına düşmez ve böylelikle, düşüncesini dogmatikleştirme eğiliminden kurtulmayı başarır. ateizmin özgün yanı, terimin etimolojik anlamıyla, laik bir ahlakının olmasıdır: laik, köken olarak, sınıfsız anlamda halka ait demektir.

epikuros: şayet tanrılar bizimle ilgilenseydi mükemmel olmazlardı; çünkü bu durumda bizim için kaygılandıklarını söyleyebiliriz ki, tanrıların kaygısının olmaması gerekir.

genel olarak, dinin toplumsal olarak baskın olduğu yerlerde, bilimi yok etmek pahasına teoloji her şeye kadir bir konuma yükseltilmiştir. çok daha nadiren tersi olduğunda ise, eski yunan'da olduğu üzere bilimler serpilip akılcı düşünce gelişebilmiştir.

komşunu sevmek artık tanrısal bir buyruk değil, toplumsal bir uzlaşımdır.

agnostiklerden meydana gelen bir toplum, dinsel bir ulustan çok daha az yatkındır kandırılmaya, aldatılmaya. bilim insanı yabancılaştırmaz; oysa hangisi olursa olsun din yabancılaştırır.

din insanların düşüncesinde doğal bir süreçtir. içinde yaşadığımız bu ızdıraplar dünyasında duyulan teselli ihtiyacını ifade eder din: "ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz bir ortamın ruhudur. din halkın afyonudur." (karl marx)

bir şairin günlüğü

yorgo seferis

yazdığım her cümlenin son cümlem olduğu duygusunu taşıdım her zaman.

"yönettiklerine karşı silaha sarılmak, görevlerini yapmayan ve tahttan indirilmeyi hak eden kötü hükümdarın özelliğidir."

"gün için yeterli olan, ondan gelen kötülüktür."

bir zamanlar haymatlos yurtsuz adamdı; şimdi tarafsız adam.

en basit şeyleri bile görmek için ne kadar çok sabır gerektiği akla hayale sığmaz. gece, geç vakit. bir dizeyi bitirmek, bir kayayı kaldırmaktan zor.

sıcakta günler birbirine benziyor; kayıtsız. zihin çalışmıyor; insan tümüyle ölümcül bir hale giriyor. yalnızca alışkanlıklarıyla davranıyor.

aşk, sakin meskeni insanın.

uyanışlarım her zaman bir suçlunun uyanışları oldu.

anı.. nereye dokunsan acıtıyor.

eğer varsa çözüm, asla ne geçmişte ne de durmakta; var git yoluna.

aslında bir tek teması var şairin; o da kendi canlı gövdesi.

gecenin yorgun düşünceleri, sabahları daha gelişmiş bir fikre dönüşüyor.

"karanlık; benim ışığım olacaksın."

tatil, dertsiz olmak değil. her şeyin insanı incitip hastalıklı, darmadağınık bir hal yarattığı duygusu. insan kan kaybettiğini hissediyor, ilk güçlü dalganın insafına sığındığını.

varız; çünkü her fırsatta birileri cezamızın ertelenmesi için bizi bağışlamaya karar veriyor.

8.08.2017

döşeğimde ölürken

william faulkner

bu günah dolu yeryüzünün hiçbir köşesinde dürüst, çalışkan bir kişi kazanç sağlayamaz.

kentlerde dükkan işletenlerdir kazananlar; terlemeden, terleyenlerin sırtından geçinenler. çok çalışan adam değildir kazanan, çiftçi değildir hiçbir zaman. bazen şaşıyorum, neden sürdürüyoruz bu işi diye. yukarda armağanımız var da ondan, otomobillerini falan götüremeyecekleri yerde onların. herkes eşit olacak orada ve tanrı olanlardan alıp olmayanlara verecek.

sağlam bir kümes yapmak, bayağı bir saray yapmaktan yeğdir.

dört gündür bir tabutun içinde yatan ölü bir kadına saygı göstermenin tek yolu, tez elden toprağa vermektir onu.

insan anlayamaz ki kadınları. aynı kadınla on beş yıl yaşadım, kör olayım anladıysam eğer.

tehlikesiz şeyler her zaman en iyi şeyler değildir.

bir şey yeni, sert, parlak olduğu zaman yalnızca tehlikesiz olmaktan biraz daha iyi bir yönü olmalıdır; çünkü tehlikesiz şeyler yalnızca insanların uzun sürelerdir yapagelip sivri köşelerini yumuşattıkları şeylerdir ve bunları yapmakta bir adama "bu daha önce yapılmamıştı, bundan sonra da yapılamaz." dedirtecek hiçbir şey yoktur.

bütün insanlar korkaktır; dışardan uysal görünen hainliği doğasal olarak kabullenirler.

günahı kelimeler olarak görenlerin gözünde kurtuluş da kelimelerdir yalnızca.

