12.12.2014

taşra eğlencesi

balzac

komşuların hepsi de işleri gereği aynı koşullara bağlı olduklarından, birbirlerinden saklıları gizlileri yoktur. her şey -harcamalar, satışlar, alınanlar, her birinin ettiği kâr- eninde sonunda öğrenilir. böylece bu insanlar, on iki saatin sonunda hoşça vakit geçirmekte özgürdürler, yani komşularını gözetlerler. onların özel yaşantıları üzerine yorum yaparlar ve komşularının geliş gidişleri hakkında sürekli casusluk ederler.

bir ev kadını bir keklik almışsa, komşular kuş iyi pişti mi diye sormadan edemezler. bir kız aylak insanlara görünmeden pencereden başını çıkaramaz. burada bilinçler açıktır, en azından gözetleme konusunda bu böyledir ve görünürde içine sızılmaz, karanlık, sessiz evlerin bilinmedik hiçbir sırları yoktur.

hayat aşağı yukarı, her zaman açık havada geçer. her ailenin bütün bireyleri günü kapıda oturarak geçirirler, herkesin içinde yer içer, tartışırlar. sokaktan hiç kimse keskin bakışlarla incelenmeden geçemez ve bu inceleme eski zamanlarda bir taşra kentine gelen yabancıyla eğlenip ona takılmaların günümüzdeki karşılığıdır. bu eski geleneği bize anımsatan birçok öykü vardır ve bu yabancılara takılma âdetinde taşra eğlencesinde çok ileri gitmiş olan angers'in yerlilerine de "dilli düdük" lakabı takılmıştır.

10.12.2014

yaz sonu şiirleri

melih cevdet anday


dün gece yağmur yağdı kente
sonra sabah, güneşte ayıklanmış
bir kahvede düşünüyorum
sen geleceksin ya, dalgınlık
kopuverdi bir daldan, sallanarak
geçen bayrak açmış bir bulut
sonra ikindi ve akşam, bakarsın
uyurken bir daha o yağmur

fal çıktı. köpükler içinde kaldı deniz
tepeleme çiçek dolu bir sandal
eylülün eskil çadırına giriyoruz
işte, büyücü martının bozgun çağrısı
uyurgezer yosunları delirten poyraz
odalara sığınan ürkü yaprakları
işte, çırpınan bir kavağın
yalnızlık sanrısı dolaşıyor bahçede

melez yapraklar, sararması yasaklanmış
bitimsiz bir zamanın cansıkıntısında
hatmi alı ışıklarla karıştırılan
huysuz kuşların dağıttığı rüzgar
başka bir yüzyılın rengi bu
ilkel bir oymağın kurban sunağı
bunamış bir papağan gibi dilsiz
eski günler düşünde bir gökyüzü

karanlığın kuştüyleri doluştu
eşzaman balkona. hüzün çekilmez
tanıdığım bütün mumları yakın
ölülerin bilinciyle arınmış
ve geleceği onaramıyorum
o bizim sayvan çocukluğumuzdu
yaşanır yalnız bu aylak güzlerde
gelecekten geçmişe doğru

yaz sonu durdurur sokakta
tenha bir duvardan sarkıp, nereye böyle
düşünsene, orda kimse yok, yalnız akşam
telaşla düşer öne, hadi gitme
bak işte boşalmış perde, yağmur bu
rüzgar çıktı, düşünsene, fırtına, dolu
lambalar yanacak nerdeyse, saat
o saat değil, düşünsene

önce küçük rüzgarlar uyanırdı
dört perili kestanelikte
güneşin ipeğini çözerdi bir tavus
ama gerçekdışıydı sabah
doğallığını yitirmiş bir ölüm gibi
umarsız karşıla ikisini de
ey perdenin önünde oynaşan dörtleme
sen zaman değilsin, döne dur

küçük bir inanç yeter bana
ve güze inanabilirdim
ama biter mevsim, öteki başlar
saf değil doğa, oyalandım
ama kanmadım, bana ne isli yağmurdan
çinko sesinden, hem güvenemem ağaca
düşünemem oluklardan akıp gideni
de ki, benim zamanım başka

günler kısaldı, mevsimler de
ve yıl, bir öğrencinin okul defterinde
dört sayfa resim, öyle yarım yamalak ki
doğa gibi, bir bakıyorsun kar yağıyor
elimle bir anda dönüyorum ilkyaza
bahçe yinelesin dursun kendini
telepinu değilim, ölüp dirilemem
okul defterinde bırakın beni

8.12.2014

üçten dokuza

turan dursun

"müftü efendi, gurban olim, ben bir poh yedim!"

"ne yedin, ne yedin?"

"bir poh yedim de ağzımdan şart çıhtı!"

"tevbe esteğfirullah. ola sen ne diyirsin?"

"hele dur ki gurban olim, başıma neler geldi! başım bata!"

"söle hele ne oldu oğul!"

iriyarı, kemikli, çilli, gür kaşlı, uzun bıyıklı genç bir adam.

"yüzüm ayağın altına" (yani utanıyorum beni bağışla) diyerek başladığı olayı anlattı:

tezekliklerden komşu karısının tezek çaldığını görmüş. bir ses çıkarmamış, iki ses çıkarmamış, sonunda dayanamayıp uyarmış; bir daha çalmamasını söylemiş. gelin görün ki kadın suçunu kabul etmemiş, üstelik de "melek gibi" yüzüne hiç de yakışmayacak biçimde bağırmış çağırmış. adama "iftira" bile atmaya kalkmış. adam da kızınca demiş ki:

"eğer bir daha tezeğimizden çalarsan ben de seni yatırıp sikmezsem üçten dokuza şart olsun!"

"üçten dokuza şart" ağır bir şey. karının, yani bunu ağzından kaçıran kişinin karısının "üç talakla boş" olmasına yol açabilecek bir durum söz konusu. adam eğer, tezek çaldığını söylediği kadını, dediği gibi "yatırıp şey etmezse" kendi karısı "üçten dokuza" yani bütünüyle "boş" olacak.

soruyordu adam:

"şimdi söle gurban olim, ben şimdi ne poh yiyim?"

"oğul senin işin zor."

adamın karısı da durumun ciddiliğini kavramış olmalı ki, söylediğine göre kadın, "aman herif, get o karıyı şey et de bu beladan gurtulah" demiş. şimdi adam ne yapsın? tezeği çalan kadını nasıl tutsun da "yatırıp şey etsin?" haydi yatırıp dediğini yaptı diyelim, bu bir "zina" olmaz mı?

