25.10.2012

mutlak

octavio paz

dünyayı yaşanabilir kılan, dildir.

her anlam tarihseldir. tarih, varlık denen şeyi anlamın içinde eritir.

sağlıklı insan usunun tüm sakınganlığını gülünç kılıveren tuhaf bir olay, mutlu ya da uğursuz bir rastlantı her zaman vardır.

aşk, bize özgürlüğün en yüce biçiminin, zorunluluğu özgürce seçmenin yolunu açar.

gerçek aşk, özgür ve özgürleştirici aşk, her zaman mutlaktır ve her türlü sadakatsizliği engeller.

sanat eseri, bir an için bu dünyanın ötesini, şimdideki sonrasızlığı görmemizi sağlar.

nesnelerle değil, adlarla çevrili olarak yaşamak, insana korku veren bir deneyimdir. bir ad taşımak, tedirgin edicidir.

şeytana inanmak için tanrı'ya inanmak şart değildir.her iktidar, bir doğa yasası gereği yalnızca düşünceleri değil, aynı zamanda ayrımları etkisiz kılma ve ortadan kaldırma eğilimindedir. 

tarih, beyaz bir sayfa, boş bir yüzdür. şairlere ve romancılara düşen, bu yüze insancıl çizgilerini yeniden kazandırmaktır.

çeviri, uygar bir çabadır; bize, ötekinin bir resmini sunar ve bu resim aracılığıyla bizi, dünyanın bizde son bulmadığını, insanın aslında 'insanlar' olduğunu öğrenmeye zorlar.

22.10.2012

büyük zen düğünü

charles bukowski

düğün bitmişti ve daha bir soğumuştu ortalık. birbirlerine bakıp duruyorlardı. insan ırkını asla anlayamayacaktım; ama birilerinin şarlatanı oynaması gerekiyordu. yeşil kravatımı çıkarıp fırlattım: "hey! orospu çocukları! içinizde acıkan yok mu?"

işlerine yaramazdım artık. insanlık iğrendirmiştir beni hep. aslında, onları özellikle iğrenç kılan o akraba ilişkisi hastalığıydı, ki buna evlilik, güç değiş tokuşu ve yardımlaşma, mahalleniz, bölgeniz, şehriniz, ülkeniz, devletiniz, milletiniz de dahil.. herkes birbirini kıçından yakalamış bu hayvanca korku aptallığı ile vızıldadıkları kurtuluş kovanında.

insanlarla beraberken kendimi rahatsız hissediyorum. benden uzak şeylerden söz edip, benim duymadığım heyecanlar duyuyorlar. ama kendimi en çok onlarla beraberken güçlü hissediyorum. şöyle düşünüyorum: onlar bütünün bu küçük parçaları ile varlıklarını sürdürebiliyorlarsa, ben de sürdürürüm. ama yalnızken ve kendimi bir tek duvarla, nefes almakla, tarihle, kendi sonumla kıyaslayabildiğimde bazı tuhaf şeyler olmaya başlıyor. anlaşılan ben zayıf bir adamım. incil'i denedim, filozofları, şairleri; ama bir şekilde hepsi hedefi şaşırmışlardı. tamamen başka bir şeyden söz ediyorladrı. ben de okumayı kestim uzun bir süre önce. içki, kumar ve seks biraz işe yarıyordu ve bu yaşantımda cemiyetin, şehrin, ülkenin herhangi bir ferdi gibiydim; ancak tek fark, benim "başarmak" isteği duymamamdı. bir aile istemiyordum, ev istemiyordum, saygın bir iş istemiyordum. böyleydim işte: entelektüel değilim, sanatçı değilim, alelade bir insanı kurtaran köklerden de yoksunum. arada derede kalmış bir şey gibiyim ve sanırım bu da deliliğin başlangıcıdır.

tatlım, seni sevdiğimi anlamalısın. onlarla hiçbir şey değil. bir kadını anlamıyorsun. kadın seni içeri alabilir, orda olduğunu sanırsın ama orda değilsindir bile. seni, içime alıyorum.

bir dehşetin dehşet olduğuna inandığınız anda nihayet daha az dehşete düşersiniz.

en iyisi birilerinin yanında olup durumun gerçek olup olmadığından emin olmaktı. gerçeğin gerçek olabilmesi için en az iki oy gerekiyordu. yaşadıkları zamanın ilerisinde olan sanatçılar bunu bilirler, deliler ve halüsinasyon görenler de öyle. bir hayali bir tek sen görüyorsan adama ya aziz derler ya da deli.

ölüm değildi rahatsız edici olan, hüzün ve meraktı.

o günlerde, sanayi bölgeyi istila etmeden önce, yoksullara oda kiralayan eski evler vardı ve bu evlerden birinin sahibesi, kıymetli mülkünü koruması için buldog köpeğini geceleri salardı. orospu çocuğunun hiç şakası yoktu: birçok sarhoş gecemde ödümü patlatmıştı, yolun hangi yanının onun hangi yanının benim olduğunu öğreninceye kadar. onun istemediği yanı ben seçmiştim.

her sabah işe hasta gidiyorduk. bize özel bir şakaydı. her gece tekrar sarhoş oluyorduk. yoksul adam başka ne yapabilir? kızlar alelade işçileri kovalamaz. doktorların, bilim adamlarının, avukatların, işadamlarının filan peşindedirler. onlar işlerini bitirdikten sonra sıra bize geliyordu ve artık kız değildiler -bize kullanılmış, deforme, hasta ve kaçıklar düşüyordu. bir süre sonra ıskartaları almaktansa vazgeçiyordun. veya vazgeçmeye çalışıyordun. içkinin yararı oluyordu.

gerçekten ölümü düşünmüyor insan; tek düşüncem şuydu: bu çok rahatsız edici bir durum, olayları kontrol edemiyorum artık. seçimlerinizi kısıtlayıp itip kakıyorlardı insanı.

peder, dedim. lütfen gidin. bunsuz da ölebilirim.

ruhundan geriye pek bir şey kalmamışsa ve bunun farkınsaysan, biraz ruhun vardır yine de.

kapıyı kapattı ve yatağa girdi. her zamankinden daha karanlıktı, karanlığı severdi, karanlık anlamlıydı.

ve aşk kirli bir sözcüktü. ama linda ile benim aramda olanların bir kısmıydı o - aşk, onun için açlıktan ölüyorduk, beraber içiyorduk, beraber yaşıyorduk, evliliğin ne anlamı vardı? evlilik onaylanmış bir düzüşme demekti ve onaylanmış düzüşmeler, hiç şaşmaz, sonunda sıkıcı olmaya başlıyor, bir iş haline geliyordu; ama dünya bunu istiyordu: zavallı orospu çocuğunun biri, kapana kısılmış ve bir işi var.

her yerde dünyanın duvarlarına tutunmaya çalışırız. ve akşamdan kalmalığımın en kötü saatlerinde, bana değişik intihar yöntemleri tavsiye eden iki arkadaşım gelir aklıma, sevgi dolu bir dostluğun bundan daha iyi bir kanıtı olur mu?

birkaç yıl önce bir haftalık bir sarhoşluktan sonra uyanmış ve kendimi öldürmeye bayağı karar kılmıştım. o sıralar çok tatlı bir kızla yaşıyordum ve çalışmıyordum. para bitmiş, kira gelip çatmıştı, bir yerde serserilerin yaptığı türden bir iş bulabilirdim ama bu da ölmenin başka bir şekliydi. kız odadan çıkar çıkmaz kendimi öldürmeye karar verdim. bu arada günlerden ne olduğunu biraz merak ederek, sadece biraz, sokağa çıkıp dolaşmaya başladım. içtiğimiz zaman günler ve geceler birbirine karışıyordu. sürekli içip sevişiyorduk. öğle sularıydı ve hangi gün olduğuna gazeteden bakmak düşüncesi ile yokuşu inmiş, köşedeki gazeteciye doğru yürüyordum. cuma, diye yazıyordu gazete. cuma en az başka bir gün kadar iyiydi. sonra manşeti gördüm: milton berle'nin kuzeninin başına taş düştü. böyle manşetler atılırken insan nasıl kendini öldürür?

bir insanı neyin yiyip bitirdiğini asla bilemezsiniz. belli bir kafa durumuna gelmişseniz en basit şeyler bile korkunç problemlere dönüşebilir ve en kötü endişe/korku/acı yorgunluğu, açıklayamadığın, anlayamadığın, aklına bile gelmeyendir. üstünüze metal bir levha gibi yığılır ve ondan kurtuluş yoktur.

nihayet konuştu: peki, olur. ama seni sevmiyorum. sadece seninle evlenmemin.. zorunlu olduğunu hissediyorum. bir tek sevgi olsaydı, reddedebilirdim sevgiyi. ancak bil ki.. pek iyi olmayacak; ama olması gereken olur.