ölü kalmaya hazırlanmak için yaşanır.

eğer bir insanın durmadan kımıldayıp bir yerden bir yere gitmesini isteseydi tanrı, uzunlamasına, karınüstü koymaz mıydı onu, bir yılan gibi? öyle yapması gerekirdi.

tepelere tırmanmalısın ki aşağı inebilesin.

şu köylüler. ne istediklerini bir türlü bilemezler, bildikleri zaman da bir türlü söyleyemezler.

7.08.2017

hakikat

ursula k. le guin: gerçek, insanı özgürleştirir.

georges bataille: hakikatin bizim üzerimizde hakları vardır. hatta üzerimizdeki tüm haklara sahiptir.

peyami safa: hakikati seviniz, o da sizi sever. hakikati arayınız, o da sizi arar. yalan çin setleri gibi kalın duvarlar örse, altında kalan hakikat bir ince iniltiyle, bir hafif rüzgar dalgasıyla, herhangi bir küçük işaretle mevcudiyetini bildirir: "buradayım!" der.

marcus aurelius: şeyleri, fikrini zorla kabul ettirmek isteyen kimsenin yargıladığı ya da senin onları yargılamanı istediği gibi değil, gerçekte oldukları gibi gör.

margaret atwood: gerçek, tarih olsa onu asla satamazdınız; çünkü insanlar, içinde hiçbir şeyin kokmadığı bir geçmişe sahip olmayı tercih eder.

ingeborg bachmann: nasıl bazıları için tanrı, bazıları için para pul, bazıları için şan ve şöhret, bazıları için de ruhlarının ebedi huzuru önemliyse, benim için de doğru önemlidir.

philipp vandenberg: insanlar, gerçeklerden korktukları kadar hiçbir şeyden korkmazlar.

dave eggers: gerçeği asla bilemeyecek, gerçeğin yakınından bile geçemeyeceğiz. gerçek, şahit olunması gereken bir şeydir. diğer her şey anlatıdan ibarettir, eğlencelidir fakat kaba ve şekilsiz hakikatten ziyade nakış gibi işlenmiş yalanlarla örülüdür.

tagore: eğer gerçeği kavramak istiyorsan kendini tamamıyla ona vermelisin. gerçeğe ulaşmanın başka yolu yoktur.

roland barthes: usta, öğrencinin başını uzun zaman suyun altında tutar, yavaş yavaş su kabarcıkları seyrekleşir; son anda usta, öğrenciyi çıkarıp yeniden canlandırır: "gerçeği, havayı istediğin gibi istediğin zaman, evet, işte o zaman bileceksin onun ne olduğunu."

6.08.2017

makine kullanan insan

werner heisenberg

tzu-gung, han ırmağının kuzey bölgelerinde yolculuk ederken, bostanında çalışmakta olan yaşlı bir adam gördü. yaşlı adam, bir sulama kanalı kazmıştı. önce kuyuya iniyor, bir kova su alıp kanala döküyordu. çok büyük bir çaba göstermesine karşılık, aldığı sonuçlar son derece yetersiz görünüyordu.

tzu-gung dedi ki: "günde 100 kanalı sulayabilmenin, bunun için de pek az çaba harcamanın bir yolu var. bunu dinlemek ister misin?"

bostancı doğruldu, ona baktı ve sordu: "neymiş o peki?"

"tzu-gung yanıt verdi: "arkası ağır, önü hafif olan tahta bir kaldıraç yap. böylece suyu o kadar hızlı çekersin ki, neredeyse kendiliğinden fışkırır. buna çekmeli kuyu denir."

bunun üzerine yaşlı adamın yüzünde öfke belirdi ve şöyle dedi: "hocam bana derdi ki, makine kullanan kişi işini makine gibi yapar. işini makine gibi yapan kişinin yüreği de makineye benzer ve göğsünde bir makine yüreği taşıyan kişi, yalınlığını yitirir. yalınlığını yitiren kişi ise, ruhunun çabalamalarından emin olamaz. ruhun çabalamalarından emin olamamak ise, samimiyetle bağdaşmaz. söylediğin gibi şeyleri bilmez değilim ama onları kullanmaktan utanç duyarım."