"müftü efendi, gurban olim, kitapta bir yerini bul, beni gurtar. ben de sene bir koç getiririm."

"senin koçun senin olsun oğul. koçu moçu bırah da, ağzından tam nası çıhtıysa onu söle!"

"söledim gurban olim, tam söledim. işte öle dedim."

genç adam bir daha anlattı söylediklerini. müftü yüzünü buruşturdu, kafasını kaşıdı. sonra raftaki kitaplardan birine, "ali efendi fetavası"na uzandı. alıp karıştırdı, karıştırdı. sonunda bir çözüm buldu.

"sen o karıya 'ben de seni yatırıp sikmezsem' deriken bir zamana bağlamadın degil mi?"

"nası yani?"

"yani 'elan günü seni yatırıp sikmezsem..' demedin?"

"heyir, öle demedim."

"elese korkhma."

"aman gurban olim müftü efendi, allah senden razı olsun, ben gurtulacam hee?"

"hee. yalınız o karı ölürse o zamana kadar dediğini yapmadığın için karın boş olur."

"ölmez, o karı ölmez. ne baba deyir ki ölsün?"

"haydi get bi daha ele halt etme."

"allah razı olsun, allah çocuklarını bağışlasın."

adam müftünün elini öperken son derece memnundu.

6.12.2014

özgürlük

henry miller

herkes, kişiliğini unuttuğunda, başkaları için kurtarıcı olabilir! çevremizde algıladığımız ve suçunu yaşama yüklediğimiz hastalık, acı ve tiksinti, gerçekte içimizde taşıdığımız kötülüğün bir sonucudur. korunmalar bizi hiçbir zaman yeryüzü hastalığından kurtaramaz. çünkü dünyayı içimizde taşırız.

her gün en güzel dürtülerimizi katlediyoruz. işte bu nedenle, usta birinin elinden çıkmış satırları okuyup benimsediğimizde taze hislerimizi boğuyormuşuz gibi canımız acıyor; çünkü kendi gücümüze, kendi hakikat ve güzellik ölçütlerimize inancımız yok. her insan sessiz kaldığında, kendisine karşı gözükara dürüst olduğunda, en derin hakikatleri dile getirebilir. hepimiz bu kaynaktan besleniriz. şeylerin kökenine dair hiçbir gizem yoktur. tüm krallar, ozanlar, müzisyenler, hepimiz yaratımın bir parçasıyız; yalnızca kendimizi açmamız, zaten orada olanları keşfetmemiz gerekir.

gerçek özgürlüğü istediğimiz takdirde özgür olacağız. şimdi makineler gibi düşünüyoruz; çünkü makineleştik. güç kazanmaya çalışmakla, gücün çaresiz kurbanları oluyoruz. aşkı ifade etmeyi öğrendiğimiz gün, aşkı tanıyacak, aşka sahip olacağız. ve aşka sahip olmamız diğer şeyleri geride bırakacaktır.

5.12.2014

kız çocuğu

nazım hikmet


kapıları çalan benim
kapıları birer birer
gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler

hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar
yedi yaşında bir kızım
büyümez ölü çocuklar

saçlarım tutuştu önce
gözlerim yandı kavruldu
bir avuç kül oluverdim
külüm havaya savruldu

benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok
şeker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk

çalıyorum kapınızı
teyze, amca, bir imza ver
çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler

4.12.2014

erkek erkeğe

zülfü livaneli

birçok kültürde erkekler öpüşmez. batı kültürlerinde kadınla erkek öpüşür. erkekler el sıkar, en fazla birbirlerinin omzuna vururlar. erkeklerin birbirlerini her gördüklerinde öpmeleri daha çok orta doğu ülkelerinde görülür. bir de ruslarda; ama onlarınki daha değişik ve neredeyse dudaktan öpüyorlar.

batı'nın tersine bizde kadınlarla erkekler öpüşmez. halkın büyük kesiminde el bile sıkışmaz. erkekler arasındaki muhabbet ise çok ileridir; neredeyse kendi ritüelini kuracak kadar. türk toplumu, erkek erkeğe yaşanan bir toplumdur. kahveler, gece gezmeleri, sokakta gezintiler, lokantalar, piknikler daha çok erkek erkeğe yapılır. erkekler bir arada içki içer, bir arada efkarlanırlar ve gecenin ucuna doğru, rakı ve sigara bulutları arasında birbirlerinin omzuna sarılıp ağladıkları görülür. palabıyıklı erkekler televizyon ekranında lame yakalı ceketleriyle arz-ı endam edip "cemalım, cemalım, aslan cemalım" diye türkü söylerler.

milattan sonraki üçüncü bin yıla girmek üzereyken, anadolu erkeği hala kadınların yanında rahat edemez. hele kendi sınıfından ve alışkanlıklarından olmayan kadınların yanında elini ayağını nereye koyacağını şaşırır. kadını düşman gibi görmesi bundandır. çocukluğunda ve ilkgençliğinde kadın hep uzak bir tabudur. dikenli tellerin, yasakların arkasındadır. ele geçirilmesi, uğrunda savaş verilmesi gereken bir yaratıktır. sonunda ele geçirir ve kadınsız geçen onca yılın acısını çıkarmaya başlar.

anadolu gencinin gözünde, kadının kendi sıkıntıları, zayıflıkları, bedensel işlevleri, ağrıları yok gibidir. tanımadığı bir dünyanın, tanımadığı yaratıklarıdır onlar ve varoluşlarının en önemli nedeni, bir erkek tarafından ele geçirilmektir. bunun için aşk şarkılarımız işkence feryatlarına benzer. şarkılarımız ilenmelerle, beddualarla doludur: "beni mecnun ettin/allah'tan bulasın", "toprak alsın muradımı" ile başlayıp "gözün kör olsun"lar, "seni çatlatacağım"lar, "ölürsem kabrime gelme sakın"larla süren bir feryatlar, çığlıklar kakofonisidir bunlar.

zaten şarkılarımızda kendini ele veren çarpık ve şizofrenik dünyada aşk, tanrı buyruğu, ölüm, kabir helali olan sevgili kavramları iç içe geçmiş, garip ve tüyler ürpertici bir trajedi oluşturmuştur.

bir de hünsa aşklar var: bunlar steril bir dünyada yaşanan müteverrim ve muzdarip aşklardır. tv ekranında kendilerini şarkı öncesi okunan manzumeler ve hafif boyun bükmesiyle anlamlandırılan şarkılardaki fal baktırmalar, ömrünün sonbaharında aşklarının yalan olduğunu idrak etmeler, sizli bizli muhabbetler ve yaradana -isyan değil- ufak serzenişlerle açığa vururlar.

bir de ilgisiz bir sonuç: gelişmiş ülkeler içinde erkeklerin birbirini öptüğü bir tek ülke yok. erkeklerin öpüştüğü ne kadar ülke varsa hepsi de azgelişmiş.

kırmızı zar

roger norman

bir atın gök mavisi gözlerinde, yaşadığı sınırsız ve zamansız dünyanın büyüklüğü karşısında düştüğü hayret vardır.