21.10.2012

arı kovanı

lev tolstoy


o sırada moskova bomboştu. henüz içinde insanlar vardı; eski nüfusun beşte biri oradaydı ama şehir bomboştu. beyi uçup gitmiş, can çekişen bir arı kovanı gibi boştu.

beyi uçup gitmiş olan kovanlarda hayat artık sönmüştür ama üstünkörü bakılınca o da ötekiler gibi canlı görünür.

öğle sıcağında, güneşin ışığında, arılar beysiz kovanla etrafında yine öyle sevinçle dönerler; bal kokusu yine öyle uzaktan duyulur; arılar yine içine girip çıkarlar. ama artık bu kovanda hayatın sönmüş olduğunu anlamak için onu şöyle bir gözden geçirmek yeter. artık arılar canlı kovanlardakiler gibi açmamaktadır; artık ne o eski koku ne o eski uğultu vardır. arıcı hasta bir kovana vurduğu zaman, eskiden olduğu gibi, iğnelerini tehditle kaldırıp kanat çırparak havada o canlı uğultuyu meydana getiren on binlerce arının elbirliğiyle, bir anda verdikleri karşılık yerine, boş kovanda tek tük vızıltılar yanıt verir ona. kovanın ağzından eskisi gibi alkollü, ıtırlı bir bal ve ağu kokusu gelmez; oradan insanın yüzüne, dolu bir yerin ılık havası çarpmaz; oradan gelen bal kokusuna bir boşluk ve çürük kokusu da karışmıştır. artık iğneleri havaya kalkık, saldırı trampeti çalan, ülkesini savunmak için ölüme hazır o eski muhafızlar yoktur; oradan artık emeğin, kaynayan suyun fokurtusunu andıran o düzenli sesi gelmez; düzensizliğin, parçalı ahenksiz gürültüsü duyulur. kovana, bala bulaşmış, kara, uzunca gövdeli, hırsız arılar korka korka ve kurnazca girip çıkarlar içeriye; üstüne atılıp onu sokmaz, tehlikeden kaçınırlar. eskiden, işçi arılar kovana yüklü gelir, boş dönerlerdi; şimdiyse boş gelip yüklü dönmektedirler. arıcı, alt sürgüyü çeker, kovanın alt katına bir göz atar. birbirlerine ayaklarıyla tutunup asılan, artsız arasız bir uğultuyla balmumu yoğuran, emeğin sakinleştirdiği işçi arıların dibe sarkan salkımı yerine, şimdi kovanda, dipte ve yanlarda, teker teker dolaşan cılız, uyuşuk arılar vardır. sakızla tertemiz sıvanıp kanatlarla iyice süpürülmüş bir döşeme yerine, saçılmış balmumu parçaları, arı pislikleri, ayaklarını cansız cansız kımıldatan yarı ölü arılar, kaldırılmamış cesetler sürünmektedir.

arıcı, üst kapağı açıp kovanın üst katını gözden geçirir; yumurtaları sıcak tutmak için gömeçlerin bütün aralıklarını tıkayan, saf saf arıların yerinde, çok ustaca yapılmış, çok karışık bir gömeç mimarisiyle karşılaşır; ama bu artık kızlığını kaybetmiştir. her şey yüzüstü bırakılmış, kirletilmiştir. kara, hrısız arılar, işçilerin arasına hızla, kurnazca sokulurlar; kurusu çıkmış, çelimsiz, adeta yaşlanmış işçi arılarsa, bu soyguna karşı koymayı akıllarından bile geçirmeyerek yaşamanın bile tadını kaybetmiş, isteksizce, ağır ağır dolaşmaktadır. yabani arılar, eşekarıları, sığırsinekleri, kelebekler uçarken gelip kovana çarparlar. ölü yumurtaların, bal dolu peteklerin arasından arada öfkeli bir vızıltı gelir; bir yerlerde iki arı içgüdülerine ve alışkanlıklarına uyarak kovanın içini temizlemeye kalkışırlar, ne yaptıklarını kendileri de bilmeden, bir eşekarısının ya da bir işçinin ölüsünü güçlerini aşan bir gayretle dışarı sürüklerler. başka bir köşede, iki yaşlı arı tembel tembel birbirleriyle dövüşür, üstlerini başlarını temizlerya da yaptıkları işin dostça mı, düşmanca mı olduğunu kendileri de bilmeden birbirlerini beslerler. başka bir yerde bir arı kalabalığı, birbirlerini ezerek, bir kurbanın üstüne saldırır, onu boğarlar. takatı kesilen ya da ölen kurban, bir tüy gibi ağır ağır, yukardan kadavra yığınlarının üstüne düşer. arıcı, yuvayı görmek için ortdaki iki peteği kaldırır. eskiden orada, sırt sırta vererek sıkı, siyah bir daire oluşturarak doğumun sırrını gözetleyen binlerce arı vardı; şimdiyse arıcının gördüğü mahzun, yarı canlı, cılız birkaç yüz arıdır. vaktiyle korudukları; ama artık var olmayan bu mabette çoğu, kendileri de farkına varmadan, can çekişir bir halde durmaktadırlar. ölümün ve çürümenin kokusu vardır ortalıkta. yalnız, içlerinden birkaçı kıpırdayıp dikiliyor, isteksiz isteksiz uçuyor, düşmanın eline konuyor, güçleri onu sokup ölmeye bile yetmiyor; ötekiler, ölüler, aşağıya balık pulları gibi yavaşça dökülüyorlar. arıcı kovanın ağzını tıkıyor, üstünü tebeşirle işaretliyor, zamanı gelince de onu parçalayıp odun diye yakacak.

20.10.2012

edebiyat yazıları

selahattin hilav

salt olanla göreceyi karıştırmak, yarı-aydını ele veren düşünce özelliklerinden biridir.

insan bir yandan sınırsız isteklerinin, kayıt tanımaz düşlerinin ardından gitmek istiyor; öte yandan günlük hayatın çıkar gözetir düzenine, hesaplarına, dar mantığına boyun eğerek kendi yarattığı ama kendisine yabancılaşmış bir zorunluluğun tutsağı oluyor. insanın bu yırtılış ve parçalanışı çağdaş felsefenin temel konularından biridir.

doğmakta olan ama açıkça fark edilmeyen gerçekliğin dile getirilmesi büyük şiirin amacıdır. ama bu gizli gerçeğe götüren yol içtenlikle, bilinçle, cesaretle bütün bir hayat kurban edilmeden bitirilemeyen bir yoldur. bu açıdan ele alınınca, büyük şiirin, soyut bir şekilde "toplumcu" ya da "ferdiyetçi" diye ayrılamayacağı ortaya çıkar.

tarihle hesaplaşamazsanız; yalınkat iddialarla ve yalanla tarihi örtmeye ve kendinizi olduğunuzdan başka biçimde göstermeye kalkarsanız -ister bunun bilincinde olun ister olmayın- sonunda yine tarih gerçek yüzünüzü ortaya serer. bağımsız bir burjuvaziyi oluşturamamış bir ülkede, dışa bağımlı sermaye çevrelerinden ve bürokratlardan başkasına yararı dokunmayacak bir "içeriksiz milliyetçilik" yaparsanız, nesnel gerçekler, eninde sonunda sizi yalanlar. sınıf kökeninden ve kültüründen yoksun milliyetçiliğiniz kendi onurunu bile koruyamaz; içerde gaddarlığa ve yağmaya, dışarda onun bunun kuyruğuna takılmaya, yardım dilenmeye varır. giderek elinizi kana bulamak zorunda kalırsınız.