5.08.2017

din

yann martel: din karanlığın ta kendisidir.

ursula k. le guin: elektrikli testere üç yaşındaki bir bebek için ne kadar gerekliyse tanrı da insanlar için o kadar gereklidir.

catherine clement: düşünmek, kutsal olana saygısızlıktır.

leyla erbil: yasaklar, günahlar ve emirler silsilesiyle karşımıza dikilen din, bizden, allah'a yaranmadan başlayarak iktidara, devlete yaranma söyleminden başka bir dil geliştirmemizi bekleyemez.

ece temelkuran: tanrı'nın orta doğu'da icat edilmiş olması tesadüf olamaz. çünkü orası günahlardan kurulu. kimse günahını hatırlamıyor, kimse alacağı intikamı unutmuyor.

şerif mardin: insan, dinsel fikirlerinin kendi iç hayatının bir projeksiyonu olduğunu anladığı anda, artık kendi tabiatının dışında bir miyar aramayacak, kendi kişiliğini idrak etmeye çalışacaktır.

joyce carol oates: eğer tanrının gözünde bütün insanlar eşitse, o zaman bütün bu karın ağrısı niye?

oscar lewis: dinimi anamla babamdan öğrendim; ama biliyorsunuz, iyi öğrenim gören bir kişinin din hakkındaki görüşleri çok daha başkadır.

susanna tamaro: kendinden öte hiçbir şey yoktur. şeytan diye adlandırdığın, senin güvensizliklerin, çocukluğundan beri peşinde sürüklediğin korkulardır.

erich fromm: tanrının buyruğu altındaki insanın özgür iradesi yoktur; o ancak ya tanrının ya da şeytanın iradesinin bir tutsağıdır, hizmetçisidir, kölesidir.

milyarlarca ve milyarlarca

carl sagan

devletin temel görevlerinden biri zayıfı güçlüden korumaktır.

dünyanın içinde bulunduğu nüfus bunalımının temel nedenlerinden biri yoksulluktur.

iş birliği yapma eğilimi evrim sürecinden zahmetle çıkarılmış bir derstir. iş birliği yapmayan, birbiriyle ortaklaşa hareket etmeyen organizmalar yok olmuştur. iş birliği, yaşamda kalanların genlerine yazılmıştır. iş birliği yapmak doğalarının gereği, var oluşlarının anahtarıdır.

shakespeare: varlığın çerçevesi olan bu güzelim dünya, gözüme çorak bir toprak yığını gibi gözüküyor artık. şu görkemli sema, şu hava, işte bak, şu anlı şanlı gök kubbe, altın alevlerle süslü olan şu heybetli çatı yok mu, sadece murdar, illetli bir duman kumkuması gibi görünüyor bana.

"yalnız kendi canıdır tuzağa düşürdüğü." (süleyman'ın özdeyişleri)

aristoteles: kendisine hiçbir şey olmayacağına inanan kimse korkmaz. korkuyu, kendilerine bir şey olabileceğine inananlar hisseder. insanlar çok zengin olduklarında ya da öyle olduklarını sandıklarında ve bu yüzden küstah, kibirli ve pervasızken buna inanmazlar. ama eğer belirsizliğin acısını hissedecek olurlarsa, az da olsa bir kurtuluş beklentisi olmalıdır.

papa ii. jean paul: bilim dini, hatadan ve boş inançtan, dinse bilimi putperestlikten ve doğru olmayan kesin yargılardan arındırabilir. her ikisi de diğerini, ikisinin de serpilip gelişebileceği daha büyük bir dünyaya taşıyabilir. bu tür köprü görevi yapan hizmetler desteklenmeli ve teşvik edilmelidir.

john dewey: insanoğlu zıt uçlar temelinde düşünmeyi sever. inançlarını ya öyle ya da böyle diye oluşturur ve bir ara olasılık tanımaz. aşırı uçların uygulanamayacağını anlamak zorunda bırakıldığında da, bunların kuramsal olarak doğru olduğunda, ancak iş uygulamaya gelince şartların bizi uzlaşmaya zorladığında ısrar etmek eğilimindedir.

cicero: ahlaken doğru olan her şey şu dört olgudan birinden kaynaklanır: gerçeğin tam olarak algılanması ya da zihinde geliştirilmesi; ya da her insanın hakkını aldığı ve bütün yükümlülüklerin sadakatle yerine getirildiği örgütlü toplumun korunması; ya da soylu ve yenilmez bir ruhun yüceliği ve gücü; ya da her sözde ve işte düzen ve itidalin getirdiği dinginlik ve öz denetim.

gottfried wilhelm leibniz: tanrı'nın eserlerinin evrensel güzelliğini ve kusursuzluğunu kendi bütünlüğü içinde kavrayabilmek için, tüm evrenin sürekli ve tamamen özgür bir ilerleme içinde olduğunu fark etmeliyiz. sonsuz boşlukta her zaman, uyanma zamanı henüz gelmemiş, uykuda olan şeyler vardır.

thomas jefferson, insanlar eğitilmedikçe demokrasinin mümkün olmayacağını söylemişti.