ülke dediğin sadece topraktır, toprak da kumdan, kayadan başka bir şey değildir.

insanın bir yeri, oraya karşı da sorumlulukları vardır. herkes kral olarak doğmaz; insanlar 'neden olmasın?' diye düşünmeye başlarsa yolcular kendilerini arabacı, araba da at sanır.

kalemi kağıtla buluşturma arzusu, kağıt var olduğu sürece ölümsüzlüğe ulaşma arzusudur. ister 10 yıl, ister 100 yıl sonra olsun, eğer tek bir kişi bile yazılanları okursa bu arzuya ulaşılmış olur; yazıldıkları koşullar ve onları yaratan zihin bir anlığına hayata döner.

bir yerde gizlenen sırlar varsa, orada kötülük vardır. güç varsa, bu gücün esiri olanlar vardır.

sözcükler

ilhan berk


sözcükleri hep karıştırdım. hep kendini anlatır sözcükler. gök, geç kaldığından söz açar. su, yataylığından. sözcüklerin dünyayı yansıttığı çok su götürür. ağaçlara baktımdı seni öpmeden. gördün mü gördüğünü ağaçların? böyle konuşuruz konuşunca. bahçeden bahçeye geçer çocukluk. ölüdür anlatının alanına giren. geçelim onu. dünya döndüğünü bilmez. tin habersiz dolaşır. güneş, adını unutur batarken.

3.12.2014

kadın

erica jong

erkeklerin çoğu kadınları ya melek ya da şeytan olarak görürler. ya bakiredir kadınlar ya da orospu. ya azize ya da günahkar. bunlara aynı kadının yarı melek yarı şeytan olabileceğini, başlangıçta masumiyetin ta kendisiyken sonradan tecrübenin simgesi haline gelebileceğini anlatmak olanaksızdır. hele namus denilen şeyin zenginlerin parası yetebilecek bir lüks olduğunu, günahın ise fakirler için bir yaşam çaresi olduğunu asla anlayamazlar.

kadın, doğanın her kesiminde yanlış anlaşılmış, ya namus değerlerinin ya da günahların bileşimi olarak görülmüştür.

kibirli olduğu söylenen kadın nesli, yalnızca yüzeysel güzellik konusunda kibirlidir. uğrunda bunca gürültü koparılan o kibir bile, sağ kalma içgüdüsünün sonucudur bence. kadınların hiçbir güce sahip olmadığı bir dünyada, tek çarenin güzellik olduğunu her kadın sezgileriyle bilmektedir.

biz hepimiz gömülü bir geçmişten çıkıp yükseliyoruz. mantıktan, aydınlıktan, doğanın büyük planından dem vuruyorlar ama, kadınlar için bu çağ en karanlık çağlardan biri. kadınların parlak güneşe benzetilip tapıldığı, solgun ayla bir tutulmadığı eski çağlardan çok uzak. mezarlarımızın üzerindeki tozu silkeleyip doğrulmaya, gerçek yüzümüzü göstermeye daha yeni yeni başlıyoruz.

bizler; hayat getirenler, hayat verenleriz. bunu bizden asla alamazlar. bu mucizeyi aşağılamaya, onu bizim onurumuz olmaktan çıkarıp mahvımızın nedeni haline getirmeye çalışsalar bile, gücümüzün esas kaynağı yine odur.

haç olsun, darağacı olsun, zindan parmaklıkları olsun, hep erkeklerin deliliğinin simgeleridir. kuvveti her zaman hayatın kendisinden önde tutarlar. ama kadının simgesi bir daire, bir halkadır. bacakların arasında beliren bir bebek başıdır, meme uçlarının yuvarlaklığıdır, göbek deliğidir, şişen karındır. güneştir o. halkaların ne başı ne de sonu vardır. oysa doğrular, ister yukarı ister aşağı gitsinler, ister haç, ister darağacı oluştursunlar, her zaman için erkeklerin ölüme taptığının kanıtlarıdır.

kehanetin gölgeleri

william blake



utançtan ve kibirden gelir insan
sabahları esip akşamla durulan

her kim ki sahip olamayacağı şeyi arzular, umutsuzluk onun sonsuz yazgısı olur.

karşıtlar olmadan ilerleme olmaz.

ekin zamanı öğren, hasat zamanı öğret, kışın keyfini çıkar.

aşk düşünmez hiç kendisini
göstermez kendisine hiç özen
başkalarıyladır bütün zoru
cennetler yapar cehennemlerden

aşırılığın yolu bilgeliğin sarayına çıkar.

sağduyu, beceriksizliğin kur yaptığı zengin ve çirkin bir kız kurusudur.

eyleme geçmeyen arzu ölümcül hastalığa yol açar.

kaçırırsanız elinizden olgunlaşan an'ı
asla silemezsiniz acının gözyaşlarını

bilge kişiyle aptal kişinin gördüğü aynı ağaç değildir.

hapishaneler kanunun taşlarıyla yapılır, genelevler dinin tuğlalarıyla.

kuş için yuva, örümcek için ağ ne ise insan için dostluk odur.

durgun sular zehirli olur.

yeterinden fazlasını bilmiyorsan yeterli olanı asla bilemezsin.

içinden geleni yap, hayat bir kurgudur
ve bu kurgu çelişki üzerine kuruludur

duayla toprak sürülmez, övgüyle mahsul alınmaz.

hava kuşun, deniz balığın, aşağılama da hak edenindir.

algının kapıları temizlense her şey insana olduğu gibi görünürdü: sonsuz.

cesarette zayıf olan kurnazlıkta güçlüdür.