gözlük

ahmet rasim

gözlük üzerine az komik şeyler yapılmış değildir. hakkında icat edilen hikâyeler veya olagelen gülünç şeyler pek çoktur. büyüklerden biri, gözlük heveslisi imiş. gayet titiz, kibirli, azametli, öfkeli olduğu için hizmetçileri ve adamları kendisinden korkar imiş. bir gün, bu evin içinde bir kıyamet kopmuş. harem, selâmlık karmakarışık. herkes efendinin gözlüğünü arıyor. ayvaz, at uşağı ve bahçıvan bahçede. büyük kâhya, küçük kâhya, kahveci, ibriktar sofa ile selâmlık odalarında. aşçı, yamakları, kilerci mutfak ile müştemilâtında; ispir, arabacı, çocukları arabalarla faytonda. dadı, bacı, taya kadın haremin sofa ve odalarında. halayıklar efendinin yatak, yemek, çamaşır, tuvalet hanelerinde. hanımefendi ve kızları elleri böğründe. efendi hem haremde hem selâmlıkta arama ile meşgul. bir velvele, bir azar, bir haşlama, bir çığlık, bir ağlama, bir homurdanma, bir mırıltı, bir korku hükmünü sürdürmekte. ayvaz sapsarı, kâhya endişeli, arabacı şaşkın, aşçı hayrette. dadı, bacı gözlüğe lânet okuyor. halayıklar "şeytan aldı götürdü, çalamadan getirdi." tarzında geri getirme niyazları ediyorlar. iblis'e söven sövene. bu hal hayli zaman sürüyor, ev halkı da yorgunluktan nefes almak için birer yer buluyor. o aralık, baş kâhya huzura çıkıyor. telâştan ne yapıp edeceğini şaşırmış halde. bir aralık kendini toplayıp da efendisinin yüzüne bakınca, ne görse beğenirsiniz? gözlük efendinin alnında duruyor! fakat efendi, yine ter ter tepiniyor; gözlük bulunmazsa hepsini kovacağını söylüyor. kâhya, sözünü bilir takımından olduğu için, efendiyi körlük ile suçlamak istemiyor; onun tehditlerine karşı: "merak etmeyin efendim, buluruz. şimdilik alnınızdaki gözlük ile vakit geçiştirin, biz de ötekini ararız." diye cevap vererek efendinin hiddetini yeniyor.

19.10.2012

yoğun tempolu insanlar için meditasyon

osho

bütünlük içinde yapılan her eylem senin ibadetindir.

birbirinin aynı iki gün doğumu yoktur.

bilgelik, insanın kendini bilmesidir. kendini bilmek diğer bütün bilgilerin başlangıcıdır.

bir egoya sahip olmak çok pahalı bir olaydır. bütün yaşamın bunun için harcanır gider.

bütün kutuplar yaşamı zenginleştirir: yin ve yang, erkek ve kadın, karanlık ve aydınlık, yaşam ve ölüm, tanrı ve şeytan, aziz ve günahkâr. kutuplar olmadığında hayat monotonlaşır.

bütün ilişkiler aynaya benzer. diğer insanın varlığının aynasında kendi yüzünü görürsün.

insanlar birlikte yaşıyor ve ruhları yaralarla dolu; bu nedenle küçük şeyler onları çok fazla incitiyor.

hepimizin belli bir miktar alana ihtiyacı var. ne zaman insanlar bu alana sokulacak olsa, bizim enerjimiz büzülür ve içerde büyük bir paniğe kapılırız. bu alan her gün giderek küçülüyor. dünya çok kalabalıklaşıyor. her yerde, trende, otobüste, tiyatroda, caddede, dükkanlarda, restoranlarda, kolejlerde, okullarda, korkunç bir insan kalabalığı var. bireyin gelişimi için gerekli olan alan yok oldu.

herkeste derin bir stres ortaya çıktı. buna "stres sendromu" diyorlar ve artık nerdeyse normal hale geldi. herkes stresli ama bu normal olduğu için, insanlar bunun farkında değil. bu durum bir sürü iç hastalığa neden oluyor, özellikle de tansiyonla bağlantılı hastalıklara.

çok mantıklı bir insan âşık olduğunda aptallaşır. nasıl bir aptallığa boyun eğdiğini kendisi de hisseder, ne salaklık!

esneklik gençliktir, katılık yaşlılıktır. ne kadar esneksen o kadar gençsin; ne kadar katıysan o kadar yaşlısın. ölüm mutlak katılıktır. yaşam mutlak özgürlük, esnekliktir. hatırlaman gereken şey bu.

18.10.2012

susanlar

bilge karasu

ölüm her yerde
istediğin yerde bulamazsın yalnız

okumadığım her kitap yenidir benim için, yazılışı üzerinden 3000 yıl geçmiş de olsa.

esirgeme benden gözlerini
derin denizlere bakan

ben köpek seven insandan korkarım. ya zayıf olduğu için kötülük edebilir ya da kötü olduğu için köpeklerin dostluğunu arar. köpek de güzel hayvandır, sevimli bile olabilir; köpek, orta yaşa değin sevilebilir ama ömrünü bir köpeğe bağlayan insan, bir köpeği yanı başında tutarak yaşlanan insan kuşku uyandırır bende. kedileri, sokak kedilerini, uyuz kedileri besleyen bir deli meryem, herhangi bir köpekseverden daha soyludur.

senin yenemeyeceğin, benim yenemeyeceğim
yenemeyeceğimiz bir uzaklık vardı
bir tek onun yılgısı vardı içimizde
inanmıyordun, inanmıyordum
inanmıyorduk gidebileceğime
durup durup gitmeliyim dediğin halde gitmemenin
erinci içinde geçirdiklerimizin
uzamasını istediğini bildiğim halde
gitmenden en çok korkan ben olduğum halde
gitmek benim yazgımda varsa inanmak istemesek de
çöle çıkmam gerekiyorsa
ben gitmemek için elimden geleni yaparken
gitmemi düşünüp tedirgin oluyor
bana gitme diyemiyorsan
senden beklediğimi bildiğin halde kendime yenilmem için
bir tek sözünün yeteceğini bildiğin halde
ölüme katlanmaktan başka bir yol bulamıyorsan
ölüm içinde gitmeliyim
seni mutluluktan daha büyük bir yükün
altında bırakmamak için

sartre: cehennem başkalarıdır.
eliot: cehennem başkaları değil, cehennem biziz, cehennem bizim içimizdedir.

arada korktuğumu söylüyorum ya
anlık korkularımın seni görmezliğindeki halinin hakkını vermek için
yoksa seni gören gözümde korku mu kalır benim

okurluk, yazarın emeğine kendi emeğimizi katmaktır.

ne güzeldin giderken kanım can parçam benim
içimdeki kuş tünek değiştirdi
yüreği durmadan dönecek misin?

mallarmé: yarım kalmış her şeyi öyleyse yakın.

17.10.2012

delil

pascal

söylemleriyle dinsizleri muhatap alırken, yazılarının ilk bölümlerini doğanın eserlerindeki tanrısallığı ispata ayırıyorlar. inananları muhatap alsalardı bu yaptıklarına şaşmazdım; çünkü inancı kalbinde tecrübe edenler için, tüm varlığın, taptıkları tanrı'nın eserinden ibaret olduğunu görmek işten bile değildir. ancak bu ışıktan mahrum olanlar, bu ışığı içlerinde yeniden tutuşturmaya çalıştığımız kişiler, yani imandan ve inayetten yoksun olup da içlerinde kalan tüm ışıkla doğada kendilerini bilgiye ulaştırabilecek bir şeyleri araştıranlar, sadece karanlık ve belirsizlikle karşılaşırlar. ve bu insanlara tek yapmaları gerekenin etraflarındaki küçük şeylere bakmak olduğunu ve baktıkları yerde tanrı'yı açıkça göreceklerini söylemek, bu mühim ve büyük meselede tek ispat olarak onlara sadece ayın ve gezegenlerin yörüngelerini sunarak bu argümana yeterli delil getirdiğimiz iddasında bulunmak, aslında dinimizin delillerinin gerçekten de zayıf olduğunu düşünmeleri için onlara malzeme vermek olacaktır. ve akılla olduğu kadar tecrübe yoluyla da bildiğim şey şu ki, bu insanlarda dine karşı horgörü yaratmak için bundan daha iyisi yapılamaz.