4.08.2017

okumak

elias canetti: bir kitaplık, dünyadaki en büyük vaatten daha değerlidir.

elsa triolet: iyi bir sığınaktır edebiyat. insanı saplantı haline gelmiş bir düşünceden, hiç olmazsa bir an için kurtarıp alabilir.

anatoli ribakov: okumak en iyi şeydir. eğitim bizi karanlıktan aydınlığa çıkaran yoldur.

descartes: bütün iyi kitapları okumak, onları yazmış olan geçmiş yüzyılların en kültürlü insanlarıyla bir konuşma gibidir; hatta, onların bize, fikirlerinin sadece en iyilerini gösterdikleri, üzerinde inceden inceye düşünülmüş bir konuşmadır bu.

francis bacon: kişi kitap okurken bilgelerle, eylem halindeyken ise aptallarla söyleşi içindedir. 

ahmet oktay: yazıların içinde yapılan yolculuklar, aslında en benzersiz, tadına en doyulmayan gezilerdir. edebiyatın bir turisti olmak bile nice dünyalar açabilir kısır çekişmeler ve ekmek parası peşinde geçen yaşamlarımıza.

cervantes: iyi hiçbir tarafı olmayacak kadar kötü kitap yoktur.

reşat nuri güntekin: bir yerde birkaç kitapla yalnız kalmak beni herhangi bir cemiyetten daha fazla eğlendirir.

nazım hikmet: derelerin arasında köprüler nasıl bilgisiz kurulamazsa, yüreklerin arasında da köprü kurmak için bilgili olmak gerekir. eğer ozanlığa özenseydim, tek söz yazmadan önce, en aşağı iki dil öğrenir, iki bin kitap okurdum.

jhumpa lahiri: tüm rus yazarları oku, ardından hepsini bir defa daha oku. seni asla hayal kırıklığına uğratmazlar.

sezilmemiş aşka

federico garcia lorca


karnındaki karanlık manolyanın
kimseler anlamadı kokusunu
acıttığını kimseler bilmedi
dişlerinle sıktığın o aşk kuşunu

binlerce acem tayı uykuya yattı
alnının ay vurmuş alanında
o senin kar düşmanı göğsünü
kucaklarken dört gece kollarımla

bakışın tohumların solgun dalıydı
alçılar, yaseminler arasından
aradım vermek için yüreğimde
o fildişi mektupları her zaman diyen

her zaman: acımın bahçesi benim
gövden her zaman, her zaman şaşırtıcı
damarlarının kanıyla dolu ağzım
ağzın ölümüm için söndürdü ışığını

3.08.2017

dünyayı nasıl görüyorum?

albert einstein

biz dünyalıların ne garip bir durumu var! burada kısa bir süre için bulunuyoruz. niçin geldiğimizi bilmiyoruz; yalnızca zaman zaman sezer gibi oluyoruz. ama çok derinlere gitmeden, günlük yaşam bakımından başkaları için var olduğumuzu biliyoruz: önce bütün mutluluğumuzu gülümsemelerine ve rahatlarına bağladığımız kimseler için, sonra da yakından tanımadığımız ama kaderlerine sevgiyle bağlı olduğumuz bütün insanlar için.

iç ve dış hayatımın, ölü ya da diri bütün insanların emeğine bağlı olduğunu, aldığım ve hâlâ almakta olduğum şeyleri aynı ölçüde var gücümle vermeye çalışmam gerektiğini her gün durmadan düşünüyorum. azla yetinmek gereğini duyuyorum ve çoğu kez başkalarına gereğinden fazla iş yüklediğimi düşünüp üzülüyorum. bana öyle geliyor ki, toplumun sınıfları arasındaki ayrılıklar haksız ve yersizdir. bu ayrılıklar, aslında zorbalığa dayanmaktadır. ayrıca şuna da inanıyorum ki, sade ve kendi halinde bir yaşayış, beden ve kafa bakımından herkes için daha iyidir.