çalınmış sevinçler tatlıdır.

insanın, eğitim dışında bir ahlaki görgü kavramı yoktur. o, doğal olarak, duygularının buyruğu altında olan doğal bir organizmadır.

kuş diline öykünen

ayşegül devecioğlu

büyük acıların giysisi gösterişsizdir, hatta bayağıdır; keder öyle iyi gizler ki kendini, tanımak mümkün olmaz.

her kavşak noktasında insan kendisiyle karşılaşır.

bazen insanlar kendi yaşadıkları acıların büyüsüne öyle kapılırlar ki başkalarının yaşadıkları onlara önemsiz gelir.

insanlar, bütün ümitleri tükendiğinde, hiçbir şeyi değiştiremeyeceklerine dair o eski inancın eteğine sığınırlar: adına kader denilen şeyin hükümranlığına. akılla delilik arasındaki gizemli sınırda, büyük çaresizliklerin bu küçük ülkesinde, zihinlerinde ufuk çizgisi gibi uzun ve sakin uzanan, varlığından adları gibi emin oldukları ama kimselere anlatamayacakları o sınır çizgisinde beklerler.

insan kadere borçlandığını fazlasıyla öder.

derler ki, mekan ne kadar daralırsa zaman o denli amansız olur. derler, ölümü beklemek ölümden zordur. derler ki, insan yaşadığı yere benzer. ama daha kötüsü, yaşadığı yeri kendine benzetmektir.

gecenin ardından gün doğar, mutlaka sabah olur. sabah, en yorgun, en köhne zamanlar bile dirilir. her sabah görülmeye değerdir.

insan, yalnızca yaşadıklarının farkında olabildiğinde dışına çıkabilir zamanın.

2.12.2014

kömür

özdemir asaf


burada can sıkıntısı, can sıkıntısı orada
yıllar var uçuyorum, dönüyorum havada
gittikçe geliyorum, geldikçe gidiyorum
bembeyaz olduğumu görüyorum arada

bir delinin güncesi

aslı erdoğan

insan özgür olduğu yanılsamasına kapılmamalı. görünür-görünmez polisler, her an her yerdeler. en küçük bir varoluş belirtisi gösterenin üzerine çullanır, doğduğuna pişman ederler.

tecavüze uğrayan her kadın yapayalnızdır; hele bu tecavüz sırtını devlete dayamışsa.

insan türü sahip olduğu her şeyi sever.

"aşk, sahip olmadığın bir şeyi, var olmayan birine vermektir."

insan bedeniyle yazmalı; oysa sözcükler yalnızca başka sözcüklere karşılık verir.

tek tutkunun sahip olma tutkusu, tek özgürlüğün tüketme özgürlüğü sanıldığı bir dünyada, "erdem" uslu bir boyun eğiş, süregiden her şeyin onayı olarak sunulmaz mı?

nesnelerin fiyatları arttıkça insanlarınki düşüyor.

zaman merhametlidir, inanın. insanlardan daha merhametli.

insanın içindeki her şey hayvandır ama hayvanın içindeki her şey insan değildir.

insan, üstesinden gelemediği şeye indirgenir sonunda.

arthur koestler: idam sehpası yalnızca bir ölüm makinesi değil, aynı zamanda sadece insana özgü olan kendi ahlaki yıkımını isteme eğiliminin de en eski ve en müstehcen simgesidir.

"iyi şeylerin hiçbiri tek adamla yapılamaz." (kızılderili deyişi)

suç, cezanın niteliğinden çok, içinde oluştuğu toplumun koşullarına göre şekillenir; idam cezası da, suçluyu mutlak suçlu, toplumu mutlak masum ilan ederek, her şeyden önce bu toplumsal sorumluluğu gözardı etmektedir. kanlı yasalar, kanlı töreler doğurur, şiddet hep daha fazla şiddetle kendini meşrulaştırır. devleti insan hayatının önüne koyan idam, acımasızca cezalandırdığı cinayeti, devlete doğal bir hak olarak tanımaktadır.

bir insanı tanımak için onunla yolculuk yapın, derler.

stefan zweig: yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz.

"yasalar, başkalarına karşı korunacak şeyleri olanları korurlar."

narcissos öldüğünde en çok nehir ağlamış. "ona öyle aşıktım ki" demiş nehir; "çünkü gözlerinde kendi sularımın yansımasını görürdüm."

oscar wilde: bahar insana hep, sanki çiçekler önceden saklanıyormuş da, yetişkin insanlar onları aramaktan sıkılıp vazgeçmesinler diye güneşe çıkmışlar gibi gelir; bir çocuğun hayatıysa nergis için hem yağmur hem de güneş olan bir nisan gününden farksızdır.

insanın gülme yetisine sahip tek canlı türü olduğunu sanırdım. canetti'den öğrendim ki sırtlanlar da gülermiş.

belki de yazılmaya değer tek şey, gerçekten yazılamayandır.

gözlerimi yerden kaldırmadan, aceleyle birkaç kez baktım -insan böyle bakışların faturasını er geç öder.

"hiçbir şey tam, hiçbir şey kusurlu değildir."

belki de kimileri için yüreğinin şiirini duymanın tek yolu, cehenneme alevlerle yaklaşmaktır. yaralar çoğu kez dilsizdir; ama bir konuştular mı, sesleri korkutucudur ve yalan söylemeyi beceremezler.

1.12.2014

bir kadın düşmanı

milan kundera

goethe, "ne diye durmadan kadın düşmanı olmakla övünüp duruyorsun boccaccio?" dedi. "çünkü, erkeklerin en kusursuz olanları kadın düşmanlarıdır." bu sözler üzerine şairlerin hepsi yuhalamaya başladılar. boccaccio sesini yükseltmek zorunda kaldı: "beni iyi anlayın. kadın düşmanı, kadınları küçümsemez, hor görmez; kadın düşmanı kadınlığı sevmez. erkekler öteden beri iki bölüme ayrılır, kadınlara tapanlar, başka deyimle şairler ve kadın düşmanları ya da kadınsılıktan tiksinenler. tapınıcılar ya da şairler, geleneksel kadınca değerleri yüceltirler: duygusallık, aile ocağı, analık, doğurganlık, isterinin kutsal kıvılcımları ya da içimizdeki doğanın kutsal sesi gibi. oysa, kadın düşmanları ya da kadınsılıktan tiksinenler için bu değerler bir tür korku esinletir. kadına tapanlar kadında kadınlığı yüceltirler, oysa kadınsılıktan tiksinenler, önceliği kadınlığa değil kadına verirler. bir şeyi unutmayın: kadınlar ancak bir kadın düşmanıyla gerçekten mutlu olurlar. sizlerle hiçbir kadın gerçekten mutlu olmamıştır. kadına tapanlar ya da şairler, bir kadına dramı, tutkuyu, gözyaşı ve kaygıyı tattırabilirler ama, onu doyuramazlar!