16.10.2012

kadın haklarının gerekçelendirilmesi

mary wollstonecraft

dünyada yoksunluğunu çektiğimiz şey hayırseverlik değil, adalettir.

bilgi olmadan ahlak da olamaz. cehalet, erdemi içine koyamayacağınız kadar dayanıksız bir kaptır.

hayatta hiçbir şey duyarlığı keskin bir düşüşten daha fazla bileyemez.

zayıf olan bir şeye karşı duyulan koruyucu sevginin dostluğun yerini tutabildiği hiç görülmemiştir.

kendi vicdanımız filozofların en aydınlanmış olanıdır.

hatalı eğitim, dar görüşlü, gelişmemiş bir zihin ve cinslere ilişkin sayısız ön yargı sonucunda kadınlar genellikle erkeklerden daha sadık olurlar.

masum kalmak, çocukluk durumunda kalmak demektir.

insanların çoğu tutkularından ziyade iştihalarının kölesidirler.

"bu yaşamda insana en çekici gelen şey duygudaşlıktır; hiçbir şey bize bir başkasının da bizim duygularımızı paylaştığını görmekten daha fazla mutluluk vermez."

ırmağın kıyısındaki sazlar her küçük esintiden etkilenirler ve her yıl ölürler; meşe ise sağlam durur ve yıllarca her türlü fırtınaya göğüs gerebilir.

aşkta hayal kırıklığına uğramak hiç aşık olmamaktan iyidir.

beyhudelik ve umutsuzluk her türlü incelemenin sonunu getirir; çünkü ulaşmak istediğimiz neden biz ona doğru ilerledikçe bizden uzaklaşır.

bir şeyi kendisi olduğu için sevmedikçe, hiçbir şeyi hiçbir zaman iyi yapamayız.

"akla hizmet özgürlüklerin en eksiksizini getirir."

anlayış gücü, yüreğin saf sevincini açığa çıkarabilecek tek güçtür.

"ey basit insanlar! daha ne kadar zaman basitliğe sığınıp bilgiden nefret edeceksiniz?"

insanlığın akıl denen soylu ayrıcalığı, iyiyi kötüden ayırt etme gücünü kazanmasını sağlamaya çalışmayacaksak neden doğduk?

15.10.2012

koku

patrick süskind

1 eylül 1753'te, kralın tahta çıkışının yıldönümünde, paris belediyesi, pont royal'de havai fişekler attırdı. kralın evlenme törenindeki ya da veliahtın doğuşu nedeniyle yapılan o dillere destan gösteri kadar parlak olmasa da, gene oldukça etkileyici bir seyir oldu. gemi direklerine altından güneş çarkları takmışlardı. köprüden, ateş boğaso denen hayvanlar ırmağa bir yıldız yağmuru püskürtüyordu. her tarafta kulakları sağır eden bir gürültüyle humbaralar patlıyor, kaldırımlarda patlangaçlar kaynaşıyor, fişekler göğe yükselip siyah kubbeye beyaz zambaklar çiziyordu. gerek köprüde gerek ırmağın iki rıhtımında toplanan, binlerce kafalık kalabalık gösteriyi coşkulu aa'larla, oo'larla, bravolarla ve hatta -kral tahtına çıkalı 38 yıl olmasına, sevilirliğinin doruğunu çoktan aşmasına karşın- yaşasın'larla izliyordu. nelere kadirdi bir havai fişek gösterisi.

jean-baptiste grenouille ses çıkarmadan ırmağın sağ kıyısında, pavillon de flore'un dibinde, pont royal'e yüzünü dönmüş duruyordu. alkışlamak için parmağını kımıldatmıyor, fişeklerin yükselişine bile bakmıyordu. yeni bir koku duyabileceğini sanarak gelmişti; ama çok geçmeden havai fişeklerin koku bakımından hiçbir yenilik getirmediğini anladı. önünde savurganca bir çeşitlilik içinde kıvılcımlar, fıskiyeler, patırtılar, ıslıklar çıkarıp duran şey, ardında kükürt, yağ ve güherçileden oluşan, alabildiğine birörnek bir koku bırakıyordu.

neredeyse bu can sıkıcı seyri bırakacak, louvre galerisi boyunca yürüyüp eve dönecekti ki rüzgar burnuna bir şey ulaştırdı; ufacık, farkına güç varılır bir kırıntı, bir güzel koku atomu, hayır, o bile değil, gerçek bir koku olmaktan çok bir koku sezintisi -gene de, kesinlikle daha hiç koklanmamış bir şey olduğunun sezintisi. dönüp duvara yanaştı, gözlerini kapayıp burun kanatlarını şişirdi. koku öyle hafif, öyle inceydi ki, yakalayamıyordu; algısının ne kadar davransa erişemediği, kumbaralardan çıkan barut dumanıyla örtülen, insan kitlelerinin vücut buğularıyla yolu kesilen, şehrin daha bin kokusuyla parçalanan, ezilen bir kokuydu. ama sonra birden gene geliyordu, sadece küçük bir kırpıntı, bir saniyecik, şahane bir anıştırma olarak duyulabiliyor, sonra hemen kayboluyordu. grenouille acılar içindeydi. ilk olarak açgözlü kişiliği değildi incitilen, gerçekten kalbiyle acı çekiyordu. tuhaf bir biçimde, bu kokunun bütün öbür kokuların anahtarı olduğu, bu koku anlaşılmazsa bütün öbür kokuların hiçbir anlamı olmayacağı ve kendisinin, grenouille'nin, bu kokuyu ele geçirmeyi başaramazsa boşuna yaşamış olacağı duygusu uyanıyordu içinde. onu elde etmeliydi, sırf sahibi olmak için değil, yüreğinin dinginliği aşkına.

heyecandan neredeyse içi bulanacaktı. kokunun ne yönden geldiğini bile çıkaramamıştı. kimi zaman, yeni bir parçası esip gelene kadar aradan dakikalar geçiyor ve grenouille her seferinde, onu bir daha ömür boyu duyamayacağı kaygısıyla dehşete düşüyordu. sonunda can havliyle, kokunun ırmağın öbür kıyısından, güneydoğu yönünde bir yerlerden geldiği sanısına sığındı da kurtuldu.

kendini pavillon de flore'un duvarından koparıp kalabalığa daldı, köprüye doğru yola düştü. her iki üç adımda duruyor, parmak uçlarında yükselip insanların başları üzerinden havayı kokluyor, önce heyecandan hiçbir şey duymuyor, sonra gene de burnuna bir şey geliyor, kokuyu yokluyor, öncekinden daha kuvvetli olduğunu anlayınca doğru yol üzerinde olduğuna güveni artıyor, gene dalıyor, havaya bakan milleti ve ikide bir ellerindeki meşaleleri fişeklerin fitiline tutan havai fişekçiler kalabalığını yara yara ilerliyor, barutun geniz yakan dumanı içinde kokusunu kaybediyor, paniğe kapılıyor, itiştire kakıştıra yığının içinden kendine yol açıyordu; bitmez dakikalardan sonra karşı kıyıya, hôtel de seine'in ağzına ulaştı.