insanın felsefi anlamdaki özgürlüğüne hiç de inanmıyorum. her birimizin davranışları, yalnızca dış baskıların değil, içten gelen birtakım zorunlulukların da etkisindedir. schopenhauer'in "bir insan istediğini yapar ama istediğini isteyemez." sözü ta gençliğimde içime işlemiş ve gerek kendi hayatımdaki, gerek başkalarının hayatındaki sıkıntılar karşısında sürekli bir avunma, tükenmez bir sabır ve hoşgörü kaynağı olmuştur. bu düşünce, insanın kolayca elini kolunu bağlayan sorumluluk duygusunu yumuşatır; gerek kendimizi, gerek başkalarını gereğinden çok ciddiye almamızı önler; humour'a (gülen düşünceye) yer veren bir hayat görüşüne götürür bizi.

insan hayatının, varoluşun anlamını ya da amacını araştırmak, nesnel bakımdan saçma gelir bana öteden beri. bununla birlikte, herkesin davranış ve yargılarını yöneten birtakım ülküler vardır. bu bakımdan, rahatlık ve mutluluğa hiçbir zaman birer amaç gözüyle bakmadım. böyle bir ahlaksal temel domuz sürülerine yaraşır daha çok. yolumu aydınlatan, bana durmadan yaşama sevinci ve cesaret veren ülküler iyilik, güzellik ve doğruluk olmuştur. aynı inançları paylaştığım insanlarla birlik olduğumu duymasam, sanat alanında ve bilim araştırmalarında hiçbir zaman ulaşılamayacak bir amaca yönelmesem hayat bana bomboş gelebilirdi. nice insanların her gün ardına düştükleri mal mülk edinme, kolay başarı kazanma, süslü püslü yaşama hırsı çocukluğumdan beri tiksinti uyandırmıştır bende.

bende coşkun bir toplumsal adalet ve sorumluluk duygusu vardır ama, nedense insanlara ve insan topluluklarına doğrudan doğruya bağlanma isteği hemen hiç yoktur. ben tek başına düşünen bir insanım. dar anlamıyla hiçbir zaman bütün yüreğimle ne devlete bağlı kalmışımdır, ne anayurda, ne dostlar çevresine ne de aileye. bütün bu bağlara karşı hiç eksilmeyen bir yabancılık ve yalnızlık duygusu beslemişimdir. bu duygum yaşlandıkça daha da artmıştır. insan vahlanarak da olsa, başkalarıyla anlaşma ve uzlaşmanın bir sınırı olduğunu açıkça görür. bunu gören, gerçi iç temizliğini, kaygısızlığını az çok yitirir ama buna karşılık, başkalarının düşüncelerinden, alışkanlıklarından ve yargılarından geniş ölçüde bağımsız kalır ve kendi dengesini hiç de sağlam olmayan bir temel üstüne kurmaya kalkmaz.

benim politik ülküm demokratik ülküdür. herkes saygı görmeli ama hiç kimseye tapılmamalıdır. bana karşı insanların gereğinden çok saygı ve hayranlık göstermesi talihin bir cilvesidir. bunda benim kabahatim olmadığı gibi, hak etmiş de değilim bunu. bu aşırı saygı, benim cılız gücüm ve ardı arkası gelmez didinmelerimle bulduğum birkaç düşünceyi anlamakta zorluk çekmelerinden kaynaklanıyor olsa gerek.

çok iyi biliyorum ki, herhangi bir örgütü gerçekleştirmek için, bir tek kişinin düşünmesi, buyurması ve toptan sorumluluk yüklenmesi gerekir. ama yönetilenler baskı altında olmamalıdır, yöneticilerini seçebilmelidirler. zorbalığa dayanan otokratik bir düzen kısa zamanda bozulur. çünkü zorbalık ruhça aşağılık insanları çeker ve zorbaların yerine haydutların geçmesi şaşmaz bir yasadır. bu yüzden, bugün italya'da ve rusya'da gördüğüm böylesi düzenlerin var gücümle karşısındayım.

bugünkü avrupa'da demokrasi yolunun gözden düşmesinin nedeni, demokrasinin temel düşüncesi değil, hükümetin başındakilerin kolay değişkenliği ve oy mekanizmasının kişileri tek tek hesaba katmayan niteliğidir. ama bence abd bu bakımdan doğru yolu bulmuştur. uzunca bir süre için seçilmiş sorumlu bir başkanları vardır ve bu başkan sorumluluğunu etkin olarak taşımasına yetecek güçten yoksun değildir.

buna karşılık, bizim politik sistemimizde insanın hastalık ya da yoksulluk hallerinde gördüğü geniş ilgiyi değerli buluyorum. insanlığın çarklarında, bana gerçekten önemli görünen devlet değil, yaratıcı ve duygun bireyin kişiliğidir. soylu ve yüce olanı yaratan odur. çoğunluksa düşüncede budalalığa, duygularda şaşkınlığa düşebilir.