acı

honore de balzac

acılarını belirtmelerine engel olan bir utanç vardır soylu ruhlarda. bunları haz dolu bir acımayla sevdiklerinden gururla gizlerler.

bütün üzüntülerimiz bizi midenin ortasından vurur. böylece yürekleriyle yaşayanlar mideden giderler. fazla keskin acılar sinir sistemini kışkırtır. bu aşırı duyarlık mide salgı bezini sürekli olarak zorlar. bu durum sürecek olursa, sindirimde ilkin fark edilmeyen düzensizlikler başlar: salgılar bozulur, iştah azalır, sindirimin bir saati öbür saatine uymaz; çok geçmeden, keskin acılar belirir, ağırlaşır, günden güne sıklaşır, midenin alt deliğinin çevresi sertleşir, burada bir katı şiş oluşur, ölüm de bundan gelir.

acı sonsuzdur; sevincinse sınırları vardır.

"biliniz ki bu dünyadaki hayat bir oyundur, vakit geçirmedir, boş bir görüntüdür, aranızda yaptığınız bir gurur savaşıdır, zenginliklerle ve çocuklarla kibirlenmedir. yağmura benzer bu dünyadaki hayat: bu yağmurun yeşerttiği bitkiler inançsız insanları heyecanlandırır; sonra da solar, sararır ve kuru ot haline gelir. bu dünyadaki hayat geçici bir zevkten başka bir şey değildir." (via david le breton)

29.11.2014

uzun lafın kısası

salman rushdie: her şeyden çok anlam yokluğundan korkuyorum.

boccaccio: kalemin gücü, onu kullanmayı bilmeyenlerin sandıklarından çok daha fazladır.

alain de botton: olmadık yerlerde güzellikler bulmak, sıradan olanın büyüsüne kapılmayı reddetmektir.

felicien challaye: bilge insan, bildiğinden daha azını biliyormuş gibi görünür.

zygmunt bauman: derinin hangi parçalarının hassas kabul edileceği ve korunma ihtiyacında olduğu büyük oranda bir kültür meselesidir; ayakları değil de göğüsleri kapatma ihtiyacı ya da tersi gibi ayakkabı giyme ihtiyacı da kültüreldir.

henrik ibsen: aşk işlerinde bir erkek kediyle bir peygamber arasında fark yoktur.

zülfü livaneli: fazla bilmek mutsuzluk getiriyor. ne mutlu cehaletin koruyucu rahmi içinde bir cenin gibi büzülüp yatanlara!

andre maurois: yan yana iki insan, dalgaların oynattığı iki kayık gibidir; gövdeleri çarpıştıkça inler.

melih cevdet anday: hiçbir şiriin başı ve sonu yoktur ve bütün şiirler eksiktir.

ömer hayyam: şu alacalı bulacalı yeryüzünde bir adam dolaşır; ne zengin ne yoksul, ne mümin ne kafir, yaltaklanmaz hiçbir hakikate, saygısı yok hiçbir kanuna..

tahsin yücel: devrim, insanlık tarihinin henüz doğmamış güneşidir.

wladyslaw bartoszewski: yapabileceği her şeyi yaptığını ancak, ölüm cezasını çekmiş olanlar söyleyebilir.

28.11.2014

sağcı düşünce

uğur mumcu

demokratik bir toplum için en büyük tehlike yolsuzluklara, karanlık cinayetlere ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlılığını yitirmesidir. yaşadığımız olaylar, demokrasimiz için bir utanç sayfasının kanlı satırlarıdır. unutmayalım ki bazı insanlar cinayetlere, haksızlıklara ve yolsuzluklara susarak da katılmış olurlar.

her ülkede, her dönemde, ayrıcalıklı kesimlerin "bekçi köpeği" olmaya alışık "eşkıya" bulunur. bunlar, karanlık merkezlerden emir alıp arı kovanlarına çomak sokanları ısırmaya çalışırlar.

çağdışı politikacıların kör belleklerine şu gerçeği bir türlü sokamadık: sosyal olaylar birer "zabıta vakası" değildir. toplum içindeki çatışmalar, bu toplumun temellerini oluşturan ekonomik ve siyasal temellerden doğmaktadır. olaylara sadece ceza yasası penceresinden bakıp "onu da atın içeri. bunu da atın içeri. öbürünün sesini kesin!" gibi "zabıta tedbirleri" ile halkın uyanışını önleyebilmiş bir iktidarı, dünya tarihi şimdiye kadar kaydetmemiştir. insanların beyinlerinde ve yüreklerinde oluşan bilinç ve duygu nehirleri, yüzyıllardır karanlık köprüleri fırlatıp atmakta ve çağımız aydınlık aşamasına doğru akmaktadır.

düşünceler, tehlikeli ve tehlikesiz diye ikiye ayrılmaz; aşırı olan ve aşırı olmayan düşünce ayrımı da hiçbir açıklık sağlamaz. düşünceler, ancak yanlış düşünce, doğru düşünce diye ikiye ayrılabilir. bu düşüncelerin yanlışlığı ve doğruluğuna da özgür bir toplumda ancak halk karar verebilir.

ideolojik maksat.. aşırı cereyan.. tehlikeli düşünce.. fikir suçu.. bunlar hep, ülkede emekçiden yana bir düzen isteyenler için kullanılmıştır. siz hiç sağcılıktan yargılanan bir fikir suçu gördünüz mü? görmemişsinizdir; çünkü ideolojiden yoksun olmak, fikirden de yoksun olmak demektir.

"milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı politikacıların kullana kullana eskitemedikleri bir kalkan gibidir. türkiye'de "milli birlik ve beraberlik ruhu", sağcı iktidarların, başta ulusal güvenlik olmak üzere ülkenin birçok sorununun halkın gözleri önünde tartışılmasını önlemek için başvurdukları bir demagoji silahıdır.

ismet inönü: bir memlekette namus erbabı en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça gerçek kurtuluş yoktur.

olağanüstü dönemde türk soluna kan kusturmuş olanların birer ikişer banka yönetim kurullarına, umumi mağazalara, özel şirketlere bol ücretle oturmaları kapitalizmin gereğidir. hepsi de aşırı akımlara karşıdır. hepsi de son bağımsız türk devletinin komünistlerin ellerine geçmemesi için kanlarının son damlasına kadar savaşmaya hazırdırlar. hepsi de marksistlerin kafalarının ezilmesi konusunda milli birlik ve beraberlik ruhu içindedir. hepsi de demokrasiye bağlıdır. onların hep birlikte korudukları, bizlerin ise değiştirmek istediğimiz düzen budur işte.

26.11.2014

ilerleme

alfred döblin

yoldaşlar, seçim yapılacak, ardı ardına ve hep denecek ki, bu defa daha iyi olacak, dikkatli olun, çaba gösterin, evinizde ve işyerinizde propaganda yapın, 5 oy, 10 oy, 12 oy daha bulun. oynanan oyunun körlerin döne döne oynadığı oyundan hiç farkı yok. her şey eskisi gibi kalacak, hiç değişmeyecek.

şu andaki toplum düzenine göre çalışan sınıf ekonomik, politik ve de sosyal bakımdan köle olmaya mahkumdur. bunun en iyi örneklerini mülkiyet hakkında -mal tekelinde- ve devletçilikte -güç tekelinde- görmekteyiz. günümüz üretiminin ana ilkeleri, kişinin doğasal gereksinimleri değil, kazanç umutlarıdır. tekniğin ileri attığı her adım, mülk sahibi sınıfın zenginliğini ölçüsüzlüğe doğru artırmaktadır. toplumun önemli bir bölümü ise utanılacak oranda yoksulluğa sürüklenmektedir. devlet, mal mülk sahibi sınıfın çıkarlarını korumakla, toplumun büyük bölümünü alaşağı etme görevini üstlenmiş. o, hilenin ve gücün bütün olanaklarını kullanarak tekelin ve sınıf farklarının korunmasına çaba göstermekte. artık bireyin kukladan farkı yok, şimdi o muazzam bir mekanizmanın içinde ölü bir çarktır.

mısır ülkesinde köleler yıllar boyu, hiç makine olmaksızın kral mezarları inşa etmişti. günümüzde ise avrupa'nın işçileri yıllar boyu, önlerinde makineler, kişisel servetler inşa ediyor. ilerleme mi bu? olabilir. fakat kimin için?

24.11.2014

tiyatro

jacques ranciere

tüm tarihi boyunca tiyatronun konu olduğu çok sayıda eleştiri aslında özlü bir ifadeye indirgenebilir. "seyirci paradoksu" adını vereceğim ben buna; meşhur oyuncu paradoksundan belki daha temel bir paradokstur bu. gayet basit ifade edilecek bir paradoks: seyircisiz tiyatro olmaz. oysa suçlayanlar seyirci olmanın iki nedenden ötürü kötü bir şey olduğunu söyler. ilk olarak, bakmak bilmenin zıddıdır. seyirci bir görünüşün karşısına geçer; ama o görünüşün üretim sürecini veya gizlediği gerçekliği bilmez. ikinci olarak, bakmak eylemenin zıddıdır. edilgen olan seyirci yerinde olduğu gibi, hareketsiz durur. seyirci olmak, hem bilmek kabiliyetinden hem de eylemek kudretinden kopmak demektir.

tiyatro, cahillerin acı çeken insanları görmeye davet edildikleri yerdir. tiyatro sahnesinin onlara sunduğu, bir pathos gösterisidir; bir hastalığın, arzu ile ıstırabın, yani cehaletin yol açtığı benlik bölünmesinin tezahürüdür. tiyatronun yaptığı şey, bu hastalığı bir başka hastalığa başvurarak aktarmaktır: gölgelerin esir aldığı bakışın hastalığına. tiyatro, kişilere acı çektiren cehalet hastalığını bir cehalet makinesi sayesinde aktarır; öyle bir optik makinedir ki bu, bakışları yanılsama ve edilgenliğe alıştırır.

23.11.2014

sessiz bir ölüm

simone de beauvoir

analar babalar oğullarının delirdiğini, çocuklar annelerinin kanser olduğunu en son kabul eden kimselerdir.

uzmanların tanısı, ilerisi için tahminleri, kararları karşısında güçsüz, çaresiz kalan insan, bir dişli çark düzenine kısılıp kalmıştır. hasta, hekimlerin malı olmuştur. alın onu ellerinden güveniyorsanız kendinize!

yaşamaya sıkı sıkıya sarılmışsanız, sizce ister gökyüzünde, ister yeryüzünde olsun, ölümsüzlük ölümün acısını size unutturamaz; sizi avutamaz.

sevdiğimiz bir kişi öldüğü zaman, sağ kalmak suçunun kefaretini, yüreğimize işleyen yeğin bir pişmanlıkla öderiz. ölümü, bu kişinin ne kadar eşsiz benzersiz olduğunu açıkça anlatır bize; varlığının, bir zamanlar, bütünüyle var kıldığı, yokluğunun, kendi bakımından ortadan kaldırdığı dünya kadar uçsuz bucaksız hale gelir bu ölü; yaşamımızda daha çok yer tutması, gide gide yaşamamızın tümünü kaplaması gerekirdi gibi gelir bize: kendimizi sıyırırız sonra bu sersemleyişten: o da, öbürleri arasında, öbürleri gibi bir bireydi, o kadar, diyoruz. ancak, kimsecikler için elimizden geleni -hiçbir zaman- yapmadığımızdan, kendimize, gene de bol bol sitem edecek nedenler buluruz.

nesnelerin gücü, bilinen bir şeydir: yaşayış bunlarda donuverir, katılaşıverir; hiç erişmediği ölçüde bir gerçeklik niteliği kazanır.

doğal ölüm diye bir şey yoktur: insanın varlığı dünyanın düzenini konuşma, tartışma konusu haline getirdiğine göre, onun başına gelenlerin de hiçbiri hiçbir zaman doğal sayılamaz. bütün insanlar ölümlüdür. ama her insan için, ölümü, bir çaparızdır; ölümünün geleceğini bilse bile, ona boyun eğse bile, insan için bu ölüm, olağana aykırı bir yamanlık taşır.