burada durup kendini topladı ve havayı kokladı. duymuştu kokuyu. yakaladı. bir şerit gibi rue de seine'den aşağı akıp geliyordu, bir başkasıyla karıştırılamayacak kesinlikte; ama gene de eski hafifliği, inceliğiyle. grenouille kalbinin hızlı hızlı çarptığını hissediyor, bunun koşmaktan değil, duyduğu koku karşısındaki çaresizlikten ileri geldiğini biliyordu. benzer kokular hatırlamaya çalıştı; ama kurmaya çalıştığı bütün yakınlıklardan vazgeçmek zorunda kaldı. bu kokuda bir tazelik vardı; ama limon ya da turunç tazeliği değil, mürağacı, tarçın yaprağı, kıvırcık nane, huşağacı, kafuru, çam iğnesi, mayıs yağmuru, ayaz ya da kaynak suyu tazeliği.. de değil, hem de bir sıcaklık vardı; ama bergamot, selvi, misk gibi değil, yasemin, nergis gibi değil, gülağacı gibi değil, süsen.. gibi de değil. bu koku hem uçucu hem ağır ögeleri olan bir karışımdı, karışım değil, bunların bileşimiydi; üstelik az, zayıf, gene de dağlam, taşıyıcılığı olan, ince, tiril tiril bir parça ipekli gibi.. gene ipekli gibi de değil, içinde bisküvi eritilmiş ballı süt gibi -ama bu da olur mu hiç: süt nerede, ipek nerede! kavranmaz bir şeydi bu koku, tasvire sığmaz, hiçbir yere oturtulamayan bir şey. aslında hiç olmaması gerekirdi. ama vardı işte, kesinlikle karşı konulmaz doğallığı içinde ortadaydı. onun gösterdiği yöne, yüreği korkudan çarpa çarpa yürüyordu grenouille; çünkü kokuyu izlemediğini, kokunun kendisini tutsak aldığını, direnemeyeceği biçimde kendine doğru çektiğini seziyordu.

rue de seine'i yukarı doğru yürüdü. caddede kimse yoktu. evler boş, sessizdi. içindekiler aşağıya, havai fişek seyretmeye gitmişlerdi. ortada rahatsız eden ne telaşlı bir insanın kokusu vardı, ne de o geniz yakan barut dumanı. caddede, her zamanki su, pislik, sıçan ve sebze çöpü kokuları yayılıyordu. ama bunların üzerinde, bütün inceliği, açık seçikliğiyle, grenouille'ye yol gösteren o şerit asılıydı. birkaç adım sonra gece göğünün zaten az olan ışığını yüksek binalar yutunca grenouille karanlıkta ilerlemeye başladı. önünü görmesi de gerekmiyordu. koku ona yolunu güvenilir biçimde gösteriyordu.

elli metre sonra sağa sapıp rue des marais'ye, belki öncekinden daha da karanlık, genişliği ancak iki kol boyu bir sokağa girdi. gariptir ki koku pek artmadı. yalnız daha bir arılaştı, böylece, gittikçe artan arılığıyla, çekiciliği güçlendi de güçlendi. grenouille, elinde olmadan yürüyordu. bir yerde tuttuğu gibi sağa çekti onu koku, ilk bakışta bir evin duvarına doğru. önünde alçak bir geçit açılmıştı, ucu avluya bakıyordu. uykuda gezer gibi geçti grenouille bu geçidi, avluyu geçti bir baştan öbür başa, bir köşeyi döndü, daha küçük bir ikinci arka avluya ulaştı. sonunda, aydınlıktı burası: eni boyu yalnız birkaç adım olan, dört köşe bir yerdi. duvara bitişik, eğik bir tahta sundurma vardı. bunun altında bir masaya bir mum yapıştırılmıştı. bu masada bir kız oturmuş, sarı ve kokulu aynabakan eriği ayıklıyordu. yemişleri solunda duran bir sepetten alıyor, saplarını koparıp bir bıçakla çekirdeklerini çıkarıyor, sonra bir kovaya atıyordu. 13-14 yaşlarında olsa gerekti. grenouille durdu. hemen anlamıştı yarım millik yoldan, ırmağın ta karşı kıyısından duyduğu kokunun kaynağının ne olduğunu: ne bu pis avlu, ne erikler. kaynak, kızdı.

bir an öyle şaşkınlaştı ki, gerçekten, ömründe daha bu kız kadar güzel bir şey görmediğini düşündü. oysa yalnız, kızın mum ışığındaki arkadan siluetini görüyordu. tabii aklına gelen aslında, şimdiye dek bu kadar güzel koku duymadığıydı. ama insan kokularını, binlerce erkek, kadın, çocuk kokusunu bildiğinden, bu derece olağanüstü bir kokunun bir insandan çıkabileceğini aklı almıyordu. genellikle insanların kokusu hiçbir şeye benzemez ya da berbat olurdu. çocuklar yavan, erkekler sidik gibi, acı acı ter ya da peynir, kadınlar bayat donyağı, bozulmakta olan balık kokardı. ilginç bir tarafı kesinlikle yoktu insan kokusunun, itici bir şeydi.. işte böylece grenouille, ömründe ilk kez burnuna inanamayıp kokladığı şeyin doğruluğundan emin olabilmek için gözlerini yardıma çağırmak zorunda kaldı. tabii çok uzun sürmedi duyularının şaşkınlığı. görme duyusuna olan gereksinimi bir an sürmüş sürmemiş, sonra kendini yeniden, hem de hiç başka bir şeye dayanmaksızın, koklama duyusunun algılarına bırakmıştı. şimdi, gördüğü şeyin bir insan olduğunu kokluyordu; kızın koltuk altlarındaki ter, saçlarındaki yağ, cinsel organındaki balık kokusunu, üstelik tatların en büyüğünü alarak duyuyordu. kızın teri deniz rüzgarı kadar taze kokuyor, saçlarının yağı fıstık yağı gibi, organı bir buket nilüfer, derisi kayısı çiçeği gibi öyle dengeli, öyle büyülü bir parfüm oluşturuyordu ki grenouille'nin şimdiye kadar parfüm adına kokladığı her ne varsa, hatta düşünde, oynarcasına kurduğu ne kadar koku bileşimi varsa, bu koku karşısında bir çırpıda anlamsızlaşıyor, hiçleşiyordu. bu koku karşısında yüz bin kokunun hiçbir değeri kalmıyor gibiydi. bu, öbür kokuların örnek alıp yerlerini belirlemelerini sağlayan üst ilkeydi. salt güzellikti.

grenouille'nin bildiği bir şey varsa o da, bu kokuyu ele geçirmezse hayatının hiçbir anlamı kalmayacağıydı. en küçük ayrıntısına, en son, en ince dalına kadar tanımalıydı onu; bütünlüğü içinde sırf anısı yetmeyecekti. bu tanrısal parfümü kara ruhunun hercümercine bir mühür gibi basmak, inceden inceye araştırmak ve bundan böyle bu büyülü formülün kuruluş kurallarına göre düşünmek, yaşamak, koklamak istiyordu.

yavaş yavaş kıza doğru ilerledi, yaklaştı, yaklaştı, sundurmanın altına girdi, bir adım arkasında durdu. kız ayak seslerini duymamıştı.

kızıl saçlıydı, üstünde kolsuz, gri bir elbise vardı. bembeyazdı kolları, elleriyse yardığı eriklerin suyundan sarıya kesmişti. grenouille üzerine eğilmiş duruyor, kokusunu şimdi iyice katışıksız olarak, ensesinden, saçlarından, elbisesinin göğsünden yükseldiği biçimiyle emiyor; hafif bir rüzgar gibi içine çekiyordu. hiç bu kadar iyi hissettiği olmamıştı. derken kız üşümeye başladı.

grenouille'yi görmüyordu. ama korkuya benzer bir duyguya kapılmış, üzerine, insanın birden, çoktan kurtulduğu, eski bir korkuyu yeniden duyduğu cinsten, garip bir titreme gelmişti. arkasından soğuk bir hava akımı esmiş, sanki biri alabildiğine büyük, soğuk bodruma inen merdivenin kapısını açmış gibi geldi. elindeki bıçağı bıraktı, kollarını göğsünde kavuşturup arkasına döndü.

onu gördüğünde korkudan, öylesine donakaldı ki, grenouille rahat rahat ellerini kızın boynuna götürecek zamanı buldu. çığlık atmaya kalkmadı kız, yerinden kımıldamadı, kendini korumak için herhangi bir hareket yapmadı. grenouille ise ona bakmıyordu. ince, çillerle bezenmiş yüzünü, kırmızı dudaklarını, pırıl pırıl yeşil, kocaman gözlerini görmüyordu; çünkü sımsıkı yummuştu gözlerini kızın boğazını sıkarken, tek bir kaygısı vardı ki o da, güzel kokusundan zerre kaybetmemekti.