bu konu beni sürü haline gelen insan topluluklarının en kötüsünden, hiç sevmediğim ordudan söz açmaya götürüyor. eğer bir adam marşla uyum içinde yürüyebiliyorsa o, değersiz bir yaratıktır. kendisine yalnızca bir omurilik yeterli olabileceği halde her nasılsa yanlışlıkla bir beyni olmuştur onun. uygarlığın bu kara lekesi en kısa sürede yok edilmelidir. emirle gelen kahramanlıktan, bilinçli ve bilinçsiz şiddetten, aptalca yurtseverlikten, tüm bunlardan nefret ediyorum.

ben savaşı ve o soğuk silahları öylesine tiksindirici ve aşağılayıcı buluyorum ki böyle iğrenç bir eyleme katılmaktansa kendimi yok ederim daha iyi. benim anlayışıma göre sıradan bir cinayet, savaşta adam öldürmekten daha kötü değildir.

buna rağmen, insanlara o kadar güvenim var ki, bence bu umacı çoktan yeryüzünden kalkmış olurdu, eğer okul ve basın yoluyla dünyanın çıkarcı iş çevreleri ve politikacıları halkların sağduyusunu sistemli olarak yanıltmasalardı.

2.08.2017

aşk

cesare pavese

hayatta en önemli şey düzüşmek olmasa tekvin onunla başlamazdı.

bir özveriyi gerektiren sevgiye inan; bunun dışında her şey, çoğu zaman, boş sözlerden başka bir şey değildir.

sana kanını feda etmeye hazır demiyorum -bu anlık ve kolay bir şey- bütün bir yaşam boyunca sana bağlanmaya hazır olmayan kişiden bir sigara bile kabul etmemelisin.

en kutsal sevgilerimizin hepsi tembel bir alışkanlıktan başka bir şey değildir.

bir kız arkadaşını yitirmekten üzüntü duymak budalalıktır; onunla karşılaşmamış olabilirdin; öyleyse onsuz da edebilirsin.

tanımak, bilmek isteğidir aşk.

gurur ve şehvetten meydana gelen bir tutkuda başkalarını düşünme erdemini aramak gülünçtür.

aşkın en beyliği insanın sevdiği konusunda bilmediği şeylerle beslenir. ama insanın bildiği şeylere dayanan bir aşkın üstünde ne olabilir?

kendini çocukça teslim edişinle kimsenin ilgilenmediğini anladığın zaman sona erer gençlik.

oysa herkes öldürür sevdiği şeyi
bu herkesçe biline
kimi sert bir bakışla yapar bunu
kimi övücü sözlerle

hiçbir sakınma duymadan sevmek, karşılığı durmadan ödenen bir lükstür.

bir başkasını gerçekten seven insan bu ilişkinin neden yaşam boyu sürmesini istemekte diretir? çünkü yaşamak acı çekmek, aşkın tadını almak ise duygusuzlaşmak demektir; bir ameliyatın ortasında kim ayılmak ister?

aşık olmadığı zaman kolaydır insanın iyi olması.

aşk kendi başına, koca bir maymunun libidosundan başka nedir ki?

ayık yaşamak için gerekli olan bir bencilliğin, özrü sorumluluk yaratmak olan bir bencilliğin üzerine vurulan mühürdür evlilik.

bir daha, yalnız sana bağlı olmayan şeyleri ciddiye alma: aşk, dostluk, ün gibi.

bir aşk ilişkisine karşı en iyi savunma kendi kendine bıkıncaya kadar şu sözleri söylemektir: "bu tutku budalalıktan başka bir şey değil; astarı yüzünden pahalı." ama seven insan her zaman bu keresinde gerçek aşkı bulduğunu sanma eğilimindedir; aşkın güzelliği, bize olağanüstü, inanılmaz bir şeyle karşılaşacağımız inancını aşılamasındadır.

aşk iki sevgiliyi birbirlerine değil, kendi kendilerine çırılçıplak gösterme gücüne sahiptir.

aşk geride tiksinti bırakan geçici bir bunalımdır.

cinsel tutku, kan ve alkol. insan hayatının dionysossu üç an'ı. bunların birinden ya da öbüründen kurtulabilen hiç kimse yoktur.

dinlerin en ucuzudur aşk.

gerçekten tek büyük olumlamadır aşk; olmak, biri sayılmak ve ölüm er geç gelecekse, yiğitçe, alkışlar arasında ölmek; kısaca, bir anı olarak kalmak dürtüsü.

insan kendisini birine vermeden ona nasıl sahip olabilir?