22.11.2014

ismet inönü

erdal inönü

alman orduları rusya'da ilerlerken, kafkasya'ya gelmiş, moskova'ya yaklaşmışken gazetelerde "alman zaferleri" yazılırdı. rus ordularının şurada burada teslim olduğu haberleri yazılırdı ve "artık almanların bütün rusya'ya egemen olacağı" söylenirdi. "biz de almanların safında savaşa girsek kendimizi daha güçlendiririz. belki şurada burada elimize bir şeyler geçer" diye açıkça yazılmasa bile bu izlenimi uyandıran yazılar veya konuşmalar olurdu o zaman. herhalde babama da söyleyen olurdu: "fırsat bulursak biz de girelim. daha güçlü çıkarız savaştan. işte adalar'dı, şunlar bunlar da elimize geçer." diye.

tabii onlara hiç yüz vermedi babam. daha sonra müttefiklerin kendi baskıları başladı. churchill'in adana'ya gelmesi, sonra kahire'deki toplantıda yapılan baskılar.. bizi de savaşa sokmak için uğraştılar; ama babamın politikası savaşa girmek değildi. "bizi savaşa sokmak istiyorlar; ama biz hepsinden daha fazla savaştık. onlar 1. dünya savaşı'nda 4 yıl savaştılar; ama biz 1911'den başlayarak 12 sene savaştık. onun için bizim savaşa girmemiz artık gereksiz" derdi. nitekim de girmedik.

yemek dikkatli yenirdi; çünkü ekmek azalıyordu. bunu fark ediyorduk. biz de çankaya köşkü'nde vesika kullanıyorduk. "türkiye'de başka ailelerde olmayan şeyler, bizde de olmasın" diye bir dikkat vardı. hatta bir sefer hatırlıyorum, eve özel bir ekmek yapılıp getirilmişti. bizim hoşumuza gitti. babama da verdiler. o, nerden çıktı bu?" dedi. anlattılar. "bu özel bir şey; olmaz öyle şey" dedi ve biz kullanmadık. bu dikkati hep gösterirdi.

ekmeksizlikten yakınan bir çocuğa, "sizi belki ekmeksiz bıraktım; ama babasız bırakmadım." dediği söylenir.

via can dündar

süprüntü bekçiliği

kemal tahir

fukara evlerin köşeleri bucakları süprüntülerle doludur tıklım tıklım.. irili ufaklı şişeler, paslı çiviler, yamru yumru delik kaplar, her boyda, her renkte paçavralar.. meşin kırpıntıları. bir sürü kırık dökük.. eski püskü.. bizim ev böyleydi. "bir gün lazım olur" diye saklıyorduk. hiçbirinin lazım olduğu zaman, bulunup kullanıldığını görmedim. yoksulluğun verdiği korku, bize yıllarca, süprüntü bekçiliği yaptırdı. bu süprüntü bekçiliği yalnız yoksulların işi değil.. zenginler de bir başka çeşit süprüntü bekçisi.. yalnız bekçilik edilen süprüntünün cinsi değişiyor. hisse senetleri.. tahviller.. değerli taşlar, gümüş takımları, halılar, kürkler.. tablolar.. durmadan artırılmak istenen para.. dünyayı kavrayacak kadar genişletilmesine çabalanan iş.. bunlar da bir çeşit süprüntü..

şu bakımdan süprüntü.. bir devlet müzesinin değerini kat kat artıracak bir tabloyu satın alıp duvarınıza asmışsınız da, yıllardır bir kere bile bakmamışsınız. daha korkuncu, bakmışsınız da hiçbir şey anlamamışsınız. koca bir salon dolusu kitaplarınız var, duvarları kaplamış baştan başa.. hepsi maroken ciltli.. çoğu tek kalmış dünyada.. numaralı.. lüks baskılar.. birini bile açmamışsın.. okumak için demiyorum, resimlerine bakmak için olsun.. milyonlarınız var, sofrada dana eti posası geveliyorsunuz. tonlarla şampanya, viski satın almaya gücünüz yeterken, ancak bir bardak maden suyu içmenize izin vermiş doktorunuz.. gene de boyuna biriktiriyorsunuz.. "ilerde lazım olur belki" demeniz bile artık sizi gülünç edecekken.. topladıklarınız süprüntü değil de nedir?

rüzgarlarla uluyan ormanların kıyısında, eline geçirdiği bir sopaya dayanarak ayakları üzerinde ilk defa durmaya çalışan çıplak yaratığı düşünüyorum. dört ayaklılar dünyasından kopmuş.. iki ayaklıların dünyasını arıyor. kendi yaratacağı dünyayı.. başı, kim bilir nasıl dönmüştü, boyunun yüksekliğinden.. elleri, karnı, gözleri, iyi ayaklılığının dengesini kim bilir ne zorlukla bulmuştur. insanoğlunun yokluk içinde geçirdiği yüz binlerce yılı düşünüyorum da.. kim bilir ne yaman korkular kaldı o yıllardan içimizde, diyorum. evlerimiz gibi, ruhlarımız da kim bilir ne çeşit süprüntülerle dolu..

20.11.2014

1938 harp okulu olayı ve nazım hikmet

a. kadir

sonradan, ankara askeri cezaevi'nde nazım bana tevkifini şöyle anlattı:

tevkif edildiği gece, çıkaracakları aylık bir derginin hazırlıklarını yapmak üzere, halası oğlu celalettin ezine'nin evindeymiş. aralarında hilmi ziya ülken de varmış. dergi üzerine konuşurlarken kapı çalınmış. gelenlerin polis olduğu anlaşılınca hilmi ziya sapsarı kesilmiş, başlamış eli ayağı titremeye ve telaşla: "eyvah, basıldık, basıldık!" demiş.

nazım bunu anlatırken katıla katıla gülüyordu.

kendisini aradıkları, götürecekleri söylenince: "peki, geliyorum" demiş, kalkmış.

daha önce, akşamüzeri, nişantaşı'ndaki apartman basılır. arama yapılır. komiser, polis, bir de ihsan ipekçi var. nazım'ın karısı, söylemez nerede olduğunu. giderlerse orayı da telaşa verirler diye düşünür. ama nazım akşam yemeğini orada yiyecek, gece eve geç gelecek, adamlar da gece yarısına kadar bekleyecekler. en iyisi bir yolunu bulup ihsan ipekçi'ye bunu söylemek. o gider bir yerden telefon eder, nazım da gelir, olur biter. ihsan ipekçi'nin kulağına eğilir, söyler celalettin ezine'nin evinde olduğunu. "oraya bir telefon edin, gelsin" der. ama bu gizli konuşmayı komiser görür. ihsan ipekçi'ye sorar: "ne oluyor?" ihsan ipekçi de idare edemez işi, söyler doğrusunu. giderler celalettin ezine'nin evine.