öldürünce kızı yere, erik çekirdeklerinin ortasına yatırdı, elbisesini yırtıp açtı; bir sele döndü koku akımı, parfümüyle altına aldı grenouille'yi. yüzünü kızın derisine yapıştırıp sonuna kadar şişirdiği burun deliklerini karnından göğsüne, boynuna, yüzüne gezdirdi, saçlarından geçip gene karnına, aşağıya, organına, kalçalarına, beyaz bacaklarına indi. başından ayak parmaklarına kadar koklayıp bitirdi kızı, kokusunun son kırıntılarını da çenesinden, göbeğinden, dirseğinin iç tarafından topladı.

kız koklanmaktan solduğunda bir süre daha yanında, çöktüğü yerde kaldı, kendini toplamaya çalıştı, onun varlığıyla taşarcasına dolmuştu çünkü. kokusunun bir damlası dökülsün istemiyordu. önce içinin odacıklarını en küçük bir delik kalmayacak gibi kapatmalıydı. sonra ayağa kalkıp mumu söndürdü.

bu sırada ilk evlerine dönenler, şarkılar söyleyip "yaşa" naraları atarak rue de seine'den yukarı yürüyorlardı. grenouille sokağın karanlığında koklaya koklaya, rue de seine'e koşut olarak ırmağa giden rue des petits augustins'e ulaştı. az sonra ölüyü buldular. bağrışmalar yükseldi. meşaleler yakıldı. bekçiler geldi. grenouille çoktan öbür kıyıdaydı.

14.10.2012

cıgarayı attım denize

cemal süreya


şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüşüyoruz
gökyüzünün o meşhur maviliğinde
uzun saçlı iri memeli kadınlarıyla
bir akdeniz şehri çıkabilir içinden
alıp yaracak olsak yüreğini
şimdi bir güvercinin

şimdi sen tam çağındasın yanına varılacak
önünde durulacak tam elinden tutulacak
hangi bir elinden güzelim hangi bir
bir elinde kızlığın duruyor garip huysuz
öbür elinde yetişkin bir günışığı
daha öbür elinde de kilometrelerce hürlük
çalışan insanlar için akşamlara kadar
toz duman içinde
bir elinle de boyuna ekmek kesiyorsun

biz eskiden de en aşağı böyleydik senlen
bir bulut geçiyorsa onu görürdük
bir minarenin keyfine diyecek yoksa onu
bir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onu
ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına
bir cıgara atmışsak denize
sabaha kadar yandı durdu

13.10.2012

entrika

küçük iskender


ah nasıl da geçiyor zaman
yeni ölmüş birinin üstünü örtercesine narin
her yerde akşamüstleri bir gül gibi kopartılabilir
polisle tartışan kadının arasına bayılan deniz
neden her denizin bir de annesi olmasın
bir elin bir elden hamile kalması denli zengin
ve taksim'den beşiktaş dolmuşuna binen sardunya
her adam adını bir yerlerde düşürebilir
bu şiir yazıldığı gibi okunmalı
bu hayat bilindiği gibi yaşanacaksa
yani hüzün dediğim yalnızca bir küfürdür
ve küfür bir karanfilin ağzına ne kadar yakışırsa
kalın kırmızı bir çizgi çekin aşkın altına
bakışların altına, ihanetlerin, intiharların da
sonra karşılarına geçip şaşırın biraz
yani uçuruma yuvarlanan kamyona koşan köylü çocuklar
direksiyonun başında bir palyaço bulunca nasıl nar gibi şaşırsa
ah nasıl da geçiyor zaman
nefes nefese doğan sevdaya rağmen
keşke bir şeyler keşfetseydik diyor insan
ve mezarlık yoluna sapıyor hemen
ben bütün bir gece uyumadan ölebilirim
herhangi biri bütün bir gece ağlayabilir
unutturabilir saydam bir renk eski bir sevgiliyi
ve bir camın patlayarak kırılması
eski bir sevgiliyi birdenbire
hatta acımasızca hatırlatabilir
yani sevgili dediğim yalnızca bir fıkradır
hem insan bir fıkraya daha ne kadar gülebilir

şair

ilhan berk

şair zamanlar tanığıdır.

her şiir bir yolculuktur. bunun için ilk coğrafyacılardır şairler.

nice küçük, bir kıyıya atılmış, adsız sansız şeylerin adamlarıdır şairler. kim onlardan başka nice horlanmış şeylerin elinden tutmuştur?

dil şairin kimliğidir. şairin kanıdır çünkü.

şairler -ki dünyayı evleri bilmişlerdir- ölçüsüzlüğe kurarlar otağlarını. oklarını ordan atarlar.

yeraltı dilleriyle yazar şairler.

bir çeşit dervişlik, keşişliktir şairlik. yıllarca küçük bir yeraltı suyu gibi yaşayacaksın; bir gün yeryüzüne çıkma özlemini de hiç yitirmeyeceksin; sonra da bunu büyük bir alçak gönüllülükle kabul edeceksin. günün birinde bir gün ışığını gördüğünde de, bir kıyıya çekilip ordan bakmayı bileceksin.

bir çilehane adamıdır şair.
hayatı yoktur.

ilk dizededir bütün iş; şiirin yapısını, yani içeriğini, biçimini -ki ikisi de ayrılmaz, ikiz kardeşlerdir- boyunu bosunu o saptar, şiirin gizli tarihini o çizer.

şair sözcükleri sonradan görür. sis dağıldıktan sonra.

eski bir dağlıdır şair. dili bundan yabandır.

karadır şairin kitabı.

"benim tümcelerim şu yolla açımlayıcıdırlar ki, beni anlayan, sonunda bunların saçma olduklarını görür -onlarla, onlara tırmanarak- onların üstüne çıktığında. (sanki üstüne tırmandıktan sonra merdiveni devirip yıkması gerekir.)" (ludwig wittgenstein)

bazı şairler gece şairleridir.
geceleri okunur.

şairin toprağı, erozyonu bol olan topraktır.

sürgündür şair.

şairler -bu çamur melekleri- doğduklarında, yaşamları boyunca yanlarından eksik etmedikleri iki başucu kitabıyla yüz yüze gelirler: aşk ve ölüm.

şair cehennemde yaşar.

yalnız şairlerin öğretmeni yoktur.

şairin toprağı: insanlar, sıradan bitkiler, hayvanlar, dur durak bilmeyen gökyüzleri, çığrından çıkmış güneşler, sevgilinin yüzü, demirin, tiftiğin işlenişi, yüreğin derin ırmağı, bir yaprağın hayatı, denizler, süleyman'ın ezgileri, muhammed'in çocukluğu, kuş sürüleri, gettonun göbeği olan delancy, labirentler, kargaşa, emeğin ve cinselliğin tarihi ve yosunlar ve akşamüstleri ve ormanlar ve homeros ve terör ve gün batımları ve acının ve ölümün ve karasevdanın yatağıdır. nuh'un, gemisine aldıklarıdır.

dar boğazlar adamlarıdır şairler.
uçurumlardır yurtlukları, ordan bakarlar.

bazen bir yaprak gürültüyle düşer ya, öyle.
gök, usun geçici yokluğundan yararlanmayı bilir.

12.10.2012

petrol diyarında aşk

neval el-saadavi

tek şeytan insanoğullarıdır.

insanın annesinin gömülü olduğu yer, onun ülkesidir.

gücün üstesinden ancak güç gelir.

bir erkeğin gururunu, içini pişmanlıkla dolduracak günahı olmayan bir kadın kadar azaltacak hiçbir şey yoktur.

açlık, erkeğin doğasımnı arındırır. kaba dış görünümün altındaki erkeği su yüzüne çıkarır.

yüzleri açık olsa da olmasa da, kadınlar doğuştan günahkârdır. kurnazlıklarına akıl sır ermez.