1.08.2017

casanova

stefan zweig

"mutlu ya da mutsuz olsun, hayat insanın sahip olabileceği tek iyi şeydir ve hayatı sevmeyen, ona layık değildir."

bir erkeğin duyduğu cinsel aşk, casanova'da, su perilerinin oyun oynarken ayaklarını serinlettikleri açık mavi küçük bir mitolojik akarsu değil; tabiatın bağrından çıkan, yüzeyinde bütün evreni yansıtan, dibinde ise dünyanın olanca çamurunu ve balçığını sürükleyen çok büyük bir ırmaktır.

daha bir sürü insan gibi, o da, içinde yaratıcı bir güç olmadığı içindir ki maceracı olmuştur.

epikürcülüğü sosyal konulara karşı tam bir ilgisizlik olmadan düşünmek mümkün müdür? kendisi için tutkuyla yaşamak isteyen bir insan, bütün öteki insanların kaderine mantıki olarak ilgisiz kalmak zorundadır.

ancak ahlaki kaygıların bulunmayışı, insanı bu dünyayla ilgili çeşitli yüklerden ve kösteklerden kurtarabilir; gerçekten de, kendini ona veren her kadın daha fazla kadın olur; çünkü daha bilgili, daha şehvetli, daha hür bir hale gelir; kendi bedeninde, o zamana kadar ilgisiz kaldığı, şaşırtıcı zevk kaynaklarının bulunduğunu keşfeder. eski utanç perdelerini aralayarak ilk defa olmak üzere, kendi çıplaklığının güzelliğini fark eder; kadınlığının zenginliğini öğrenmiştir artık.

her güçlü duygu, utanç kadar utançsızlık da, karakter sahibi olmak kadar karaktersiz olmak da, iyilik kadar kötülük de, ahlaklılık kadar ahlaksızlık da yaratıcı olabilir. ebediliği sağlayan şey, ruhun şekli değil, insanla ilgili özelliklerin çokluğu ya da bolluğudur. insanı ebedi kılan şey, hayatını yoğun bir biçimde yaşamış olmasıdır ve bir insanın hayatı ne kadar güçlü ve canlıysa, birlik ve tutarlılığa ne derece sahipse, kendi kendini gerçekleştirmede o derece başarılıdır. ölümsüzlük, ahlak ve ahlaksızlık, iyi ve kötü arasında fark gözetmez; yalnızca eserleri ve güçleri ölçmekle yetinir; insandan saflık-temizlik değil, birlik ve bütünlük ister; bir örnek ve orijinal bir karakter olmasını bekler.

ölümsüzlük için ahlak bir hiçtir, hayatı olanca şiddetiyle ve yoğun bir şekilde yaşamak ise her şeydir.

intihar

charles bukowski

intihara meyilliydim. zaman zaman ağır bunalımlara giriyordum. kalabalığa ve özellikle de sıraya girip beklemeye tahammülüm yoktu. ve hayatlarını sıraya girip bekleyerek geçiren bir toplum olmaya doğru gidiyorduk. hava gazı ile intihar etmeyi denemiş, başarısız olmuştum. ama başka bir sorunum vardı. sabahları yataktan çıkamıyordum. nefret ediyordum yataktan çıkmaktan. herkese, "insanlığın en büyük iki icadı yatak ve atom bombasıdır." diyordum. deli olduğumu düşünüyorlardı. çocuk oyunları. ömürlerini çocuk oyunları oynayarak geçiriyordu insanlar -hayatın dehşetinden etkilenmeden rahimden mezara gidiyorlardı.

evet, nefret ediyordum sabahları yataktan çıkmaktan. hayata yeniden başlamak demekti. bütün geceyi yatakta geçirince insan kolay kolay vazgeçemeyeceği bir mahremiyet geliştiriyordu yatağı ile.

ben hep yalnız biri olmuşumdur. bağışlayın, kafadan biraz kontağım galiba; ama arada sırada ayaküstü yapılan bir düzüşmeyi saymazsak, dünyadaki bütün insanlar yok olsa umurumda olmaz. evet, hoş değil, biliyorum. ama bir sümüklü böcek kadar hoşnut olurdum. beni mutsuz eden insanlardı sonuç olarak.