nazım'ın evinde yapılan aramada bir çuval kadar kitap, defter, kağıt alırlar. o arada, "haber" gazetesinde tefrika edilmekte olan "yaşamak hakkı" adlı romanın müsveddeleri de gider. bu roman gazetede yarıda kesilmiştir.

sonradan kulağımıza bazı söylentiler geldi. fevzi çakmak sonuna kadar baskı yapmış yargıtay'a, nazım'ın cezası muhakkak tasdik edilecek diye. oysa yargıtay'da çoğunluk, nazım'ın hiçbir suçu olmadığı kanaatindeymiş. ama en son gün, üyelerden biri, aklımda kaldığına göre ilyas paşa, fikrini değiştirmiş. nazım'ın 15 yıllık ağır hapis cezası böylece, çoğunlukla tasdik edilmiş.

sırça fanus

sylvia plath

basılmamış bir yazı yığını kadar kokuşmuş bir şey olamaz.

sırça fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür.

hiçbir zaman sıcak bir banyoda olduğum zamanki kadar kendim olamam.

sofrada yanlış bir şeyi biraz küstahça ve doğru hareket ettiğinizi çok iyi biliyormuşçasına yaparsanız durumu kurtarırsınız; hiç kimse görgüsüz olduğunuzu ya da yetersiz eğitim gördüğünüzü düşünmez. üstelik orijinal ve çok esprili bir insan olarak bile tanınırsınız.

genellikle esaslı bir kusmadan hemen sonra kendini daha iyi hisseder insan.

birlikte kusmak kadar insanları birbirine yaklaştıran bir şey yoktur.

iyi bir şiir insanların yüz tanesinin toplamından çok daha uzun yaşar.

birinden hiçbir şey beklemeyince asla düş kırıklığına uğramaz insan.

erkek bir eş, kadınsa sonsuz güvence ister. erkek geleceğe yönelik bir ok, kadınsa okun fırladığı yaydır.

ruh hastalarının suyuna gitmek yararsızdır; onlar için en kötü şeydir bu; büsbütün çileden çıkarlar.

durumu ne denli umutsuzsa, o denli uzak köşelere gizlerler insanı.

insanın kendisi hakkında çok fazla düşünmesinin ilacı, kendinden daha kötü durumda olan birine yardım etmektir.

nefret ettiğim bir şey varsa, o da insanların kendinizi berbat hissettiğinizi bildikleri halde neşeyle hatırınızı sorup "iyiyim" demenizi beklemeleridir.

bir milyon yıllık evrim; ve hala hayvandan farkımız yok.

19.11.2014

yaratıcılık

ayn rand

yaratıcı, kendi işi için yaşar. başka insanlara ihtiyacı yoktur. en önemli amacı, kendi içindedir. asalak elden düşme yaşar. başkalarına ihtiyacı vardır. başkaları onun baş amacı haline gelir.

yaratıcının temel ihtiyacı bağımsızlıktır. mantık yürüten zihin, herhangi bir tür zorlama altında çalışamaz. kısıtlanamaz, feda edilemez, başka amaç ve düşüncelere boyun eğemez. gerek işlerlikte, gerekse amaçta tam bir bağımsızlık ister. bir yaratıcı için, insanlarla olan ilişkilerin tümü ikinci plandadır.

yaratıcı, farklı görüşteki adamdır. insanlara akıntıyla birlikte yüzmenin iyi olduğu söylenir. yaratıcı ise akıntıya karşı yüzen adamdır. insanlara bir arada durmanın bir sevap olduğu öğretilir. ama yaratıcı tek başına duran adamdır.

insanlara egonun kötülük demek olduğu öğretilir. sevabın ideali benliksizliktir. oysa yaratıcı salt anlamda bencil kişidir. benliksiz kişi, düşünmeyen, hissetmeyen, yargılamayan, eyleme geçmeyen kişidir. bunların hepsi benliğin fonksiyonlarıdır.

seçenekler kendini feda etmekle tahakküm etmek arasında değildir. seçenekler bağımsızlıkla bağımlılık arasındadır. yaratıcının kuralı ya da elden düşmecinin kuralıdır. bu temel bir sorundur. bir ölüm kalım sorunudur. yaratıcının kuralı, insanlığın var olmasını sağlayan mantıklı zihnin ihtiyaçları üzerine kurulmuştur. elden düşmecinin kuralıysa, sağ kalmayı beceremeyecek insanların ihtiyaçlarına dayalıdır.

insanın bağımsız egosundan doğan her şey iyidir. insanın insana bağımlılığından doğan her şey kötüdür.

dünya yüzündeki ilk hak, egonun hakkıdır. insanın ilk görevi kendine karşıdır. ahlaki yasası, birinci amacını asla başka kimselere bağlamamaktır. ahlaki sorumluluğu da istediğini yapmaktır; yeter ki istediği diğer insanlara birinci derecede bağımlı bir şey olmasın.

bencil kişi, salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir. başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir. onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla değildir. birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. amacı da, düşüncesi de, arzuları da, enerjisinin kaynağı da hep onların dışındadır. bir başka kişi için var olmakta değildir, kimseden de kendisi için var olmasını istememektedir. insanlar arasında oluşabilecek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir. eşitler arasında ancak bu tür ilişki olabilir. bunun dışındaki ilişkiler, efendi-köle ilişkisidir, kurban-cellat ilişkisidir.

bir insanın diğer bir insana yapabileceği tek iyi şey, o kişiyle doğru dürüst bir ilişki kurabilmesi için tek yol, ondan elini çekmektir.

kişi tek başına düşünür, tek başına çalışır. kişi tek başına hırsızlık edemez, sömüremez, yönetemez. soygun, sömürü ve yönetme için ona kurbanlar gerekir. bunlar bağımlılığa işaret eden şeylerdir ve elden düşmecinin alanına girer.

uygarlık, özel hayat toplumuna doğru ilerlemektir. vahşinin tüm hayatı halka açıktır, aşiretinin kuralları tarafından yönetilir. uygarlık, insanı insanlardan kurtarma sürecidir.