şölenler bittikten sonra bizim gibi küçük insanlar unutulacak ve bizim payımızı büyükler kapacak.

bir memurdan daha kıskanç kimse yoktur. özellikle de arkeoloji departmanında. o, insanların etrafta dolandığını görür, ancak kendisi tahta masasının ardına hapsedilmiştir. insanlar gelecekten bahsederler, o ise arkeolojik kazılarıyla geçmişte yaşar. hayat ona aldırış etmez. o yaşasa da ölse de evrende hiçbir şey değişmeyecektir. önünde hiçbir şey yoktur, gazete okurken ya da yerin derinliklerinde tanrı ararken üzerine çöken pinekleme hali dışında. bir çeşit kutsal aşktır bu, onun ölmeyi ya da çekip gitmeyi arzulamasına yol açan.

bir erkekle bir kadın bir araya gelirse, aralarındaki üçüncü kişi şeytan'dır.

ruh ateşlendiğinde, dinin onun coşkusuna koyabileceği hiçbir sınırlama yoktur.

vakti geldiğinde, formalin kokusu petrolden kötü değildir.

erkekler, kalplerinin içinde gerçeğe sahip olduklarını hayal eden gerçeği saklama makineleridir.

kendi ellerimizle aldığımızdan başka bir hakka layık olmayacağız. o zaman, istemeyi bırakıp onları kendi ellerimizle almalıyız.

hiç kimse bir kadının, ardında bir ev ve bir koca bırakarak yürüyüp gitmesini anlayamaz.

çığlığın ışığında her şey gün yüzüne çıkmaya başladı. göklerde salınan ay. göl yüzeyini dalgalandıran rüzgar. en büyük ümitsizlik derecesine erişen çıplaklık. umut ateşiyle fışkıran ter. karanlık bir çocukluğun anıları. önceki yaşamdan bilinmez bir oda. yapacak araştırması olmayan bir araştırmacının keskisi. hiçbir yerde var olmayan tanrıçalar. ancak doğaüstü güçler tarafından toplanabilecek ve gözlerinden başlayıp ay yüzeyine kadar uzanan şu ışınlara dönüştürülebilecek çevreye dağılmış küçük organ parçacıkları.

hitopadeşa: yararlı eğitim

narayana

cahil bir adam kolayca memnun edilebilir; çok bilgili bir kişi daha da kolay memnun edilir; ama azıcık bilgisiyle şişinen birini tanrı brahma bile memnun edemez.

bilgiye sahip olan kişi, sıradan biri bile olsa, aşağı düzeylerden akan nehri izleyen insanın, varlık kaynağı olan okyanusa ulaşması gibi, yaklaşılması güç kralların huzuruna ulaşır.

ruh, kutsal merdivenleri yıkayan bir nehirdir; doğruluk onun suyu, iyi huy kıyıları, merhamet onun dalgalarıdır.

bu dünyada gerçekte var olan şey acıdır, mutluluk değildir. mutluluk sözcüğü ancak kederden kurtulma durumunda kullanılacak bir sözcüktür.

bir insanın yaşayacağı varsa, okyanusa da düşse, dağdan da yuvarlansa yahut zehirli kobra tarafından da ısırılsa, o yaşar. eğer vakti gelmediyse, yüzlerce ok vücuduna saplansa, gene ölmez; ama eğer vakti geldiyse, bir kuşaotunun batması bile ölmesine yeter. çölde korumasız kalana bir şey olmazken, evinde korunaklı yaşayan ölür.

olanaksız olan olanaklı hale gelmez; olanaklı olan ise kesinlikle olanaklıdır.

dar kafalı "bu bendendir, bu yabancıdır" diye düşünür. geniş düşünceli olanlar ise tüm dünyayı kendi ailesi olarak görürler.

yoksulluk her türlü felaketin kaynağıdır.

akıllı kişiler ulaşılmaz şeyleri istemezler, kayıplara ağlamazlar ve zorluklar karşısında cesaretlerini yitirmezler.

çok uzaklardan avını gören kuş, zamanı geldiğinde önüne serilmiş ağın iplerini göremez.

bu dünyada zenginliğe göz dikmeyecek kimse yoktur. bu dünyada gençliğe ve başkasının karısının güzelliğine istekle bakmayacak kimse yoktur.

kesin olanı bırakıp belirsizliğin peşine düşen, kesin olanı kaybeder ve tabi belirsiz olanı da.

ne hediyeler, ne onurlandırma, ne içtenlik, ne üzerine titreme, ne silah zoru ne de dinsel telkin kadınları zaptetmeye yarar; onları memnun etmek çok zordur. ün, sevimlilik, erotik sanat bilgisi, zenginlik, gençlik gibi bir sürü değerle yüklü kocalarını bırakıp karaktersiz, kötü niteliklerle yüklü başka erkeklere koşarlar. bir kadın durvaotu, çerçöp ve bunun gibi şeylerden oluşan yatakta aşığından aldığı zevki, tamamen onun istediği güzellikte hazırlanmış bir yatakta almaz.

felaketler hiçbir zaman tek tek gelmezler.

yeterince danışma almadan aceleyle düşman hatlarına giren budalalar, onların kılıçlarıyla kucaklaşacaklarından emin olsunlar.

bir yabancı iyilik yaptığında akraba, bir akraba kötülük yaptığında bir yabancıdır. vücutta doğan bir illet zararlı, ormanda doğan bir şifalı bitki ise yararlıdır.

dostlar hindistan cevizine benzer; dıştan sert, içten yumuşaktırlar.

işler ters gittiğinde kişi kaderine söver; ancak bunun kendi işlerinden dolayı olduğunu bilmemek budalalıktır.

kimse kadınlar tarafından tamamen reddedilmez ya da sevilmez.

gençlik, güzellik, yaşam, biriktirilmiş mal varlığı, başarı, sevilen insanlarla birlikte olma; bunların hepsi gelip geçicidir. akıllı kişi bunların aldatıcılığına kapılmaz.

her ne verilirse, her ne alınırsa ve her ne yapılırsa; bir an önce verilmeli, alınmalı, yapılmalıdır. aksi halde zaman onun en güzel yönünü alır götürür.

gerçek başarı barışı sağlamaktır.

ey kral, insanın yolculuğu ana rahmine düştüğü gece başlar ve o geceden itibaren her gün ölüme yaklaşarak sürdürür bu yolculuğu. bu nedenle, dünyasal varlığın gerçek doğasını görebilenler, cehaletten doğan bu kedere kapılmazlar.

doğum, ölüm, yaşlılık ve hastalık acılarıyla dolu olan bu değersiz dünya yaşamından vazgeçen kişi mutlu olur.

hoşa giden şeyler yapmasa da insan sevdiğine kızamaz. ateş tüm evi yaksa da insan görmezden gelir.

kötü insan kötülük işlediğinde, onun sonuçlarına iyi insan katlanır.

kişi asla savaş yoluyla düşmanını alt etmeye çalışmamalıdır; zira bir çarpışma durumunda zaferi kimin kazanacağı hiç belli olmaz.

insan insanın hizmetçisi değildir; insan sadece paranın hizmetçisidir.

ne kadar heybetli de olsa, bir timsah sudan ayrılırsa kolaylıkla ele geçer; ormanın dışına çıkan bir aslan da bir çakaldan farksız hale gelir.

krallar, genç kadınlar ve sarmaşıklar kendilerine yakın olana sarılırlar.

rüzgarla kavrulmuş bir dalgacık kadar gelip geçici olan dünyalık varlığımızı, bir kimsenin yaşamı için feda etmekle en büyük değeri elde ederiz.

bir şey olmamışsa olmamıştır; olmuşsa da başka türlüsü olmaz.