düş ülkesi

v.s. naipaul

büyük bir kentte birinci sınıf bir otele gitmek kadar güzel çok az şey vardır. insan lüks bir şekilde ağırlanır. tek sorumluluğu hesabı ödemektir. insanın etrafında faaliyetin kısılmış homurtusu vardır: bir sürü hizmet, kişinin belirsiz bir işaretini bekler. göz kamaştırıcılık herkese erişir: oda hizmetçisi, insanın aksanını ve vurgularını unutamayacağı santralci kız, resepsiyondaki adam, gazete bayiindeki kız. hepsi de o düş ülkesinin parçasıdır, ta ki, yanıp sönen santralinin başındaki santralci kızın, çamaşırhanelerdeki iskemlelere yığılmış oturan üniformalıların görüntülerini yakalayana, yüzü solgun gece bekçisinin buruşuk yağmurluğuyla gelişini görene dek; düş ülkesinin yapısı sadeleşene, hava yolu şirketlerinin raflara dizilmiş programlarından kopup işyerine, havaalanı yolunda görülenler gibi evlere benzeyene dek düş ülkesi kalacak yerin parçalarıdır. bu, gitme zamanıdır. günler birbirini kovalar ve tatsız olmaya başlar. ne var ki o ana kadar otel, büyüsünü kente yansıtan bir yerdir.

kaderci jacques ve efendisi

denis diderot

affedilmesi en zor şey saygınlıktır.

halkın öfkesi yamandır ama uzun sürmez. kendi sefaleti onu merhametli kılmıştır; seyretmeye gittiği dehşetengiz sahneden gözlerini kaçırır, yumuşar, ağlayarak geri gelir.

akıllı adam mesleğinin gerektirdiği zihniyete uyum sağlar; tek gerçek mutluluk da budur.

karanlık korkutmadığı zaman cesaret verir.

eğer size söylediklerimden ötürü bana minnet duyuyorsanız, söylemediklerimden ötürü daha da fazla minnet duymalısınız.

dürüstlük ve ahlaki değerler arasındaki fark kadar şaşırtıcı bir şey yoktur.

sağlık açısından doğru olan ahlak açısından da doğrudur.

doğada yararsız ve gereksiz olan hiçbir şey yoktur.

ortaya bir sebep koyun, ardından bir sonuç gelir; zayıf bir sebebin ardından zayıf bir sonuç, anlık bir sebebin ardından anlık bir sonuç, kesintili bir sebebin ardından kesintili bir sonuç, tartışmalı bir sebebin ardından rölantide bir sonuç, geciktirilmiş bir sebebin ardından değersiz bir sonuç gelir.

insan, hayatının dörtte üçünü isteyerek ama yapmadan geçirir.

işte hayat böyle: kimi dikenli tellerin arasından canını acıtmadan geçer, kimi bastığı yere baksa da nafile; en düzgün yolda bile dikenli teller çıkar karşısına ve evine vardığında diri diri derisi yüzülmüştür.

ne öve öve göklere çıkar, ne de acımasızca yargıla; her şeyi olduğu gibi söyle.

31.07.2017

uzun lafın kısası

oğuz atay: bütün büyük bireyler yalnızdır.

alper canıgüz: insan yüreği bir sarkaç gibidir. istediği noktaya ulaştığı anda tüm hızıyla tam tersi tarafa kaymaya başlar.

jack london: sopa kimdeyse yasa odur. gönlü hoş edilmese bile, boyun eğilmesi gereken bir efendidir.

kerime nadir: geçmişe bakarken her şeye rağmen, içimde derin bir hüzün duymaktayım. değişen dünya ile beraber kaybolan yıllarda yalnız gençliğimiz değil, sevdiğimiz hemen her şey yok olup gitti. bu dünya bizim dünyamız bile değil artık.

epikuros: azla mutlu olmayan insan hiçbir şeyle mutlu olamaz.

bayezid-i bistami: ben müritlerden ziyade münkirlere güvenirim. çünkü münkirin inkarı açıktır. ama ya mürit ikiyüzlüyse? işte ona yanarım.

hakan günday: dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktır.

robert owen: yoksulluk, suç ve ceza, bütün dünyada hüküm süren çeşitli sistemlerdeki kusurlardan kaynaklanır. hepsi de cehaletin kaçınılmaz sonucudur.

alexander pope: çoğu kadın kişilikten tümüyle yoksundur.

stephen spender: genellikle göz kamaştırıcı şeyler yapan insanlar sıradan insanların yaşamını oluşturan sıradan şeyleri yapmakta tamamıyla başarısızdırlar.

charles bukowski: bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz.

mary wollstonecraft: servet sahibi bir insan erdemli bir insandan daha fazla saygı görüyorsa insanlar erdemden önce servet peşinde koşacaktır. akıllarına değil, güzelliklerine ilgi gösteriliyorsa kadınların zihinleri ekilmemiş topraklar olarak kalacaktır.