zarar veren dosttansa, yarar sağlayan düşmanla birlik olunmalı; zaten iyilik ve kötülüğü belirleyen de budur.

kişi tehlike yaklaşmadıkça korkmalı; ama bir kez tehlikeyi gördü mü, ona karşı kahramanca saldırmalıdır.

kralının hoşlandığı, hoşlanmadığı şeylere hiç bakmadan, nahoş bile olsa sadece doğruları söyleyen bir kimse, kralın gerçek danışmanı olabilir.

size güven duyanları aldatmak marifet midir? kucağınızda uyuyan bir kimseyi öldürmek ne çeşit bir cesarettir?

yoksullaşan insan zalimleşir.

aşırı harcama, denetleme yoksunluğu, adaletsizlik sonucu artan para, yağmalama ve belirsiz görevlendirmeler, bir hazinenin düşmanlarıdır.

anbean yok oluşunu gözlemleyemediğimiz bedeni, tıpkı suya düştüğü zaman eriyen pişmemiş topraktan bir kap gibi, öldüğü zaman fark ederiz.

tıpkı denizin üstünde birleşip sonra da ayrılan iki odun parçası gibi, canlılar bir araya gelir ve ayrılırlar.

gezginlerin bir gölgelik yerde bir arada mola verip dinlendikten sonra yollarına devam etmesi gibidir canlıların birlikteliği.

bağlılık kaçınılmaz olarak ayrılığa işaret eder; tıpkı doğumun kaçınılmaz olan ölümü işaret ettiği gibi.

bu dünya yaşamında iyi ile birlikte olmak zevklerin en güzelidir; ama sonu ayrılışla biteceği için acıların da en büyüğüdür.

sadece yaşamını sürdürmek için yiyenler, nesil sürdürmek için evlenenler, sadece gerçeği dile getirmek için konuşanlar güçlüklerin üstesinden gelirler.

hiç çocuğu olmayanla, çocuğu olup onu kaybetmiş olan bir kere üzülür; oysaki oğulları aptal olan her zaman acı duyar.

yüz tane aptal oğlu olacağına insanın değerli tek bir evladı olsun daha iyi; gökte çok yıldız vardır; ama geceyi aydınlatan tek başına ay'dır.

şans, insanlar içinde aslan gibi olan, gayretli kişiye güler. "kaderde varsa" diyen kişi aklı zayıf kişidir; kaderciliği bir yana atarak kişi kendisini gayrete getirmelidir; çabaları başarıyla sonuçlanmazsa suçu başka yerde aramalıdır.

talih denen şey kişinin önceki yaşamlarında işlediği işlerin iyi veya kötü sonuçlarından başka nedir?

aptal biri, güzel elbiseler giymiş olarak bulunduğu toplumda ağzını açmadığı sürece dikkati çeker.

kimse kimsenin durduk yerde dostu veya düşmanı değildir. dostluğu veya düşmanlığı belirleyen davranıştır.

üç yıl olsun, üç ay, üç gece ya da üç gündüz; kişi yaptığı iyi veya kötü hareketlerin meyvelerini işin olgunlaştığı son noktada mutlaka alır.

cimrinin kullanmadığı zenginliği herkesin ortak malıdır. o ancak kaybedip de üzüldüğü zaman kendi malı olarak düşünülür.

bilgi uygulamaya geçirilmedikçe insanlar sersem olarak kalmayı sürdürürler. ilaç ne kadar iyi seçilse de sadece adını söylemekle hasta iyi olabilir mi?

kişinin payına mutluluk da düşer keder de. mutluluk ve keder bir tekerlek gibi birbirlerini izleyerek dönerler.

köpek altın kolye taksa da aslanın emri altındadır.

bir bulutun gölgesi, kötü adamın dostluğu, taze mısır, kadınlar, gençlik ve zenginlik hoşa gider; ama çok kısa sürer.

şans eseri edindiğimiz ve sevgisi gerçek olan doğal dostumuz bizi felaket anında asla yüzüstü bırakmaz.

hayvanlar tarafından aslana ne taç giyme töreni ne de başka bir tören yapılır; onun hayvanlar üstündeki hükümranlığı sadece kendi gücünden kaynaklanır.

nasıl ki bir tepenin üstüne bin bir zorlukla çıkarılan taş bir anda yuvarlanıp giderse, erdemli insan da bir anda kötülüğe düşebilir.

kişinin sevdiği şey ona sevimli gelir.

hata yapma korkusu yüzünden bir işe kalkışmamak korkaklara özgü bir davranıştır; hazımsızlık yüzünden yemek yememek mi gerekir?

ey kral! şu altısı insana mutluluk verir: sürekli gelir, hastalıksız bir yaşam, bir dost, tatlı dilli bir eş, itaatli bir oğul ve yararlı bilgi.

bilgi kişiye alçak gönüllülük kazandırır; alçak gönüllülük itibar kazandırır; itibarı olan kişi zengin olur; zenginlik sayesinde kutlu bir düzeye gelinir ve mutlu olunur.

beden her türlü kazaya açıktır; zenginlik felaketlerin kaynağıdır; beraberlikleri ayrılıklar izler; yaratılmış her şey kırılgandır.

kişinin bu dünyadaki görevi, canlılara merhamet etmektir. mutluluk, sağlık; sevgi, iyi hisler beslemek; bilgelik ise yargılama gücüdür.

okumayan için bilgi, hazımsızlıkta yiyecek, yoksul için toplum içinde bulunmak, yaşlı adam için genç kadın zehir gibidir.

zenginler ancak ayağın tozuyla kıyaslanabilir. gençlik, dağdan akan bir nehir gibi çabucak akıp gider. yaşam bir su damlası gibi gelip geçicidir. varlık, sabun köpüğü gibi yok olan bir şeydir.

tatlı sözlerle verilen bir hediye, kibirden uzak bilgi, müsamahası olan esaret ve hayır işlerine harcanan zenginlik; bu dördü dünyada nadir bulunur.

erkeklerle kıyaslandığında kadınların yeme kapasiteleri iki kat, yetenekleri dört kat, enerjileri altı, tutkuları ise sekiz kattır.

zenginliği çok olan kişi bir brahman katili bile olsa, saygı görür. yoksul olan ise, isterse ay soyu kadar köklü bir nesilden gelsin, hakir görülür.

aylaklık, kadınlara düşkünlük, hastalıklı durum, doğduğu yere bağlılık, gevşeklik ve korkaklık, büyük olmanın önündeki altı engeldir.

kişi şu altı özelliği edinmemelidir: şehvet, öfke, muhakeme yoksunluğu, açgözlülük, kibir ve gösteriş. bunları terk eden kişi mutlu olur.

ayyaş, boşvermiş, çıldırmış, bitkin, öfke içinde yahut aç insan veya açgözlü, korkak, hiç gecikmemesi gereken bir iş yapan insan, bir aşık; bunların hiçbiri tam ve doğru düşünemez.

dünya varlığının yarattığı zehirli ağacın sadece iki lezzetli meyvesi vardır; biri şiir sanatının özünü emmek, diğeri ise iyilerle dostluk kurmaktır.

kötülükten caydıran sevendir; saf olan davranış davranıştır; itaatli kadın eştir; iyilerin saygı duyduğu kişi yetenekli kişidir; kibir yaratmayan zenginlik zenginliktir; istekten uzak olan mutludur; içten davranan dosttur; duyuları tarafından yönetilmeyen adam adamdır.

kadınlar kötü erkeklerle birlikte olmak isterler; kral genellikle hak etmeyene mükafat yağdırır; zenginlik cimriyi arar; yağmur tanrısı yağmurunu dağlara ve denizlere yağdırır.

keder neşeyi yok eder; yaklaşan kış sonbaharı, güneş karanlığı, nankörlük iyi davranışı, istenileni elde etme kederi, doğru yol izleme sıkıntıyı; yanlış davranış, çok bile olsa zenginliği yok eder.

kişi belada dostunu, savaşta savaşçıyı, borç durumunda dürüst adamı, talihi döndüğünde karısını, zorluklarla karşılaştığında akrabalarını arar.